• Deizm tartışmaların odağını Prof.Dr.ihsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları ve Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu oluşturuyor. Öncelikle İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Prof.İhsan Fazlıoğlu, “15 Temmuz’dan bu yana üniversitedeki odama 17 başörtülü ateist öğrenci geldi” diyerek başörtülü üniversite öğrencileri arasında ateizmin yayıldığına dikkat çekerek meselenin önemine vurgu yapmıştı. Daha sonrasında ise Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü, imam hatiplerde görev yapan 50 din ve meslek dersi öğretmenini bir araya getirip “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay düzenlemiş. Bu çalıştayda, hocalara “İmam hatip gençliği ne âlemde” diye sorulmuş. Hocalar da karşılığında şu cevapları vermişler: “Mesela, imam hatiplerdeki din dersi öğretmenlerinin dinî bilgilerinin yetersiz olduğunu, çocukların derslerde sorduğu kimi sorular, donanımsızlık sebebiyle cevapsız kalıyor” demişler. Eğitim kalitesinin düşüklüğünden tutun Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı din dersi kitaplarının yetersizliğine kadar bir yığın konuda şikayetlerini sunmuşlar. Bunlara ilaveten “imam hatiplerdeki din ve bilimin çeliştiği düşüncesini besleyecek bazı dinî anlatımların öğrencilerde inanç problemlerine yol açtığını”, “İslam’ı anlatan kişiler arasında yaşanan tartışmalar ve sunulan dinî bilgilerdeki çelişkiler sebebiyle gençlerin din tasavvuru zedeleniyor” dedikten sonra “Bazı imam hatipli öğrenciler, tüm bunların sonucu olarak deizme kayıyor” tespitini yapmışlar.
    Hem Prof.Dr.İhsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları hem Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu özellikle dindar ailelerin çocukları arsında görülen dinden kopuşun gerçekliğin gösteren bulgulardır. Laik eğitim sisteminde iyi bir din eğitimi alamadıkları ve kafalarındaki sorulara ilişkin doyuru cevap bulamadıkları bir gerçek. İmam Hatiplerde okutulan kitaplardaki dinle ilgili çelişkiler, TV’lere çıkan yerli oryantalist-modernist ilahiyatçıların topluma dinle ilgili yaptıkları tutarsız açıklamalar ve Diyanet İşlerini Başkanlığı’nın halkı din hususunda sağlam ve doğru bilgilendirmemesi gençler dini algısını olumsuz etkiliyor, ve de böylelikle yaraya merhem olmaktan çok, yaraya tuz basılmış olunuyor. Tüm bunları hesaba katarsak her kafadan bir ses işiten ergen ve gençler adeta neye inanacaklarını şaşırmış durumdalar. Sen sağlam arı duru sudan beslemezsen başkaları ona çoktan kirli içirmeye çalışırlar, sonra avucumuzdan sabun gibi kayarlarsa vebali büyük olur.
    Gençlerimize sahip çıkmazsak yarın öbür gün ya şiddeti ilke alarak selefi-cihadcı (radikal) gibi olup herkesi tekfir eder, ya mezhepsiz bir mealci-tarihselci (modern) olup gelmiş geçmiş tüm alimleri beğenmeyip kendini mutlak müçtehit görerek aklına ve çağa uyduramadığı dini hükümleri inkar eder, yada diyalogcu, laik-seküler islamcı (ılımlı) olup dini vicdanına hapsederek dinsizler gibi yaşayıp yaptıklarına takiyye süsü verir. Dini ve geçmişte yaşamış alimleri tenkit etme öyle bir aşamaya gelmiş ki, bugün gelinen noktada çok acı bir tabloya şahit oluyoruz. Kuran’a abdestsiz dokunulabileceğini savunan ilahiyat talebesinin kendi kutsalına saygısı kalmamış, ibadet etmekten ayakları şişen selef alimlerini beğenmeyen ilahiyat talebesi sabah namazına kalkamıyor, ciltler dolusu eserler yazan İmam Buhari’yi, İmam Şafi’yi, İmam Gazali’yi ve daha nicelerini beğenmeyen ilahiyat talebeleri sözüm ona eline bir kitap alıp okumaktan acizler, Osmanlı’yı eleştiren, haremlik-selamlığa dikkat etmeden gittiği kızlı–erkekli sohbet bittikten sonra hocasıyla selfie çektirmek için can atan modern ve ılımlı bayan ilahiyat talebesi yabancı erkek görmesin diye kameraya arkasını dönen Osmanlı kadınını anlayamaz.
    Gündemdeki hararetli tartışmalara yakından bakılırsa, fikriyatı sekülarizm olan deizm dini Emperyalizmin keşif kolu olan Oryantalizm ve Siyonist Vatikan’ın Ilımlı İslam projesiyle beraber yürütülüyor. Buna bir örnek yurt dışından bir örnek de yurt içinden verebiliriz. Yurt dışı örneği RAND Corporation araştırma kuruluşuna ait. 2003 yılında CIA’ye ve Pentagon’a bağlı çalışan araştırma kuruluşu RAND Corporation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslâm:Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, ‘Türk İslâm’ı’, ‘Alman İslâm’ı’, ‘Arap İslâm’ı’, ‘Mısır İslâm’ı’, ‘Köktendinciler’, ‘Gelenekçiler’, ‘Modernist Müslümanlar’ ve ‘IIımlı İslâm’ gibi farklı türden islami anlayışları kategorik ayrıştırmaya tabi tutması Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir taktiğidir. Nitekim ABD ve müttefiki olan NATO ülkelerinin işgal ettikleri Ortadoğu haritasında, etnik ve dini (mezhebi) gruplara bölerek yeni uluslar, yeni dinler ve yeni mezhepler inşa edilmesi için bir stratejidir (Yıldırım Canoğlu, 21.Yüzyıl Haçlı Savaşlarında yeni Bir Tuzak:Ilımlı İslâm Cumhuriyeti, Umran Dergisi, Sayı:117, 2004, S:15-25). Yurt içindeki örnekse bizim yerli oryantalistlere ait. Yerli oryantalistlerin yaptığı iki çalışma dikkate şayan biri Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu öncülüğünde yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde Kur’an Araştırmalar Merkezi (Kuramer)’nin kurulması ve diğeri de Diyanetin Ankara’da organize ettiği “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası”na kendileri gibi oryantalist görüşlüleri çağırıp toplantı yapmaları. KURAMER batılı müsteşrik W. Montgomery WATT’ın yazdığı “Hz.Muhammed Mekke’de” kitabı yayına sunmuş, daha çok müslüman okusun da bu fikirlerden zehirlensin diye! İlginç tarafı çağırdıkları kişi Hamid Ebu Zeyd isimli Mısırlı bir teolog da katılmıştı. Tebliğlerin aynı yıl kitap hâline de getirildiği bu toplantıda Ebu Zeyd’in şu ifadelerine (c.I, s.441-442) dikkat kesilelim: “İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur’an’a, Sünnet’e ve İslâmî düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir. Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir. Kur’an bir sözlü iletim döneminden seçti. Tarih boyunca simdi okuduğumuz Kur’an gelişti. Hicret’e kadar Kur’an’ın yazılı ve sözlü hâlini kısıtlamaya çalıştılar. Okuduklarımızın Kur’an geleneğine dayandığını söylediler… Daha sonra savunmasını yaparken, sonsuz Kur’an denen kavramı buldular. Bunlara artık bir son verilmeli. Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri, tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben. Farz edin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik…”
    Mısırlı oryantalist Ebu Zeyd’in zihniyetine göre son kitap olan Kuran Kerimin’in Allah’ın kelamı, Allah’ın sözleri olduğu şüpheli, vahyin zamanla değişikliğe uğradığı, içerisinde Arap kültüründen iktibaslar olduğu ve son peygamber Hatemul Enbiya Hz.Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin de tartışmaya açık olduğu bildiride anlatılmıştır. İşin vahim olan tarafı bildiriye kulak veren hiçbir ilahiyatçıdan (sözüm ona bunlar halka din anlatacaklar birde) tepki gelmemiştir, neden tepki versinler ki? Kendileri gibi düşünen dine tepeden bakan, dini eleştiren oryantalisti kafalı arkadaşlarını çağırmışlar. Halbuki kainatın ve içindeki herşeyin Yaratıcısı kıyamete kadar Kuran-ı Hakim’i koruyacağını, kendi koruması altında olacağına teminat vermiyor mu? “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız.” (Hicr/9) İyice incelendiği zaman Ali Bardakoğlu, Hüseyin Atay, Mehmet Said Hatiboğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler, Ankara İlahiyat ekolü ve daha sayamadığım nice aynı görüşte olan ilahiyat akademisyenleri müslümanların geri kalmalarının altında yatan sebebin pörsümüş din olduğu, çağ atlamak için dinin yenilenmesi gerektiği söylemini ağızlarına sakız yapmışlar.
    Ümmetin bugüne kadar ve kıyamete kadar varlığının göstergesi ve aynı zamanda iskeletinin ana omurganı teşkil eden Ehli Sünnet anlayışını gelenekselci olarak yaftalama düşüncesi ilk olarak bu raporlardan çıktı; sonrasında oryantalizmin sözlüğüne geçti, buradan da bizim yerli oryantalistlerin dağarcığına eklendi. Bütün bu projelerin ortak noktaları 1400 yıldır Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiun nesli tarafından bize saf ve duru bir şekilde intikal eden Ehli Sünnet omurgayı çökertmektir, ümmet olarak buna sahip çıkmazsak vebalimiz çok büyük olacaktır. Tek çare, reçete bu yoldur, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dışındaki tüm dini anlayışlar ve akımlar bidat yollarıdır; Ehl-i Sünnet omurgası dinin saf ve duru hali olup bu bozulmamış, katıksız çizgi Hz.Peygamber Aleyhisselam’dan sonra Sahabe, Tabiun, Tebeuttabiun, Hadis imamları ve Mezhep imamlarının (Allah hepsinden razı olsun) gayretleri ve Allah’ın da inayetiyle bize kadar ulaşmıştır. Kim Peygamberin (a.s.) ve ümmetin ittifak ettiği bu kurtuluş yolundan yüz çevirirse dalalet ve sapıklığa düşeceği ayetle sabittir: “Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onun döndüğü yolda bırakırız, kendisini cehenneme koyarız, ne kötü dönüş yeridir orası” (Nisa/115)
    Hızla artan teknolojik yenilikler ve gelişmeler modern insanı albenisine kaptırmış, aldatıcı büyüsü onu maneviyattan koparmaya başlamıştır. Bahsedilen Modernizme entegre olan kapitalizme tutulmuş, hayatın anlamını yitirmiş, ruhları bunalımda olan genç nihilist kuşaklar başı boşluk içindeler; bu gençlere içi boşaltılmış usulsüz ve ilkesiz liberal din anlayışı altın kase içinde sunulmaktadır.
    Modern ilahiyatçılar ve entelektüeller dini modernitenin kucağına atarak bu çağa yenileyip formatlama peşindeler, modernist zihniyetle dini güncelleyip yaşadıkları laik medeni topluma uyarlama çabasında olduklarını görüyoruz. Esasında deizm, tanrıyı kabul edip sorumluluk hükümlerini içeren dini reddetmedir, yani deistler tanrının varlığını kabul etmekle beraber tanrının kendi köşesine çekilip yarattığı herşeyi başıboş bıraktığını bu yüzden de keyfince hayat süreceklerini, hesap vermeyeceklerini savunurlar. Eski Ortaçağ Avrupası’nda dini temsil eden kilisenin doğmatikliğini reddeden aklı putlaştıran rasyonalizm deizmi, daha da ileri giderek tanrının varlığını da reddeden bilim kutsayan pozitivizm ateizmi doğurmuştur. Genellikle liberalizm ve sekülarizme ilgi duyanlar deizme, sosyalizm ve marksizme ilgi duyanlar ateizme kayma eğilimindedirler.
    Ateistler, tabiatı yaratan bir yaratıcı olduğunu kabul etmediklerinden meyveyi verenin ağaç, dünyaya ısı ve ışık verenin güneş, suyu verenin yağmur vb. doğa olaylarını Allah’ı inkâr ederek açıklarlar.
    Deistlerse, güneşi ve ayı yaratan, gökten yağmur yağdıran vb. güçlerini aşan tabiat olaylarının arkasında İlahi bir gücün olduğunu inkâr etmiyorlar tıpkı Mekke müşrikleri gibi, lakin onların hayatlarını tanzim eden paralarını nasıl harcayacaklarından tutun da yeme içmesine, giyim-kuşamlarının nasıl olacaklarını kadar insanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her aşmasına müdahale eden islam dininin hükümlerini kabul etmeyecekleri aşikardır.
    Tekvini (yaratma) konuda değil de teşrii (kanun koyma, düzenleme) hususunda diretecekleri apaçık ortadadır. Deistler yaratıcıya inandıkları halde yaratıcının koyduğu helal ve haram olan hükümlerine inanmayıp sorumluluktan kaçarak kendilerince bir hayat yaşamak istiyorlar. Dinin eğitim, hukuk, siyaset ve ticaret dahil her alanda yaşanmadığı laik-seküler toplumda parçalı bulutlu bir hayat sürdüren kişiliği tam oturmamış muhafazakar bireyler bilgisayar ve cep telefonu vs. birçok teknolojik imkan ve internet ortamındaki bilgi kirliliğine de aldanarak karışık bir kafa yapısıyla herşeyi sorgulaması ve maneviyattan uzaklaşıp ahlaki zaafları olan temsiliyet noktasında iyi örnek olamayan dindarların hayal kırıklığına neden olması bu gençlerin deizme düşme nedenleri arasında olabilir.
    Etkileri ve neticelerini hesaba kattığımız zaman Mealciliği, Kuran tarihselciliğini ve Modern İslamcılığı, İslami Protestanlaştırmayı savunanlarla Ilımlı İslam ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar aynı değirmene su taşıyorlar. Çünkü sıraladığımız bu anlayışlar mevcut dini hükümlerin çok zor olduğu için gençlerde dine karşı bir mesafe ve soğumanın olduğunu iddia ederler ve çözüm olarak da dinde kolaylık ve dini hükümleri çağın şartların uydurma adı altında yenileşmeyi savunuyorlar. Mesela Ilımlı İslamcılar ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar içkili toplantıda kuran okutuyorlardı, başörtüye füruat diyorlardı, müslüman kadınla hristiyan erkeği evlendirmekte beis görmüyorlardı; yani takiyye adı altında islamın rükunlarını ve hükümlerini hiçe sayıp kolayca inkâr etmiş oluyorlardı.
    Kuran tarihselciliğini savunanlar akıl ve yorumlarıyla faiz, miras, zekât, kadının şahidliği ve hadlerin (hırsızlık yapana ve zina edene uygulanan cezalar) tarihsel olduğunu, o zamanki Arap toplumuna inmiş olup ve onları bağlayacağını yaşadığımız laik medeni topluma uygulanamayacağını söylerler. Bu zihniyet geri kalmamızın sebebi olarak Müslümanları değil de, islamın kendisini görmektedirler. Onlara göre sözkonusu bu geri kalmışlıktan kurtulmak için de çare dini yeniden güncellenmesi olup ancak böyle yaparak batı medeniyeti karşısındaki ezilmişlik psikolojisinden ve yenilmişlik duygusundan kurtulabiliriz iddiasındalar. Bakıldığı zaman meal üzerinden din tasavvuru oluşturmaya çalışan modernist - tarihselcilerin yukarıda sayılan islam hukukunun bazı hükümlerini bu çağa uymadığını söyleyerek çağdaşlık ve medenîlik adı altında inkâr ettiklerini görmekteyiz.
    Unutmayalım ki itikadı bozuk ve inancı zayıf Mealci, İslam Modernizmini ve İslami Yenileşmeyi (İslam Reformizmini) savunan zihniyetin inanç ve amel kopukluğu yaşadığı aşikardır. Eski ilahiyatçılardan aynı zamanda mealci olan küçük yaşlarda hafızlık eğitimi alan Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisinin deist olduğunu ballandıra ballandıra anlattığını ve yine Tevbe Suresi’nin son ayetini 19'culuk safsatasına uymadığı için reddeden bilimle de iştigal eden Edip Yüksel’in de deist olduğunu biliyoruz. Nitekim beş vakit namaz kılmadığı kendisine söylendiğinde yüzü kızaran tarihselci İlhami Güler ve abdestsiz namaz kıldırdığını bir marifetmiş gibi pişkin pişkin öğrencilerine anlatan mealci Mehmet Okuyan’ın, İslam bazı hükümlerinin bu çağa uygulanamayacağını söyleyen modernist Hayri kırbasoğlu’nun, Yaşar Nuri Öztürk’ten ve Edip Yüksel’den bir farkı olmasa gerek. Akidesi arızalı ve zayıf olan mealcilerin söylemi istemeden de olsa zamanla deizm ve ateizme kayıyor. Sadece bize Kuran yeter, peygambere, hadislere, sahabeye ve mezheplere ne gerek var diyen zihniyet sünneti inkâr ederek Peygamberi (a.s.) devreden çıkartıp aklınca istediği şekilde islami yorumlayıp anlamaya başlar; aslına bakılırsa mealcilerin söylemi Nüzul-u İsa’yı, Kabir azabı’nı, Miracı, Risaleti, Mucize’yi vb. islam akaidinde semiyyata taaluk eden esasları yada metafizik konularını beş duyu organıyla, aklıyla izah edemediği için inkâr eden rasyonalist deizmle benzerlik taşır, zamanla bu zihniyet Kuran’daki ayetleri de inkâra yeltenir ve sonunda hızını alamadan Allah’ı inkâr etmeye kalkışarak ateist olup çıkar. Allah muhafaza tıpkı islami iyi bilen müftü olmuş, diyanette görevlerde bulunmuş olan ateist Turan Dursun gibi kötü akıbete düçar olarak dinsiz olup çıkabilir.
    Bir toplumun çöküşü aile, din ve ahlakın bozulmasıyla olur. Aile kurumu çökmekte, ahlak zaten dibe vurmuş, ellerinde bir din kaldı bozmadıkları, şimdi ona saldırmaktalar. Maalesef dini bozmak için planlı yapılan projeler medya ve en çok da ilahiyatçılar tarafından destekleniyor. O yüzden itikadı sağlam ilahiyatçıların ya medrese eğitimi aldıkları yada tarikatle bağları oldukları unutulmamalıdır. Aksi durumda olan inancı bozuk itikadı arızalı ilahiyatçılar mal, makam, şan veya şöhret beklentisi uğruna islami anlattıkları için önce takvasını ve samimiyetini, daha sonrada temsil ettiği fikirlerini ve çizgisini terkettiğini müşahede etmekteyiz. Koca koca profesörlerin, yazar yada entellektüellerin elinde elif ba cüzü taşıyan küçük çocuk kadar imanı sağlam değil, makama, paraya ve şöhrete adanmış profesörlerin teslimiyetleri, samimiyetleri ve ihlasları da hakeza içten değil, pazarlıklı… Aradaki fark ne o zaman? Bilgileri o çocuktan belki katmer katmer fazladır, ancak imanları, inançları zayıf; bildikleriyle amel etmediklerinden dolayı dinin bütün konularını tartışmaya açarlar, sonrasında bu malayani ve kişiyi küfre götüren tartışmalar arasında imanları saman alevi gibi tutuşup kaybolur. Melekler gibi Ademe secde edeceği yerde ilk isyan eden iblis vari akıllarıyla Allah’a isyan eden bu zümreler; haşa dinde fazlalık, eksiklik yada yanlışlık mı var ki Allah’a din öğretmeye kalkışıyorlar? Allah azze ve celle Kerim Kitab’ında kendi dinini ikmal edip tamanladığını buyur muyor mu? “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”(Maide/3)
    Aklı tanrılaştıran deizm ve bilimi tanrılaştıran ateizm inkârcılık ve dinsizlik akımlarına karşı mukavemet edebilecek ilim, irfan, tarih, edebiyat, kültür ve gelenekten gelen köklerine bağlı; mayası sağlam, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini benimsemiş gençlerin yetişmesi elzemdir. Geleneğinden, geçmişinden kopuk bir geleceğin mümkün olmayacağı gözönünde bulundurulursa temas ettiğimiz hususların önemi bir kez daha anlaşılacaktır.
    Miletimizin selameti, ülkenin kurtuluşu din, maneviyat ve ahlak eğitimi almış nesillere bağlıdır. Bu nedenle gençlere din eğitimine ağırlık verilmeli, dini bilgi itikadı sağlam hocalardan öğrenilmeli yada sahih kaynaklara başvurulmalıdır. Yine yetişecek bu gençlere Kuran ve Sünnet merkezli sahih din anlatılırken nasıl bir dil ve üslup kullanılması gerektiği gözden geçirilmelidir.
  • Sana söyleyemediğim şeyler var
    Borsalar iflas ediyor kuşlar intihar edince çoktan seçmeli ölüyoruz yani hiçbir şey
    Ekonomi haberlerinden de anlamıyor ki kapıcılar, ne ekmek ne de süt belki de hepten!
    Hiçbir şey diyorum evet biraz gökyüzü biraz çarpım tablosu biraz da yoksul gramofon
    Matematiğe inanmıyorum, coğrafya defterime şiir dökülünce yalnız gelen ilhama
    Vergiden düşülen hayr’lara çokça âmin, topraksız Nişantaşı köylüsü, viva Latin Amerika!
    Kızılderililere inanıyorum, biraz sonbahara, göç edemeyen kuşlara ve kırık kumbaralarYüzüne ayet çarpılmış bir çocuk kadar hayretkar, incinmelere doymuyoruz zaten, nasılsın?
    Sana söyleyemediğim şeyler var, ortaçağ ve karıncalar üstüne eski ve usulsüz
    Ajanslara düşen cesetlerden muzdariptir kaç zamandır içimizdeki mezarlık
    Kızımın ismi Eylül olabilir, senin ismin ya da herhangi bir filmin
    -Bu şiirde ikiz kulelere rastlanmayacaktır, holdinglere ve uyum yasalarına-
    Ne çok vuruluyoruz gitmediğimiz yerlerde beklenmediğimiz her saat, itina ile mutlaka!
    Vuruluyoruz, adım başı heykellerden kalma ayinlere yaslanırken bekamız
    Sıralar boyunca çizik içinde kalbimiz, denize paralel uzanmak bile iyi gelmiyor dağlara
    -Orta Asya’yı terk ettiği günden beri huzursuzdur kavmimHuzur uzak bir ülkedir, bankalar, hisse senetleri, Riyad ve borsalar kahrolsun!
    Sana söyleyemediğim şeyler var
    Bakkal mahallemizin simgesidir tayyör dirliğimizin, geri kalanları da takrir-i sükûna yaz
    Elif deyince gökler yağdırıyor şarkısını nasılsa, yağmur diyoruz insan aklımızca ki, olsun.
    Elif bahsi geçince yağmur söylüyoruz ‘be’ deyince ölenlerdeniz, ölesi değilse de canlar
    Laiklik elden gidiyor, muhallebiciler kapanıyor birer birer ya da Neşet Ertaş’tır ipucunCinayet romanları söze erken başladı Habil’in hakkı Kabil’den sorulmadı zaten, unutun!
    Sana söyleyemediğim şeyler var, aklın Nepal’de kalmış romantik bir 68’lidir
    Ruhun Slovakya’nın kurtuluşuna çoktan asker yazılmış
    Ve oda numarasından başka kaybedeceği bir şeyi olmayan sahipsiz anahtarlar gibi
    Kapılar arkasında hiç durmadan İslamcılık öldüren elma kurdunun hikâyesi gibi histerik ya da
    Terk ettiği günden beri göçebe ruhunu bu kadar zamansız, ey kavmim!
    Elma kurdu dediysek, elma çürüktür mutlaka ve tüm kurtlar anarşist.Sana söyleyemediğim şeyler var,
    Kocaman bir mevsim devrilirdi içimize, dünya hafta sonları da anlaşılmazdı
    Üçüncü sınıf yazarların bohem tavırları çay bardakları kadar hatırlanmazdı
    İşten kovulmalarım çok şiirsel değildi baştan anlaşalım Nato üyeliğimiz de öyle
    Ali’nin gel’mediği günler kekelerdi öğretmenimiz, eğitim kadar milli, devlet kadar uzaktı
    -İkinci yeni’den hiç etkilenmiyordu üstelik tebememe-
    Fiş’lendiğimiz doğrudur, gözlerin altıpatlar, sana söyleyemediğim şeyler var
    Kanun önünde eşittir öyleyse tüm karıncalar! Sana söyleyemediğim şeyler var
    Sana söyleyemediğim şeyler bahsi, dünyanın yenilmiş tüm çocuklarını da kapsar
    -Bakkala veresiye yazdıran Meksikalı bir gerillanın
    Sigarasını yakmak üzere gökyüzüne bakması da şiirdir, mesela-
    Seni, seviyorum
    (Güven Adıgüzel. )
  • Kitap hakkında bir kaç cümle karalamak istemiştim. Merak edenler olduğu için istekler de oldu. Fakat, sonra vazgeçtim; çünkü çok iyi biliyorum ki Ahıska ve orada yaşayan halk hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Doğal olarakta bu kitabı okumak zaman kaybı olabilir, anlamak ise müşkül. İşte bu yüzden, o yazmak istediğim 'bir kaç cümle'yi bilerekten bugünkü tarihe -14 Kasım- erteledim. Çünkü, bu tarih (14 Kasım 1944), Ahıska'da yaşayan Tüeklerin/Müslümanların sürgün olunduğu tarihdir. Kitapta sürgün demek olur ki konu bile değil, daha beteri konu edilmiş: UNUTULMUŞLUK. İnsan gerçekleri öğrenince diyor ki, bu nasıl bir unutmadır?!

    Kısaca: Ahıska aslında bir şehir ismidir. Dede Korkut'ta Ak Saka diye ismi geçen şehirdir. Günümüzde Gürcüstan sınırları içinde kalıyor. Ardahan'ın Posof ilçesinden 15 km yol kat ederseniz Ahıska şehrine varırsınız. Bir de ayrıca Türkiye literatürüne son zamanlarda kazandırılmış Ahıska bölgesi anlayışı var; beş ili kapsar - Ahıska, Ahılkelek, Adıgün, Aspinza, Bogdanovka. Gürcü literatüründe Samskheti-Javakheti diye geçer. Bu coğrafyanın tarihini anlatırken burada yaşamış tüm kavimlerin tarihine değinirler. Meskiler, Saklar, Hunlar, Hazarlar gelmiş geçmiş...falan filan, uzun mevzudur (Google uygulamaları hizmetimizde). Bizim için önemli olan Kıpçak ve Oğuz boylarının bu coğrafyada boy göstermesiyle başlayan tarihi süreçtir. Anlatılanlara bakarsak Anadolu'nun ilk türkleşmiş bölgesidir. Belki de bu yüzdendir şair aşağıdaki dizeleri yazmıştır:

    Ahıska bir gül idi gitti,
    Bir ehl-i dil idi gitti,
    Söyleyin Sultan Mahmud'a
    İstanbul'un kilidi gitti.

    Ahıska'nın elden gidişine kadarki (1829) yüzyıllar içinde geçen tarihi dönemi burada yazmak imkansız. Bize lazım olan 1829 sonrası.
    1828-29 Osmanlı - Rus savaşı...
    Batıdan İstanbul yakınlarına kadar işgal...
    Doğudan Erzurum'a kadar işgal..
    Teslim olma..14 Eylül Edirne Antlaşması...
    Ağır şartlar...
    Ahıska, Ahılkelek Rusya imparatorluğuna bırakılıyor...

    Ve

    Ahıska birdefelik elden gidiyor..

    Ve

    Halk unutuluyor..
    Ta ki 1992 yılına kadar (Sovyetler sonrası)...

    O kadar unutuluyor veya unutturuluyor ki 14 Kasım 1944 sürgününden habersiz yaşıyoruz. Neden mi? Şu alıntı anlamlı değil mi?

    "Yıl 1988. Sovyetler henüz yıkılmadı...
    Türkiye, Sovetlerle ilgili haberleri yıllardır Brüksel üzerinden almayı sürdürüyor. Bir başka deyişle, Türkiye'ye ancak NATO-ABD 'süzgecinden' geçmiş haberler ulaşabiliyor. Evet, NATO Türkiye'ye karşı masum değil ; ama kendi yöneticilerimize ne demeli? Türkiye'yi yönetenler hem de milyonlarca soydaşımızın yaşadığı bir ülkeden 'haberleri' NATO süzgeçli nasıl alabilyorlar? İçleri nasıl rahat olabiliyor? " (Mevlüt Uluğtekin Yılmaz / NATO ve kör bakış... / 25 Ekim 2012 / Yeniçağ gazetesi.)

    Ya öncesi?

    İşte bu kitap, bu unutulmuşluğu Türkiye'ye hatırlatmak ve öz evlatlarına sahip çıkmak için verilen bireysel çabaların sürecini anlatmaktır. Bu çabaya paralel, anavatanından ayrı kalmış bu topluluğun, 14 Kasım 1944 sürgününe kadar yaşadığı yere (Ahıska bölgesine) Gürcüden dönmüş müslüman kimliğiyle dönüşünü sağlamaya çalışanların çabalarını (!) da görüyoruz. Kitapta o yörenin zenginlerinin Osmanlı sınırları içnde kalan şehirlere göç ettikleri yazıyor. Artvin, Ardahan ve Erzurum'da yaşayanlar bilir Ahıska'dan gelenlerin torunları olduklarını söyleyenler çoktur. Ben Erzurum'da şahsen böyle kimselerle çok karşılaştım. Benim dedem ve nenem de Ahıska'da doğmuşlar. Kitaplardan ve internetten edinilen bilgilerden değil, canlı şahitlerden dinlediklerimi sabaha kadar yazsam bitmez. Konu zamanla öğrenilir, hele ki yüzyılları aşıyorsa...

    Özetle, demek isterim hatta rica etmek isterim ki Ahıska mutlaka ilgileneceğiniz konu olsun. Çünkü hakikaten ayıbımızdır, doğrusu dramımızdır. İlk başta vurguladığım gibi bu bir karalamadır. Bu konuda özenli kalmak dileğiyle..

    #35669469

    #35149405
  • Önyargılarınızı bir kenara bırakın, aklınızı çelenleri susturun, fikrinizi savunanları bir kenara bırakıp okuyun.

    Türk; Türkiye siyasi tarihini, idealleri ve ideolojileri derinden sarsacak bu kitap Caner Kara tarafndan iki yıl önce hiç bir yayınevinin desteğini almadan "Ötüken Sahaf" aracılığı ile okuyucu ile buluştu. Bilinen herahangi bir yayınevinin basmaya cesaret edemeyeceği kitap olan "Sentez İhaneti" büyük bir yayınevinin desteğini alsa Türkiye'de satış rekorlarına imza atardı. Türkiye tarihine bir daha böyle bir kitap gelmez.

    Türk-İslam sentezinin Türk Dünyasında ayrılık ve fitne uyandırması sebebiyle kitabın kapağında kitabın algısı şu kelimelerle belirtilmiştir: “Bir Fitnenin Otopsisi”.

    Bu sentezin doğal karşılığı olan fitnenin otopsisi demek suretiyle bu fitnenin doğuşu, yayılışı ve sair olayları tek tek detaylıca incelendiğini belirtiyor.

    Kitabın içinde ne yazdığını içi içini yiye yiye merak edip de alamayanları geçerek kitabı, içindeki değerli bilgileri vermeden tanıtmaya bir vesile ile de okutmaya çalışalım.

    Sentez İhaneti kitabı meselenin bir takım yerlerinde Atsız geçtiği için, Atsız’ın hayatını kısaca ve olaylara değinen yönüyle bahsediyor.

    Fitnenin çıkarıcısı olan Türkeş’inde kısaca hayatı ve tanışma meselesi anlatılıyor. Türkeş hakkında zamanla dile getirilmiş Hüseyin Feyzullah meselesi de kitapta yer alıyor.

    Kıbrıs’ta doğan Türkeş’in daha sonra Türkiye’ye gelişi ve 27 Mayıs darbesini ve darbe sonrası sürgün olaylarını kitapta bulabilirsiniz. Ayrıca Delhi’de arkadaşlarına yazdığı konuyla alakalı mektupları da kaynağı ile kitapta görebilirsiniz.

    Her türlü emperyalizme karşı olan Nato Subayı Türkeş’in batı ile ilgili görüşlerini yine kaynak bularak kitapta okuyacaksınız.

    Türkeş’in siyasetle tanınıp aktif rol alması Delhi sonrası, yani sürgün sonrası ülkeye gelişi ile başlamıştır.

    Türkeş’in siyaset hazırlıkları, partiye girişi ve ele geçirişi bu durumda da Türkçülerin siyasete bakışı da kaynakları ile tarafsız şekilde kitapta anlatılmıştır.

    Milliyetçi karakter ile ayrışmanın Nurculuk ve Anadoluculuk üzerinden nasıl olduğu ve ne sonuç içerdiği kitabın içerisinde kaynaklı ve tarafsız anlatım ile yerini almıştır.

    Hüseyin Üzmez gibi şahısların kim olduğu ve nerelerde görev yaparak fitne ile olan bağlantısı kitapta açıkça belirtilmiştir.

    CMKP’nin genel başkanı olduktan sonra oy oranları fazlasıyla düşüren Türkeş 1969 kongresinde tamamın İslamcı çizgiye yönelerek partinin adını da Milliyetçi Hareket partisi yaptı.

    Oy oranlarının düşük olması, bir yandan da Süleyman Demirel’in iyi derece oy toplaması rotayı Milliyetçilik ve Ümmetçilik karışımına götürdü.

    1969 kongresinin de fazlaca tartışmaya yer verildiği düşünülürse bu kongrenin durumu anlaşılacaktır. Kitapta 1969 kongresine katılanların tanıklıkları ve kaynaklarıyla olayın iç yüzü gösteriliyor.

    Bu fitnede yeri eksik olmayan üstat diyerek yere göğe sığdırılamayan, devletin adına ödül verdiği Necip Fazıl adlı kişinin karakterini, şerefini ve ahlakını birinci elden kaynakları ve tüm iç yüzü ile okuyacaksınız.

    Ötüken Dergisinin hala parti içerisinde etki yaptığını gören parti yönetimi ve Türkeş, Ötüken’i yasaklatarak kürtçe kon dergisini çıkartıyor. Ötüken Dergisi’nin ateşli savunucusu ve sahibi olan Hüseyin Nihal Atsız’ın vefatının ardından da taziye mesajı yayınlamayı ihmal etmiyor. Bu taziye mesajının ne kadar samimiyetsiz olduğunu sizler takdir edersiniz.

    Bir de Yahudi meselesi var ki bu çaba Yahudilerle hiç harp etmedik diyerek, sinagogların açılışına katılarak buranın da sempatisini kazanma çabasından ibarettir. Kitapta ayrıca Yahudilerle ve Ermenilerle niye ilişki içerisinde olunduğu ve hoş görü kazanılmaya çalışıldığı ayan beyan anlatılıyor.
    Bir de akılların almayacağı bir mesele daha var ki Türk-İslam sentezini çıkartan Türkeş, Hristiyan bir ermeni olan Levan Panos Dabağyan’ı yıllarca yanında, en yanında görev verdi. Hatta 3 hilalin fikir babalarından imiş. Bu meselenin de iç yüzünü tüm açıklığı ile kitapta göreceksiniz.

    Aşırı derece de Türk ve İslam savunucusu olanların Türk ve Müslüman olmayanı nasıl savunacakları merak konusudur.

    Kitap yukarıda bahsedilen veya bahsedilmeyen detayları birinci elden kaynak, tanık, hatıra ve anılarla açıkça gün yüzüne çıkarmaktadır. Israrla tavsiye edilir.


    (Alıntı içerir)
  • Halkta ümit totoda
    Milli güven NATO'da

    Milli İrade nerde?
    O da parlamentoda

    İktidar boru çalar,
    Muhalefet kantoda,

    Köstekte birinci at,
    Sonuncu at potada,

    Ahitler çöplüktedir,
    Senetler protestoda,

    Hakkı dağıtan eller,
    Hep aşirementoda,

    Zamlar birer pehlivan,
    Koca millet saltoda.

    Memura sor, delik kaç,
    On senelik paltoda,

    Vurguncuya mutlu zam,
    Demirde, çimentoda,

    Sürünsün emekçiler,
    Avkatları şatoda,

    Otopside Türk dili,
    Ulvi fikir mortoda,

    Bu uzaklık öz dile,
    Yoktur Esperantoda.

    Tepin dur, ahlak dersi,
    Ahlak dersi restoda,

    İman mahcup ve yılgın,
    Küfür manifestoda,

    Gazetelerde fuhuş,
    Doksanaltı puntoda,

    Zina mı yolda, parkta,
    Sinemada, otoda,

    Vahşet Batı'yı geçti,
    Uygarlık Hotanto'da,

    Zirve Konferansı ki,
    Seviyesi Butto'da,

    Bu ukdeye bir çözüm,
    Bulunmaz Aristo'da,

    Ne şu, ne bu, belki de,
    Şarlo'da, Zigoto'da,

    Amma ki, bilmecenin,
    Halli tek momentoda,

    Anayasayla olmaz,
    Baba yasa vetoda.
  • Sana söyleyemediğim şeyler var

    Borsalar iflas ediyor kuşlar intihar edince çoktan seçmeli ölüyoruz yani hiçbir şey

    Ekonomi haberlerinden de anlamıyor ki  kapıcılar, ne ekmek ne de süt belki de hepten!

    Hiçbir şey diyorum evet biraz gökyüzü biraz çarpım tablosu biraz da yoksul gramofon

    Matematiğe inanmıyorum, coğrafya defterime şiir dökülünce yalnız gelen ilhama

    Vergiden düşülen hayr’lara çokça âmin, topraksız Nişantaşı köylüsü, viva Latin Amerika!

    Kızılderililere inanıyorum, biraz sonbahara, göç edemeyen kuşlara ve kırık kumbaralar..

    Yüzüne ayet çarpılmış bir çocuk kadar hayretkar, incinmelere doymuyoruz zaten, nasılsın?

    Sana söyleyemediğim şeyler var, ortaçağ ve karıncalar üstüne eski ve usulsüz

    Ajanslara düşen cesetlerden muzdariptir kaç zamandır içimizdeki mezarlık.

    Kızımın ismi Eylül olabilir, senin ismin ya da herhangi bir filmin..

    -Bu şiirde ikiz kulelere rastlanmayacaktır, holdinglere ve uyum yasalarına-

    Ne çok vuruluyoruz gitmediğimiz yerlerde beklenmediğimiz her saat, itina ile mutlaka!
    Vuruluyoruz, adım başı heykellerden kalma ayinlere yaslanırken bekamız
    Sıralar boyunca çizik içinde kalbimiz, denize paralel uzanmak bile iyi gelmiyor dağlara
    -Orta Asya’yı terk ettiği günden beri huzursuzdur kavmim

    Huzur uzak bir ülkedir, bankalar, hisse senetleri, Riyad ve borsalar kahrolsun!

    Sana söyleyemediğim şeyler var
    Bakkal mahallemizin simgesidir tayyör dirliğimizin, geri kalanları da takrir-i sükûna yaz.

    Elif deyince gökler yağdırıyor şarkısını nasılsa, yağmur diyoruz insan aklımızca ki, olsun.

    Elif bahsi geçince yağmur söylüyoruz ‘böö' deyince ölenlerdeniz, ölesi değilse de canlar

    Laiklik elden gidiyor, muhallebiciler kapanıyor birer birer ya da Neşet Ertaş’tır ipucun

    Cinayet romanları söze erken başladı Habil’in hakkı Kabil’den sorulmadı zaten, unutun!

    Sana söyleyemediğim şeyler var, aklın Nepal’de kalmış romantik bir 68’lidir
    Ruhun Slovakya’nın kurtuluşuna çoktan asker yazılmış..

    Ve oda numarasından başka kaybedeceği bir şeyi olmayan sahipsiz anahtarlar gibi
    Kapılar arkasında hiç durmadan İslamcılık öldüren elma kurdunun hikâyesi gibi histerik ya

    Terk ettiği günden beri göçebe ruhunu bu kadar zamansız, ey kavmim!
    Elma kurdu dediysek, elma çürüktür mutlaka ve tüm kurtlar anarşist.

    Sana söyleyemediğim şeyler var,
    Kocaman bir mevsim devrilirdi içimize, dünya hafta sonları da anlaşılmazdı

    Üçüncü sınıf yazarların bohem tavırları çay bardakları kadar hatırlanmazdı..

    İşten kovulmalarım çok şiirsel değildi baştan anlaşalım Nato üyeliğimiz de öyle..

    Ali’nin gel’mediği günler kekelerdi öğretmenimiz, eğitim kadar milli, devlet kadar uzaktı.
    -İkinci yeni’den hiç etkilenmiyordu üstelik tebememe-
    Fiş’lendiğimiz doğrudur, gözlerin altıpatlar, sana söyleyemediğim şeyler var
    Kanun önünde eşittir öyleyse tüm karıncalar!
    Sana söyleyemediğim şeyler var

    Sana söyleyemediğim şeyler bahsi, dünyanın yenilmiş tüm çocuklarını da kapsar..

    -Bakkala veresiye yazdıran Meksikalı bir gerillanın

    Sigarasını yakmak üzere gökyüzüne bakması da şiirdir, mesela

    Seni, seviyorum.
  • http://m.haber7.com/...cak-gelisme/?detay=1 Bir-LEŞ-ik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in, bölgesel ortağı Suudi Arabistan'la birlikte, Ortadoğu'da Müslüman Kardeşler hareketini ve Suriye'de İran varlığını hedef alan bir projeyi uygulamaya soktuğu iddia edildi. İddiaya göre, BAE ile Esed rejimi arasında Abu Dabi'de geniş kapsamlı gizli görüşmeler yapıldığı belirtildi. ABD öncülüğünde kurulacak ve İran'ı hedef alacağı belirtilen Arap NATO'su projesiyle aynı dönemde görüşmelerin yürütülmesi, Şam'ı da kurulacak yeni bölgesel ittifaka dahil etme çabası olarak yorumlandı. Abu Dabi yönetiminin Esed rejimiyle görüşmelerinde öncelikli hedefin, ülkedeki seküler Baas rejimini yeniden diriltmek ve güçlendirmek olduğu değerlendiriliyor.
    İHVAN'I HEDEF ALACAK
    BAE ile Esed rejimi arasında kurulacak ittifakının öncelikli hedefinin, bölgede geniş toplumsal desteğe sahip olan Müslüman Kardeşler Hareketinin (İhvan) faaliyetlerini engellemek olduğu belirtiliyor. Esed rejimi yakın zaman önce İhvan'la mücadeleyi öncelikli hedefi ilan eden bir yasayı yürürlüğe sokmuştu. Bilindiği üzere Riyad ve Abu Dabi, Mısır'da İhvan hareketine mensup Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'ye yönelik 2013 yılında yapılan askeri darbeye ve Sisi rejimine tam destek vermişti.
    İRAN ETKİSİNİ KIRMAK İSTİYOR
    Abu Dabi ve Riyad yönetiminin ikinci hedefi ise, Şam üzerindeki İran etkisini kırmak. İki başkentin 2011 sonrası Şam rejiminin zayıflamasıyla İran etkisinin ülkede arttığını ve eğer Şam rejimi güçlendirilirse, İran etkisinin de gerileyeceğine ilişkin hesaplar yaptığı belirtiliyor. Planın, ABD'nin İran'a yönelik baskı ve çevreleme stratejisinin bir yan unsuru olarak görüldüğü de belirtilmekte.