• 2086 syf.
    Biliyorum, incelemelerde inceleme sahibinin hayatından anılar okumayı pek kimse sevmiyor. Ben de çok sevmem. Ancak nasıl giriş yapsam diye düşünürken, konuyla alakali bir lise anım aklıma geldi ve bunu paylaşmak isterim: Lisede sınıfta bir gün, ailesi sol görüşlü ve ailesi muhafakar-milliyetçi görüşlü bir iki arkadaşın tartıştığına tanık olmuştum. Mevzu da vatan hainligi, vatanseverlikti. Ailesi sol görüşlü arkadaş, önce Ahmet Kaya'dan şarkı açmıştı. Aslında oradan tartışma çıktı ve diger arkadaş ona tepki vermişti. Sonra da konu Nazım Hikmet'e gelmişti ve ona da diğer arkadaş vatan haini diye başlayan sözler etmişti. Ben konuya biraz Fransız kalmıştım. Çünkü hani adı geçen kişiler hakkında detaylı bir bilgim yoktu. Ama şimdi dönüp baktığımda, henüz bırak siyasi fikri, hayat hakkında özgün fikri oluşmayan iki arkadaşım, çok rahat ailelerinin fikirlerine uymayan insanları çok rahat vatan haini ilan edebiliyorlardi. Garip değil mi? Hala değişen pek bir şey yok aslında. Peki bu 'vatan haini' Nazım Hikmet ne yapmış?


    Bunu Nazım Hikmet'in yaşam hikayesini anlatarak değil de bu bütün şiirlerinden etkilendiğim, beğendiğim veya dikkatimizi çeken şiirlerine değinerek anlamaya çalışacağım.

    "Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
    yalanla besliyorlar sizi,
    halbuki açsınız
    etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız"

    Burada duralım: 'Vatan haini' Nazım Hikmet, burada Mars'taki insanlardan bahsetmiyor. Vatanındaki insanlarından bahsediyor. Her zaman varolan iki olguya dikkat çekiyor. Bunlardan birincisi halkın çektiği ekonomik sorunlar. Aslında çektiği değil de çektirildigi demek daha dogru olacaktır. Nasıl cektiriliyor peki? Halkın kendilerini yönetmesi için seçtiği insanların seçildiklerini unutarak, halkın temsilcisi ve hizmetkâri olduklarını unutarak; bilakis kendilerini sanki gökten gelen ileti ile seçilmiş edasıyla görmeleri, kendilerini halkın efendileri olarak görmeleri ve de halka bir hizmet yapsalar dahi bunun hizmet değil bir lütuf olduğu düşüncesine kapilmalari sonucunda bu yapiliyor. Bu kendilerini efendi olarak gören seçilmişler halkı çeşitli afyonlarla bir fanus içinde uyutarak, birbirlerine düşürerek, hayaller vaadederek, insanları bu hayaller içinde bir dünyada yaşatarak kendi kişisel çıkarlarına hizmet ederler. Yalanlar yalanlar ve yalanlar... Dinden gir, milliyetçilikten gir ve ver gitsin yalanları. Sonra yalan afyonuyla fanusunda gerçeklikten kopuk ve ekonomik olarak düşük seviyede mutlu mutlu yaşar halk. Mutludan kastım, bu durumda halk bu yoksulluğu sanki büyük bir ideal uğruna çektiğini düşünür, bu yüzden seve seve ve göğsünü kabarta kabarta katlanır. Peki işin aslı nedir, mikrofonu bu noktada 'vatan haini' Nazım Hikmet'e bırakmak istiyorum:

    "söz yalan söylüyorsa
    renk yalan söylüyorsa
    ses yalan söylüyorsa
    ellerimizden geçinen
    ve ellerinizden başka her şey
    herkes yalan söylüyorsa
    elleriniz balçık gibi İTAATLİ
    elleriniz karanlık gibi KÖR
    elleriniz çoban köpekleri gibi APTAL olsun
    elleriniz isyan etmesin diyedir
    Ve zaten bu kadar az misafir kaldığınız
    bu ölümlü bu yaşanası dünyada
    bu bezirgan saltanatı,bu zulüm
    bitmesin diyedir."

    Sağlam 'vatan hainligi' yapmış şair burada. Mesela isyan demiş. Halkı isyana teşvik tak bir dava! Tabi direkt bu şiirinden ötürü mü açılmış bilmiyorum ancak ömrü boyunca Şaire birçok dava açılmış; bunlar neticesinde 28 yıl ceza almış, toplamda da 17 sene hapis yatmış. Neden yatmış peki? İşin aslı, fikirlerinden ötürü. Bir memlekette fikirlerinden ötürü insanlar hapiste ise o memlekette çok ciddi sorunLAR vardır. Fikirlere tahammülsüzlük vardır. Fikirlere kim tahammülsuzluk gösterir? Fikri olmayanlar. Hemen yok hakaret etmiş yok saygısızlık yapmış yok şu yok bu en sonunda iş döner dolaşır bir yerden bir kılıf bulunarak vatan hainligine bağlanır. İşte Nazım Hikmet de böyle bir sürecin sonunda 'vatan haini' ilan edilmiş. Dünyada çokça saygı görmüş, şiirleri okutulmus, değer görmüş; barış ödüllerine layık görülmüş ve şiirleri birçok dilde okutulmus ama bir dilde okutulmasi yasaklanmış. Hangi dil? Tabiki şairin memleketinin dili, yani Türkçe'de...

    "…yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye’mde Türkçemle yasak”

    Beni en çok etkileyen hususlardan birisi şuydu; yirmi küsur yıl hapis cezasına çarptırılmis bir insanın karamsar değil aksine ümitvar şiirler yazabilmesidir. Şayet onun yerinde ben olsam heralde ağız dolusu küfürlerle dolu şiirler karalayabilirdim ancak. Şair, oldukça hayat dolu ve hayata sımsıkı sarılı, bunda etkili olan bence, onun bir ideale olan bağlılığıdır.

    "Dünyadan memleketimden insanlar,
    umudun kesik değil diye
    ipe çekilmeyip de
    atilirsan içeriye
    yatarsan on yıl on beş yıl
    daha da yatacagindan başka
    sallansaydim ipin ucunda
    bir bayrak gibi keşke
    demiyeceksin
    yaşamakta ayak diyeceksin..."


    Halkı yalanlar sayesinde bir fanusa hapsedenler üzerinden devam edelim. Tarih boyunca insanları en kolay ve garantili kandırma yolu dindir. Mesela, şeriat nedir, nasıldır, olası gelmesi durumunda nasıl uygulanacaktir, bunları kendiniz bir araştırma yaparak çok rahat anlayabilirsiniz. Çok yüksek ihtimal de şu devirde buna karşı olursunuz. Ancak "şeriat Allah'ın kanunudur. Sen nasıl Allah'ın kanununa karşıyım dersin!" söylemi altında yürütülecek olası bir algı yönetimine karşı, kişinin karşı durması mümkün olmayabilir. Bu şekilde karşı olanları sustururlar ve kendi emellerine yönelik çalişmaya devam ederler. Farzı muhal yani.. Sonra dini kullanarak insanları çok güzel itaatkar hale getirirsiniz, açlığa sabırlı hale getirirsiniz, kendi haklarını aramanın şeytan işi olduğuna inandirabilirsiniz, kendisine aslında zararlı işler açacak olgulara, olaylara ve ülkelere yandaş yapabilirsiniz. Uzar gider bu liste yani. Ancak dini bu şekilde kullananların derdi nedir aslında? Mikrofonu yine 'vatan haini' Nazım Hikmet'e bırakayim:

    "- Para var Allah var, para yok Allah yok
    Yüksek bir sözdür bu..."

    Sonra devam edip din olgusunun kendisine gelecek olursak, özellikle Ortadoğu dinlerinde, hayal edilen insan itaatkar insandır zaten, kul olmak temelindedir. Biliyorum 'gerçek' dinde yok böyle şeyler, ben 'gerçek olmayan ama nedense tarih boyu hep faal olan' din olgusundan bahsediyorum. Buyrun 'vatan haini' Nazım Hikmet:

    "Yazık, yazık bize ki asırlarca aldandik!
    Karanlıkta çizilen izleri görmek için
    Görüp yüz sürmek için
    Yazık, yazık bize ki bir çırağ gibi yandık
    Ne gökten necat geldi, ne bir parça merhamet
    Çalışan esirlere İsa, Musa, Muhammet
    Sade bir satır dua, bir tütsü, buhur verdi
    Masal cennetlerinin yollarını gösterdi
    Ne beş vaktin ezanı, ne Anjelüs çanları
    Zincirden kurtarmadı yoksul çalışanları
    Yine bir köleleriz, efendilerimiz var
    ...
    Efendiler, agalar, evliyalar, keşişler
    Ebedi karanlığın bogulsun kollarinda
    Artık temiz ruhların aydınlık yollarında
    Sade bir din, bir kanun, bir hak:
    İşliyen- dişler."

    Bununla birlikte bu dünyada ne olduysa, ne icra edildiyse bunların arkasında insan vardır. Doğaüstünden hedefler, yasalar, istekler ile belirlenecek bir hayat yeryüzünde gerçek manada olumlu bir karşılığı olan bir durum değildir. Kişisel hayat beni ilgilendirmiyor lakin bir toplumun kendisine koyacağı hedefler yeryüzüne ait olmalıdır. Ayakları yere basan; gerçekçi ve insani olduğundan haberdar olan insani hedefler...

    "...
    Hayır,
    gelecek günler için
    gökten âyet inmedi bize
    Onu biz, kendimiz
    vaadettik kendimize
    Bir şarkı istiyorum
    zaferden sonrasına dair
    'Kim bilir belki yarın...'"


    Halkı yalanlar sayesinde fanusa hapsedenlerin diğer büyük silahları da milliyetçiliktir. Bunu çok güzel kullanırlar ve çok da kullanışlı bir silahtir. Milliyetçilik kötü bir olgudur demiyorum ancak haddinden ufak biz doz fazlası insanların gözlerini oldukça kör hale getirebilir. Bu nedenle kendilerini efendi zannederler tarafından çokça kullanılırlar. Haddinden biraz fazla doz milliyetcilikle kendilerine baglarlar halkı, orta dozla hayali hedefler içine sokarlar halkı, yüksek dozla her şeyi ters yüz edip, vatanseveri hain, haini vatansever kılarlar; haklıyı haksız, haksızı haklı; hırsızı dürüst, dürüstü hırsız, ülkeye düşman bir devleti dost devlet, ülkeye dost bir devleti düşman devlet gösterirler halka. Bunlara kanmayan tek tük insanları da linç ettirirler halka.

    "Yüz Türkiye olsa
    elinizden de gelse
    yüzünü de zincire vurur
    yüz kere satarsınız"

    "Bir yandan vatanı satıp
    bir yandan böyle bahsettiler
    Vatan sevgisi mi bu hergelelerde?
    Hangi vatan sevgisi?
    Sandalya, depo, fabrika, çiftlik, apartman sevgisi
    Mülkünü, sermayesini al
    sandalyasını çek altından
    heriflerde düşman toprağı olur vatan."


    Başka neler yazmış 'vatan haini' Nazım Hikmet, mesela şunu yapmış: Kore'ye giden Türk askerlerine 23 cent değer biçen zamanin Amerikan Dışişleri Bakanı Mister Dalles'ı eleştiren şiir yazmış. Bu var ya olacak iş değil, bu tam katıksız 'hainlik'.

    "Ucuzdur vardır illeti
    hani şaşmayın
    yarın çok pahalıya mal olursa size
    bu 23 sentlik asker
    yani benim fakir, cesur, çalışkan milletimin
    her millet gibi büyük Türk milleti"


    Özellikle okurken son satır ayrı bir hoşuma gitmişti. Aklımdan şunlar geçti: Türkiye'nin herhangi bir yerindeki bir insanı, Fransa'da, Almanya'da ya da Amerika'da, Yeni Zelanda'daki herhangi bir insana düşman veya ona kötü olarak bakar hale ne getirebilir? (Tersi de geçerli) Neden birbirini hiç görmemiş ve görmeyecek insanlar böylesine birbirlerine bilenir hale gelirler? Ya da bu hale getirilirler? Halbuki hepimiz Montesquieu'nun dediği gibi önce insan sonra Türk, Fransız, Alman, Amerikan, Zelandaliyizdir.


    Farzı muhal diyorum yine, yanlış anlaşılmasın; halkı yalanlarla fanusa hapseden kendilerini efendi zannedenler, gazetecileri hapse atarlar veyahut sustururlar, muhalefet partilerini baskı altına alırlar, hatta kendilerine en ufak muhalefet eden herhangi bir insana psikolojik baskı ile ses cikaramayacak hale veya sadece tuttuğu takım ile ilgili tweet atacak hale getirirler. Bununla birlikte, öte yandan da halkın gözünün içine baka baka, "siz hürsünüz" derler. Garip bir özgürlük anlayışı vardır yani bu kendilerini efendi zannedenlerin. Bunu isterseniz, 'vatan haini' Nazım Hikmet izah etsin:

    "Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
    insan gibi yasamaliyiz dersin
    büyük bir hurriyetle basarlar kelepceyi
    yakalanmak, hapse girmek, hatta asilmak
    hurriyetiyle
    hürsün"

    Sonra hani dedim ya yalanlarla afyonlarlar insanları ve hayali hedefler korlar önlerine bu hedefler uğruna da insanlar her türlü zorluğu seve seve kabullenir hatta ve hatta dünyanın her tarafına dayılanarak; New Yorklu sokakta hotdog satan George'un bundan haberi olmadan veya Fransa'da ekonomi bölümü okuyan Jacques'in bundan haberi olmadan veya konuşulacak gündem maddesi olmadigindan bu hafta toplanmayan bir meclise sahip İsviçreli Hans'ın bundan haberi olmadan... Bunu yaparken peki bu gariban insanın oğlunun, kızının, yegeninin, kuzeninin durumu nedir peki gerçekte?

    "İşsiz kaldım diye düşündü
    22 yaşında
    İşsiz kaldım diye düşündü
    23 yaşında
    İşsiz kaldım diye düşündü
    24 yaşında
    Ve zaman zaman işsiz kalarak
    İşsiz kalırsam diye düşündü
    50 yaşına kadar."


    Öte yandan çok ilginç bir şey söyleyeyim. Farzı muhal varoldugunu hayal ettiğimiz bu kendilerini efendi zannedenler aslında çok korkarlar. Evet, gerçekten. Çünkü korkan insan başkasını tahakkum altına almak ister, korkan insan, fikirlere tahammülsüzlük yapar ve fikirlerinden ötürü insanları hapseder. Tarih bunu söylüyor bizlere ve tabiki "vatan haini" Nazım Hikmet:

    "Korkuyorlar Robertson
    şafaktan korkuyorlar
    görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar
    yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi aglamaktan
    sımsıkı bir ayvayi dişler gibi gülmekten korkuyorlar
    sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten..."

    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın dünya üzerinde bu hayal ettiğimiz bir ülke ve halk var ise şayet, bu halkın bu hale getirilmesinde en büyük pay sahibi kendilerini efendi zannedenler mi peki? Bence değil, evet çok büyük pay sahibiler bu konuda ancak halkın kendisi de en az onlar kadar pay sahibi değil midir? Mesela Hitler Geri Döndü diye bir film izlemiştim. Üzerinden çok zaman geçti ama filmin sonlarına doğru geçmişten gelen Hitler'in "beni halk destekledi, tek Hitler ben değildim" mealindeki bir sözü aklımda kaldı. Halk bazen seve seve, bile bile kandırılır. Mesela Almanya Birinci Dünya Savaşı'nda büyük bir yenilgiye uğradı, ağır bir antlasma ile birçok olumsuzlukla ve krizle karşılaştı ve belki en önemlisi ezildi, eziklik duygusunu yaşadı kılcal damarlarına dek. Bu durumdaki bir halk zaten yalan söyleyen yani kendisine sen ezik değilsin diyecek, bu duyguyu kendisine hissettirecek birini bekliyordu, başka dedikleri yalan olmuş pek önemli değildi. Bu noktada yine sözü 'vatan haini' Nazım Hikmet'e birakayim:

    "Ve bu dünyada, bu zulüm
    senin sayende
    Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
    Ve hala şarabimızı vermek için üzüm gibi
    eziliyorsak
    kabahat senin,
    - demeğe de dilim varmiyor ama-
    kabahatin çoğu senin, güzel kardeşim!"


    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın; dünya üzerinde varsa bu şekildeki bir halk, onun önünde iki yol vardır: Bunu iki resim ve 'vatan haini' Nazım Hikmet'in iki misrasiyla izah edelim:

    "Aldanıp aldanmamak
    İşte mesele"


    "Aldanmazsak: Varız!"

    https://i.hizliresim.com/odlJbQ.jpg

    "Aldanirsak: yok!"

    https://i.hizliresim.com/kMR5Vy.jpg


    Çok 'hainlik' yapmış Nazım Hikmet çok. O kadar çok ki gazetelere manşet atılmış:

    "Nazim Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala
    Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
    Nazım Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala."

    Heralde manşeti atanlar çok seviyor olsa gerekler vatanlarini, o kadar çok seviyorlar ki... Peki Nazım Hikmet ne diyor buna:

    "Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz
    ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
    Vatan çiftliklerinizse,
    kasalarinizin ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
    vatan, şose boylarinda gebermekse açlıktan,
    fabrikalarinizda al kanimizi içmekse vatan,
    vatan tirnaklariysa ağalarının
    vatan, mizrakli ilmihalse,vatan,polis copuysa
    odeneklerinizse, maaşlarınizsa vatan,
    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanmasi
    topuysa,
    vatan kurtulmamaksa kokmuş karanligimizdan,
    ben vatan hainiyim.
    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykiran puntolarla:
    Nazım Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala."


    Peki çok ilginç bir şey söyleyeyim mi? Nazım Hikmet vatan haini değilmiş. Evet, daha yeni 2000li yıllarda sayın büyükler bunu tasdik ettiler ve Nazım Hikmet'i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına tekrar aldılar.

    Günaydın!
    Gunaydinlar olsun..
    Günümüz hep aydınlık olsun.
    Biraz geç oluyor malum bizim buralarda aydınlık
    Ama mühim olan güç olmasın
    Kuzey ülkesi değiliz ama baya sürüyor kışımız
    Ama olsun
    Biraz geç de olsa güç olmasın...

    Hani başta lisede bir anımla başlamıştım. Bir diğer benzer anım da şu idi: Nazım Hikmet gibi başka hainler de varmış. Onlar da, kalkmışlar kıyılarimiza turistik(!) gezi için gelmiş 6. Filonun askerlerini denize dökmüşler. Heralde dedelerimizin 1922'deki denize dökme olayını göremedik demişler, kalkmışlar bari bu 6. Filonun askerlerini denize dökelim demişler. Bak sen şu hainlere. Karşılarında da tabi bu turistik gezi için gelen askerleri savunanlari görmüşler de bosverelim onları şimdi, bu hainlerden üç tanesini gel zaman git zaman yakalamışlar. Dinsizmisler yahu bir de, idama giderken yanına imam da istememisler. Tam hainler anlayacağınız. Neyse, üç üç diye bagiranlar olmuş bir yerlerde. Sonra işte bunları çıkarmışlar idam sehpasına.. Celladini beklemeden vuruyormus sehpaya kendisi ve bağırıyormus:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye.
    Sonra bir diğeri çıkıyor o da aynısı ve bağırıyormus:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye
    Sonra diğeri:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye.

    Tabi lisedeyken bunlardan sadece "Nazım Hikmet gibi başka hainler de varmış." kısmını biliyor ve bunlardan en azılı üç tanesi asılmış laflarini...
    Hikâyenin geri kalanını sonradan öğrenmiş bulundum. Hani insan çeşitli sebeplerden gözü kör olur da, aynı insan son nefeslerinde "Tam bağımsız Türkiye!" diye bağıran ve sehpalarini kendileri iten gençlerin bu haykırışini duyamayacak kadar sağır olamaz diye düşünüyorum.

    Velhasıl, sonradan anlaşılmış ki bu üç genç de hain değilmiş.

    Günaydın!
    Gunaydinlar olsun..
    Günümüz hep aydınlık olsun.
    Biraz geç oluyor malum bizim buralarda aydınlık
    Ama mühim olan güç olmasın
    Kuzey ülkesi değiliz ama baya sürüyor kışımız
    Ama olsun
    Biraz geç de olsa güç olmasın...

    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın...


    "Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü
    ölürsem kurtuluştan önce yani
    alıp götürün
    Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni"



    Not: Anadolu'nun bir köy mezarlığına gömülmedi.


    İyi okumalar.
  • 208 syf.
    Türklerdeki gaza ve fetih anlayışı sadece bir yörenin toprağını elde etmek değildi. Asıl vazife, gönülleri fethetmekti. Gittikleri, aldıkları yerlere beraberlerinde huzur, barış ve kardeşliği de götürdüler. O beldeleri bayındır hale getirdiler, İslamla tanıştırdılar. Kendilerinden olana da olmayana da adil ve eşit davrandılar. Çünkü Türkler; İslam'ın kılıcı ve hizmetkarı idiler. İslam, adil hükmetmeyi emretmişti. Onlar da dinin gereğini yerine getirdiler. Ve birçok belde de Müslümanlık, Türklükle eş değer hale geldi. Türklerin lisan-ı hal ile anlattığı, birçok milleti, yöreyi etkiledi. Birçok millet, onlar sayesinde İslama girdi. Bu hoşgörü; Türklere Orta Asya'dan yadigar kaldı. Ortaya çıktıkları zamandan bugüne kadar kimseyi kendi dinlerine girmeleri için zorlamadılar. Bu islamiyet'ten önce de böyleydi. İslamla tanıştıktan sonra da böyle olmaya devam etti. Onların bu hoşgörüsü üç kıtaya yayılmalarına vesile oldu. Osmanlı İmparatorluğu ile; birlikte en uç noktaya ulaştılar. İlber Ortaylı Türklerin Tarihi adlı kitabında şöyle der; “ imparatorluklar yıkılmak için kurulur.” Osmanlı İmparatorluğu da vadesini doldurdu ve gerisinde birçok gözü yaşlı, dindaşını, soydaşını bırakmak zorunda kaldı. Geride kalanlar bir gün yeniden Türk barışı altında yaşamayı arzu ederek yaşıyorlar. Osmanlı mirasından bugüne Türkiye Cumhuriyeti ve koparılan topraklarda irili ufaklı devletler kuruldu. Bugün Osmanlı'nın en büyük mirasçısı, Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Geride kalanlar onun uzatacağı eli beklemektedir.

    Türk umut elidir, merhamet elidir, hoşgörü, barış ve sevgi dilidir. Şöyle bir geriye bakalım Osmanlı'nın birleştirici ve kardeşçe yaşantısından geriye ne kaldı? Ortadoğu bir yangın yeri adeta. Balkan ve Avrupa coğrafyaları kendi aralarında bölünmüş. Bugün bizi Kerkük'te, Musul’da, Yemen'de Bosna-Hersek'te, Filistin çöllerinde Gazze'de, Afrika'nın steplerinde bekleyenler var. Tarihin bize biçtiği bir rol var. Dünyanın 21 Yüzyıl'da Türk'ün barışına, nizamına, İslam'ın adaletine ihtiyacı var. Kutuplaşmak, ayrışma ve yıkımdan başka hiçbir şey getirmedi getirmeyecek. Bizim bir olmamıza birlikte yaşamamıza ihtiyacımız var. Ne diyor iki gözüm Nazım; “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim.” Velhasıl kelam Türk'ün barışını, sevgi dilini özleyenler var. Bizi hasretle gözleyenler var.
  • 224 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Attila İlhan’ın kitapta anlattıkları günümüz Türkiye’ sinde istenilen konuma gelmiş midir? Hayır. Değil o dönemden bu döneme, kitabın yazılışından itibaren geçen kırk yedi yıldan bu zamana değişimler olmuş; fakat batıcılık hala bir çağdaşlaşma olarak algılanamamakta ya da çağ buna olanak sağlamamaktadır. Kitabın önsözünde geçen şu paragrafa bakacak olursak: ‘Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş, batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’ dan önemsiz, Mevlana, Dante’ den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti.’ (Önsöz, s.17) Emperyalizm her alanda baskısını korumakta, geçmişte diğer ülkeleri sömüren dünyanın güç unsurlarını ellerinde bulunduranlar işlerine devam etmektedirler. Dünyada gerçekleşen emperyalizm eskisinden daha açık ve seçik olarak yapılmakta; fakat buna karşı direnme veya karşı gelme gücü ise eskisinden kat kat düşüktür. Bunun nedenini ben, insanların gözleri açık ve dış dünyadaki olayları anlar halde uyumalarında buluyorum. Attila İlhan’ın yaşadığı dönemde kitaplar ve onların içindeki bilgiler hala öğrenilmek için zaman harcanmaya değer şeylerdi. İster ülke çapında ister dünyada halk tarafından okunması istenmeyen kitaplar tespit ediliyor ve kitapların yasaklanması olgusuyla karşı karşıya kalınabiliyordu. Bu durum kitapların kitleleri etkileyecek düzeyde bir etki gücünün olduğunu gösterir bize. Her ne kadar kendi ülkemiz okuma oranı yüksek bir ülke olmasa da bu durum bizde de hatırı sayılır şekilde yaşanıyordu. O dönemde yasaklanan kitaplar şu an en çok tanınan ve okunan yayınevleri tarafından basılabiliyor. 80’li yıllarda Türkiye’ de insanların bilgi alma aygıtları sınırlıydı. Kitaplar, gazeteler, radyo ve belki televizyonu olanlardı. Yani o dönem için kitaplar önemliydi. Günümüze bakacak olursak ne eskisi gibi kitaplardan etkilenme düzeyi yüksek ne de eskisi gibi kaliteli kitaplar ve kaliteli yazarlar ortaya çıkıyor. Bu sadece ulusal değil, küresel bir sorundur. Sorun mudur orası da başka bir tartışmanın konusu. Artık kitaplar yasaklanmıyor; çünkü insanlardaki etki düzeyi çok alt seviyelere inmiş durumdadır. Bugün bir kitap yasaklamak, yasaklanan o kitabın satış değerini artırabilmek için bir satış politikası yaratmaktan öte geçemez. Günümüz çağı gösteri ve izleme çağıdır. Okuma eylemi ikinci plandadır. Zamanlarımızı ekranlardan akan yazılara, videolara ve görsellere harcamaktayız. Hal böyle olunca üretim alanı da buraya kaymakta; fakat yine Attila İlhan’ın da dediği ‘ulusal bileşim aramak yerine hazır bileşimler aktarmak’ meselesi bugün altın çağını yaşıyor diyebiliriz. Attila İlhan’ın o zaman Türkiye’ sin de gördüğü hazıra olan eğilim hala devam etse de şu an dünyaya da yayılmış durumdadır. Bu devirde doğan ve büyüyen bireyler kendilerini küreselleşen bir dünya mekanizması içerisinde bulduklarından, kendi kültürel değerlerine sıkı sıkıya sarılamamakta ve ilk önce kendilerine sonrasında içinde yaşadıkları topluma yabancılaşarak özlerinden uzaklaşmaktadırlar. Bu da üretilen şeylerin tek tipleştirilmesine doğru bir gidişin önünü açar. Böylelikle hazır olanlar sunulup onların tüketimi kaçınılmaz hale gelir.
    Batı merkezine oturttuğu aklın ışığıyla atılımlarını gerçekleştirmiş ve günümüz uygarlık seviyesine gelmiştir. Biz ise bu seviyenin uzun bir dönemden beri gerisinde olma durumumuzu sürdürüyoruz. Hala sözde çağdaşlaşma yolunda adımlar atmaya devam ediyor, Batının belki de seneler önce hallettiği meseleler üzerinde biz hala çözüm arayışları içinde yine batıya yöneliyoruz. Batının şu an ki üzerinde durduğu ya da çözmeye çalıştığı meseleler (bilim, sanat vs. gibi) bizim için belki seneler sonra üzerinde duracağımız konular olacaktır. Bizi meşgul eden şeyler öyle gösteriyor ki devam edecektir. ‘Batı ulaştığı aşamadan memnun mu? Bence bu soru, geleceğimizin en önemli cevaplarını çağırması gereken, çok önemli bir soru. Nedeni de, batının ulaştığı yerden artık memnun olmaması. Biz öyle bir yere özeniyoruz ki, onlar yakınmaya başlamışlar. Kar helvasını icat eden onlar, beğenmeyen de!’ (Önsöz, s.21) Attila İlhan şu an için sorgulanan soruyu zaten o tarihte söylemiş bize. Batı kendi kendini tüketip ilmiği boynuna geçirdiğinde, batılı olmak uğruna bizde mi ilmiği boynumuza takanlardan olacağız? Bir de ne kadar uğraşırsak uğraşalım batılı olamayacağımız gerçeği söz konusu. Çünkü Atatürk’ ün dediği batılılaşma fikrinin aslında çağdaşlaşma olarak algılanmıyor oluşu bizi ileri taşıma mekanizmasında sürekli yaşanan aksaklıklara neden oluyor. Attila İlhan bu aksaklığı şöyle açıklıyor: ‘Biz ha babam batı müziği dinliyor, çeviri roman okuyor, batılı gibi giyiniyor, bir türlü batılı olamıyoruz, adamlar Japon gibi yazıyor, Japon gibi yaşıyor, Japon gibi ölüyorlar; ama batıyı geçiyorlar. Japon’ un yaptığını biz yapamamışız, bizim yaptığımızı Afrika’ da ki eski Fransız ve İngiliz sömürgeleri de yapmışlar; ama onlar da ‘batılı’ olamamış.’ (Önsöz, s.19)
    Attila İlhan önsöz yerine yazdığı ve benim de alıntı olarak yazdığım on iki sayfada bize kitabın içinde anlatılanlarının sert ve acı bir kahve niteliğinde olacağını söylemiş oluyor. Yalın ve anlaşılır bir şekilde deneyimlerini, gözlemlerini aktaran İlhan, eleştirel yönünü olduğunca objektif olarak kullanarak analizlerini aktarıyor.
    Neuilly’ de Bir Pencere
    ‘Yok yok, genç sanatçı Batılı olmanın Türk olmamak demeye gelmediğini anlamalıdır. Uygarlığımızı değiştirmek ne laf? Toplumsal ve nesnel bir gerçek istekle değişir miymiş? Türk’ üz, Türk kalacağız. Uygarlığımızı çağdaş ölçülerle yeniden değerlendirmesini bileceğiz. Batılılık bu. Yoksa yarım yırtık bir yabancı dil belleyip bir yabancı uygarlığın kuyruğuna eklenmek değil. Baksanız a canım, İngiliz de, Alman da, Fransız da Batılı, biri ötekine benziyor mu?’ (Yanlış Hesap Paris’ ten Döner, s.30) Kendi benliğimizi sarıp sarmalayan ait olduğumuz kökleri sağlamlaştırmak, en başta ne olduğumuzu öğrenmekten geçer. Avrupalı devletler İlhan’ın da söylediği üzere, kültürel, düşünsel olarak birbirlerinden kolayca ayrılabiliyorlar; fakat çoğunun ortak paydası aklı, bilimi, insanı merkeze koyan bir havuzda birleşmektir. Attila İlhan’ın bu konuyla yakından bağlantılı olarak eleştirdiği kişi Melih Cevdet Anday’dır. Bu ifadesini notlarında şöyle dile getiriyor: ‘Bulgar yazarına ‘bizim klasiklerimiz yok’ diyen, üstelik bu dediğini marifetmiş gibi de yazan Melih Cevdet Anday’dır. Fikrimce o ve onun kuşağı batı ve batılılaşma konusunu en yanlış anlayan, en yanlış da uygulayan bir kuşak sayılmalıdır. Bu kuşak Atatürk’ ün ölümünden sonra ülkeyi kaplayan faşizm döneminde ‘resmen’ himaye görmüş, zaten garip şiiri bu sayede imgeci toplumsal şiiri boğabilmiştir. (Yanlış Hesap Paris’ ten Döner, Meraklısı için notlar kısmından, s.31)
    Altı yıl aralıklarla Paris’ te yaşadığından dolayı kitapta Avrupa’ dan bir örnek olarak Fransa’ yı ele almıştır. Paris’ i hem dışarıdan bilindiği kadar bir Paris hem de içeriden bir gözle Paris olarak iki farklı perspektiften gözleme imkanı bulmuştur. Yapacağı analizleri bu iki farklı zemine oturtacak ve arasındaki farklılıkları gözler önüne serecektir. ‘Koca Romain Rolland, o ünlü Jean-Christophe’ un bir yerinde: ‘Yabancılar Fransa’yı gereğinden fazla önemsedikleri romanlarından tanır, üstelik iyi tanıdıklarını da sanır, oysa yanlıştır bu!’ (Paris Var, Parisçik Var, s.33) Bu bölüme bu alıntıyı yaparak başlıyor İlhan. Aslında varolan, yaşanılan Paris ile dışarıya lanse edilen Paris’ in arasında çok büyük bir fark olduğunu söylüyor. ‘Evet, bu şehir 1789’ un ve 1848’ in şehridir; evet, gerçeküstücüler olsun, varoluşçular olsun; ilk kavgalarını bu şehirde vermişlerdir; ama bu özgürlükler yatağı Paris’ te, bugün bile metro istasyonlarına ‘Kahrolsun zenciler, kahrolsun Yahudiler!..’ diye karanlık parolalar çiziktiren Parisliler de yaşar; muhalefet gazetelerinde, otuz yıldır yeni bir tek hastane yapılmamış olduğunu, ya da şehrin üçte bir binasında banyo bulunmadığını okursunuz. Ya Etoile Meydanı’nda metro ıskaraları üzerine yatmış kafayı çeken hane-berduş takımı, ya yabancıları turist bile olsa, hor gören otelci ve garsonları sizi dakika başında kafanızdaki yanlış bir Paris fikrini düzeltmeye zorlar durur.’ (Paris Var, Parisçik Var, s.34) İlerleyen sayfalarda aynı şekilde din, eğitim, edebiyat gibi alanlarda da görünen gibi olmadığı; çağdaş bir ülkede bunların olmaması gerektiği; fakat olduğu olgusuyla karşı karşıya getiriyor, Attila İlhan. Halkın çoğunluğunun vaktini okumaya, düşünmeye sanılanın aksine o kadar da harcamadığından, dinsel baskılardan tam anlamıyla kurtulamadıklarından, ırkçı tavırlardan vazgeçemediklerinden, cinsel yönelimlerin özgürce yaşanılmadığı bir Paris’ in olduğunu da söylemekte. Günümüz ve Attila İlhan’ın bahsettiği yılların Paris’ i başından iki büyük dünya savaşı geçirmiş bir Paris sonrasıdır. Paris’ in yanı sıra Avrupa dahi bu iki savaştan sonra bellerini doğrultamamışlardır. İnsanların ve atalarının inşa ettikleri sanat, bilim, rasyonel düşünce gibi değerleri tekrar sorgular olmuşlardır. ’Bir halkın büyük sanat yaratması, ancak bir çarpışmadan yola çıkması halinde mümkündür.’ ‘… bütün büyük ulusların sözlerindeki tüm gerçeğin ve düşüncelerindeki tüm gücün kaynağını savaşta bulduklarına; savaşla beslendiklerine ve barışla dumura uğradıklarına; savaşla eğitildiklerine ve barışla aldatıldıklarına; savaşla idmanlı hale geldiklerine ve barışla ihanete uğradıklarına inanıyorum; tek kelimeyle, büyük uluslar savaşın içinde doğmuşlar ve barışta ölmüşlerdir.’(Ruskin, John) 19. yy. da yaşamış olan John Ruskin her ne kadar savaşın ve çarpışmanın yaratıcılığı ve üretimi desteklediğini söylese de Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrası böyle bir durum ortaya çıkmamıştır. Dünya bu iki savaş sonrası ‘Soğuk Savaş’ denilen bir döneme girmiş ve dünya genelinde gerçekleşen olaylar bir karmaşa ortamı yaratmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Bu kaosun hakim olduğu ortamda artık batılılaşma diye bir sorunun ehemmiyeti de kalmamıştır. Çünkü Batı da, Avrupa da, dünya da hakikatin ne olduğu konusunda artık bir çözüm yolu bulamamaktadırlar. Bu açıdan Türkiye’nin batılılaşma yolu da kaybolup gitmiştir. Bunların sonunda önümüze tek bir soru gelmektedir. Hangi Batı?
    Fransa ayrıcalıklı, diğerlerine benzemeyen, kendi yaptıklarının anlaşılabilir ve doğru olduğu; fakat kendilerine benzemeyenler olduğunda onların yaptıklarını sübjektif bir tavırla kınamasını iyi bilen bir imaj çiziyor, Attila İlhan’ın gözünde. ‘Paris’ in İki Gözü İki Ayrı Renk’ bölümünde bu konu çevresinde yaşadığı anılar üzerinden durumu açıklamaya çalışıyor. Bir olayın üstüne İlhan’ın yüzüne bir şeyleri vurmak isteyen insanlara, İlhan onların yaptığı benzer bir olayı örnek olarak sunduğunda, aldığı cevap hep aynı oluyor: ‘Aaa, o başka!’
    O dönem Fransa’sı bilim, sinema, tiyatro, edebiyat alanlarında Avrupa’ da ve dünyada nasıl bir konumdaydı? Özellikle sinemanın burada doğmuş olması itibariyle durumunun iyi bir seviyede olması beklenmektedir. Uluslararası kimliği olan ve prestijli bir film festivali olan ‘Cannes Film Festivali’ bu ülkede yapılmaktadır. Attila İlhan ne diyor? ‘Peki, sinema diyeceksiniz? O ünlü ‘yeni dalga’ rejisörleri? Gelin de hallerini bir görün zavallıların: Kimisi prodüktör bulamıyor, televizyona kısa ve iddiasız kurdelalar yapıyor, kimisi can derdinde, işi cinai komedilere dökmüş?’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.46) İçinde bulunulan durum pek de parlak olmasa gerek. Aynı şeyleri müzik alanında sanatçıların isimlerinden dem vurarak söylüyor. ‘Amerikan etkisi demek istiyorum, o dokunaklı ve ne kadar duygulu Fransız şarkısını da ya ‘katletti’ ya etmek üzere. Alın size en genç Fransız şarkıcılarından birkaçının adları: Johnny Halliday, Richard Anthony, Sheila, Dick Rivers, Frank Alamo, Mont… Sadece adlarını sıralamak neyin nesi olduklarını ve ne şarkısı söylediklerini göstermeye yeter de artar bile. Bizim Aşık Veysel ne kadar Fransızsa bu delikanlı şarkıcılar da o kadar Fransız.’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.47) Attila İlhan Avrupa’yı da etkileyen Amerika etkisinden söz ediyor. Hayatı her alanda etkileyen ve içlerine nüfus eden Amerika… Avrupa odağı, Amerika odağı olarak dönüşüm geçirmeye başlıyor. Bu bölümde Attila İlhan sözlerini bitirirken şu çarpıcı sözlerin ardından bir örnekte ekliyor. ‘Bana sorarsanız, bir iki kelimeyle durumu şöyle özetleyeceğim: Birinci savaş ertesinin Fransa’sı nasıl her sanat dalında birbirinden büyük ve şaşırtıcı ustalar verdiyse dünyaya, ikinci savaş ertesinin Fransa’sı öyle hiçbir şey veremedi. Ortada gördüklerimiz olağanüstü bir gücü olan kitap endüstrisinin, resim ticaretinin geçim derdine ayakta tuttuğu ‘fasarya’ şöhretler. Biliyorum böle bir yargı, size iddialı görünecek. Varsın görünsün. Ben size yine, yazın, Fransız sanatı üzerinde incelemeler yapan bir Alman kızının dediklerini ileteceğim, sözü bağlamak için: ‘Bu sanatçılar bir kere Fransız özünden, sonra herhangi bir beşeri özden, biçime soyutlanmışlar, bu zaten başlı başına bir kısırlık nedeni. Üstelik yenilerin kaynağı bile yabancı: Kafka, Joyce, Faulkner, bir de baba Dostoyevski! Oysa Balzac, Hugo, Flaubert, Stendhal, Zola vs. kendilerine hiç kimseyi örnek almıyorlardı. Şimdi mezarlarında öfkeden hop oturup hop kalksalar gerek.’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.48) Verdiği örnekten de anlaşılıyor ki kendini ileride görüp sayan Batıcı ülkelerden Fransa’ da artık üretimi daha önce de sözü geçen ‘ulusal bileşimlerden ziyade hazır bileşimleri’ kullanarak ortaya koymakta olan bir yapı sergiliyor. Bu durumda özenilecek bir batının da ortadan yok olmaya doğru gittiğini söylemiş oluyor bize.
    ‘Bizim. Türkiye’nin her yanında herkesin Türkçe bilmemesinden ne türlü aşağılık duyguları çektiğimiz, malum! Bunun altında da işlerin ‘Batı’ da çok başka türlü döndüğünü’ sanmamız yatıyor besbelli. Batılı devlet ne demek: Din birliği, dil birliği, cart curt, falan filan… Yok efendim yok. Eğer Kürt Kürtçe, Laz Lazca, Fellah Arapça konuşuyorsa, bu bizim hem şerefimiz hem suçumuz, ama yüzyılı bulan bir Türk yaşantısına rağmen onları zorlamamışız, baskı altına almamışız dillerini unutturmak için; suçumuz, demek ki Türkçeyi onlara iletmesini, öğretmesini bilememişiz, bütün ‘milliyetçilik’ palavralarımıza rağmen!... Amaç elbette herkesi Türkçe konuşturup yazdırıp okutmak olmalı; ama bölge dillerini unutturmak pahasına değil. Zira bu diller de bu toprağın zenginliği: Şarkıları, şiirleri, ağıtları ve küfürleriyle.’ (Fransız’ın Dilleri, s.54) Attila İlhan, bu alıntı da ve bölümün diğer noktalarında, Fransa’nın da dışarıdan kendi dillerine akın eden yabancı kelimelerin olduğundan, halkın tamamının dilini en iyi şekilde bilmediğinden, İngilizcenin Fransızca dilindeki söz kalıplarını değişime uğrattığı vs. anlatıyor. Hem orayı hem burayı gayet objektif bir tavırla değerlendiriyor. Kendimizin nerelerde yanlış yaptığı nerelerde doğruları uyguladığını kısa ve öz olarak sunuyor. Bir ülke içindeki insanların ortak bir payda oluşturabilmeleri için kesinlikle bir dili olmasının yanı sıra çok kültürlü bir yapısı olan ülkeler için, insanların atalarından getirmiş oldukları dilsel özellikleri devam ettirmeleri olumlu bir şeydir. Çünkü insanlar kültürleriyle ve kültürün çevrelediği ögelerle bütünleşir. Karşılıklı olarak hem etkilenir hem etkiler. Bu açıdan farklı dilsel özelliklerin bir arada bulunması birçok yönden avantaj sağlar.
    Bir ülkenin kalkınabilmesi, muasır medeniyet seviyesine gelebilmesinin bir diğer önemli yolu, içinde bulunan insanların çalışmaları ve ekonomik düzeylerini yükseltmeleri gerekir. Herkes bu çalışma düzeninin adil bir yapı üzerinde inşasını ister ya da öyle idealleştirir. Gel gelelim durum hiçbir zaman öyle olmaz. Hep ezilen ve gereğinden fazla çalışan işçilerin, emekçilerin üzerinde yükselir şaşaalı ülkeler. Bazen de ne kadar çalışılırsa çalışılsın hep ezilmeye mahkumdurlar bazıları. Diğer ülkeleri sömüren ülkeler genelde ‘batıcı’ dediğimiz ülkelerdir. Kendilerini bu kategoriden soyutlamaya çok da çalışmazlar. Alenen sürdürürler bu yapıyı ya da artık sürdürmek zorunda kaldıkları için ellerinden bir şey gelmez. Fransa bu ülkelerin içinde rahatlıkla yer alabilecek bir ülkedir. Attila İlhan’ da kitabın ‘Fransız’ a Çalışmak’ bölümünde yer verdiği şu pasajda içeriden bir gözlemci olarak açıklar: ‘Demek Fransız’ a çalışan bir değil, iki değil, üç değil, dört: İspanyollar, Portekizliler, Kuzey Afrikalı Müslümanlar, Zenciler! Gerçekte bu adsız emekçiler, o cakalı grevlerini gazetelerde okuduğumuz Fransız işçi sınıfının altında, bir çeşit Alt-Proletarya tabakasını oluşturuyorlar. Bir Bakan’ın biraz da övünerek dediği gibi, Fransa’nın yabancı el emeğine ihtiyacı var; zira, Fransız işçileri bazı işleri haysiyetine uygun görmediğinden, istemiyor, çalışmıyor. Ne işleriymiş onlar? Merak ettiğiniz tabi: Çöpçülük, lağımcılık, inşaat işçiliği, hatta madencilik!’ (Fransız’ a Çalışmak, s.58) ‘Biliyorsunuz, gurbette olsun, sılada olsun, çalışmak ayıp değildir demiş eskiler. Belki de ayıp değil ama, böylesi acı; ve bunun günahı, vebali ve utancı, Türkiye Cumhuriyeti toprağında üç milyon işsiz birikmesine sebep olanların boynuna!..’ (Fransız’ a Çalışmak, s.60) Şimdiki hal ve durum da herhangi bir değişme yok. Zaman ileri akıyor; fakat bizler olduğumuz yerde kalmaya devam ediyoruz.
    Tarih konusunda anlatılanların objektif olması zor bir olaydır. Toplumlar kendi tarihlerini anlatırlarken kusurlarını en aza indirerek anlatma ihtiyacı güderler. Sıra başka bir toplumun tarihine geldiğinde ise, işler tersine döner. Ne kadar kusur varsa hatta olmayanlarda eklenerek aktarılır. Attila İlhan yine Fransa’ ya dönerek onların kendi tarihlerini ve bizim tarihimizin onların ağzından aktarımını ‘Laurence’ın Tarih Kitabı’ n dan öğreniyor. Kah sinirleniyor, küplere biniyor; kah şaşakalıyor gördükleri, okudukları karşısında. Türklerin halka nasıl yanlış lanse edildiğinden tutunda tarih kitabı olarak satışa sunulan aslı itibariyle siyasetten uzaklaşamamış içinde belli bir politika çevresini okuyanlara empoze etmek isteyen kitaplara kadar. Örnek olarak şu pasajı aktarabilirim umarım: ‘Üstelik, Türk tarihi ile ilgili ilk rastladığım kitaba el atıp ne görüyorum? Fakat durun; önce kitabın adına sanına bir göz atalım: ‘Mustafa Kemal ya da bir imparatorluğun batışı’ Yazarı Benoist-Mechin. Hemen söyleyeyim ki, bilimsel olmaktan çok siyasi bir kitap.’ (Laurence’ın Tarih Kitabı, s.66)
    Attila İlhan ‘Öteki Batı’ bölümüne, G. Balandier’ in şu alıntısıyla başlıyor: ‘Avrupa, tarihi kararlar verme tekelinin, uzun zaman, yalnız kendisine ait olduğuna, inandı: yükselme ve gelişme dönemine -doğru da sayılabilecek- bu görüşten çıkarak, başka uygarlıkların ya hiç var olmadığına, ya da bir işe yaramadığına hükmetti. Bunun ne üzüntü verici bir yargılama hatası olduğu gittikçe meydana çıkıyor.’ (Öteki Batı, s.68) Avrupa refah seviyesini yükseltebilmek isteyen ve kendi çıkarlarını her daim daha önemli saymış ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler Atilla İlhan’ın da dediği üzere ‘sömürgeci, savaşçı, saygısız, barbar ve ırkçı vs.’ den oluşmaktadır. Bunları söyler ve her bir maddesi için vurucu örnekler sunar. Diğerlerinin yanında ilgi çekici bulduğum olanı ırkçılık ile ilgili verdiği örnektir. Şöyle der: ‘Siz ırkçılığın Batı ülkelerinden başka herhangi bir ülkede siyasal ve toplumsal bir dram haline geldiğini gördünüz mü Allah aşkına. Elbette, hayır. Irkçılık Batılı beyaz Hıristiyanların önce semit Yahudilere, sonra sonra siyah, kırmızı ve sarılara karşı yükselttiği bir uygarlaşma ayrıcalığı duvarıdır.’ (Öteki Batı, s.71) Batı, doğanın ve içindeki insanların sabrını sınamaya devam ettiği sürece kendisine olan geri dönüş o oranda olacaktır. Ne yazık ki her zaman olduğu gibi sadece kendisinin değil, insanlığı riske sokacak sonuçlar doğuracaktır.
    Bir haber kaynağında bazı dokundurmalar, göndermeler olabilir. Bunları bir Fransız gazeteci yaparsa ne olur? Bir de Türk gazeteci ne olur? Attila İlhan ‘Çuvaldızı Kendinize’ bölümünde bu soruların cevabını örnek üzerinden giderek açıklıyor. Tabi ki diyor, Fransız’ın yapmış olduğu eleştiriler göz önüne alındırılıp değerlendirilir. Bir itibar görebilirken, Türk gazetecinin durumu aynı olmayacaktır. Bu durumda eleştirmeye hakkı olanlar ve olmayan ülkeler olarak bölünme kaçınılmaz olur; fakat bu Batı ülkeleri için bir sorun değildir.
    ‘Şu son yarım yüzyılda sanatımızı Batı’ ya ayarlayacağız diye. Her on yılda bir kendimizi yadsıya yadsıya hacıyatmazlara dönmüşüz…’ (Herkes Kaşık Yapamaz, s.80) ‘Ben bunu bilirim bunu söylerim: Türk edebiyatının en önemli sorunu, bugün için bir öz kişiliğini bulma sorunudur. Öğrenmek güzel, öğrendiğini cakalı satmak da güzel. Ama bilmek başka, bilgiyi bizim kılabilmek; yöntemden ulusal bir bileşim çıkarabilmek başka! Ne demiş eskiler, herkes kaşık yapar ama… Tanzimat’ tan beri sapını bir türlü ortasına getiremedik gitti.’ (Herkes Kaşık Yapamaz, s.83) Çizgi belirlemek de o çizgide ilerlemek de hem kolay hem zordur. Kolay olmasını sağlayacak olan şey, kendi öz değerlerinden beslenmek, dışarıya açık olmak, orijinal bir üslup yaratmaktır. Bunlar sağlandıktan sonrası için bozulma katsayısı düşer. Zor olan tarafı ise kolaylığı sağlayacak unsurların ortadan kalkması ve savunmasız bırakılmasıdır. Çizgiyi oluşturacak ana unsurlar çizgiyi oluşturanlarca özümsenip içselleştirilmemişse çizgi her daim yamuk olmak eğilimi gösterecektir. Her gelen düz çizgi çekmek istese de her defasında elini titretecek unsurlarla karşı karşıya kalacaktır. Yamalarla ayakta tutulan birtakım değerler bütünü hiçbir surette başarı düzeyinde çığır açamaz. Açsa dahi istikrar gösteren bir konumda olamaz.
    ‘Çinhindi’ n de tam Fransızlaşmak, tam Amerikanlaşmak için nasıl birtakım Kolu’ lar çekik gözlerini ameliyatla düzeltmeye uğraşıyorlarsa, sen de tut dilini iğdiş et, sanatının imge düzenini boz, ses uyumunu kır, sonra da artık batılı oldum diye övün! Seni beğense beğense tek kişi beğenir: Avcı Baytekin. Onun beğenmesi de yarı yarıya alayla karışıktır.’ (Avcı Baytekin’ in Sadık Uşağı Kolu, s.94) Attila İlhan eleştirisine Türkiye’ ye Avcı Baytekin adıyla çevrilen ‘Flash Gordon’ kahramanının hikayesinden ve çizgi romanlar üzerinden belli görüşleri insanların beyinlerine erken yaşta sokmalarından devam ediyor. Çizgi romanlar hakkında şu ifadeyi dile getiriyor: ‘Günün birinde belki resimli romanların içindeki gizli zehrin farkına varanlarımız olacaktı, olacaktı ama, acaba kaç kişi?’ (Avcı Baytekin’ in Sadık Uşağı Kolu, s.92) Diğer milletleri hep kendilerine tabi tutma anlayışı içerisinde olan Batı ülkeleri, yaptıkları olumsuzlukları övünç kaynağı olarak göstererek insanlara eğlenceli ve macera teması içerisinde empoze edecekleri bir platform oluşturmuşlardır. Bu karakterler dünyayı, dünya dışı varlıklara karşı hep savunmaya ve korumaya çalışmışlardır; fakat hiçbiri dünyadaki sorunları çözme gibi bir görevi üstlenmemiştir. Üretilen kahramanların hepsi Amerika’ ya bağlıdır. Siyasi olarak birçok nüansı barındırdığını biraz düşünen insanlar görüp farkına varsalar dahi küçük yaşlara yönlendirilen çizgi romanlar kolaylıkla sindirilebilir. Bu durum yetişen her kuşakta hissetmese de Amerikan kültür değerlerini kendisinde görmeye başlar. Toz pembe duran hikayelerin ardındakiler uzun vadede toplumu dahi etkilerler ki buna olanak sağlaması için yaratılmamış olsalar bile sonradan bu şekle büründürülmüşlerdir.
    ‘…Atatürk, taklidi kopyayı sevmezdi.’ (İnönü, İsmet, Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.95) ‘Atatürkçülük emperyalizmle savaşarak onu yenmiş ve ülkesinden kovmuş bir ülkenin, az gelişmişlikten kurtulmak, ‘muasır medeniyet seviyesine’ ulaşmak mücadelesidir. Amaç ne, ‘çağdaş uygarlık çizgisi’; duruk, değişmez ve katı olmayan, tam tersine, esnek, ilerlemeye açık ve elverişli bir amaç bu. Atatürk çağında Batı uygarlığı temsil ediyordu bu çizgiyi, o da, haklı olarak ona ulaşmayı öngörmüş, onun için gerekli saydığı araçlara başvurmuştur. Bizim Atatürk devrimleri dediklerimiz bu araçlardır işte, yoksa Atatürk’ ün ‘nihai’ amacı değil. (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.97) Bu pasaj yanlış anlaşılan ve yanlış şekilde uygulanan batıcılığın anlaşılması için yerinde cümlelerden oluşmaktadır. Ne yazık ki bu anlayış çerçevesinde şekillenmemiştir, batıcılık anlayışı. Bu görüşlerin uygulanabilir olması ülke için bir ütopyadan öteye gidememiştir. ‘Zira batılılar, kendi ulusal bileşimlerini yaparlarken scolastique dönemlerinden gelen ulusal görenek ve geleneklerini atmamışlar, onları aklın ışığında değerlendirip bileşimleri içerisinde eriterek kullanmışlardır.’ (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.99) Burada öne çıkan anahtar kelime ‘akıl’ dır. Aklı merkeze alma meselesi bizde ne yazık ki değerini bulamamıştır. Din ve devlet işlerini kağıt üzerinde ayırmış olsak da kafalarda bir türlü ayrılamamıştır. Devlet adamları ya dini ortadan çıkarmaya ya da dini aşırı ölçütte içeri aktarmaya çalışmaları sonucu algısal olarak bir sistem belirleyememişlerdir. Bu durumda ulusal bir bileşimin varlığı da haliyle örselenmiş ve başını bir türlü yukarı kaldıramamıştır. ‘Ulusal nitelikleri es geçerek, eski Yunan, Latin Fransız zart zurt deyip de yapılacak batılılaşma, emperyalist batının sömürgelerinde ve mandat’ larında yaptığı batılılaşma oluyor. Bizim ‘ilerici’ aydınların çoğu nasılsa o çukura düşmüşler, utanmadan Atatürk’ ü de kendileriyle birlik gösteriyorlar. Atatürk, ulusal bilinç adamıydı, oysa yaptıkları batıcılık ulusal bilinci yok eden bir batıcılıktır, kopyadır, taklittir, bunların!’ (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.100) Manda yönetimini kağıt üzerinde kabul etmemekle sorunlar çözülmez. Önemli olan manda fikrinin derinliklerinde yatan empoze fikirlerin anlaşılıp onların kabulünün gerçekleşmemesi sorunları kökünden kazır. Yoksa sığ kararlar peşinde koşulup sığ önlemler geliştirmek her defasında kanamayı fazlalaştıracaktır. Yaraları geçici süre tutan yara bantları yetmemeye başlayınca hasta illa ki yatağa düşecektir.
    ‘Türkiye’nin sorunu batılılaşmak sorunu değildir, modern kişiliğini bulmak sorunudur. Bu arada yoksulluktan kurtulmak, endüstrileşmek, şehirleşmek sorunudur. Bunlar önerilirken onun onurunu çiğnemek en büyük yanlışımız. Siz bir kere içtenlikle ondan yana olduğunuza onu inandırmaya bakın; şiirinizde, müziğinizde, resminizde bin yıllık sesini, çizgisini, deyişini, bulabilsin. Laikliğin, bilimciliğin onun yüzyıllardır uğruna gık demeden öldüğü, kılıç üşürüp at kopardığı kavramların üstüne işemesin. Önce Türk olsun, Türk!.. Şevki bey’ i dinleyip içlenen, Nedim’ i okuyup hoşlanan, Ramazan gecelerinin uysal romantisme’ ini içi sıra yaşayıp, İslam filozoflarının onca işlenmiş iç gerçeklerini içinde damıtıp duran, aksi gibi de Batı’nın ve Batılının en sevmediği, Türk! Ben sanıyorum ki gerisi kendiliğinden gelecektir.’ (Bu Sözüme Mim Koyun, s.105) Bu değerlendirmeleri ve çözümleri sonrasında ki bölümde şunları da ekler: ‘Batı çizgisini sürdürmek isteyen yeni Türk sanatçısı içinde yaşadığı toplumla çelişiyor. Bu acı çelişmenin olağan sonucu iki yanın birbirine sırt çevirmesi. Halk sanatçıya küs, sanatçı, halka. Böyle soluk alma delikleri birdenbire tıkanıvermiş olan sanatçının, öz toplumundan ilgi göremediğinden ötürü ‘bunalması’ da pek olası. İlgi görmemek, anlaşılmamak, tam tersine horlanmak, aşağılanmak onu önce soyutluyor, sonra kendi üstüne katlanmaya, daha sonra da yozlaşmaya itiyor. (Hepimiz Yabancıyız, s.106-107) ’Ne kırk kuşağının, ne de elli kuşağının çabaları batılı olmak isteyen yeni Türk sanatını cumhuriyet toplumuna benimsetebilmiştir. Onun için, hepimiz yabancıyız. Bu yabancılaşma, Türk sanatçısında varoluşçu bir kavramın somutlaşmasından değil, bir devrim anlayışının ters uygulanmasından meydana geliyor. Kötümser olan yalnız gençler mi herkes kötümser. İyimser geçinenlerin iyimserliği de kof, göstermelik. Nazım’ da bile böyledir bu: En iyimser şiirlerini en tarifsiz hüzünlerle söylemiştir.’ (Hepimiz Yabancıyız, s.108) Yozlaşan bir sistemde varolan olumlu niteliklerin de kaybı bireyi daha önce de belirttiğim gibi istese de istemese de önce kendine sonra yaşadığı topluma yabancılaştırıyor. Attila İlhan’ın da dediği gibi kötümserlik azımsanmayacak ölçüde fazlalaşıyor. İnsanların geleceklerini kurgulamaları zorlaşıyor. Bireylerin kafalarında kurdukları ideal düşünceler, sistemler yerle bir oluyor. İnsanlar gerçeklerle yüzleşmemek için sürekli kaçar durumda kalıyorlar. Bu durumda ayakları yere sağlam basan düşünceler üretmekten ziyade herkesçe kabul görenlere sığınma eğilimi baş gösteriyor. Küreselleşme hızına hız katıyor. Ulusal değerlerin hatları görünmez hale gelmeye başlıyor. Daha geniş ölçekte ‘değer’ kavramının içi boşalıyor. İnsanların ‘değer’ olarak görüp, anlam atfettikleri şeyler insanlara anlamsız gelmeye başlıyor. Çağ üst üste inşa etmenin değil her inşa edilenin sorgulanarak yıkımına karar vermekle sürmektedir. Temel olarak görülen kavramları, düşünceleri aşırı sorgulama döngüsüne sokarak yadsıma eğilimindedir. Çağ, kendini ifade eden kavramı bile sorgulayan ve belli bir temele dayanmasını güçleştiren çağdır. Attila İlhan o zamandan itibaren başlayacak olan ilk kıpırtıları sezmiş ve aktarmıştır. Şu an ise hissedilir seviyede gerçekleşir, postmodernizm ve onun getirdikleri. Bu anlamda kaygan bir zeminde düşüncelerin kök salmaları kolay olmamaktadır. Modern toplum nedir? Modern toplum ileri bir toplum yapısı mıdır? Gelişmiş, az gelişmiş, gelişmekte olan ülkeler kategorileri hangi ölçütlere dayanarak oluşturulur? Kategorileştirmek doğru mudur? Gibi soruların çoğalması ve verilecek olan cevaplardan da yeni soruların oluşması sonu gelmez bir döngüsel hareket oluşturur. İleriye doğru uzamsal bir çizgi oluşturmaz. Bu durum insanın zamanı, yaşamı uzamsal anlar olmasından dolayı, çağa ayak uyduramamasına neden olur. Bu sadece bizim kültürümüz için değil, diğerleri için de geçerli bir durumdur. Attila İlhan’ın sorun olarak gördüğü meseleler şu an için anlamını yitirmiş de olabilir. Attila İlhan’ın yaklaşık elli yıl önceki zamanında kendisinin gözlemlediği sanat, bilim, iletişim, haberleşme, teknoloji, edebiyat çok hızlı değişimler yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. Bugünün düşüncesinin yarın bile eskiyor olduğu bir devirde ‘doğru’ ‘yanlış’ ‘hakikat’ ‘gerçek’ ‘güzel’ ‘çirkin’ ‘sanat’ ‘sanatçı’ vb. gibi çoğaltılabilecek çağlar boyunca tartışılmış ve muğlak da olsa ortak anlamlar atfedilebilmişken, şu an ise ‘post-truth’ ile birlikte doğruların, hakikatlerin, olguların önemini kaybettiği bir dönem yaşanmaktadır. Haberler, bilgiler kişilerin neye, nasıl doğru dedikleri üzerinden görece fazla farklılaşarak akmaktadır. Bunların yaşandığı bir çağ insan için yoruculuğunu her geçen gün arttırmaktadır. Çağ insanı, fazla çalışmasa da hep yorgundur. İşlerin yapılması teknolojiyle birlikte kolaylaştırılsa da insanlardaki yorgunluk azalma eğilimi göstermez.
    Attila İlhan kitabın son bölümünü Hilmi Ziya Ülken’ den yaptığı şu alıntıyla bitirir: ‘Görüleceği gibi Tanzimat’ tan sonra geçen yüzyıl içinde de Doğu ve Batı, eski ve yeni alaturka ve alafranga karşı karşıya geldiği halde, kafalarda bu hakiki bir dram yaratmadı. Uzun süre bu iki alem hiçbir senteze ulaşamadan aynı kafanın içinde yan yana yaşadı. Türk toplumunun en buhranlı problemi bir senteze ulaşamayan bu ikici (dualiste) görüşün devamıdır. Problem bugün de yine karşımızda duruyor ve yine cevap bekliyor... Tek bir cevap biliyorum. Ulusal bileşim.’ (Ulusal Bileşim, s.136) Bir türlü oluşturulamayan ulusal bileşim. Yani çözüm yollarını kendi kendine kapatmıştır sürekli, Türkiye.
    Hala daha açmazlarla uğraşmaktan global ölçeklerden bakamamaktadır, dünyaya. İnsan ister istemez ümitsizliğe düşüyor, Attila İlhan’ın da anlattıklarından sonra. Ümit dolması gerek diye düşünülse de gençlerin ümitsizlikleri gün geçtikçe artıyor. Arada kalmışlık bu coğrafya için normal mi yoksa değil mi tartışılır; fakat bu coğrafya tarihten bu yana siyasetine her daim dışarıdan bir müdahale de bulunulmuş yapıdadır. Bu anlamda belini uzun zamanlardan beri doğrultamamıştır.
    ‘Hangi Batı’ dönemin zihniyetini birincil ağızdan, doğrudan gözlemlerle iyi bir dil ve üslupla harmanlanarak kağıda aktarılmış, faydalı eserlerdendir. Döneminde de büyük ilgi görmüş ve üzerine birçok olumlu ve olumsuz eleştiri yazılmasına neden olmuştur.
  • 768 syf.
    ·11 günde·10/10
    Mevzuya direk dalıyorum. Hüseyin Nihal Atsız’ın hayatı yaşadıkları, çevresi, duyduğu haksızlıklar, davaları, duruşmaları, Dergileri, MHP’ye ve Alparslan Türkeş’e başta destek sonra iplerinin kopması, 1944 olayları.. Bunlar her Atsız’ı anlatan kitaplar da hemen hemen bulabileceğiniz şeyler ama bu kitapta Atsız’ın bilim adamlığına değinilmiş. Atsız’ın ölümsüz bıraktığı o araştırmalarına tek tek hemde değinilmiş. Muazzam şekilde beğendim. Bunun yanında diğer Atsız’ı anlatan kitaplarda bulamayacağınız Atsız’ın şiirleri hakkında ilk önce şiir sırası, şiirin dışı, şiir kadrosu, vezin, nazım şekli, kafiyelerine ve şiirin iç yapısına tek tek bakılmış. Bunu inanılmaz sevdim. Ha bir Romanlarını ve Hikayelerini hem özetleme hem inceleme yapılmış şekilde kitabın sonuna doğru bizleri karşılıyor. Kitabın sonunda Atsız’ın fikirlerine yer veriliyor. Bunlardan bazılarını şöyle; Türk, Türkçülük, Irkçılık, Turancılık, Tarih Anlayışı, Askeri Ordu, Din- Yobazlık, Ahlak, İktisat- Köycülük, Atatürk- Cumhuriyet, Komünizm- Sosyalizm, Bölücülük - kürtçülük gibi.. Sonuç olarak insanlık tarihinin 1905-1975 yılları arasında Nihâl Atsız adlı bir er yaşadı.
  • Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Türk şiirin­de üç tarihsellikle karşılaşıyoruz: Yahya Kemal'in Fransa deneyimleri ve ekinsel et­kilenmeleri çerçevesinde oluşturduğu Osmanlı-Türk hayranlığına dayanan ulusçu ta­rih yorumu, Mehmet Akif Ersoy'un İslamci-ümmetçi tarih anlayışı(Safahat-Asım bölümü)ve nihayet Nazım Hikmet'in Türk tarihi ve geleneğini Marksçı maddeci ta­rih kuramı bağlamında şiiri içinde yorumlaması... Bu şairler dışında, poetikaya(şiir kuramına) etkisi açısından, şiirimizde bütünlüklü tarihsel arka planı olan başka bir şair ve şiir yoktur.
  • 565 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Fütursuz ve hoyratça bir vurdumduymazlıkla, daha önceden odamın köşesine attığım çoraplarımı loş ışıkta fare zannetmek suretiyle suni kalp krizleri geçirip , içtiğim birayı da soluk boruma kaçırıp , söz konusu solunum sistemimin uzunluğunu pancar motoruna dönen ciğerlerimden kopan öksürüklerle keşfederekten , yediğim fındıh fıstığı da ağzımdan burnumdan fışkırtıp sondaj vurulmuş alan üzerine kurulan petrol kulelerine dönerekten huzurlarınıza çıkmış bulunmaktayım sayın cevizkabukları ..Hepinize MERHABA!!! =)) Bildiğin, üzerinden 1 katrilyon volt geçmiş 0.001 ohmluk dirençlere döndüm korkudan.. Neyse efenim bu kısım kıssadan hisse olsun küpe diye kulaklarınıza ..Siz siz olun düzeni ,nizamı ve temizliği elden bırakmayın ..Not : SEN BENİ NAPCAN CİCİM !! DEDİĞİMİ YAP , YAPTIĞIMI YAPMA !! =))

    Şimdi arkadaşım beni takip ediyorsan hep söylediğim bir şey var ! Nedir o ? Ne okursan oku ..Ama yazarın hayatını bir araştır, yazıldığı dönemi az biraz eşele .. Ben esasen Kemal Tahir'i , BABA yani namı diğer AZİZ NESİN sayesinde lugatıma seneler evvel sokmuş bir isimim .. Beraber Sultan Ahmet Cezaevinde yattıklarını ,6-7 Eylül olaylarında apar topar suçsuz yere gözaltına alınıp hapis yatırılarak idamlarının istendiğini , tıpkı Nazım Hikmet gibi kendisinin de bir bildiriden dolayı 15 sene yiyip 60 larda gelen afla özgürlüğüne kavuştuğunu falan çok çok iyi biliyorum .. Asıl bilmediğimse bu adamdaki ezber bozan zihniyet ve azimdi .. Muhalif gibi görünen ama mercek altına alındığında GAYET MATERYALİST bir yaklaşımın ürünü olan kitaplarıydı bilmediklerim.. İnceleme uzun olacak şimdiden kusura bakmayasınız ama Kemal Tahir bunu hakeden bir isim ..(O yüzden söyleyeyim uzun bir infodan sonrasında yani "KÖR İTİN ÖLDÜĞÜ YERDE" başlıyor esas inceleme .. ) Bu adamın neler yaptığını bilmeniz gerek okurken.. Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor ki muazzam bir araştırmacı Kemal Tahir.. Yeri gelince bahsedicem incelemede bu konudan da.. Günde 4 saat yazıp geri kalan saatler boyunca araştırma yapmış .. Bu araştırmaları da öyle eften püften değil bildiğin arşivlere , eski gazetelere dalıp konu başlıklarını tek tek tarayarak yapmış..Hatta bu araştırmaları Notlar adı altında sanırım 5 cilt olarak basılmış.. Beni en çok kendine çeken yanı ise "tarihe" olan tutkusu .. İşlediği tüm kitaplarında olaylara "BAMBAŞKA" bakabilmeyi başarabilmiş bir isim kendisi .. Sık sık kullandığı bir cümle var kendisinin : "Yahu yine aldandık." Sürekli araştırıp, ince eleyip sık dokuyan ve sürekli sorgulayan bir bünye bu adamdaki .. Tabii bu romanlardaki "BAMBAŞKA" bakışlardan dolayı da bolca eleştiri almış, üstüne çok yıldırım çekmiş ..Ne sağdan , ne de soldan kendisine destek çıkan olmamış .. Bir kişi hariç : AZİZ BABA!!! Misal Yalçın Küçük ' ün zamanında çok tartışma yaratmış bir makalesi var Ebu Cehil (Cehaletin Babası) Kemal Tahir diye .. Diyor ki burda Yalçın Küçük sağ kesime hitaben : "Siz Peyami Safa'yı bize verin , biz de size Kemal Tahir'i verelim .. Sol buna rağmen kazançlı çıkacaktır." Anlayacağınız afaroz ediliyor .. Yalnız bu adamda bir Nesin'lik var ki geri adım atmamış söylediklerinden .. Görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ama inkar edilemeyecek durum şudur ki olaylara tepeden ve objektif bakabilmiş ve yer yer çok ama çok doğru tespitler yapmış .. Esir Şehir 3 lemesine ve Kurt Kanunu üzerine okuduğum notlarda bunu açıkça gördüm.. Misal Esir Şehirde geçen solun zamanla silahlı bir komitacılığa evrildiği günlerde işte bu eseriyle yani sanatıyla yapılanların yanlış olduğunu belirtmiş .. Duygusal aptallıklar yapmanın ne yeri , ne de zamanı .. Silaha sarılmak nedir , aydın olanlar bizleriz diyip sanatıyla cevap vermiş o günlerde yapılanlara .. Kurt Kanunu desen keza yine Abdulhamit gibi çok tartışılan bir isimi "o günlerde" bir romanın içine katık etmek çok büyük CÜRET isteyen bir iş.. Yorgun Savaşçı'nın 12 Eylül döneminde YAKILDIĞINI da ekleyeyim .. Bir de bunlara ek olarak ,bu adamın yazdığı romanların şöyle güzel bir opsiyonu var ki , belli bir sıra ile okunduğunda yapıtları kabataslak bir kronolojik sırayla Osmanlıdan günümüze tarihimizin çok tartışılmış konu başlıklarını getiriyor önünüze.. Bu yüzden okumadıysanız muhakkak bir şans verin ..Edebi bilgisine çok güvendiğim bir sahaf abimizin dediği gibi : Edebiyatımızda 3 tane Kemal vardır .. Yaşar Kemal , Orhan Kemal ve Kemal Tahir...

    Şimdi incelemeye başlayabiliriz .. Ben bir bira açıp arkaya da DAVARO soundtracki açayım .. Çok kafa açan bir parça .. Bunu youtube dan kaldırsalar töbe inceleme yazamam! =)) Size de tavsiye ederim .. Kemal Sunal'a da selam olsun burdan ..
    https://www.youtube.com/watch?v=49yRVc61nrQ

    FÜT FÜT FÜT... KORT KORT KIRT .. Oh mis !!

    Ey sen buralara kadar yılmadan okuyan sevgili KİKİRİK! Bu kitap toplumcu gerçekçi köy romanı adı altında incelenmesi gereken bir eser .. YALNIIIIIIIIZZ.. Bir miktar ÇUVALDIZ aroması da ihtiva ediyor .. Bu özelliği göz önüne alındığında diğer köy romanlarında sergilenen al yanaklı köylüler , güzel yurdum insanı figürlerine burda rastlamanız biraz zor .. O yüzden, "Haydi Bükem giy trekkinglerini de bir koli organik köy yumurtası alalım yanına da inekten süt sağar içeriz dersen YOKOLURSUN !! Dalından koparıp yemeye meylettiğin o organik kayısının çekirdeği boğazında kalıverir !! Romanın esas teması o dönemki hükümetin ,köy enstitüleri üzerinden uyguladığı yanlış politikalar .. Tabii bu görüş tamamıyle Kemal Tahir'e ait .. Zaten roman içerisinde arada sırada neler oluyor diyerek teftişe gelen müfettiş Şefik 'in ağzından da yapılanları SORGULAYIP bizlere aktarıyor .. Romanın ismi bu açıdan çok manidar .. BOZKIR , Kastamonu - Çankırı - Çorum kesişiminde yer alan Anadolu topraklarını , ÇEKİRDEK ise bu toprak parcası üzerinde yer alacak ve YEŞERECEK olan Köy Enstitüsünü sembolize etmekte .. Yalnız Yozgat olsaydı tüm incelemelerimde işlemiş olduğum "Yozgat tezimi" çok sağlam temellere dayandırmış olacaktım .. Teğet geçtik ! =(( Neyse efenim .. Roman içerisinde 3 ayrı zümre yeralıyor tıpkı Laff a Lympics olimpiyatlarında olduğu gibi .. Başkentteki kokuşmuş siyasi kadro , öğretmenler ve GERÇEK KÖTÜLER olarak arzı endam eden toprak ağası etrafında toplanmış cahil ve gerici köylüler.. Pek tabii içlerinde iyileri , hem de çok iyileri de var .. Misal öğrenciler bu gruba alınabilir .. Peki Kemal Tahir 'in eleştirisi neye ? Gelin açıklayayım size ..

    Sayın caniko , biliyorsunuz ki insanlık teeee tarih yazımının başladığı günden beri daha çok özgürlük ve daha çok bilinç diyerek yollara düşmüş ve gelişmeye çalışmış aydınlanma öncesinde.. Böyle olunca ilk aşamada ,

    TABİAT tez + TOPLUM anti-tez = MEDENİYET sentez

    Daha sonrasında , yani ikinci aşamada ise ,

    TOPLUM tez + BİREY anti tez = DEMOKRASİ sentez...

    Aydınlanmanın tarihi , bireylerin , başka bireylerin "sultasından" kurtulmasının tarihidir esasında .. Önce dinler (bkz : kilise, engizisyon ve ruhban takımı ) , sonra soylular (bkz: krallar , derebeyler ve feodal yapı) , nihayet sanayii ve ticaret burjuvazisi (bkz: tröstler , oligopoller ve karteller) BUNLARDAN KURTULUNACAK diyor adamlar .. E şimdi bizim durumumuza baktığımızda , özellikle romana baktığımızda KENEVİR yetiştiren ve belinde ince kılıçla dolaşan , halkı korkutup yıldırmış RUFAİ dervişi çakması bir din bezirganı var karşımızda .. Soylulara bakalım dersen bizim o günlerde tamamlanmış bir sanayii devrimimiz yok . Zaten olanı da kaçırmışız .. Dolayısıyla Aziz Nesin'in dediği gibi bizdeki burjuva yaratma anlayışı sosisi kıyma makinasından geçirip mamulu İNEK bazında beklemek oluyor .. Yani ? Yanisi şu cicim! Bizimkiler olayı çok ama çok yanlış anlamış vaziyetteler o günlerde .. Adnan Menderes'in o dönemde, "HER MAHALLEDE BİR ZENGİN YARATACAĞIZ!" açıklamaları bu açıdan çok ama çok manidar.. Eh olmayan burjuvazi ile ne tröst var ne de kartel .. Toprak ağalarından bahsetmeme gerek var mı ?!?!? Teze ve anti teze gelirsek.. Bizde ne tez var ne anti-tez .. İşte bu yüzden kelli o günlerde bizim önümüz uçsuz bucaksız SOĞAN + PATA"TEZ" =)) Kemal Tahir ' in eleştirisi de işte burda devreye giriyor .. Diyor ki , halen daha cumhuriyete güvenmeyen ve kurulan cumhuriyeti Osmanlı zanneden , sandıktan ,seçimden , demokrasi kavramından haberi olmayan bu insanlara eğitim vermeden bir bataklık üzerine kuruyorsunuz inşaa etmeye çalıştığınız bu (onların ağzıyla) ESDÜDÜYÜ! Bu topraklarda olduğunu iddaa ettiğiniz bu cevher , bu çekirdek cidden yeşerecek kıvamda olsaydı HİÇ BOZKIR , BOZKIR OLARAK KALIR MIYDI diyor .. Sonu itibari ile de 5 tepsi keteyi size susuz yediriyor .. Bundan dolayıdır ki kitabı bitirdiğinizde bir hınç ve öfke patlamasıyla kapatıyorsunuz kitabı .. Tavsiye ediyor muyum ? NET EFSANE ! NET !!

    Bkz: Oh sinyor Tuco !! Ne mübarek bir adamsın sen !!

    Esen kalınız , İŞSİZ KALINIZ !! =))


    Not : İslamda tarikatları araştırdığım dönemden biliyorum ki Rufai dervişleri cidden kılıç ve şiş taşıyan adamlar .. Yani adam cidden ona kadar detaya inmiş cicim..