• MEZARINDA KURŞUNLANAN ADAM...😞😞😞

    " Yıl 1912..
    Van’da doğdu..
    Adı Mehmet’ti..
    Mehmet Ruhi Su..
    Küçük yaşta annesi ve babasını kaybetmişti..
    Onları hiç tanımadı..
    Neden kaybettiğini hiç bilmedi..
    Kimsesiz kalmıştı..
    Çünkü ne bir yakını vardı, ne akrabası..
    Ne amcası, ne dayısı..

    “Hangi taşı kaldırsam
    anam babam..
    Hangi dala uzansam
    Hısım akrabam..
    Ne güzel bir dünya bu
    İyi ki geldim” derdi.
    Neden kimsesizdi?.
    Neden tek bir yakını yoktu?..
    Yıllar sonra Yalçın Küçük Ruhi Su’nun Ermeni yetim olabileceğini yazdı..
    Bunun üzerine oğlu İlgin Ruhi Su, “Babamın 1912’de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek” demişti..
    Kendisi de cevabını bilmediği bu soruyu “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biriyim” diye yanıtlardı..
    Ruhi Su’yu Adana’da çocuğu olmayan yoksul bir aileye verdiler..
    1915 Ermeni tehcirinde ailesini kaybetmiş yüzlerce “devşirme” çocuk gibi..
    Bunlar amcan ve yengen dediler..
    Onları öyle bildi..
    Adana’nın İngiliz İşgalinde amcam ve yengem dedikleri Ruhi Su’yu terketti..
    Bunun üzerine Öksüzler Yurdu’na verildi..
    Müziğe meraklıydı..
    Yurtta bağlama, keman çalardı..
    Çok başarılıydı..
    Öksüzler Yurdundan, önce Adana Öğretmen Okulu’na, ardından Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’ne girmeyi başardı.
    Yıl 1942..
    Ankara Devlet Konservatuarını bitirdi..
    Aynı yıl Hasanoğlan Köy Enstitüsü`nde müzik öğretmenliği yaptı..
    Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda görev aldı..
    Devlet Operasında çalıştı..
    Yıl 1951..
    Devlet, türkülerinden rahatsız oldu..
    Komünist diye içeri attılar..
    Sansaryan Han’ın en alt katındaki hücrelerde ağır işkence gördü..
    Tabutluğa kondu..
    Beş yıl hapis yattı…
    Ama yılmadı..
    “Mahsus mahal derler kaldım zindanda
    Kalırım kalırım dostlar yandadır..
    Dirliğim düzenim dermanım canım
    Solum sol tarafım imanım dinim.” dedi.
    Yıl 1957
    Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara Radyosunda iş buldu..
    İşi kısa sürdü..
    Kovdular..
    Kovulma nedeni şu türküydü..
    “Serdari halimiz böyle n’olacak..
    Kısa çöp uzundan hakkın alacak..
    Mamurlar yıkılıp viran olacak..
    Akıbet dağılır elimiz bizim.”
    Türküleri ünlendikçe, milyonlara ulaştı..
    Düşmanı da çoğaldı..
    Devlet ve egemen sistem onu hiç rahat bırakmadı..
    Uzun süre işsiz kaldı..
    27 Mayıs darbesi kulüplerde yabancı şarkıların sahne almasını yasaklayınca, gece kulüplerinde türkü söyledi..
    Yıl 1962..
    Yapı Kredi Yayınları için 5 yıllık birçalışmayı tamamlayıp, taslağı banka yetkililerine teslim etti..
    Banka kitabı bastı ama kitabı hazırlayan ve yazan Sadi Yaver olarak görünüyordu..
    İsyan etti..
    Emeği sömürülmüştü..
    Mahkemeye gitti
    Kazandı..
    Ama Yapı Kredi Bankası kitabın 2’nci baskısını yapmadı..
    Yılmadı..
    Türküleri sevdanın ve kavganın sesiydi..
    Toplumsal olaylara duyarsız kalmadı..
    Yıl 1969..
    Kanlı Pazar..
    16 Şubat’ta İstanbul Taksim Meydanı’nda ABD’nin 6. Filo’sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütünün toplandığı sırada devlet tarafından öldürülen gençlere türkü yaktı..
    “Bu Meydan Kanlı Meydan
    Ok Fırladı Çıktı Yaydan
    Kalkın Ayağa, Kalkın
    Biz Şehirden, Siz Köyden.”
    Halkı isyana teşvikten yargılandı..
    Yılmadı..
    Yıl 1975..
    Dostlar Korosunu kurdu..
    Anadolu Halk Müziğine büyük katkılar verdi.
    Çok sesli müziğin gelişmesinde önderlik yaptı..
    Başta Pir Sultan ve bir çok ozanın deyişlerini türkü yaparak, alevi kültürünü milyonlara sevdirdi..
    “Benim kabem insandır
    Kuran da kurtaran da
    İnsanoğlu insandır.” dedi..
    Yılmadı..
    Yıl 1977..
    1 Mayıs katliamına haykırdı.
    “Şişli Meydanında üç kız
    Biri Çiğdem biri Nergis
    Vuruldular gübegündüz
    Sorarlar bir gün sorarlar.”
    Yılmadı..
    Kahramanlık türküleri çaldı..
    Estergon Kalesi, Çanakkale içinde Aynalı Çarşı..
    Ankara’nın taşına bak, Kuvai Milli destanı..
    Ezilen Anadolu halkının sesi oldu..
    “Dostlarım, kardeşlerim, canlarım
    Kaldırın başlarınızı..
    Suçlular gibi yüzümüz yerde
    Özümüz darda durup dururuz
    Kaldırın başlarınızı yukarı.”
    Yıl 1980..
    Türkiye’de 12 Eylül darbesi oldu..
    Ruhi Su kemik kanserine yakalandı..
    Tedavi için yurtdışına gitmesi gerekiyordu..
    Pasaport vermediler..
    Askerler yurtdışına çıkmasını engellediler..
    “Ölsün” dediler..
    1985 yılında öldü..
    “Ağaç demiş ki baltaya,
    Sen beni kesemezdin ama
    Ne yapayım ki sapın benden
    Bak şu ağacın bilincine sen
    Ölen ben, öldüren benden.”
    Geride 16 adet 45’lik plak ve 11 adet uzunçalar, yüzlerce talebe, milyonlarca hayran bıraktı..
    Cenaze töreni 12 Eylül’den sonra ilk toplumsal protestoya dönüştü..
    Güvenlik güçlerinin tüm engellemelerine rağmen onbinler Şişli Camisi’ne aktı..
    Medyanın cenaze törenini görüntülemesi engellendi..
    Cenazesi Şişli’den Zincirlikuyu’ya giderken, onbinler haykırdı..
    “Ruhi Su’lar ölmez”
    Ön sıralarda haykıranlar göz altına alındı..
    Tam 163 kişi hakkında soruşturma başlatıldı..
    Devlet memuru olanlar işinden atıldı..
    Yıl 1990..
    Zincirlikuyu’daki mezarı kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğradı..
    Saldırganlar mezar taşını kırmaya çalıştı..
    Başarılı olamayınca kurşunladılar..
    Saldırganlar hakkında soruşturma bile açılmadı..
    Dosya kapatıldı..
    Yıl 2010..
    Hülya Avşar kendi televizyon programında Cem Karaca’nın eşi İlkim Karaca’yı konuk ediyordu..
    İlkim Karaca, adının konservatuvarda Ruhi Su tarafından konulduğunu söyledi.
    Bunun üzerine Hülya Avşar, “Ona da buradan selam yollayalım” dedi.
    Karaca’nın “Ruhi Su öldü, hem de 25 yıl önce” sözleri üzerine şaşkına dönen Avşar, “Aaaa öyle mi.. Nur içinde yatsın o zaman” diye konuştu..

    Nazım Hikmet’in sözüdür..
    “İnsanların türküleri kendilerinden güzel, kendilerinden umutlu, kendilerinden kederli, daha uzun ömürlü kendilerinden.”
    Ruhi Su’nun türküleri ölümsüzdür..
    Çünkü Ruhi Su, dev bir çınardır; kökü Anatolia topraklarındadır..
    Çünkü Ruhi Su, ulu bir dağdır; Ağrıdır, Munzurdur..Hasan Dağı gibi dimdik ve Anatolia’nın ortasında her an patlamaya hazır bir volkandır..
    Çünkü Ruhi Su, sudur; Kızılırmaktır, Yeşilırmaktır, Sakaryadır.. Dicledir, Fırattır, Çoruhtur.. Anatolia’nın her yerinde gürül gürül akmaktadır…
    Çünkü Ruhi Su, çeliktir..
    ..Ve çelik aldığı suyu unutmaz..
    Birgün mutlak hesap sorar..
    “Sabahın bir sahibi var
    Sorarlar bir gün sorarlar
    Biter bu dertler, acılar
    Sararlar bir gün, sararlar..!"❤😞
    Alıntı
    Düzenleme: Ferit yüksek
    #Aylaklığaövgü
  • ERMENİ YETİMİ "RUHİ SU"..;
    MEZARINDA KURŞUNLANAN ADAM...

    " Yıl 1912..
    Van’da doğdu..
    Adı Mehmet’ti..
    Mehmet Ruhi Su..
    Küçük yaşta annesi ve babasını kaybetmişti..
    Onları hiç tanımadı..
    Neden kaybettiğini hiç bilmedi..
    Kimsesiz kalmıştı..
    Çünkü ne bir yakını vardı, ne akrabası..
    Ne amcası, ne dayısı..

    “Hangi taşı kaldırsam
    anam babam..
    Hangi dala uzansam
    Hısım akrabam..
    Ne güzel bir dünya bu
    İyi ki geldim” derdi.
    Neden kimsesizdi?.
    Neden tek bir yakını yoktu?..
    Yıllar sonra Yalçın Küçük Ruhi Su’nun Ermeni yetim olabileceğini yazdı..
    Bunun üzerine oğlu İlgin Ruhi Su, “Babamın 1912’de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek” demişti..
    Kendisi de cevabını bilmediği bu soruyu “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biriyim” diye yanıtlardı..
    Ruhi Su’yu Adana’da çocuğu olmayan yoksul bir aileye verdiler..
    1915 Ermeni tehcirinde ailesini kaybetmiş yüzlerce “devşirme” çocuk gibi..
    Bunlar amcan ve yengen dediler..
    Onları öyle bildi..
    Adana’nın İngiliz İşgalinde amcam ve yengem dedikleri Ruhi Su’yu terketti..
    Bunun üzerine Öksüzler Yurdu’na verildi..
    Müziğe meraklıydı..
    Yurtta bağlama, keman çalardı..
    Çok başarılıydı..
    Öksüzler Yurdundan, önce Adana Öğretmen Okulu’na, ardından Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’ne girmeyi başardı.
    Yıl 1942..
    Ankara Devlet Konservatuarını bitirdi..
    Aynı yıl Hasanoğlan Köy Enstitüsü`nde müzik öğretmenliği yaptı..
    Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda görev aldı..
    Devlet Operasında çalıştı..
    Yıl 1951..
    Devlet, türkülerinden rahatsız oldu..
    Komünist diye içeri attılar..
    Sansaryan Han’ın en alt katındaki hücrelerde ağır işkence gördü..
    Tabutluğa kondu..
    Beş yıl hapis yattı…
    Ama yılmadı..
    “Mahsus mahal derler kaldım zindanda
    Kalırım kalırım dostlar yandadır..
    Dirliğim düzenim dermanım canım
    Solum sol tarafım imanım dinim.” dedi.
    Yıl 1957
    Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara Radyosunda iş buldu..
    İşi kısa sürdü..
    Kovdular..
    Kovulma nedeni şu türküydü..
    “Serdari halimiz böyle n’olacak..
    Kısa çöp uzundan hakkın alacak..
    Mamurlar yıkılıp viran olacak..
    Akıbet dağılır elimiz bizim.”
    Türküleri ünlendikçe, milyonlara ulaştı..
    Düşmanı da çoğaldı..
    Devlet ve egemen sistem onu hiç rahat bırakmadı..
    Uzun süre işsiz kaldı..
    27 Mayıs darbesi kulüplerde yabancı şarkıların sahne almasını yasaklayınca, gece kulüplerinde türkü söyledi..
    Yıl 1962..
    Yapı Kredi Yayınları için 5 yıllık birçalışmayı tamamlayıp, taslağı banka yetkililerine teslim etti..
    Banka kitabı bastı ama kitabı hazırlayan ve yazan Sadi Yaver olarak görünüyordu..
    İsyan etti..
    Emeği sömürülmüştü..
    Mahkemeye gitti
    Kazandı..
    Ama Yapı Kredi Bankası kitabın 2’nci baskısını yapmadı..
    Yılmadı..
    Türküleri sevdanın ve kavganın sesiydi..
    Toplumsal olaylara duyarsız kalmadı..
    Yıl 1969..
    Kanlı Pazar..
    16 Şubat’ta İstanbul Taksim Meydanı’nda ABD’nin 6. Filo’sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütünün toplandığı sırada devlet tarafından öldürülen gençlere türkü yaktı..
    “Bu Meydan Kanlı Meydan
    Ok Fırladı Çıktı Yaydan
    Kalkın Ayağa, Kalkın
    Biz Şehirden, Siz Köyden.”
    Halkı isyana teşvikten yargılandı..
    Yılmadı..
    Yıl 1975..
    Dostlar Korosunu kurdu..
    Anadolu Halk Müziğine büyük katkılar verdi.
    Çok sesli müziğin gelişmesinde önderlik yaptı..
    Başta Pir Sultan ve bir çok ozanın deyişlerini türkü yaparak, alevi kültürünü milyonlara sevdirdi..
    “Benim kabem insandır
    Kuran da kurtaran da
    İnsanoğlu insandır.” dedi..
    Yılmadı..
    Yıl 1977..
    1 Mayıs katliamına haykırdı.
    “Şişli Meydanında üç kız
    Biri Çiğdem biri Nergis
    Vuruldular gübegündüz
    Sorarlar bir gün sorarlar.”
    Yılmadı..
    Kahramanlık türküleri çaldı..
    Estergon Kalesi, Çanakkale içinde Aynalı Çarşı..
    Ankara’nın taşına bak, Kuvai Milli destanı..
    Ezilen Anadolu halkının sesi oldu..
    “Dostlarım, kardeşlerim, canlarım
    Kaldırın başlarınızı..
    Suçlular gibi yüzümüz yerde
    Özümüz darda durup dururuz
    Kaldırın başlarınızı yukarı.”
    Yıl 1980..
    Türkiye’de 12 Eylül darbesi oldu..
    Ruhi Su kemik kanserine yakalandı..
    Tedavi için yurtdışına gitmesi gerekiyordu..
    Pasaport vermediler..
    Askerler yurtdışına çıkmasını engellediler..
    “Ölsün” dediler..
    1985 yılında öldü..
    “Ağaç demiş ki baltaya,
    Sen beni kesemezdin ama
    Ne yapayım ki sapın benden
    Bak şu ağacın bilincine sen
    Ölen ben, öldüren benden.”
    Geride 16 adet 45’lik plak ve 11 adet uzunçalar, yüzlerce talebe, milyonlarca hayran bıraktı..
    Cenaze töreni 12 Eylül’den sonra ilk toplumsal protestoya dönüştü..
    Güvenlik güçlerinin tüm engellemelerine rağmen onbinler Şişli Camisi’ne aktı..
    Medyanın cenaze törenini görüntülemesi engellendi..
    Cenazesi Şişli’den Zincirlikuyu’ya giderken, onbinler haykırdı..
    “Ruhi Su’lar ölmez”
    Ön sıralarda haykıranlar göz altına alındı..
    Tam 163 kişi hakkında soruşturma başlatıldı..
    Devlet memuru olanlar işinden atıldı..
    Yıl 1990..
    Zincirlikuyu’daki mezarı kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğradı..
    Saldırganlar mezar taşını kırmaya çalıştı..
    Başarılı olamayınca kurşunladılar..
    Saldırganlar hakkında soruşturma bile açılmadı..
    Dosya kapatıldı..
    Yıl 2010..
    Hülya Avşar kendi televizyon programında Cem Karaca’nın eşi İlkim Karaca’yı konuk ediyordu..
    İlkim Karaca, adının konservatuvarda Ruhi Su tarafından konulduğunu söyledi.
    Bunun üzerine Hülya Avşar, “Ona da buradan selam yollayalım” dedi.
    Karaca’nın “Ruhi Su öldü, hem de 25 yıl önce” sözleri üzerine şaşkına dönen Avşar, “Aaaa öyle mi.. Nur içinde yatsın o zaman” diye konuştu..

    Nazım Hikmet’in sözüdür..
    “İnsanların türküleri kendilerinden güzel, kendilerinden umutlu, kendilerinden kederli, daha uzun ömürlü kendilerinden.”
    Ruhi Su’nun türküleri ölümsüzdür..
    Çünkü Ruhi Su, dev bir çınardır; kökü Anatolia topraklarındadır..
    Çünkü Ruhi Su, ulu bir dağdır; Ağrıdır, Munzurdur..Hasan Dağı gibi dimdik ve Anatolia’nın ortasında her an patlamaya hazır bir volkandır..
    Çünkü Ruhi Su, sudur; Kızılırmaktır, Yeşilırmaktır, Sakaryadır.. Dicledir, Fırattır, Çoruhtur.. Anatolia’nın her yerinde gürül gürül akmaktadır…
    Çünkü Ruhi Su, çeliktir..
    ..Ve çelik aldığı suyu unutmaz..
    Birgün mutlak hesap sorar..
    “Sabahın bir sahibi var
    Sorarlar bir gün sorarlar
    Biter bu dertler, acılar
    Sararlar bir gün, sararlar..!"❤
    Alıntı
    Düzenleme: Ferit yüksek

    https://youtu.be/EVSNpy9g9uQ
  • Yaşlı kadın, aşırı hız yaptığından polis tarafından durdurulur.
    Kadın:
    - Bir sorun mu var polis bey?
    Polis:
    - Aşırı hız yapmışsınız.
    Kadın:
    - Anladım.
    Polis:
    - Ehliyetinizi görebilir miyim?
    Kadın:
    - Verirdim ama yanımda değil.
    Polis:
    - Yanınızda değil mi?
    Kadın:
    - 4 yıl önce alkollüyken araç kullanırken elimden alındı.
    Polis:
    - Anlıyorum. Ruhsatınızı görebilir miyim?
    Kadın:
    - Veremem.
    Polis:
    - Neden?
    Kadın:
    - Çaldım.
    Polis:
    - Çaldınız mı?
    Kadın:
    - Evet. Sahibini de öldürdüm.
    Polis:
    - Ne yaptım dediniz?
    Kadın:
    - Vücudunu parçalayıp bagajdaki plastik poşete koydum. İsterseniz bakabilirsiniz.
    Polis, geriye çekilir ve yardım çağırır. Dakikalar sonra kadının aracının etrafını polis araçları çevirir.
    Polis:
    -Lütfen aracınızdan çıkar mısınız?
    Kadın aracının kapısını açar ve dışarıya çıkar.
    Kadın:
    -Bir sorun mu var?
    2.Polis:
    - Arkadaşım aracı çaldığınızı sahibini de öldürdüğünüzü söyledi.
    Kadın:
    - Sahibini mi öldürmüşüm?
    2.Polis:
    -Lütfen bagajı açar mısınız?
    Kadın bagajı yavaşça açar.
    2. Polis:
    - Bu sizin aracınız mı hanımefendi?
    Kadın:
    - Evet. Ehliyet ve ruhsatım.
    Polis şaşırıp kalır.
    2. Polis:
    - Teşekkürler hanımefendi. Arkadaşım aracı çaldığınızı, ehliyet ve ruhsatınız olmadığını söylemişti.
    Kadın:
    - Bak sen yalancıya, kesin aşırı hız yaptığımı da söylemiştir.

    Alıntı.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Polifonik bir insan olma mücadelem hava muhalefeti yüzünden askıya alındı ki bunu yapana deli diyorlar. Neymiş efendim yolun karşısından geçen bir arkadaşına oradan bağırılmazmış. Sebep ne diye sorduğunda ise adap kuralları, ahlak kuralları, lisans, eğitim, doktora, yaş gibi birçok zırva sunuyorlar. Belki de ben eğitimli bir deliyim, bunu bilebilir misin? İşte suskunluğum tamda burada başladı. Ve ben sustuğum içinde onlar için hastayım. Eee bağıranda deli diyorsun ama susunca ise adam olmuyor musun? dediğinde “melankolik” deyip deliliğin tam karşıt halini teşhis ediyorlar bedeninde… Hüzünlü bir adam olup çıkıyorsun.

    Aslında bu delilik ve gülme hali için size çok iyi bir Hippokrates ve Demokritos ile alakalı hikâye anlatabilirim ancak uğraşmak istemiyorum. Belki bir gün hikâye ederim ve hatta yeniden okuma şansım olursa Hippokrates’in kitabını, size inceleme dahi yazabilirim.

    “Nefret ediyorum, ama ne kadar istesem de, nefret ettiğim şey olmaktan kurtulamıyorum.” (Alıntı #47485023 )

    Yukarıdaki her iki paragrafı da ben yazdım. Eğer ki halen okuyorsan bu yazıyı ki muhtemelen okuduğunu düşünmek istiyorum. Melankoli halleri az çok buna benzer. Hüzün zaten işin vazgeçilmezidir. Bunun yanında ise kısa sürede aşırı uç noktalara iniş ile çıkışlarda bu rahatsızlık ile alakalandırılabilir. Hatta çevrene dikkat kesilmen ve en ufak ayrıntıları büyütmende bir işaret olabilir. Uykudan uyanınca dinlenmemiş bir bedeni ile karşılaşmanı da sayabiliriz, keyifli anlarda hüzünlenmekte buna tabidir. Bir genelleme yapılacak ise bu bir depresyondur ve ilgi alanı psikoloji bilimidir.

    Robert Burton İngiliz yazar ve akademisyendir. 17. Yüzyılda yaşamamış ve Oxford Üniversitesi’nde “melankoli” başta olmak üzere birçok bilim dalında araştırmalar yapılmıştır. Aynı zamanda çok imanlı bir din adamıdır. Ancak imanlı kısmını az açmak istiyorum ve ölüm nedenini intihar olması imanını sorgulamama neden oluyor. Buradan ise araştırdığı konunun kurbanı olduğu izlenimini çıkarıyorum. Sonuç olarak yine aklıma gelen ise günümüzde ve geçmişimizde terzi hiçbir zaman kendi söküğünü dikememişti demekten alıkoyamıyorum kendimi.

    “İrade ya da akıl nebati ve hissi olanı kontrol eder ve gem vurur; ya da vurmalıdır zira çoğunlukla insanoğlu arzularına sahip çıkamaz ve onlar tarafından tutsak alınır. Böylece insan tıpkı hayvanlar gibi içgüdüleri tarafından yönetilir ve dizginleri şehvetine ve çeşitli arzularına teslim eder.” (Alıntı #47481259 )

    Kitap Burton’un kendi öz yaşamı, okudukları, gördükleri ve duyduklarının kâğıda dökülmüş halidir. İyi bir gözlemci olduğu inkâr edilemez ve o tarihte günümüze ışık tutacak birçok harika tespitlerini biz okurlarına sunmuştur. Bedeni ruhbilimi ile harmanlamak ve bunu yaparken de modern çağ bilgini havası vermesi ve insan anatomisinin o çağda bu kadar harika bir şekilde betimlenmesini muazzam buldum. Özellikle felsefi yaklaşımları muhakkak okumalı ve üzerine düşünmelisiniz.

    Asıl sorunun kalabalıklar içerisinde yalnız kalmak olduğunu görmekle kalmayıp Hz. Davud ile örneklendirmesi gayet şaşırtıcıydı. Örneğinin doğruluğuna hemfikirim, lakin bu alanın kısalığı beni üzen taraf oldu. Çünkü bundan ötesi insan anatomisi ve harikulade diyebileceğimiz anatominin çalışma hali. Dipnotların aşırı fazlalığı ise okurda konudan kopma gibi durumlar yaratsa da az bir geçmiş bilgisi bunun üzerini kapatıyor. Her şeye rağmen kitap benim için önem arz edecek türde ve saygınlıkta olan bir kitaptı.

    “Biri için sinek ısırığı olarak nitelendirilen şey, diğeri için dayanılmaz bir acı kaynağı olabilir.” (Alıntı #47457018 )

    Kitabım Aylak Adam Yayınları’ndan iki cildin birincisi ve çevirisi gayet yerinde. Zor bir kitap olması ve bazı terimlerin okurlar tarafından bilinmemesi ek birkaç bilgiye uzanmayı gerektirmektedir. Sayfa kalitesi gayet yerinde, kısa bir çevirmen önsözü ile başlayıp, 50 sayfa yazarın şiirsel bir dille yazdığı kitap hakkındaki girizgâhını okuyoruz. Kitabı ve yazım amacını iyice kavradıktan sonra iki bölüm halinde kitap bizlere sunulmaktadır. Birinci başlığa ben hastalıklar ve dışsal faktörler, ikincisine ise anatomi ve diğer şeyler demek istiyorum.

    Sözün özü; melankolinin ve üzerine söylenmiş düşüncelerin tamda düşündüğüm gibi olması ve beni desteklemesi bende ciddi bir heyecan yarattı ve kitabın daha kolay okunmasına sebebiyet verdi. Kitap kesinlikle meraklısına okunulası ve tavsiye edilesidir. Sizde “ben niye böyleyim?” diyorsanız ve duyduğunuz bir oyun havasında dahi hüzünleniyorsanız lütfen okuyunuz.

    Sevgi ile kalın…..

    Size bir hediye ek sunmam sizi, bunu okumanız ise beni mutlu eder.

    “Bu tamburların sesi değil mi? Gece karışmış gündüze, bulutlar neden gri. Keşmekeş olan kaldırımlarda biriken sular bir yandan yıkar pabuçlarımı, kim bu diyarın bekçisi? Sigaranı yakarken rüzgârda durup beklediğin kadar, dikkat eder misin çevrene? Etmem tabi. Bununda tadı değişti, sigara değil zehir sanki. Sen ne bekliyordun ki? Kaldır kafanı göğe, biraz daha bak. Gör sonra seni bu denli deli edeni. Bulutlar neden gri.

    Hey sen şaman tipli, dur bekle! Sana diyorum bekle. Neden ardına bakmadan kaçıyorsun? Bir ayinin son demine mi yetişeceksin? İtme be! Söyle bulutlar neden gri? Takım elbiseli beyler geçiyor üzerimden, sizleri kim bey etti? Bu parayı neden verdin bana? Kurtulmak istersin değil mi benden? Neydi bu kurtulmanın sadakası mı? Saatin kaç para? Kolundaki değil! Seni bir saatliğine kiralama bedeli? Al o zaman şunu şimdi söyle bulutlar neden gri?

    Buz gibi binalarda çalışıyor, taş duvarlar arasında kalmaktan zevk alıyorsunuz belli. Daha çok çalışıp çok para kazanmak istiyorsunuz, neden? Sizi kim bu şekilde makineleştirdi? Ooww bak yeni araba alışmışsın, eskisi eskimiş miydi? Bu kadınlarda çok güzel, söylesene birisi beni de sevebilir mi? Hesabımda bin üç yüz lira var. Kaç sevimlik eder? Birazını ayır ama birde şu bulutlar neden gri?

    Kopuz çalan deli zenci, solaryumdan hiç çıkmadığın belli? Bacağım kadar kolun var, sizin vücutlarınız neden bu kadar iyi? İçimdeki tenya uluyor, sabah ki yemeğini beğenmedi mi? Yine sinirlerim bozuldu, acaba bedeni servise çeksem mi?

    Sıvazladım, bir kere daha sıvazladım. Öteden bağırıyor biri hey dayı hacı, söyle dedim canım taksi. Bineceksen bin kaynıyor her yan müşteri. Hadi be kerkenez, uçarsın yükseklerde bilmezsin bulutlar neden gri?” (İleti #34191347 )
  • 'Bütün gün taşlandık. Sadece ezan okunduğunda duruyorlardı.'

    2 Temmuz 1993 tarihinde, Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin etrafı bir grup tarafından sarıldı. Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de aralarında bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. 51 kişi katliamdan kendi çabalarıyla kurtulabildi.

    Madımak katliamından sağ çıkabilen isimlerden birisi o günlerde Panorama Dergisi’ne foto-muhabirlik yapan Mehtap Yücel’di. Yücel şimdilerde Ankara’da yaşıyor ve avukatlık yapıyor.

    Gazete Duvar'dan Filiz Gazi Mehtap Yücel’le 2 Temmuz’u konuştu.

    Filiz Gazi söyleşisi şöyle;

    HASRET GÜLTEKİN ‘ENDİŞE EDİYORUM’ DEMİŞTİ

    Saat kaçta varmıştınız otele?

    Sabah otele doğrudan geldim. Ben aslında şenliklere değil de Alevi inancında yapılan cemlere katılmak, fotoğraf çekmek, röportaj yapmak için gelmiştim. Panorama Dergisi’nde, foto-röportajlar yapıyordum. Saat 11:00 gibi Hasret Gültekin’le birlikte yemeğe çıktık. O sırada yürüyüşler başlamıştı. Hasret Gültekin şenlik boyunca hep orada olduğu için, havayı kokladığı için kaygılıydı. Genç bir gazeteciydim, öngörülerim zayıftı. “Bağırır, çağırırlar giderler” dedim. Hasret Gültekin, “Mehtap, öyle olmayacak. Bu sefer çok ciddi. Endişe ediyorum” demişti bana.

    Sonra…

    Sonra otele girdik. Akşama kadar da çıkamadık.

    Tekrar hatırlatacağım o günü. Özür dilerim. Neler yaşandı o saatler boyunca? Saldırılar nasıl başladı?

    Hiç önemli değil. Bütün gün taşlandık. Sadece ezan okunduğunda duruyorlardı. İlk otelin önünde kalabalık toplanmaya başladığında ben caddeye bakan pencere kenarından fotoğraf çekmek istedim. Ön odalar boşaltılmıştı. “Aman Mehtap, daha çok taşlanmamıza neden olur” dediler, engellediler. Hatta bir iki kare bastım deklanşöre, o fotoğraflar makinemden kaynaklı teknik arızaya kurban gitti.

    ‘PANİĞİ ARTIRDIĞIMI FARK ETTİM FOTOĞRAF ÇEKMEYİ BIRAKTIM’

    Fotoğraf çekmeyi bırakıp bırakmama tereddütü yaşadınız mı?

    Otelde olaylar başlayınca, çocukları, gençleri en üst kata yerleştirmiştik. Çok kaygılıydılar. Çekmek istedim, kızdılar. “Görmüyor musun, ne yaşıyoruz, ne çekiyorsun” dediler. Paniği ve kaygıyı artırdığımı fark ettim. O andan sonra fotoğraf çekmeyi bıraktım.

    O çocuklar kurtulabildi mi?

    Maalesef çoğunu kaybettik. Çocuklar vardı. Şenlikte folklor ekibindeydiler. Daha çok ölenler gençlerimizdi. Hep üst katta oldukları için, hem de daha çok panikledikleri için. Bazı aileler üç çocuğunu kaybetti.

    Devlet Madımak Katliamı'na seyirci kaldı!Devlet Madımak Katliamı'na seyirci kaldı!

    Fotoğraf çekmeyi bıraktınız. Sonra?

    Ön taraflar boşaltılınca koridorlarda oturmaya başladık. Başlarda sürekli dışarıyla bağlantı kuruldu. İyi haberler geliyordu. Tamam, Kayseri’den askeri birlik geliyor. Yok şuradan şu geliyor, polis kontrol altına alacak, kaygılanmaya gerek yok gibi. Gazetede arkadaşlar “İçişleri Bakanlığı’yla görüştük, ‘Durum kontrol altında diyorlar Mehtap”’ dediler bana. Ben de dedim ki, hayır bizi burada öldürecekler. Zor durumdayız, bizi linç edecekler.

    ‘SİZ ÇIKIN, AZİZ NESİN KALSIN TEKLİFİ YAPILDI’

    Yine de yardım geleceğini düşünüyordunuz?

    Evet. Sanki… İlk başlarda dendi ki, “Siz çıkın Aziz Nesin kalsın.”

    Kimden geldi bu teklif?

    Şu anda tam hatırlamıyorum. Sanıyorum valilikten de böyle bir tavsiye gelmişti. Konuştuk, ortak karar alındı. “Aziz Nesin’i bırakıp, hiçbir yere gitmeyeceğiz” dedik.

    İçeride bağlantı kurulan devlet yetkilileri olmadı mı, yardım istediğiniz?

    Akşam üzeri Aziz Nesin’le Erdal İnönü’nün telefon konuşmalarını rastlantı sonucu duydum. Panaroma Dergisi’yle sürekli konuşuyordum. O konuşmalardan birinde Aziz Nesin’in Erdal İnönü’ye dışarıdaki sesleri dinlettiğine tanık oldum. Ondan sonra hatlar tamamen kesildi. Son konuşmamızdı o dakikalar.

    ‘KARAMOLLAOĞLU BİZİ YARALADI AMA ŞİMDİ FARKLI BİR DİL KULLANIYOR’

    O tarihte, Sivas Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu’nu hatırlıyor musunuz?

    Evet, hatırlıyorum. Temel Karamollaoğlu ikindi ezanından önce mi ne, bir konuşma yaptı. O konuşmayı tam bire bir hatırlamıyorum ama meali şuydu benim hafızamda kalan: Yeteri kadar tepkinizi gösterdiniz, artık tamam, yeter. Buradan dağılalım.

    Sonra gitti mi?

    Bilmiyorum. Zaten dışarıdan sesleri duyuyorduk. Haberleşme ağımız da kopuk olduğu için.

    Bu soruya lüzum var mı emin değilim. Yine de soruyorum. Temel Karamollaoğlu, yakınlarda da siyaseten yüzünü gördüğümüz bir isim. Bir hissiniz var mı bu isme?

    Sorabilirsiniz tabi. Linç yapan grubu anlayan, hoş gören tarzda bir dil kullandı. Bizi yaraladı ama şimdi siyasete yeniden girdiği bu dönemde amacını farklı anlatıyor. Şu anki siyasette demokratik ayaklardan birini oluşturuyor. Kalp kırıklığıyla da olsa şu anki beyanına itibar etmeyi düşünüyorum. Niyetim şuydu diyor o dönem için ama “Cehenneme giden yollar, iyi niyet taşlarıyla döşenir” lafını da çok doğrulayan bir tarafı var. Niyeti kalabalığı babacan bir şekilde dağıtmaktı. Bunun iyi bir şey olduğuna inanıyorlar. Halbuki orada yapılması gereken, Valilik, İçişleri Bakanlığı yani devletin kurumlarının belli bir güç kullanarak harekete geçmesi ve olayın önünü kesmesi gerekiyordu.

    ‘TAŞLAMAYI SADECE EZAN OKURKEN BIRAKTILAR’

    Sabah otele girdim dediniz. Kaç saat sürdü taşlama?

    Yedi saat. Yedi saat taşlandık. Sürekli kalabalık arttı. Dediğim gibi sadece ezan okunurken durdular. Sürekli dışarı çıkmanın yollarını aradık. Sadece önden çıkışımız olduğunu düşünüyorduk. Arkada saclarla kapatılmış camlar vardı. Önden çıkarsak linç edileceğimizi düşünüyorduk, yakılacağımızı düşünmüyorduk. Konuşmalarımızdan hatırlıyorum, dumanlara boğulduğumuz ana kadar kimsenin aklımıza gelmedi. Bizi çıkarmaya çalışacaklar ve o çıkış esnasında linç edileceğiz diye düşünüyorduk. Size ilginç bir hikaye anlatabilir miyim?

    ‘BABAM DA, 1969’DA KAYSERİ’DE YAKILMAKTAN KURTULMUŞTU’

    Evet, tabii. Dinliyorum Mehtap Hanım.

    Benim babam öğretmendi. Şimdi emekli oldu tabi… 1969 yılında, Kayseri’de Alemdar Sineması yakılmaya çalışılmıştı. Sinemada TÖS (Tüm Öğretmenler Sendikası) toplantısı yapılıyordu. 800’e yakın insan vardı içeride. Fakir Baykurt’un katıldığı bir toplantıda içeride Kuran yakılıyor denilip, halk galeyana getirilmişti. Babam da oradaydı ve yangından kurtuldu. Aynı Sivas’ta yaşadığım gibi… Sinemanın etrafı sarılıyor. Onların kurtulmasına sebep olan sinemanın içinde tekstilin olmaması ve askerin sinemanın önünde set oluşturması. Askerler kurtarmıştı.

    Babanızı yaşamış. Siz de aynı şeyi yaşamışsınız. Tesadüf diyemeyiz. “Linç toplumu” tanımı akla geliyor. Neredeyse gelenek haline gelmiş. Değişen bir şey yok.

    Evet. Ankara’nın medar-ı iftiharı vardır, bilirsiniz. Tanıl Bora. Onun cümlesini sizin için not aldım: “Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir.” Kolektif utanç duyma, mahcup olma bu toplumda yok.

    ‘YARDIM İSTEDİM, ‘YAN, KOMÜNİST’ DİYEREK BENİ GERİ İTTİ’

    Tekrar o güne dönersek… Siz bildiğim kadarıyla üst katlara çıkamadınız. Ne kadar yukarı kaçılabilirse kurtulma olasılığı artar gibi bir şey de var. Madımak’ta tam aksi olmuş. Siz üst kata çıkmadığınız için kurtulmuşsunuz.

    Evet. Sanıyorum otelden en son çıkan benim. Havalandırma boşluğundan çıktım. Benim arkamdan kimse çıkmadı. Elektrikler kesilmişti, içerisi karanlıktı. Arkadaki odaların pencerelerinde saclar vardı. Orası bir havalandırma boşluğuna bakıyormuş. Biz oraları kör noktalar zannediyorduk. Dışarı çıkışın olmadığını düşünüyorduk.

    İlkin merdivenlerde, karanlıkta ele ele tutuştuk. Elektrikler gitmişti, karanlıktı. İkinci kattaydık sanırım. Merdivenlerden inmeye başladık. Birinci kata geldiğimizde, “Yukarı çıkın!” sesini duyduğumu hatırlıyorum. Sonra insanlar hızla yukarıya doğru çıkmaya başladı. Kenara çekildim. Merdiven başındaydım. Ben tekrar aşağı doğru inmeye çalışırken alevler gelmeye başladı. Sonra duman kapladı her tarafı. Dumandan kaynaklı zaten hiçbir şey görmüyordum. Sonra sesler kesildi. Yalnız kaldığımı düşündüm. Elimle duvarları yoklayarak yürümeye çalıştım. Duvarlar çok ısınmıştı. Üst kata çıkma yolunu aramaya çalıştım ama üstten de alevler gelmeye başladı. Alt kata inemiyorum, üst kata çıkamıyorum. Her taraf duman. Ben orada, “Bitti” dedim. Çaresizlik içinde olduğum yere oturdum. Sonra sanıyorum arka odalardan birinin kapısı açıldı. O yangın yerinin ısısına göre yüzüme serin bir hava çarptı. O tarafa doğru bilinçsizce yürüdüm. Kapıyı buldum. Kapıyı açtığımda kör nokta sandığım yerdeki sacın yıkılmış olduğunu gördüm. Pencereden o saca doğru indim. Son kalan bendim. Bir kaç kişi pencerelerden geçmişti. Orası Büyük Birlik Partisi’ne açılan pencereymiş. Pencerede genç bir adam vardı. Yardım istedim. Beni tekrar geri itti.

    Yangın yerine doğru itti?

    Evet. Elini tuttum, bırakmadım. Öleceğiz, yanacağız dedim. “Git, yan. Komünist” falan diye şeyler söyledi. Daha sonra Büyük Birlik Partisi İl Başkanı olduğunu öğrendiğim yaşlıca bir bey geldi. Onu azarlayarak, kenara itti. “Gel kızım” diyerek elimden tutup, çekti beni. İçeri girdiğimde bir çok insanın orada oturarak beklediğini gördüm.

    Size yardımcı olan beyefendiyle sonra karşılaştınız mı?

    Yok, hiç karşılaşmadım.

    ‘ALT KATTAKİLER YANARAK ÖLDÜ, ÜST KATTAKİLER ZEHİRLENEREK’

    Üst katlara çıkanlar?

    Sesler kesilmişti. Üst kata çıkanları kurtulmuştur zannediyordum. Benim kurtulma anlarımda binada sessizlik vardı. Onlar çıkabildikleri için sesleri kesildi zannettim. At kattakiler yanarak öldü. Üst kattakiler karbonmonoksit zehirlenmesiyle hayatlarını kaybettiler.

    Pencereden geçtikten sonra ne oldu?

    İçeride insanlar vardı. Yerlere oturup, sessizce beklememiz istendi. Orada olduğumuz fark edilmesin diye. Bekledik. Sonra bir otobüsle Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük ama ben o dönemi hayal meyal hatırlıyorum, o arayı çok hatırlamıyorum. O aralar silik.

    Emniyet’te ne soruldu, ne yapıldı hatırlamıyor musunuz?

    O kısmı hatırlıyorum. Nasıl gittiğimizi tam hatırlamıyorum. Otobüsle oraya taşınmıştık zaten. Bizi kurtardılar diyemem. Emniyet’te en üst kata çıkardılar. Bizi oraya bıraktılar ve ertesi güne kadar orada bekledik. Bir tek televizyon vardı. Hiç bilgi vermediler. Biz kayıplarımızı televizyonda haberlerden gördük.

    Kimler vardı orada?

    Hatırladığım kadarıyla Arif Sağ, yazar Zerrin Taşpınar, Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı vardı. (…)

    (Mehtap hanım düşünmeye devam ederken diğer soruya geçtim)

    ‘OLAYDAN SONRA SİVAS’A HİÇ GİTMEDİM, GİTMEYİ DÜŞÜNMÜYORUM’

    Bu olaydan sonra Sivas’a gittiniz mi?

    Hiç gitmedim. Sadece bir sonraki sene Hasret Gültekin’in köyüne gittim. Ailesiyle mezarlık ziyareti için. Sivas’a hiç gitmedim.

    Bir gün gitmeyi düşünüyor musunuz?

    Hayır.

    Babanızın hikayesini anlattınız. Bir de Türkiye gerçekliği var. Az önce Tanıl Bora’dan alıntı yaparak anlattınız. Ara ara Suriyeliler için linç girişimleri olduğu söylentileri duyuluyor. Sürekli bir öteki bulunuyor. Şimdilerde memleketi nasıl görüyorsunuz?

    Tanıl Bora’nın söylediklerini kıymetli buluyorum. Kolektif utanç duyma, mahcup olma… Bu toplumda böyle ortak davranışlar yok. Şimdi hala toplum linç yapanı anlamaya çalışıyor. Linç gerekçelendiriliyor. Hala, insanlara neden o linçin yapıldığını anlatmaya çalışıyorlar. İktidarıyla, medyasıyla, devlet yapılarıyla… Gerekçesi olabilirmiş gibi. Hatta o güruha liderlik edenler alkışlanıyor. Devlet hala bu kanalı kullanıyor. Hala mazlum kendini anlatmak durumunda kalıyor. Maalesef…

    ‘ANNEM GAR KATLİAMINDAN KURTULDU’

    Bugünü nasıl görüyorsunuz diye sordum. Babanızın hikayesini de anlattınız. Çok şeyi özetliyor aslında.

    Evet. Kişisel tarihimden örnek verdim. Annem de Ankara, Gar katliamından kurtuldu.

    Nasıl?

    Evet. Annem oradaydı. Annemin önünde oldu patlama. CHP’nin sloganıyla konuşuyor gibi olacağım ama sadece “Hak, hukuk, adalet, barış” dediğimiz, o duruşla mücadele ettiğimiz için bizim başımıza geliyor. Ailece son derece barışçıl insanlarız.

    Bunu söylemenize bile gerek yok aslında.

    Evet. Yine de söyledim.

    Yarın, Madımak katliamının yıldönümü. (Not: Mehtap hanımla röportajı 1 Temmuz’da telefonla yaptık) Velev ki o gün sizi taşlayan, yakanlardan biri bu röportajı okuyor. Ne söylemek istersiniz?

    Sözümü tek tek insanlar değil de sisteme söylemek isterim. Çok kullanılan “Birlik olma” var ya… O birlik olmayı, birlikte yaşamak olarak kullanmak lazım. Birlikte yaşamayı örgütlemek, öğrenmemiz gerek. Tahammül ve hoşgörü deniliyor. Bu tepeden bakışı ortadan kaldıralım. Kimse kimseye hoşgörmüyor, kimse kimseye tahammül göstermiyor. Dil bu anlayış üzerinden kurulmamalı. “Lütfen, sen konuş, ben dinleyeceğim” denilmiyor. Dünya bugün, “Hangi sistemde, hangi rejimde farklılıklar bir arada yaşatılabilir?”i konuşuyor, tartışıyor. Bu sorulara yanıt bulmamız, çözüm bulmamız gerekiyor. Bizi neden linç ettiler? Neden? Hala merak ediyorum ve üstelik yakarak…
  • 384 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    “Siyasal bağımsızlık, adlî, ekonomik ve malî hayatımızı yok etmeye ve sonucunda yaşama hakkımızı ortadan kaldırmaya yönelmiş <Sevr Antlaşması> bizce YOKTUR!”

    Mustafa Kemal Atatürk (1921 - Atatürk’ün S.D.I1I, s. 16-17)

    *
    Uyarı: *Spoiler olma ihtimali olduğu iddia edilen bilgiler olabilir. Bunu kabul ederek incelemeyi okumaya devam edebilirsiniz...
    *
    ~Mustafa Kemal Atatürk~'ün adının olduğu yerde;
    "spoiler" değil
    olsa olsa "HAKİKAT" vardır! ~
    .
    Murat Ç
    *

    Mustafa Kemal bu konuşmayı yaptığında;
    Sakarya Meydan Muharebeleri ve Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan Muharebeleri kazanılmamış,
    Kocatepe’den meydanlara eğilip bakmamış,
    Sath-ı müdafaa ile düşmanı şaşırtmamış,
    Ordulara “İlk Hedefiniz AKDENİZ, İleri!” taarruz emrini vermemiş,
    İzmir düşman işgalinden kurtulmamış,
    Lozan imzalanmamış,
    Sevr masadan kalkmamış,
    İstanbul emperyalistlerden geri alınmamış,
    Bağımsızlık henüz timsal olunmamış,
    İngilizler ve Yunanlar limanları terk etmemiş,
    Ülke yabancı sömürgesinden kurtulmamış,
    Devrim başarılmamış,
    Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmamış,
    Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılarak Saltanat kaldırılmamış,
    Gümrü antlaşması imzalanmamış,
    Ankara Antlaşması imzalanmamış…


    Var olan durumdan istifade edip konuşmamış, işgal altında ki ülkede; yokluk içindeyken dayatılan sömürgeyi ve köleliği en başından reddetmiştir!

    Sarayın/sultanın yalakası olmamış, TAM BAĞIMSIZ bir ülkenin planını cephede yapmış, Milletin KENDİ kendisini yönetmesini, çalışan KÖYLÜNÜN üretmesini, Bilimin yolunda yeni nesillerin yetişmesini, KADINLARIN özgürlüğe kavuşmasını Anafartalar’da, Conkbayırın’da, Kocatepe’de, Katma’da, Trablusgarb’da aklına koymuştu!

    Sömürge değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bir “TÜRKIYA” ifadesini kullandığında, Yunanlılar, Ankara yolundaydı…

    *

    Atatürk Etkisi;

    İFLASA ve İŞGALE karşı DİRENİŞİ ve KURTULUŞU yaratan etkidir!

    Atatürk Etkisini anlayabilmek için Cumhuriyet öncesi dönemi, Cumhuriyet mücadelesini, Cumhuriyet’in kurulduktan sonraki evresini iyi bilmek gerekir.

    Dünü anlamadan, bugünü anlamanın bir yolu yoktur. Cumhuriyet tarihini yalanlarla karalamak isteyenlere karşı, belgeli tarih okuyup, iftiralara cevap verebilmek, asla geri adım atmamak "Boynumuzun" borcudur!

    *

    Sürekli bir kıyas yapma eğilimi içinde olan her bireye sormakta fayda vardır;

    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını vermek için toprağı kendi kanıyla sulamaya hazırken diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, savaştığı cephelerde, ulaşabildiği tüm kurumları telgraf yağmuruna tutarken ve uyarırken diğerleri ne yapıyordu?
    Peki Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’u ülkenin bağımsızlık planı olarak görürken, diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, ordu idaresinin Alman komutanlardan acilen alınması için telgraf üstüne telgraf yazarken, üst makamların rütbelileri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, tüm olumsuzluklara rağmen oradan oraya sürülürken, onu kendi hırsları uğruna harcamayı seçenler ne yapıyordu?

    Kimse kusura bakmasın, aynı dönem içinden Mustafa Kemal tüm özellikleriyle bütün kurmaylardan, devlet yetkililerinden, tüm düşünce ve fikirlerden ayrılıyor ve sıyrılıyorsa, bu onun karakterinden, ileri görüşlülüğünden kaynaklanıyordur. Diğerlerinin de ileriyi göremeyen, dönemin içinde yabancılara bel bağlamasından kaynaklanıyordur.

    Bir Yarbay düşünün Çanakkale’yi ilk başta kıyıdan savunmak gerektiğini söylüyor ve düşmanın çıkarma yapacağı yeri harita da çiziyor. Bir General düşünün ki bu savunma hattını gereksiz görüp, geriye çekiyor.

    Bu Yarbay; Mustafa Kemal iken, General ise; Alman Liman von Sanders’tir.

    Yarbay Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te Albaylığa terfi ettirilirken, 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grubu Komutanlığına getiriliyor.

    Bu durum neden önemlidir? Mustafa Kemal’in savunma hattı ilk başta uygulansaydı, düşmanın kıyıya çıkması engellenecek ve binlerce verilen kayıp önlenecekti. Bu plan uygulanmadığı için, binlerce şehit kanı toprağı sulamıştır. Bunun sorumlusu orduyu Alman Generallere teslim edenlerdedir. Almanların tek amacı, İngilizleri Çanakkale de daha fazla tutmak, kendi çarpıştıkları cephelerde savaşı kazanmaktır. Bizim erlerimiz, bir yabancının elinde oyuncak olmuştur. Kendi menfaatleri için kullanılmıştır… Bunu hala anlayamadınız mı? Bunu anlamamakta hala zorlanıyor ve tarihe yumuşak bir bakış atmak niyetinde misiniz? Bir karar, binlerce insanın boşuna ölmesine sebebiyet vermiştir, o yüzden geri dönüp baktığımızda, hata yapmıştır diyerek geçiştiremeyeceğimiz konularla doludur tarih!

    Bu çarpık düzenin biraz öncesine gidelim… Değinmeden olmaz, kısaca II. Abdülhamit Han’ı ziyaret edelim.

    *

    II. ABDÜLHAMİT

    Zor bir dönemde tahta geçti,
    Operadan hoşlanırdı,
    Polisiye kitapları severdi,
    Fransızca bilirdi,
    Döneminde imzalanan 1878 Berlin Antlaşması ile;
    Batum, Ardahan, Kars, Oltu, Kağızman Ruslara,
    Kotur Kazası ve civarı İran’a,
    Bosna Hersek, Avusturya’ya bırakıldı,
    Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu,
    Kıbrıs ve Mısır kaybedildi,
    Ondan önce 1854’te ilk dış borç alındı,
    1881’de Duyunu Umumiye idaresi kuruldu,
    İflas eden ekonomi için milyonlarca borç alındı,
    Yüksek faizle geri ödemeler yapılmaya çalışıldı,
    Köylü vergiye bağlandı,
    Döneminde 13 dış borç anlaşması yapıldı,
    Borçlar millete için değil,
    Yeni saray yapımında zevk için kullanıldı,
    Galata bankerlerine borçlanıldı,
    Saray yabancı elçiler tarafından kontrol altındaydı,
    Ordu Haliç’te çürütüldü,
    Suikast korkusuna herkesten şüpheleniyordu,
    Hatalı kararlar ile topraklar kaybedildi,
    Bazı topraklar masa başında kaybedildi,
    Baskı rejimi kurdu,
    Basın susturuldu,
    Sansür uygulandı,
    Devrimler, suikast, grev, cumhuriyet, vatan, millet gibi (…) sözcükler basında yasaklandı,
    TRT dizilerinde ki gibi değil,
    Gerçekte milyonlarca metrekare Osmanlı toprağı, onun döneminde kaybedildi,
    1908’de tahttan indirildi,
    II. Abdülhamit dönemi sona erdi…

    1905’te kendisine suikast düzenlendi,
    Belçikalı Edward Jorris yakalandı,
    İdama mahkum edildi,
    Yabancı baskısına dayanamayan II.Abdülhamit,
    Günümüzde PAPAZ’ı salanlar gibi dik duramayıp,
    Jorris’i güle oynaya gönderdi.

    Ne demiştik, dünü bilmeden, bugünü anlayamazsınız!

    Hafiyeler zamanıydı,
    II. Abdülhamit baskıyı artırmıştı,
    Her yerde sarayın/sultanın hafiyeleri vardı,
    Kitaplar yasaklıydı,
    Yayın yapmak suçtu,
    Mustafa Kemal öğrenciyken suçlamalarla karşı karşıya kaldı,
    Hapse atıldı,
    Suçlamalar kanıtlanamadı,
    Birkaç ay tutuklu kaldı,
    Dışarı çıktığında ise sürülecekti,
    Görev Yeri: Suriye olacaktı…

    Sürgün onun kaderi olacak,
    Vatan savunmasından ve Bağımsızlıktan geri adım atmayacaktı!

    *

    *** KUT’ÜL AMARE ve KATMA ZAFERİ ***

    Şimdi Kut’ül Amare Zaferine bir göz atacağız, KATMA zaferi ile karşılaştırıp, milli bayramlarımızı kutlamamak için, alternatif kutlamalar çıkaranların, neyi kutladığını anlayacağız.

    Halil (Kut) Paşa İngilizlere karşı parlak bir zafer kazandı.
    Üç tarafı Dicle Nehri ile çevrili olan Kut’ül Amare doğru hamleler ve sabır soncunda İngilizlerin eline bırakılmadı. Irak topraklarında kazanılan bu zafer, günlerce kutlandı ve dillerden düşmedi. İngilizler, teslim oldu olmasına da bunu unuttu mu?

    Enver Paşamızın(!) hamleleri sayesinde, Halil Paşa’nın himayesinde ki ordunun yarısını, İran’a gönderdi. Türk gücü bu hamleden sonra zayıfladı. İngilizler bu durumu değerlendirmek için tüm imkanlarını seferber ederken, yanlış hamlenin bedelini ödeyeceğinden habersiz olarak Enver Paşa zafer sarhoşuydu. Bütünü görememek sorunu yaşıyordu.

    11 ay sonra İngilizler 22 Şubat 1917’de Kut’ül Amare’yi ele geçirdi. 11 Mart 1917’de de Bağdat’ı aldılar.

    Bu kaybın en baş sorumlusu Enver Paşa'dır.

    Şimdi bu konuyu neden anlattım? Kut’ül Amare ile ilgili bir çok yayın yapılıyor ve kitap basılıyor. Zafer güzel bir şeydir, kutlanır, hatırlanır, kahramanlıklar anılır, hep birlikte analım. Yalnız; 11 Ay sonra kaybedildiği neden hatırlatılmaz?

    Eğer bu gerçekten zaferse, neden bu bölge sınırımızda değil? Devamlılığı olmayan bir zafer, zafer midir?

    Gazi Paşa şöyle der;

    “Hiçbir zafer gaye değildir, zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için en belli başlı vasıtadır.”

    Peki Kut zaferi, ne işe yaramıştır? 11 Ay sonra kaybedilmiştir. Anlık olarak kazanılan, daha sonra kaybedilen yeri, milli bayramlara alternatif diye ortaya çıkartmak neyin göz boyamasıdır? Zaferi anlatanlar, Halil Kut Paşamızın ve şehitlerin ve gazilerin haklarına tecavüz etmiyorlar mı? Onları kullanmıyorlar mı? Durum ortadadır ve menfaat uğruna kullanılmaktadır. Siyasete alet edilmiştir.

    *** Mustafa Kemal ve KATMA Zaferi ***

    Atatürk, Katma Zaferini anlatırken “Türk süngüleriyle sınır çizdim” diyor ve bunu Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Türkiye’nin milli sınırlarını belirlemek için ben Türk süngülerinin çizdiği bu hattı ileri sürdüm” diyecekti.

    Katma Zaferi ile ilgili Fahrettin Altay Paşa;
    Yıldırım Orduları dağıldı. Ordu Komutanı Liman Von Sanders kaçtı. Cevat ve Mersinli Cemal Paşalar da ordu komutanlığını Mustafa Kemal'e bırakıp gittiler. Mustafa Kemal'in bu koşullarda “istila ordusunu” Halep civarında durdurması “hayrete şayan bir olaydır.” diyecekti.

    30 Ekim 1918’de Osmanlı Mondros ile teslim olurken, Mustafa Kemal teslim olmayacaktı, o hiçbir zaman teslim olmadı. I. Dünya Savaşı’nın son muharebesini o kazandı. Son milli sınırları SÜNGÜLER ile çizdi.

    “Türk Ordusu'nun geri çekildiğini düşünen İngiliz-Arap kuvvetleri, 26 Ekim 1918'de saldırdılar. Ancak hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar, yenilip geri çekildiler. Atatürk, çok güçlü bir İngiliz atlı tümenini geri püskürterek I. Dünya Savaşı'nın son muharebesini kazandı. Böylece 19 Eylül 1918'de Yafa'nın kuzeyinde başlayan İngiliz saldırısını, 500 km'yi aşan bir ilerlemeden sonra, 26 Ekim 1918'de Katma bölgesinde; İskenderun, Beylan, Dir Cemal, Telrifat çizgisinde durdurdu. İki gün sonra Antakya'yı da kontrol etti.”
    (ATASE, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, Sina-Filistin Cephesi, C.4, Kısım 2, s. 728 vd)

    Şimdi Kut ile Katma Zaferini neden anlattığımı anlamışsınızdır. Tarihimizi karşılaştırıp küçültmek ya da büyütmek gayesi değildir, tarihi yanlış anlatıp, insanları kutuplaştıranlara karşı bir cevaptır. Kronik kitap bu konularda çok başarılı, gündemi kaçırmıyor hemen kitap basıyor. Maşallah diyelim onlara…

    *

    *** YIKILIŞ VE KURTULUŞ ***

    Muazzez İlmiye Çığ , Atatürk Ve Sumerliler kitabında der ki;

    Türkiye'de Atatürk Devrimi'yle birlikte tam üç devrim birden yaptık.
    1- Rönesans,
    2- Sanayi Devrimi,
    3- Fransız Devrimi. #37051398

    Mustafa Kemal, bağımsız bir ülke kurma uğraşına girişirken, aynı dönemlerde Faşizm ve Bolşevizm dalgaları yayılıyordu. Hepsine set çekti ve bu topraklara özgü modernleşme atılımları ile, tam bağımsız, üreten bir Cumhuriyet kurdu.

    Mustafa Kemal’i anlamak, az zamanda yaptığı ÇOK ve BÜYÜK işleri bilmekten geçer.
    Mustafa Kemal’i anlamak, bir kitapla olmaz, Cumhuriyet döneminin öncesini ve sonrasını da anlamak gerekir,
    Mustafa Kemal’i anlamak, İZİNDEYİZ demekle de olmaz; hem de hiç olmaz, Fikirlerinin etrafında beyin fırtınası yaparak daha da büyütmek gerekir,

    Mustafa Kemal’i anlamak, sadece onu anlamakla da olmaz, en az bu kadroyu da anlamakla olur;
    *Dr. Reşit Galip,
    *Mahmut Esat Bozkurt,
    *Şükrü Saracoğlu,
    *Salih Bozok,
    *Albay Nazım,
    *Yarbay Mahmut,
    *Ali Kemal Efendi,
    *Rifat Börekçi,
    *Mazhar Müfit Kansu,
    *İbrahim Ethem Akıncı,
    *Asker Saime,
    *Eribe,
    *Türkan Baştuğ,
    *Mustafa Necati,
    *Vasıf Çınar,
    *Hasan Ali Yücel,
    *Ruşen Eşref Ünaydın,
    *Yunus Nadi,
    *Falih Rıfkı Atay ve niceleri…

    Mustafa Kemal fikir adamı idi, tek başına hiçbir şey yapmamıştır. Arkasında dev bir kadro vardır. Onu yalnızlaştıran aslında, bu isimleri saklayanlardır. Bilmenizi istemiyorlar, neler yapıldığını anlamanızı istemiyorlar, Cumhuriyet’in nasıl yokluk içinde kurulduğunu bilmenizi istemiyorlar, kısaca anlatarak bir günde kurulmuş hissi veriyorlar…

    Atatürk'ün kendisinin kurduğu ve özerk kurumlar olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ne yapmaktadır? Neden Cumhuriyet dönemine ait kitapları tekrar basmamaktadır? Nedeni şu, kendi ayakları üzerinde dursun diye devletten bağımsız kurulan bu kurumlar, 1980'lerden sonra devlet himayesine alındı. Yani iktidara göre yayınlar çıkarmaya, Cumhuriyet döneminin yayınlarını tekrar basmamaya başladı. Türk Tarih Tezi sahaflarda ateş pahası ama TTK bu kitabı inatla tekrar basmıyor, basmak istemiyor!

    Mustafa Kemal’i anlamak için, Cumhuriyet’i anlamak gerekir.

    Ne haldeydik, ne hale geldik sorunu sorduğumuzda, Turgut Özakman şöyle diyor;

    "Kısacası ölüyorduk, dirildik; kulduk, vatandaş olduk; yarı sömürgeydik, tam bağımsızlığa kavuştuk; çağdışıydık, çağı yakaladık; dünyaya kapalı bir toplumduk, dünyaya açıldık; ikinci sınıf bir devlet muamelesi görürken, milletler ailesinin eşit bir üyesi olduk; her yerde ve her düzeyde saygı gördük; uygar dünyanın kamuoyu karşımızdaydı, yanımızda yer aldı; milli ekonomi ve planlı kalkınma dönemini açtık; Batı on yıl tek kuruş kredi vermediği halde, dürüst ve bilinçli bir yönetim sayesinde sanayi dönemini başlattık; birçok fabrika kuruldu; Osmanlı Devleti borca batıktı, bütün borçlarını son kuruşuna kadar ödedik; kıt kanaat geçindik ama tüm yabancı kurumları ve demiryollarını millileştirdik; yeni demiryolları yaparak yurdun batısıyla doğusunu, kuzeyiyle güneyini birleştirdik; sanata, kültüre, spora büyük önem verdik; onurlu, bağımsız bir dış politika izledik; bütün komşularımızla dostça ilişkiler kurduk." #29696994

    Yetmez ama kısa bir özet bile nefeslerimizi kesmeye yetiyor haliyle…

    *

    "Çözümleri, yaşadığımız hayatın içinden çıkardık. Hiçbiri sebepsiz değildir, hepsi hayat kadar güçlü gerekçelere dayanmaktadır."

    Bu söz o kadar büyük anlamlar içeriyor ki, etrafımıza baktığımızda her şeyde bu sözü görebilmemiz mümkün.

    Kahvesine atacak şeker bulamayan Atatürk, 1926 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nı kuracaktı.
    İstikbali Göklerde arayan Atatürk, 1936’da Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nı kuracaktı,
    Savaşta silah bulamayan Atatürk, 1926’da Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı kuracaktı,
    Kurtuluş Savaşını veren askerlerin halini bilen Atatürk, 1927’de Bünyan Dokuma Fabrikası’nı kuracaktı,

    Eskişehir Kiremit Fabrikası 1927’de,
    Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası 1928’de,
    İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası 1929’da,
    Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası 1930’da,
    Konya Ereğli ve Bakırköy Bez Fabrikaları 1934’te
    İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası 1934’te,
    Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası 1934’te,
    İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası 1934’te,
    Bursa Merinos Fabrikası 1935’de
    Ankara Çubuk Barajı 1936’da,
    Malatya Sigara Fabrikası 1936’da,
    Karabük Demir Çelik Fabrikası 1937’de,
    Divriği Demir Ocakları 1938’de,
    Sivas Çimento Fabrikası 1938’de kurulmuştur.

    Bu fabrikalar neyi ifade etmektedir?

    Batı tarafından sömürülen Osmanlı üretmemiş, tüketmiş, borçlanmış ve sömürge edilmiş, en sonunda fişi çekilmiştir.

    Genç Cumhuriyet ise, kısa vadede borçları kapatmış, yabancı sermayeli şirketleri millileştirmiş, üretmiş ve kalkınmaya başlamıştır.

    Bu fabrikalar, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ifade etmektedir!
    Şehit kanlarının boşa gitmediğini göstermektedir!
    Köylünün, çalışıp millete efendilik etmesini ifade etmektedir!
    Bu fabrikalar DİRENEN bir ülkenin Kaleleridir.

    Atatürk “Her Fabrika Bir Kaledir.” demiştir. Bu sözün haklılık payı o kadar yüksektir ki, bu sözü kavrayamamış olanlar değer bilememiştir.

    Batı 300 yıldır atılım yaparak gelişmiş ve modernleşmiş bir toplum olmasına karşın, Osmanlı bu durumdan çok uzaktı. Genç cumhuriyet 15 yılda yapılan atılımlarla arayı kapatmış, ekonomik alanda yükselme yaşanmış, üniversite reformları ile eğitim çağ atlamış, okuma yazma oranı harf inkılabı ile yükseltilmiş, yetişen öğrencilerimiz yurt dışına eğitimine “KIVILCIM” olarak gönderilmiş, “ALEV” olarak dönmüşlerdir.

    Cumhuriyeti anlamak için, her bir kıvrımı, her bir dokunuşu bilmek gerekir. Hissetmek, ait olmak, paylaşmak ve minnet duymak gerekmektedir.

    Yanında arkadaşları vardı, evet. Nutuk’ta çok önemli bir gerçeği söyler Atatürk;

    “Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî yaşamın bugünkü cumhuriyet ve cumhuriyet yasalarına kadar gelen gelişmelerinde, kendi fikrî ve ruhî yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe, bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir. Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş, bütün toplumumuza uygulatmak zorunluğunda idim.”
    1927 (Nutuk I, s. 15-16)

    Yavaş yavaş yaptı, Cumhuriyet’i içinde sakladı, soranlara cevap vermedi, ta ki ilan edeceği evreye kadar.

    Üst paragrafta Nutuk’tan yaptığım alıntı çok önemlidir. Yanındaki arkadaşlarının KAVRAYIŞ SINIRINDAN bahsediyor Atatürk. Nasıl ki, bugün "nasıl anlamıyorlar" diyorsak, o gün de anlaşılmıyordu.

    Mustafa Kemal Cumhuriyet derken, Saltanat diyorlardı,
    Mustafa Kemal Özgür Kadın derken, onlar perdeler arasında kadın istiyordu,
    Mustafa Kemal Üretelim derken, onlar borç alalım diyordu,
    Mustafa Kemal Geldikleri Gibi Giderler derken, onlar Amerikan ve İngiliz Mandası diyordu,
    Mustafa Kemal Tam Bağımsızlık derken, onlar yapma etme İzmir’i de mi alacağız diyordu,
    Mustafa Kemal Eğitim derken, onlar medrese diyordu,
    Mustafa Kemal Bilim derken, onlar halife diyordu,
    Mustafa Kemal Modern Türkiye derken, onlar hilafet istiyordu,

    Yanında olan insanlar kısım kısım, fikir fikir ona karşı çıkmıştı. Onları idare etti, dereyi geçmesi gerekiyordu.

    Yaptığı birçok şeyi tabi ki onunla yola çıkanlarla yaptı, ama;
    Birçok yeniliği ve gelişimi de ONLARA RAĞMEN yaptı!

    *

    *** LOZAN ***

    Özellikle LOZAN’ın hala anlaşılamadığını görüyoruz. Bu kitap özelinde bilerek konu etmedim, çünkü LOZAN’a yakışır bir inceleme, LOZAN ile ilgili bir kitapta olmalı.

    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Kuyruk acısının farkındasınız değil mi? Lozan işte böyle bir anlaşmadır. Lozandan önce kaybedilen toprakları ve ada ve adacıkları bilmeyenler ilk önce onları öğrenmeliler. Torun tombalak lafları ağızlarından düşmüyor ama soru sorduğunuzda “sen benim ceddime” diye başlıyorlar. Neyse…

    Mondros, Sevr ve Lozan ile ilgili başka planlarım var, şimdilik affınızı istiyorum.

    *

    Mustafa Kemal Atatürk
    Kuldan birey,
    Ümmetten millet,
    Saltanattan Cumhuriyet yaratmıştır.
    Bugün yapılmak istenen şey,
    Bireyden Kul olması, Milletten ümmet olması, Cumhuriyet Rejiminin Saltanat vari bir rejim halini almasıdır.
    FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR bireyler yetişmesi için bize en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i bırakan Atatürk’e karşı, onu anlayan ve fikirlerini kendisine rehber edinen Türkiye Halkı, gerçek anlamda bu saçmalığı yer mi?
    Yiyenlere afiyet olsun, CUMHURİYET evlatları buna izin VERMEZ!
    İçiniz müstereh olsun!

    *

    Kitap içeriğinde olan ama değinmediğim, Hitler ve Mussolini konusunu başka incelemelerde detaylıca anlatıyorum, o yüzden incelemeyi uzatmak istemedim. Hitler ve Mussoli’nin kadınlar hakkında ki görüşlerinden iki alıntı paylaşıp, Özdemir İncenin Cumhuriyet kadınlarımıza sorduğu soruyu, ben de okurlarımıza sormak istiyorum.

    Mussolini;
    "Çalışan kadın, erkeğin işsiz kalmasına neden olmaktadır." #40425413

    Hitler;
    "Nasyonel Sosyalistler, kadınların politik hayatta konumlanmasına yıllarca karşı çıktık, çünkü bize göre bu değersiz olurdu." #30664054

    Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini Etkisi Batılı kadına adeta “cehennem” hayatı yaşatırken aynı dönemde Türkiye’de ATATÜRK Etkisi, Türk kadınını bin yıllık zincirlerden kurtarıp ÖZGÜRLEŞTİRİYORDU.

    O zaman şu soruyu soralım;

    "Ruh ve Kafa sağlığı yerinde bir kadın kendisini esaretten kurtaran bir yasa yapan Cumhuriyet'e nasıl karşı olur?" #36123811

    *

    Sinan Meydan ‘ın belgelerle yazdığı kitaplar, birçok kıyıda köşe kalmış konuyu gün yüzüne çıkartıyor. Kendisine yazdığı bütün eserleri için teşekkür ediyorum. Cumhuriyet’in ilk döneminde Falih Rıfkı Atay vardı, ben ona Atatürk’ün kalemşörü diyorum, bizim dönemimizde ise Sinan Meydan var!

    *

    Ve Unutmadan;

    "Bu toprakların kötü kaderini değiştiren etki;
    Mustafa Kemal Atatürk Etkisidir." #40428206

    Ve son olarak, diyeceğim o ki;

    "Bu topraklarda yaşayan aklı başında birinin
    -eğer cahil veya hain değilse-
    Atatürk'e düşman olması mümkün müdür Allah aşkına?" #28672371

    Sinan Meydan

    *

    İncelemeyi okuduğunuz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Bu kitabı okumadan önce Yüzyılın Kitabı - Yüzyılın Lideri nı okuyunuz. Atatürk Etkisi, bu kitabın devamıdır.

    10/10

    *

    Kitap içerisinde bulunan kaynakça kitapların bir çoğuna sahibim. Bu kitapların bir kaçını sizler içinde ekliyorum;

    Mustafa Kemal Atatürk - https://1000kitap.com/kitap/nutuk--131279 ve Atatürk'ün Bütün Eserleri

    Falih Rıfkı Atay - Çankaya

    Cahit Kayra - 1923 - 1950 Devletçilik Altın Yıllar

    İsmail Yavuz - Mustafa Kemal'in Uçakları

    Lord Kinross - Atatürk

    Afet İnan - Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler

    Şerafettin Turan - Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Devrim Tarihi (1. Kitap)

    Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)

    İlave olarak;

    Cengiz Özakıncı - Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    Kansu Şarman - Türk Promethe'ler

    Arnold Reisman - Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk'ün Vizyonu

    Murat Bardakçı - Yıkılış ve Kuruluş, Clt

    Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu

    Erol Mütercimler - Fikrimizin Rehberi

    (...)