Şeriat 9. Yüzyılda oluşturulmuş, içinde el kesmek recm, kölelik,dayak kadının eksik insan statüsünde olması gibi ortaçağ nitelikleri barındıran bir hukuk sistemiydi.
Çağın kurallarına boyun eğmiş insanlardan haz etmiyorum. İnsan, elbette kendi zamanının çocuğudur; ama itirazsız bir uyum, ruhun teslimiyetidir. Bu çağ, her türlü çürümeye kucak açmış, pisliği konfor diye sunar hâle gelmiştir. Ona gönüllü teslim olan, aslında kendi özünü çoktan yitirmiştir.
Benim ilgimi çekenler ise hep “arıza” dediğimiz tiplerdir. Çünkü onlar bu çürümüşlüğe sessiz kalamaz. Kimisi düpedüz delidir, kimisi sınırda dolaşır, kimisi zihnini fazlasıyla çalıştırdığı için kendi huzurunu bile yakamaz. Ama hepsi, bu çağın düzenine ayak uydurmayı reddeden insanlardır. Ne aitler, ne memnun; sadece çatışma içindeler.
Hayatımda yer bulan herkes, istisnasız, gidişatın rezilliğini fark etmiş kişilerdir. Fark etmişlik insana ağır gelir; dağıtır, paramparça eder. Fakat işte o parçalanış, insana gerçeklik kazandırır. Bu yüzden dağılmış insan, aslında en sahici insandır.
Onlara duyduğum hayranlık boşuna değil. Çünkü hakikatin yükünü taşımak, ahlaki sorumluluğu üstlenmek cesaret ister. Ve bu çağda, bu topraklarda, cesaret de ahlak da nadirdir. Kitleler sürüleşirken, az sayıda insan direnebiliyor. İşte onlar, çürümenin ortasında dimdik kalan ender varlıklardır.