• 64 syf.
    ·6/10
    Şiirlerine hayran olduğum Orhan Veli'nin öyküleri nasıldır diye merak ederek okumaya başladım kitabı. Öykülerinde güzel bir üslup var ama bir iki tanesi dışında konular ve hikayenin geneli bana pek geçmedi. Aslında bazı hikayeler ilginçti ama özellikle sonları havada kalmış gibi, anlatılan neydi diye düşündürdü beni. Her hikaye sonunda acaba ben mi haksızlık ediyorum desem de son hikaye olan, Orhan Veli'nin bir çevirisi olan başka bir yazara ait hikayede fark kendini belli ediyordu aslında. Kötü bir kitap değil asla ama belki de benim beklentilerim yüksekti. Yine de İşsizlik ve Denize doğru adlı iki hikaye dışında bana vasat geldi bana.
  • Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam seni tarif
    Edemeyeceğimi biliyorum. ulaşılmaz oldun hep; dokunmak
    Hissetmek ve dolu dolu yaşamak isterken seni, kocaman bir
    Yalnızlıktı payımıza düşen

    Payıma düşen her şeyi erteledim. ama erteleyemediğim bir
    Şey vardı, sana benziyordu. su olsan dokunduğumda
    Bozulurdun, bozulmayan bir 'şey'din... gidilecek bir yer
    Olsa sonu olurdu, sonu olmayan bir 'şey'din... uykuda
    Görülecek bir rüya olsa uyanırdım, beni rüyamdan
    Uyandırmayacak bir 'şey'din... simsiyah saçların olsun
    İstiyorum, ama bahtın değil

    O gün seni gözlerinden, anafarta'dan, üç ırmağın
    Birleştiği yerinden öpeyim desem, aklına ırmaklar gelir
    Düşün ki yılan dağından aşağı iniyoruz ve dünyada sadece
    İki kişilik türkü kalmış, onu söylüyoruz. öyle
    Bir 'şey'sin sen... seni düşündükçe yoruluyorum desem
    Dünyanın en büyük yalanı olur. yalanım yok

    Bu günden yarına ne kalır bilmem, ama sen kalırsın tıpkı
    Yatağı değişmeyen bir ırmak gibi

    Yaşadıklarımız azdı, zamana sığmadık yaşamak isterken her
    Şeyi. bu gün şarkı söylüyorsam, o gün şarkı değil, şarkı
    Gibi seni yaşamak isterim

    Halkıma benziyordun, bir yanın göç, bir yanın toprak
    Kokuyordu hep. gezmediğim yerin kalmadı, bazen yasaklandın
    Bana, bazen suç gibi boynumda taşıdım seni. yedi telli
    Sazımla bile tam anlatamadım. sen bir uçurum gülüydün
    Ellerimi her uzattığımda bin kırıkla geri döndüm
    Yasaların bile tanımlayamadığı bir 'şey'din sen
    Haritalara sığmazdın, her ülkede bir başka gülüyordun
    Uzundun, inceydin, dokunduğumda nereli olduğumu seninle
    Hatırlardım. bana hep kendimi hatırlatan bir 'şey'sin
    Sen

    Uzaksın, yakınsın, özlenensiN ama bugün değil, yarın gibi
    Bir 'şey'sin sen

    Bugün her şeyi değiştirmek için çabalarken, sen değişmeyen
    Olarak duruyorsun karşımda. kabul ediyorum. dünyaya bu
    Kalsın, ama sen bilme

    Dünyada kaç iklim, kaç zulüm, kaç ölüm var? bir seni
    Bunların karşısına koymak nasıldır bilemezsin. bilme!
    Bugün her ölümle biraz ölürken, seni düşündükçe hayata
    Dönüyorum yeniden

    Gecenin en karanlık yerindeyim, bir sigara ateşinin
    Aydınlattığı kadar ışık bile olsan, yine de istiyorum
    Seni. sadece benim seni anladığım, kimsenin unutmamak için
    Defterine not düşmediği, ama hayatımda hep bir dipnot
    Olarak kalan kendi yasaklarım gibi unutmuyorum seni

    Dağları delmiyorum, inmek istiyorum oralardan. hepiniz
    Gibi aynada saçlarımı taramak, ''günaydın'' der gibi
    Sokağa fırlamak ve şarkı söylemek istiyorum sana

    Adına aşk diyorlar, gelecek diyorlar... bana yetmiyor. her
    Şarkımda sana bir adım daha yaklaşmak istiyorum. bir başka
    Dilden seviyorum, kırmızıdan daha uzundur

    Gelincikler gibi bir mevsim değil, dört iklim, köşe bucak
    Kim ne derse desin geri dönecek yerim yok, bir kentin
    Ortasında çığlık çığlığa bağırarak tek başına kalsam da
    Yine seviyorum seni

    Bu bir suç duyurusudur, kendimi ihbar ediyorum.


    Ferhat Tunç.
  • 192 syf.
    ·5 günde·10/10
    Aslında 9 puan verecektim ama tüm o olumsuz yorumlara inat 10 :') ki hak ediyor...

    Öncelikle; bir Hikmet Anıl Öztekin eseri, nasıl kötü olabilir ki...
    Bu adamın kalbinden çıkan bir şey nasıl kötü olabilir?..

    Her sayfasında altını çizmediğim bir cümle yok. Hatta bazı sayfalarda sayfanın hepsini çizdim desem yeridir. Her kitabı çizemem, ama o içinde bir yerlere dokunuyorsa çizmemek imkansız, post-it'lemediğim yer kalmadı.

    Yani tamam kitabı beğenmemek en doğal hakkınız ama yapmayın o kadar da değil! O kadar da yerden yere vurulmaz.

    Her taraf haram sevda kokarken, helal sevda nedir bilinmezken; sevmek nasıldır, nasıl olur öyle güzel anlatmış ki, başka da bir şey demiyorum ben.

    Okuyacak arkadaşlara da sesleniyorum olumsuz yorumları görüp ön yargılı yaklaşmayın.
    Diyeceklerim bu kadar.
  • 208 syf.
    ·4 günde·5/10
    Ben sana ölümün kıyısında yaşama tutunmuş bir hayattan geliyorum...
    Ötesi berisi olmayan sadece ötelenmiş bir hayatın en ince ipine tutunmuş. Kaybedecek birşeyi olmayan ama sürekli kazanmaya çalışılan hayatın tam içinden...
    Kitabı okurken aslında merak ettiğim tek bir konu vardı.

    Bunca olumsuz satırları kaleme alırken Sevdiği insan yanındamıydı?
    Yoksa sırf kavuşabilmek için miydi bunca çaba?

    Cevabını bulamadığım bu sorunun yanıtı sanırım Serkan ÖZEL'in hayallerinin arasında gizli kalacak.
    Bana öğrettiği birşey varsa buda gidenin bir daha geri gelmediği. Geri gelmemesinin sebeplerini Sanırım Yazar kadar bende bilmiyorum. Şimdi biliyorum Desem yalan olur. Yalan olur Derken, Gidenin gitmek için bulamadığı bahanelerin ardına sakladığı yalanlar kadar yalan olur.

    Şimdi bir gerçek peşinde koşan Yazar niye bu kadar bahaneye inanıp sevdi diye merak etmedimde değil. Sonra bir başka sayfada bu sorunun cevabını veriyor.
    Diyorki Kendi kendine.
    Kendi kendine de değil onu dinleyen kendine.
    "Eğer inanmış olsaydım bahanelere Sevmeyecekti beni. Zaten inandığım içinde Sevmedi. Sevmediği için ben sevmekten vazgeçecek değildim ama. Ben vazgeçmedim diye o vazgeçti zaten. Zaten Aşk iki Kalbin içinde birinin vazgeçip diğerinin vazeçmeden sonsuza kadar sevmesi değilmidir ? "Aslında burada haklıydı Aşk buydu. Birinin bekleyip diğerinin gitmesi. yada Birinin; Sen daha iyilerine layıksın deyip,Diğerinin de bu yalana inanması.

    Bu kadar olumsuz niyeyim diye soracak olursanız. Bende onca sayfa içinde olumlu bir yanıt bulamadım kendime. Varmıydı da ben bulamadım yoksa gerçekten mi yoktu. İşte bu sorunun cevabını da bulamadım.
    Ne aradık kitabın içinde diye sordum aslında kendime. Yani onca kitap sayfası içinde illaki bir sorunun yanıtı vardı diye düşündüm. 200 sayfa içinde kendini kaybetmeyen herşeyi bulur diye bir cevap verdim kendime. Çünkü kitap ayrılıklar üzerine yazılmış. hep bir vazgeçiş hep bir yok oluş hep bir dibe inip orada kalmak istemekten bahsediyor. Ama hayat gerçekten öyle değildir.

    İnsanın kalbine zehirli bir ok saplandığında ve bu Ok Sevginin kıblesinden atılmışsa Geçmiş olsun. Zehir öldürmeyecektir ama Hareket ettiği her an acı verecektir. Hele de atan çekip gitmişse. Zehirin öldürmediğine de yansan olur, atanın çekip gittiğine de.

    İşte düşmek tamda budur. Yaşamak denen ırmakdan karşıdan karşıya geçerken ıslanmayayım dersen ıslanırsın. Çünkü ayaklarının altında olan her taş kaygandır ve sen o taşlara ilkkez basıyorsundur. Aşık olupta ben bağlanmayayım çok fazla diyen oldu mu ? Ozaman ben ıslanmam diyende olmasın.

    Toparlayayım diyeceğim ama toparlamak için bile nereden başlayacağımı bilemedim şimdi. Bu inceleme bu kadar dağınık kalsın ozaman.

    Çünkü Aşktan bahsettik. Ayrılıklardan bahsettik ve Aşkın var olup daha sonradan yok olduğu bir hayatın toparlamasıda zordur , yazdıktan sonra bağlamasıda. Siz siz olun Aşkın her taşının kaygan olduğunu bastığınız her taşın ayağınızı kaydırmak üzere Yosunlar tarafından esir alındığını bilin. Bilinki adımlarınızı öyle atın. Düşmek birşey değilde. Düştükten sonra kuru kalmayı özlüyor ya işte o çok kötü bir his. Kuru kalmanın adı aşksızlık değildir yanlış anlaşılmasın. Yada yanlış anlaşılsın. Ne kadar söylersek söyleyelim,Aşık olunca başına "Sırılsıklam" kelimesini getirecektir.

    Kitap Haliyle ayrılıkları ayrıldıktan sonra başına neler geleceğini anlatan bir halde yazılmış. Yazarın çok acı çektiği kesin. Ve yazar ben çektiysem bu kadar acıyı sizde bunu para verip kitabımı alarak okuyun diyerek bizide aynı acıya ortak ettiği belli.
    Aşk acısı nedir diye merak edenler kitabı okuyabilir.
    Aşk ve Aşktan sonraki hayat nasıldır onu merak edenlerde okuyabilir.
    Benden daha büyük aşk acısı çeken yoktur düşüncesi içinde olup Acısını kıyaslamak isteyenler okuyabilir.
    Hayatım çok güzel gidiyor hiç hüzün yok diyenler okuyabilir.
    Sevgilim var ama çok sıkıldım bir kaç gün ayrı kalsak diyenler okuyabilir.
    Birde Aşka inanmayanlar okuyabilir.

    Kitabın son cümlesiyle konuyu bitireyim.
    " Nasılsın dediklerinde iyiyim diyebilecek kadar iyiysem,hayatın bende aldıklarının bir önemi yok... "
    Keyifli okumalar...
  • Herkes eylüle bestelediği şarkıyı mırıldanırken,
    Sonbaharına kavuşmuş kışı çalan bir kelebek olmak benimkisi...
  • 1216 syf.
    ·12 günde·Beğendi·5/10
    Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

    Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

    Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku, korku için Hayvan Mezarlığı,gerilim için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Mia'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






    Mahşer'i bitirdiğim gün:

    Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

    Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

    Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

    ***********************************************************
    Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

    Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

    İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

    Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

    Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

    Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

    Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

    Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
    ***********************************************************
    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

    Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

    450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

    900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

    Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

    Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



    Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

    Saygı ve Selametle