• "+Olur benim evladım, sinirlenme.
    -Boşver idarelik sinirleniyorum.
    +Ya boşver çok sinirlenme.
    - ...!"
  • 400 syf.
    ·5 günde·7/10
    Merhabalar, bugün buraya ne kadar kitap incelemesi için gelmiş olsam da ondan çok daha önemli bir mevzuyu anlatmak asıl amacım.

    Amerika başta olmak üzere dünyanın bazı bölgelerinde maalesef geçmişte uygulanmış ve hala uygulanmaya devam eden ''siyahi'' ayrımcılığını konu alan bu kitabımız bana göre tam anlamıyla gerçeği yansıtmış durumda. Özellikle son zamanlarda George Floyd, Jacob Blake ve daha belki de haberimiz olmayan binlerce siyahiye uygulanan bu anlamsız ve kesinlikle yerinde olmayan şiddet olayları bazen görmezden geliniyor ya da fark edilmiyor belki de direkt işin içinde olmamamız bizi bu duruma sürüklese de bana göre insanlığa yakışmıyor. Yine aslında sosyal medyanın bu denli yüksek kullanıma ve kullanıcıya sahip olması farkındalığımızı bir yere kadar arttırıyor evet ama yeterli değil. Sessiz kalmamalı böyle şeylere susmamalıyız. Yarın bir gün herhangi birimizin böyle kötü-ki bence kötü demek çok yetersiz kalıyor insanların hayatı kararıyor sonuçta- bir muameleye maruz kalmayacağını bilemeyiz. Aslında daha demek istediğim çok şey olsa da bir incelemeye bunu sığdırmam maalesef mümkün değil. Sadece sessiz kalmamam gerektiğini ve bu insanlık dışı zulmün ben derinden üzdüğünü kısa da olsa anlatmak istedim.

    Şimdi asıl incelememizin konusu olan kitabımıza gelelim. Kitabın konusu zaten ilgimi çektiği için ben sıkılmadan okudum diyebilirim ama açıkçası bir tık akıcılıktan kaybedebiliyor ve bazı yerlerde yazar konu tekrarına gitmiş. onun dışında beğendim, romantik ögeler de içeriyor bunu belirtmeden geçmeyeyim. Bu arada kitap filme de uyarlanmış ve merak ettiğim için izledim. Fakat kitapla alakası olmayan çok yerler vardı, bazı kısımları yumuşatmışlar mesela bu hiç hoşuma gitmedi. Geçe geçe izlediğim bir film oldu o yüzden kitabı okumadan bu filmi izlemenizi tavsiye etmem. Hatta kitabı okumayı düşünmüyorsanız bile tavsiye edebileceğim türden bir film değil, vermek istedikleri mesajı tam olarak iletemiyorlar ve bu yüzden vuruculuğu da kalmamış oluyor.

    Şunu da belirtmeden geçmeyelim ki kitapta maalesef biraz fazla miktarda küfür içeriği var ki benim gibi küfürden çok rahatsız olan bir kişiyseniz bu sizi yorup rahatsız da edebilir. Ayrıca belki kitaptaki cinsellik ögelerine dikkat ediyorsanız bu noktada size kitabı tavsiye edemeyebilirim çünkü biraz açık bir şekilde çokça bahsedilmiş okumadan önce haberiniz olmalı diye düşündüm.

    Benim kitap hakkındaki yorumlarım bu kadar. Tavsiye ediyorum özellikle de bu konuların asıl yüzünü merak ediyorsanız diyeyim ama aynen filmdeki gibi tam anlamıyla vermek istedikleri mesajı veremiyor yazarımız bir miktar eksik kalıyor.

    Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim...
  • Bir gün Marki odasında çalışırken... Ya da çalışıyor demiyelim de kendisine yeni imza bulmak için bir dosya kağıdına sürekli imza atarken kapı çaldı. Kapıdaki düşesten başkası değildi. Genç kadın gizlice geldiğini söyledi. Marki, Düşes'in titreyen dudaklarına yaklaştı ve "düşesim senin şu dudaklara bi ara Alman hastanesinde bi baktıralım sürekli titriyor" dedi. Bunun üzerine düşes "oh Marki de Menezes nasıl aşkıma bu kadar duyarsız olabilirsiniz, sizden biraz karşılık bekliyorum nasıl anlamazsınız" diye sitem etti. Bunun üzerine "inanın ki madam aşka karşı kapılarımı böyle sıkı sıkıya kapamamla ne sizin ne de yıllar önce kaybettiğim eşimin aziz hatırasının hiçbir alakası yok. Tek korkum birlikte yapacağımız uzun kır yürüyüşleri. Biliyorsunuz Fransız edebiyatında iki kişi aşık olmaya görsün hemen başlıyorlar hayvanlar gibi kırda bayırda yürümeye. Yaş oldu elli küsür yürütmeyin düşesim beni açık arazide bu yaştan sonra varın gidin yolunuza." dedi Marki Gustave de Menezes.
  • 200 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Mazinin töreleri artık tarihe karışıyor. Atinin yeni kuralları hayatımıza giriyor. Sürekli bir değişim oluyor anlayışımızda. Dere akmaya devam ediyor, yeni topraklar geliyor, eskileri gidiyor. Bu her zaman devam ediyor. Ama dikkat buyurun, yeni topraklar, sular gelse de; eskileri gitse de her zaman dere yatağı kalmaktadır. Dere kurusa da izleri kalıyor, dere yatağı kalıyor.
    Mazinin, atinin, törelerin dereyle ne alakası var peki? Verdiğimiz dere örneğini şöyle açabiliriz: Sürekli akan bir dere var. Bu dere, zamandır. Su, toprak ise bizim kültürümüzdür, yaşamamızdır, törelerimizdir, geleneklerimizdir. Zaman geçtikçe su akmakta dolayısıyla değişmektedir, toprakta başka yerlere taşınmaktadır.
    Örnek verirsek, Osmanlı Devleti kuruluşunda birkaç obadan ibaretti. Bir savaş mevzubahis olduğunda obaların erkekleri toplanır savaşa giderlerdi. Yani ordu-millet anlayışı vardı, bir vatandaş aynı zamanda askerdi. Osmanlı Devleti'nin yıkılışına doğru böyle bir durum söz konusu değildi. Bir düzenli ordu vardı. Kimse obadan işini gücünü bırakıp kalkıp gitmiyordu. Zira Osmanlı Devleti, artık oba değildi. Askerlik diye bir meslek ortaya çıkmıştı.
    Hülasa, bir devletin sistemleri zamanla değişebiliyor. Bunun sebebi, zamanla değişen şartlardır. Örneğimize uyarlarsak, dere yatağı Osmanlı Devleti, dere zaman, su ve toprak hayat şartları, gelenek, töreyi vb temsil etmektedir.
    ***
    Çok değil, sadece yirmi yıl önce hayatımıza internet (genel ağ) diye bir icat girdi. Ondan otuz sene evvel de televizyon diye başka bir icat. Bu iki yeni icat, hayatımıza girdiğinden beri pek çok şey değişti. Geleneklerimiz, yaşam şeklimiz değişti. Nesilleri etki altına aldı bu iki icat.
    Televizyonla nesillerin beyni daha önce görmediği; kendi bildiği, yaşadığı, öğrettiği kültürüne taban tabana zıt yeni adetler öğrendi. Bu da, nesiller arası çatışmayı artırdı. Ecdadından gördüklerini hayatına uygulamak için uğraşanlar ve yeni bir perspektifle yetişenler. Bu çatışmayla bugünlere geldik. Bu çatışma devam ederken internet (genel ağ) icadı ortaya çıktı. Yeni perspektifle yetişen nesil öğrendiklerini uygulama imkanı buldu.
    Ama, ortada bir problem vardı. Bu yeni perspektifle yetişenler, mazisini ardında bırakmasına rağmen hala araftaydı, hala mutsuzdu, hala bir şeyler eksikti. Zira; tamamen maddeci, menfaatçi, egolu yetişen bir nesil çıkmıştı ortaya. Televizyonla başlayan dönüşüm internetle zirveye ulaşmıştı. Bu da, az önce zikrettiğimiz problemleri ortaya çıkarıyordu.
    Biraz evvel, ecdadından öğrendiklerini hayatına uygulamaya çalışanlardan bahsetmiştik. Bu insanlar, televizyonun karşısındaki insanlara yaptıklarını görünce elini eteğini çekmişti çoğunlukla (ya da çektirilmişti). Bu sebeple, televizyonun zararları ne kadar kaçınsalar da, ya kendilerini ya da evlatlarını etki altına almıştı. Bir de, televizyonun evladı olarak nitelendirebileceğimiz internet çıkmıştı ortaya. Varın sonucunu siz düşünün.
    ***
    Dere akıyor halen daha. Dere (zaman) halen dere yatağından (biz) toprak (bize ait değerler) götürmektedir. Su (şartlar) halen değişmektedir.
    Televizyonun süresi dolmaktadır. Artık televizyonlar internet üzerinden yayın yapmaya çalışmaktadırlar. Yani, televizyon gibi bir icat bile internete kapılmaktadır.
    İnternet de, gün geçtikçe kapsamını artırmaktadır. En özellerimize kadar her şeyimizi internete yüklemekteyiz. Sağlık bilgilerimizden şifrelerimize, özel bilgilerimizden fikirlerimize kadar her şeyi artık bağrında barındırmaktadır.
    İşte Nureddin Yıldız hocamız, bize bir çağrıda bulunmaktadır: Televizyon da yaptığımız hatayı internette yapmayalım. Nesilleri kurban ettik televizyona. İnternette aynı şeyi yapmayalım.
    Bu eser, internete karşı nasıl bir tavır takınmamız gerektiğinden bahsetmektedir. Neler bilmemiz gerekiyor, ne yapmamız gerekiyor; bunlardan bahsediyor.
    Dereye kapılmamak niyazıyla...
    İyi okumalar dilerim.
    Muhabbetle.
  • 576 syf.
    ·20 günde·Puan vermedi
    Öncelikle NFK’den bahsetmek gerekirse; 1940 öncesi NFK ile 1940 sonrası NFK iki ayrı kişiliktir ve neredeyse birbiriyle alakası yoktur. Mina Urgan da “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında 1940 öncesi NFK ile yaşadığı anılardan bahsetmiş. Mina Urgan’ın tanıdığı NFK’yi, yine Mina Urgan’ın kaleminden biz de tanıyalım, bakalım kimmiş?

    https://hizliresim.com/SsYWjw
    https://hizliresim.com/TGwkRZ
    https://hizliresim.com/yfpB4a
    https://hizliresim.com/jZr6Nf
    https://hizliresim.com/jy0xw2

    Eveet. 1940 öncesi NFK hakkında az biraz bilgi sahibi olduk. Şimdi de 1940 sonrası NFK’nin yazmış olduğu bu kitap hakkında konuşalım ve ikinci NFK’yi tanıyalım biraz da. Bazı alıntılar hakkında konuşarak devam edeceğim.
    1) "Biz aklımızı peşin olarak (sahibine) teslim ettik ve ondan sonra bize geri verilen akılla düşünmeye başladık. İşte esasta hür, istiklâlli, kudretli; ve eseriyle, tesiriyle, her şeyiyle her şeyin üstünde olan akıl budur!"

    Asıl özgürlüğün Tanrı’ya biat edilmiş bir akıl olduğunu ve Tanrı’ya sorgusuz sualsiz bağlanmış bir aklın, gerçek akıl olduğunu söylüyor.
    Tanrı bağlamı etrafında dönen bir akıl, sadece “Tanrı düşüncesi”ne hizmet etmiş olur. Tanrı varlığına zıt bir gerçek gördüğünde ya bunu elinden geldiğince evirir çevirir, eğer büker ve Tanrı bağlamına oturtur ya da direkt reddeder. Bu mudur gerçeği bulmaya çalışan özgür akıl (!)
    Mesela birkaç örnek link bırakayım aşağıya. Bu insanlar da kendilerince, akıllarını Tanrı bağlamına sattıklarına inandıkları için bu halde değiller mi? Tek fark arada “hacı, hoca” denilen birkaç aracı olması.

    https://tr.m.wikipedia.org/...C3%BCz_skandal%C4%B1
    #79261610
    #79402447
    #79158241
    #54521597
    #54575163
    #54519270

    “İslam mükemmel ama kullar değil”ciler gelmeden onlara şunu da söyleyeyim, hatta ben söylemeyeyim Tanrı’nız söylesin:

    NİSA 89: Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler. (İman edip) Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.
    ENFAL 39: Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse kuşkusuz Allah yaptıklarını görmektedir.

    Kendinden olmayanı dışlamamayı bize ta ilkokul sıralarında öğretiyorlar. İlkokulu da geçtim, en başta evde öğretiyorlar. Ama gel gör ki, inandığın dinin inanmayanlarla dost olunmamasını, hatta ve hatta bulduğunuz yerde öldürülmesini emrettiğini okuyorsunuz. Tanrı kavramını bir kenara bırakıp, bu yukarda yazılanların ayet olduğunu unutup tekrar okusanız, gerçekten “özgür bir akıl” ile, çoğumuzun onaylamayacağı bir durum. Ama işin içine “Tanrı emri” girdiği zaman gayet meşru karşılanıyor. Bu mudur özgür aklınız? Ne farkınız var peki, Naziler döneminde “emir kuluydum, napayım?” diyerek onca insana işkence edenlerden?
    “Ama canım tefsiri de önemli, salt ayet okumakla doğrusunu anlayamayız” diyenlere de şunu söyleyeyim: Ne söylenilmek istenildiği ayette gayet açıkken, tefsir okuyunca ayetin gerçek anlamından uzaklaştığınızın farkında değil misiniz? Gayet apaçık bir kitapsa, neden tefsirine gerek duyuyorsunuz? Çünkü birilerinin sizin yerinize , hoşunuza gidecek şekilde yorum yapmasını seviyorsunuz. Çünkü aklınızı Tanrı bağlamına odaklayıp, apaçık okuduklarınızı bile bir şekilde “aslında orda onu demiyor” deyip eğip büküyorsunuz. İşte NFK’nin “özgür akıl” tanımı...

    2) “Doğu, Batı yüzünden ucuzcularla dolmuş, Batı ise kendi yüzünden ve kendi kendisine çürüğe çıkmıştır.”
    “Yine basitlik ve ucuzlukta en büyük "girift"i ve en ileri "pahalı”yı temsil eden (Aynştayn), asrımızın muazzam ucuzluğuna muazzam dehâsını maddenin nihaî istismarı yolunda kullanmak suretiyle misâl teşkil etmektedir.”

    “Bilemeyeceklerdir ki Batıyı anlamak hakkı, her şeyi anlamak hakkiyle beraber sadece müslümandadır.”

    Doğu’nun yanlışlarının Batı’dan kaynaklandığını savunmak... Bu sanki biraz “hatalarının sorumluluklarını üstlenmek” kabiliyetiyle ilgili bir durum. NFK’de bu kabiliyeti pek göremedim açıkçası. “Üstat” diye adlandırılan birisinin bu kabiliyetten yoksun olması büyük bir eksiklik bence. Çünkü yazdığı yazıların tarafsızlığını zedeler. Gerçi NFK’nin tarafsız olması gerektiğiyle ilgili bir endişesi olan yok nasılsa. Çünkü hayranları zaten bunu istemiyor tam tersi pohpohlanmak istiyorlar :)
    Ayrıca “Batıyı anlamak hakkı, her şeyi anlamak hakkiyle beraber sadece müslümandadır.” Şeklindeki cümlesiyle, bir Süper-Mürşit’e yakışmayan kibir örneği sergilemiş. Aklını peşin olarak bir Tanrı’ya teslim edenin “her şeyi anlama hakkını” nasıl iyi bir şekilde kullanabileceği de meçhul tabi :)

    3) “İslâmda halk, hakkın zâhiri ve hak, halkın bâtını olduğuna göre, İslâmî devletin tek ölçüsü Haktır ve biricik hâkimiyet onundur. Halkın değil, Hakkın hâkimiyeti...”
    Açıkça demokrasiye karşı olduğunu belirtmiş zaten. En basit bir önekle; kendisi oy kullanmak istemiyor, yöneteceği kişiyi kendisi seçmek istemiyor demek ki. Aslında NFK haklı. Bu düşüncede olanlar oy kullanmamalı belki de. Çünkü nerde Allah diyen ama işini iyi yapmayıp her türlü hile hurdayla, dalavereyle uğraşan insanların seçilmelerine sebep olabiliyor büyük bir çoğunluğu. Sonra da tüm toplum, bütün bir hayatını kötü yöneticilerin elinde oyuncak etmiş oluyor. Ne gerek var ki! Madem illa şeriat diyorlar, demokrasinin nimetlerini de bir kenara bırakıversinler, kalan sağlarla bir nebze de olsa bir şeyleri değiştirebiliriz belki.

    4) “İnsan hayatına kıyanların hemen başlarını uçuracağına, onlara hayatını bağışlayan; ve hırsızlık edenlerin derhal kollarını keseceğine kendilerine hapishane köşelerinde rahat rahat geviş getirecekleri yataklar ve sanatlarını ilerletecekleri dershaneler hazırlayan zihniyet, birer kötü kişiye medeniyet göstermek için bütün iyi kişilerin hayatına ve malına kıymış olmak mânasındadır. İslâm adâletinden başka her ölçü, bizce cezalandırmaya yeltendiği kötülükle bilmeden ittifak halindedir.”
    Öncelikle ceza nedir ve niçin verilir bunu sorgulayalım mı?
    Cezanın sözlük anlamı: “yasanın, topluma zarar verdiğini kabul ettiği eylemlere karşı öngördüğü yaptırım.

    Genel manada cezanın anlamı bu. Peki cezayı niçin veririz, bir düşünelim... Çocuğunuz olmuş olsa ve bir hata yapsa ve siz de ceza verseniz, bu verdiğiniz cezayla neyi amaçlarsınız?
    Yaptığı hatayı bir daha yapmaması, ayrıca yaptığı hatanın bedelini “insanca” ( bakın altını çiziyorum) “İNSANCA” ödemesi için verilir ceza. Cezanın amacı intikam almak değildir. Suç işleyenin bir daha suç işlememesi için verilen bir uyarıdır, işlediği suçun da bedelidir. Ancak bu bedel ödetilirken karşı tarafın da insan olduğu unutulmamalıdır. Suçlu dahi olsa birisinin elini, kolunu kesmek, onu öldürmek insanca değildir. Hele ki diğer insanlara ibret olsun diye bunun yapılması, korku tahakkümü altında insanların kontrol altında tutulması hiç ama hiç insanca değildir.
    Peki suç işleyen insanların ise, aldıkları ceza dışında, onları toplumdan tamamen soyutlayarak ve sanatsal, düşünsel vs. gibi her yönden gelişmelerine imkan vermemek, onları sağlıklı bir birey olarak tekrardan topluma kazandırmaya çalışmamak insanca mıdır? Bu da kesinlikle değildir.

    NFK üzerinden bir şey söylemem gerekirse; 1940 öncesi NFK için “Geçmişim bir çöplüktür. Çöplükleri sadece kediler ve köpekler kurcalar.” diyerek önceki yaşamında yaptığı, şeriata göre suç sayılanları unutturmaya çalışması ama başkalarına gelince “eli, kolu kesilsin” vs. gibi cezaları savunarak, o kişilere ömür boyu unutamayacakları bir iz bırakılmasını istemesi hangi adalet anlayışına sığar? Bir şeyler anlatmadan, yüzlerce sayfa dolusu şeyler yazmadan önce tutarlı olup olmadığının farkında olmalı insan.

    5) “Aya biz gidecek ve oraya, bilmem kaç yıldızlı Amerikan bayrağı yerine tevhid livâsını biz dikecektik!”
    En çok buna güldüm :D Tutan mı vardı diyeceğim ama hep şu körolasıca Batı, değil mi? :D

    6) “İslâmda kadın,içtimaî vazifeler arasında yalnız iki tanesinin ehliyetine malik değildir: Biri imamlılık, öbürü hakimlik... Bunda da son derece ince bir hilkat sırrı güden İslâmiyet, her şeyden evvel hissîlik ilcaîlikten uzak bir erkek seciyesi isteyen bu iki işte başka kadına hiçbir içtimaî vazifeyi yasak etmemiş, fakat kadının en yüksek ve ulvî mevkiini, onun ve erkeğinin yuvası olarak göstermiştir.”
    Eee her şeye el atıldı, kadına da değinmeden olur mu hiç! Kadın güldür ma çiçektir. Kadın duygusaldır, önemli kararları tarafsız bir şekilde veremez. Kadın narindir. Kadın zariftir, ezilir. Kadın şöyledir. Kadın böyledir. Daha önce de söyledim başka bir incelemede, şimdi de söylüyorum. Mecliste birbirlerine tekme tokat giren erkek vekiller “akıl”larıyla mı hareket etmiş oluyorlar yani? Merhameti, acımayı duygudan sayıyorsunuz da öfkeyi duygudan saymıyor musunuz? “Hangi cinsiyetin hangi mesleği yapabileceği” gibi sığ bir düzenleme yapmak yerine “hangi yeteneğe sahip kişinin hangi mesleği yapabileceği” gibi hakkaniyetli bir düzenleme yapmak, “sahibine teslim etmiş aklınıza” hiç mi gelmiyor? Sormam hata zaten, tabi gelmiyor :D

    7) "İzdivaç müessesesi, en genç yaşlarda adetâ mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından himaye edilecektir. İslâm inkılâbında, mektep vesair telkin ve terbiye vasıtalarından herbiri, mefkürevî nizamına göre ayarlanacak ve yine cemiyette aileyi zaafa uğratan her faaliyetmutlak olarak kökünden kazınacaktır."
    Eveeett. Geldik kutsal evlilik müessesesine... Evliliği kutsal, mübarek bir kurum olarak görüp aynı zamanda en genç yaşlarda; daha kendi ayakları üzerinde durmayı bilmeden, kendini yetiştiremeden, belli bir olgunluğa ulaşmadan evlenmek arasında büyük bir tezatlık görüyorum. Diyelim ki bu kişinin kendi tercihi. Tamam kabul. Peki ya NFK’nin dediği “... mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından...” ibaresi? Size ne başkalarının evlenip evlenmeyeceğinden? Size ne benim evlenip evlenmeyeceğimden? İnsanların hayatlarına bu kadar çok burnunuzu sokma cüretini nereden buluyorsunuz? Diyelim ki bu da oldu; en genç yaşta mecburen veya kendi isteğimizle evlendik, sırada ne var? Çocuk... O genç yaşta, daha kendisine faydası yokken, bir de en önemli görevlerden biri olan “insan yetiştirmek” görevini nasıl üstlenir insan? Kendisini yetiştirememişken o çocuğu nasıl yetiştirebilir? Çocuk yetiştirmeyi sadece karnını doyurmak, giyindirmek, cebine biraz harçlık koyup okula yollamak olarak görüyorlarsa tabi ki yetiştirirler, ne var ki canım?! O çocuk huzursuz bir ailede mi büyüyor, annenin sesini çıkaramadığı, babanın korku ve güç tahakkümü kurduğu (tersi de mümkün) bir ailede kendine güvensiz, sevgisiz, çevreye karşı pısırık, iletişim becerisi bozuk bir birey olarak mı yetişiyor, kimin umrunda ki? Zaten suç işleyen insanların büyük bir bölümü, çocukluktan gelen birtakım eksikliklerden dolayı suç işlemiyor mu? Suçlunun sadece kendisi mi suçlu? Ama ne gerek var böyle şeyleri düşünmeye değil mi? Suç işlerse, elini kolunu kesersiniz olur biter nasılsa! Önemli olan, kötü bir aile de olsa, o aile bozulmasın!

    Daha konuşmak istediğim çok alıntı vardı ancak bu kadarı yeterli sanki. Az çok NFK’nin düşünce yapısını görmüş olduk. Zaten yorumlarımı okumadan, salt alıntılara bakmak bile yeter de artar ne düşündüğünü anlamaya.

    NFK’nin kurduğu, kendisine göre ütopya bana göre ise gerçekleşmesi az buçuk mümkün olan distopyanın sonuna geldik. Sonuna kadar sabırla okuyabildiyseniz, ne mutlu. Kitapta tek katıldığım NFK alıntısıyla ve bu alıntıyı NFK’ye, insanların hayatları konusundaki haddine ithaf ederek bitireyim. Olmayacak olan bir başka NFK incelemesinde ( zira sabrımı aşırı zorlayan bir sabır jimnastiğiydi bu kitap benim için) görüşmemek üzere :)
    “İnsana, bildiğini sandığı bir şeyi bilmediğini kabul ettirmek, hiç bilmediği bir şeyi kabul ettirmekten daha zor...”
  • “Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?”

    “Hangisini?”

    “Otomatik yanan, sensörlü lamba.”

    “Hayır.”

    “Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.”

    Önüme baktım.

    “Neden kırdın?”

    Cevap yok.

    “Hasta mısın evladım? Şöyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle…”

    “Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?”

    “Lamba senden değerli mi evladım, lambanın *mına koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. Lambanızı s*keyim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için.”

    “Beni görünce yanmıyordu baba.”

    “Nasıl ya?”

    “Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni.”

    “E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor.”

    “Hadi ya! Sahiden mi?”

    “Evet. Ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok.”

    Babama sarıldım, yıllar sonra.”
  • 564 syf.
    ·1/10
    Spoiler içerir!
    Kitabın konusundan bahsedecek olursak eğer, Elif adlı bir karakterimiz var, Ana karakter. bu kızımız 19 yaşında ve hemşirelik okuyor. bu kızın bir tane küçük Zeynep diye kardeşi var bir de abisi var . abisi Beril diye bir kıza aşık oluyor ama bu kız Diyarbakır'da bir aşiretin oğluyla nişanlı. her şeye rağmen Elif'in abisi ile kaçıyorlar. Diyarbakır'daki aşiretin oğlu olan Fırat, Elif'i evinin önünden kaçırtıyor ve Bolu'ya bir dağ evine getirtiyor. Elif o gece orada Fırat tarafından tecavüze uğruyor. Daha sonra Fırat Elif'i evinin kapısının önüne bir paçavra gibi fırlatıyor ve diyor ki ailesine kızınızı benimle evlendirmek için bana yalvaracaksınız ama Elif'in annesi ile babası yalvarmıyoru onun yerine Kayseri'ye dedesinin yanına babası ile birlikte gidiyor. sırf başka birisiyle evlenmek için. çünkü artık Elif'i kirlenmiş olarak görüyorlar. sanki başlarını öne eğmiş gibi. halbuki Elif'in hiçbir suçu yoktu. Elif abisinin suçunu ödüyordu yani bu olaylarla hiçbir alakası yoktu. Elif 2-3 ay boyunca çok kötü bir psikoloji yaşıyor. En sonunda da zaten onu evlendirmek için Kayseri'ye dedesini yanına babasıyla gidiyor. orada intihara teşebbüs ediyor gece vakti. ama Fırat Elif'i takip ettiği için onun intihar edeceğini anlıyor o yüzden uçurumun kenarından Elif'i kurtarıyor. ne düşünceli ana karakter değil mi önce tecavüz ediyor ondan sonra kızı ölümden intihardan kurtarıyor. Elif başkasıyla evlenmeden önce bayılıyor. bayıldıktan sonra hastaneye gidiyorlar ve hastanede Elif'in hamile olduğunu öğreniyorlar. Evleneceği kişi başkasının çocuğu olduğu için istemiyor. Elif de hemen hastanenin aşağısına iniyor, üstünde hastane kıyafetleriyle ve Fırat'a benimle hemen evleneceksin diyor.tabii arabaya binerken Fırat'ın 2 tane arkadaşı Elif'e yenge diye bahsediyorlar. orada zaten ben çok sinirlendim. yani ne yengesi? tecavüz yüzünden, hamile kaldığı için, mecbur geldi ve siz hala yenge mi diyorsunuz? Terbiyesizler. daha sonra gidiyorlar Diyarbakır'a. hikayenin devamında Elif'n bir oğlu oluyor adı Ali. Elif hamileyken üniversite sınavına tekrar hazırlanıyor ve Diyarbakır'da ki tıp fakültesini kazanıyor. Fırat da İstanbul'da çalışıyor. bu arada Fırat Elif'e aşık oluyor ama Elif kesinlikle yüz vermiyor. Kitabın resmen %95'inde Fırat'ın Elif'e olan aşkını anlatıyor yazar. Elif'in ailesi hiçbir şekilde Elif'i istemiyor. Elif'i suçluyorlar, sırf fırat'la gittiği için kızlarını siliyorlar hem annesi hem babası. Elif'in yanında duran sadece Zeynep, o da küçük kardeşi. abisi ile Beril de aynı şekilde hayatlarına mutlu mesut devam ediyorlar hatta daha sonradan Beril hamile bile kalıyor. Bildiğin yuva kuruyorlar yani olan Elif'e olmuş oluyor.Elif ilk tecavüze uğradığında 2-3 ay boyunca ailesi onu bir odaya kapatmıştı, dışarı çıkmasına izin vermiyorlardı hatta babasından Tokat bile yemişti. Elif Fırat'ın ailesini kendi ailesi gibi görüyor. tıpı bitirdikten sonra doktor oluyor ve kitabın sonlarına doğru yılları atladığı için yazar, biz sadece şu bilgileri biliyoruz; Elif Fırat'ı affetmiş yıllar içerisinde ve bir tane melek adında kızları olmuş. önce Fırat'ın annesi Gülizar hanım daha sonra Fırat'ın babası vefat ediyor. ardından Elif'in anne ve babası vefat ediyor hatta Elif doktor olduğu için babası kalp krizi geçirdiğinde babasını Elif ameliyat ediyor babası uyandığı zaman Elif'i hala da sevmiyor hala suçluyor. halbuki suçlanması gereken onlar çünkü kızlarını bir paçavra gibi attılar, bir pislik gibi gördüler. sanki suç onunmuş gibi. Elif de kitap boyunca sürekli ailesiyle barışmaya çalıştı ve ağladı. cidden sinir oldum. zaten ailen seni istemiyor, saçma sapan bir neden yüzünden seni attılar , onların senden özür dilemesi gerekiyor ,sen niye gidip onlardan özür diliyorsun. senin onları affetmen gerekiyor onların seni değil. neyse, finalde Elif vefat ediyor ve en sonda Fırat vefat ediyor ama sıkıntı şurada , kitabın son satırlarına kadar Fırat'ın Elif'e ne kadar aşık olduğunu belirtiyor yazar ve kitap boyunca sürekli Fırat elif'ten özür diliyor, töre baskısında kaldığını söylüyor, pişman olduğunu söylüyor daha sonra Elif de onu affediyor. tabii affetmesi biraz uzun sürüyor ama sonuçta affediyor ve Melek adında bir kızları daha oluyor toplamda 2 çocukları olmuş oluyor ,finalde zaten ikisi vefat ediyor.
    Benim yorumuma gelecek olursak kitap gerçekten berbattı, vasat ın da altındaydı. Kız tecavüzcüsüne aşık oldu. kriz geçirdim. kadınları bayağı ezen bir kitap gerçekten .Bir de bu romanı yazan yazar, elif'le Fırat'ın aşkını yazdığını falan düşünüyor herhalde halbuki ortada bir aşk yok Fırat'ın saplantılı bir psikopatlığı var .Elif'inse tecavüzcüsüne aşık olma serüveni. ayrıca sinir olduğum başka bir şeyden daha bahsedecek olursam kitabın sonunda başka bir kitabının tanıtımını yapıyor yazar ama tanıtım resmen sanki şimdi benimsin kitabının devamı gibi görünüyor. ben öyle zannettim, okumaya devam ettim, sonra baktım 6, 7 sayfasını okudum. bu şimdi benimsin kitabı ile alakalı değil acaba ne oluyor falan dedim hatta sondaki bölümün adı aşk kanatları ydı o aslında yazarın başka bir kitabıymış ben bilmiyordum. böyle bir tanıtım yapılmamalı bence, bu çok saçma bir tanıtım olmuş .kitabın devamı gibi. en azından insan bir fotoğraf falan koyar sonra internetten araştırınca anladım ki yazarın başka bir kitabı. tamamen saçmalıktı yani. ne kitabın konusunu beğendim ne yazım tarzını beğendim. hele ki bir kadın yazardan böyle bir hikaye böyle bir roman okumak çok Onur Kırıcı. söyleyeceklerim bu kadar başkalarının yorumu varsa bana da belirtisinler.