• Yani sen elmayı seviyorsun diye
    Elmanın da seni sevmesi şart mı?
    Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
    Yahut hiç sevmeseydi
    Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

    Nazım Hikmet Ran
  • Gülmek... Bizim geleneksel kültürümüzde ne ayıp bir şey? "Kadın gibi" nitelemesiyle çift ağızlı bir bıçağa dönmüştür ve onur kırıcı bir üslupla keserler insanın sevincini. Birazcık fazla gülen herkes (fazlanın ölçüsü neyse), başına bir kötülük geleceği korkusuyla eliyle ağzını kapar.
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 18 - Kırmızı Kedi yayınları
  • Suç ve Ceza'yı ne kadar anlamıştım, bilir
    miyim? Marmeledov'un meyhanede söyledikleri,
    bugün okumuşum gibi aklımda: yoksulluk ayıp
    değil mösyö, ama sefalet.
  • 224 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    “Çocuklar geleceğin insan hammaddesidir. Gelecek ise elektronik beyinlerin, uzay araçlarının çağıdır. Bütün bu makineleri kullanmak için bir teknisyenler be uzmanlar kadrosuna gereksinim olacaktır.
    Çocuklarımızı bu yarının dünyası için yetiştirecek yerde, onların yıllarca, bir sürü değerli zamanı yararsız oyunlarla ziyan etmesine göz yumuyoruz. Bu, uygarlığımız için büyük bir ayıp ve gelecek kuşaklara karşı da bir suçtur!”
    Bu yazıyı kitapta okuyunca aklıma çocukluğum geldi. Sokakta akşama kadar oynadığım, okul çıkışında mahalle arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar meğer ne kıymetliymiş..90’lı yılların çocuğu olduğum için şanslıymışım. Şimdiki aileler çocuklarına oyun oynatmıyor, sokağa sal(a)mıyor.
    Ama çocuklarına kendileri de zaman ayırmıyor... Gerek kendi işleri gerekse çocuğun ders çalışma zorunluluğu(!) yeni nesli robotlaştırıyor, ruhsuz, mutsuz ve bazen de duygusuz nesiller yetişiyor.
    Kitabın kahramanı Momo ve arkadaşlarının her gün saatlerce oyun oynadıkları dönemden, bir anda herkesin zaman hırsızları yüzünden hapsedildiği bir döneme donusleri anlatiliyor bu sevimli kitapta. Sevimli diyorum çunku kitaptaki karakterler bana samimi geldi ve keyifle okudum.
  • “Öyle ise beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Ve bana şükredin ve beni inkâr etmeyin.”[1],

    “Ve Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kesilerek O’na ulaş.”[2],

    “Ey imân edenler! Allah’ı çok zikirle zikredin.”[3]

    “Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin!”[4].

    Her organın bir kulluk şekli vardır; kalp ve dilin kulluğu da zikr iledir. Zikretmeyen dil görmeyen göz, işitmeyen kulak, tutmayan el gibidir. Nitekim bir hadiste Resul-i Ekrem (asm) buyurmuşlardır ki:

    “Rabbini zikredenle etmeyenin hâli diri ile ölünün hâli gibidir.”[5]

    Yani Rabbini zikreden kimse diridir, Rabbini zikretmeyen kimse de ölüdür. Zikrullah etmeyen kimse her ne kadar dünya işiyle meşgul olsa da zâhiri ibadetten uzak ve muattal olduğu gibi bâtını da bâtıldır. Kalbi uyanık ve zâkir olan kimse dünya işi ile meşgul olsa da kalbi zâkirdir. Nitekim âyet-i celîlede böyle insanlar için:

    “Ticaretin ve alışverişin, onları Allah’ın zikrinden, namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten alıkoymadığı adamlar ki (onlar), kalplerin ve gözlerin (dehşetten) döneceği günden korkarlar.”[6] denmektedir.

    A‘râf Sûresi, 7/205 ve Ahzâb Sûresi, 33/41-42 de Allah’ın içten yalvararak ve korkarak alçak sesle sabah akşam çokça zikir ve tesbih edilmesi emredilmiş, Ankebût Sûresi, 29/45 de O’nun zikrinin her şeyden üstün olduğu vurgulanmış, Allah’ı anmanın bütün ibadet ve itaatlerden önemli sayıldığı ifade edilmiştir.

    İlk dönemlerden itibaren “kitâbü’z-zikr, kitâbü’d-duâ, kitâbü ameli’l-yevmi ve’l-leyle” gibi başlıklar altında, günlük hayatta düzenli biçimde ya da herhangi bir durumda okunması tavsiye olunan duaları rivâyetleriyle birlikte derleyen birçok eser hazırlanmıştır. Sonraki dönemlerde bu tür derlemelerde zikrin mahiyeti, çeşitleri, faziletleri ve faydalarına da önemli bölümler ayrılmış ya da zikir konusunu başlı başına ele alan eserler telif edilmiştir. [7].

    Kur’ân’da türevleriyle birlikte birçok âyette geçen zikir, Allah’ı dille hamd, tesbih ve tekbir şekliyle övmek, nimetlerini anmak, bunları kalple hissetmek ve tefekkür etmek, kulluğun gereklerini akıl, beden ve mal ile yerine getirmek, namaz kılmak, dua ve istiğfarda bulunmak, kevnî âyetler üzerinde düşünmek şeklindeki mânalarının yanı sıra Kur’an, önceki kutsal kitaplar, levh-i mahfûz, vahiy, ilim, haber, beyan, ikaz, nasihat, şeref, ayıp ve unutmanın zıddı gibi anlamlarda da kullanılmıştır.

    Zikrullahın envaı çokdur. Lafza-i celâl, kelime-i tevhid, esmâ-i hüsnâ ile zikr olduğu gibi Kur’ân tilâveti, hadis-i şerif kıraati, din ilimleri öğrenmek de hep zikrullahdan ma‘dûddur.[8] Hadisler ışığında Allah’ı zikretme yollarını, lafızlarını Fahri Kâinattan şu şekilde öğreniyoruz:

    Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir:

    “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.” (Buhârî, Daavât 3)

    * Müslim, Zikir 41'de geçen bir hadiste de: “Benim de kalbime gaflet çöküyor, ben de Allah’tan günde yüz sefer bağışlanma istiyorum.” buyuruluyor.

    Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Nebiyy-i Ekrem (asm) Efendimiz:

    “İki kelime vardır ki Rahman Teâlâ’ya sevgili, lisanda hafif mizanda da ağırdırlar. Bunlar, 'Subhanallahi ve bi hamdihi subhanallahi’l azîm.' kelimeleridir.”[9]

    Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    “Bir kimse sübhânallahi ve bi–hamdihî: Ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim, derse, cennette onun için bir hurma ağacı dikilir. ”[10]

    Nebiyy-i Ekrem (asm) “İmânınızı dâimâ yenileyiniz” buyurduğunda:

    “Yâ Resûlellah imanımızı nasıl yenileyeceğiz?” diye sual olundu. Cevaben:

    “Lâ ilâhe illallah zikr-i şerifini çok yapınız, buyurdu.”[11]

    Câbir radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:

    “Zikrin en faziletlisi lâ ilâhe illallah’tır. ”[12]

    Peygamberimiz buyuruyor:

    “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi, zikrini çok ediniz. Zîrâ o, cennetin hazinesidir.”[13]

    Peygamberimiz (asm) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

    “Her kim günde yüz kere 'Subhanallahi ve bi hamdihi' derse o kimsenin hataları deniz köpüğü kadar da olsa dökülür, yâni mağfiret olunur.”[14]

    “Muhakkak ki Allah Teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları bellerse cennete girer.” [15]

    “Ne ben, ne de benden evvelki nebîler 'Subhanallahi ve’l hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallahu vellahu ekber.' tesbîhinden daha efdal bir kelime ile tesbîh etmemişlerdir.” [16]

    İbn Ömer radıyallahu anhümâ "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu" dedi:

    "Allah'ı anmaksızın çok konuşmayın. Allah'ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise, Allah'dan en uzak kimseler olduğu kesindir."[17]

    Ebû Hüreyre radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyledi:

    “Bir kimse her gün yüz defa, 'Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l–mülkü ve lehü’l–hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.', derse, on köle âzâd etmiş kadar sevap kazanır; ona yüz iyilik sevabı yazılır; yüz günahı bağışlanır; bu zikir o gün akşama kadar o kimsenin şeytandan korunmasını sağlar. Bu zikri ondan daha fazla tekrarlayan kimse dışında hiç kimse daha faziletli bir iş yapmamış olur.”

    Resûl–i Ekrem sözüne şöyle devam etti:

    “Bir kimse günde yüz defa 'Sübhânallâhi ve bihamdihî' derse, onun günahları deniz köpüğü kadar bile olsa hepsi bağışlanır.”[18]

    Sa‘d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh şöyle dedi: Bir bedevî Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek:

    – Bana söyleyeceğim bir zikir öğret, dedi. Resûl–i Ekrem ona şu zikri okumasını tavsiye etti:

    “Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, Allâhü ekber kebîran ve’l–hamdü lillâhi kesîrâ ve sübhânallâhi Rabbi’l–âlemîn, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l–Azîzi’l–Hakîm:"

    "Tek olan Allah’tan başka ilâh ve O’nun bir eşi ve benzeri de yoktur. Kudreti ve saltanatıyla Allah en büyüktür. Bitip tükenmeyen hamd O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih ederim. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Azîz ve Hakîm olan Allah’ın yardımıyla kazanılabilir.”

    Bedevî:

    – Bunlar Rabbim için söyleyeceğim dua ve zikirlerdir. Kendim için ne söylemeliyim, dedi. Resûl–i Ekrem:

    “Allâhümmağfir lî verhamnî vehdinî verzuknî: Allah'ım, beni bağışla, bana merhamet et, rızânı kazandıracak işler yaptır ve bana hayırlı rızık ver, de.” buyurdu.[19]

    Muâz radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun elinden tuttu ve:

    “Muâz! Vallahi seni gerçekten seviyorum.” buyurdu. Sonra sözüne şöyle devam etti:

    “Muâz! Her namazdan sonra şu duayı mutlaka okumanı tavsiye ediyorum: Allâhümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik: Allah'ım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana lâyık ibadet etmek için bana yardım eyle!...”[20]

    Ali radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona ve Fâtıma radıyallahu anhâ’ya:

    “Yatağınıza girdiğiniz zaman veya istirahate çekildiğiniz zaman otuz üç defa Allahü ekber, otuz üç defa sübhânallah, otuz üç defa da elhamdülillâh deyiniz.” buyurdu.[21]

    Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    "Her namazın ardından otuz üçer defa Allah’ı tesbih eder, O’na hamdeder ve tekbir getirirsiniz.”

    Hadisi Ebû Hüreyre’den rivayet eden Ebû Sâlih’in söylediğine göre, sahâbîler bu zikirleri nasıl okuyacaklarını sorunca Resûl–i Ekrem şöyle buyurdu:

    “Her birinden otuz üçer defa olmak üzere sübhânallah, elhamdülillah, Allâhü ekber, dersiniz. "[22]

    Ebû Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    “Her birinizin her bir eklemi (ve kemiği) için bir sadaka gerekir. Binaenaleyh her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tehlil sadakadır, her tekbir sadakadır. İyiliği tavsiye etmek sadakadır, kötülükten sakındırmak sadakadır. Kulun kuşluk vakti kılacağı iki rek’at namaz bütün bunları karşılar.”[23]

    Ebü’d–Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashâbına:

    “Size en hayırlı, Allah katında en değerli, derecenizi en fazla yükseltecek, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı, düşmanla karşılaşıp da sizin onların boynunu vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevap getirecek amelin ne olduğunu haber vereyim mi?” diye sordu. Onlar da:

    – Evet, söyle dediler. Resûl–i Ekrem de:

    “Allah Teâlâ’yı zikretmektir.” buyurdu.[24]

    Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse, melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.” [25]

    Hadislerde de zikrin önemine ve zikir ehlinin faziletlerine işaret edilmiş, zikir halkaları cennet bahçelerine benzetilmiştir. En hayırlı amelin Allah’ı zikretmek olduğu, zikrin altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla savaşmaktan bile üstün sayıldığı kaydedilmiştir. Ayrıca zikir maksadıyla bir araya gelen topluluğu ilâhî rahmetin ve meleklerin kuşatacağı, üzerlerine sekînet ineceği, Allah’ın da onları kendi nefsinde anacağı, yeryüzünde “Allah Allah” diyen bir kişi bulundukça kıyametin kopmayacağı belirtilmektedir.[26]

    Cenab-ı Allah’ı anmanın sığınma (istiâze), besmele, takdis, tesbîh (sübhânellah), hamdele (elhamdülillâh), tekbir (Allâhü ekber), tehlîl (lâ ilâhe illallah), havkale (lâ havle velâ kuvvete illâ billâh), istiğfar, tasliye (salavât) şeklindeki ifadelerle yapılması mümkündür.

    İbadetlerin sıhhati için belli şartlar gerektiği hâlde zikir için hiçbir şart ileri sürülmemiştir; gece gündüz, ayakta, oturarak, yatarak, abdestli abdestsiz zikir yapılabilir.

    Dil ile Allah’ı anmanın sesli ya da sessiz yapılması hususunda çeşitli rivayetler vardır. Kur’an’da Allah’ın içten yalvararak ve korkarak yüksek olmayan bir sesle tesbih edilmesi emredilmiş (A‘râf 7/205), Hz. Peygamber yüksek sesle tekbir getiren bir cemaati,

    “Siz ne sağıra sesleniyorsunuz ne de gâibe.” sözleriyle uyarmıştır[27].

    Öte yandan bir kutsî hadiste,

    “Kulum beni bir toplulukta anarsa ben de onu daha hayırlı bir toplulukta anarım.” dendiği[28],

    Resûlullah’ın ashaptan bir gruba, “Ellerinizi kaldırın ve hep birlikte ‘lâ ilâhe illallah’ deyin.” buyurarak zikir yaptırdığı[29], mescidde yüksek sesle zikir yapan bir kimse için, “Ah edip inleyerek gönülden yakarıyor.” deyip onu engellemediği rivayetleri vardır.

    Yine cemaatle kılınan namazların bir kısmında kıraatin sesli, bir kısmında sessiz icra edildiği, hac ve umrede telbiyenin yüksek sesle söylendiği, Kur’an’ın sesli ya da sessiz okunabildiği bilinmektedir. Bu rivayet ve uygulamalar dille zikrin, yerine, zamanına ve kişilerin durumuna göre her iki şekilde de yapılabileceğini göstermektedir[30].
  • “Kısacası, sizin gerçek yaşamı görmüşlüğünüz, yaşamışlığınız falan yok; çeşit çeşit varsayımla, kuramla vakit öldürüyorsunuz. Acıları küçümseyişinizin, hiçbir şeye aldırış etmeyişinizin bana göre basit bir nedeni var: yan gelip yatmayı iş edinmiş bütün Rus tembelleri gibi dünyada her şeyi değersiz, boş görmek, yaşamı, acıyı, ölümü hiçe saymak, böylece yaşamın özünü kavradığınıza inanarak mutluluğa ermek... Siz, sözün gelişi, yontulmamış bir köylünün karısını dövdüğünü görürsünüz ama araya girip kadını kurtarmaya kalkmazsınız. Çünkü nasıl olsa ikisi de er ya da geç ölüp gidecektir. Karışmanın ne gereği var, değil mi? Ayrıca size göre, kaba köylü sopa atmakla patakladığı kadını değil, asıl kendini küçük düşürmektedir.
    Biz sarhoş dolaşmanın kafasızlık, ayıp bir şey olduğunu söyleriz; siz içilse de içilmese de sonunda öleceğiz, diyerek karşı çıkarsınız. Hastanenize dişi ağrıyan bir köylü kadın gelse ‘Bırak ağrısın. Ağrı, onu düşünmekten kaynaklanır;
    ayrıca bu dünyada acı çekmeden yaşanmaz. Sonunda hepimiz ölecek değil miyiz?’ anlayışıyla zavallıyı başınızdan savarsınız. Üstelik içinizden yüzde yüz şu düşünceler geçiyordur: ‘Seninle mi uğraşacağım, be kadın! Tam derin konulara dalmıştım, votkamı yudumluyordum, gelip rahatımı bozdun!..’ Genç bir adam, ‘Şu işi nasıl yapsam, nasıl üstesinden gelsem?’ diye bir ağabey öğüdü almak üzere yanınıza gelse başka biri, eminim ki düşünüp taşınır, ondan sonra yanıt verir. Ama sizde yanıt hazırdır: ‘Yaşamın özünü kavramaya, gerçek mutluluğa erişmeye çalış!’ Şu ‘gerçek mutluluk’ ne menem şeydir, onu da açıklamadan geçiştirirsiniz.
  • Yaşar Kemal'in Kürt Raporu
    *Kürt sorunu, Türkiye'nin demokratikleşme sorunudur. Kürtleri insan haklarından yoksun kılmakla dünyanın hiçbir yerinde demokrasi gerçekleşmez.
    Sen ülkedeki on beş milyona yakın bir kitleyi bütün insan haklarından yosun kılacaksın, sonra da dünyanın karşısına çıkıp "ben ülkemde demokrasiyi gerçekleştirdim" diyeceksin. Üstelik de bu korkunç yalanını, bu çağda insanoğluna yutturacaksın. İnsanlık unutmayalım ki, bizim demokrasimizin adını çoktan koydu. Buna "Örtülük Faşizm" diyorlar. Ha, bir de Asya tipi demokrasi diyorlar. Böylesi bir demokrasiyi dünyaya yutturmak ahmakça bir ham hayalden başka bir şey değildir.

    * Sen gel kardeşimi Cumhuriyet kurulduğundan bu yana asimile etmeye çalış. Ona yetmiş yıl ikinci sınıf vatandaş muamelesi yap. İşkence et. Toptan sürgünlerde süründür, yapmadığını bırakma. Asimile etmeye gücün yetmediği bu büyük insan kişiliğini dilinden, kültüründen insanından yoksun kıl. Böyle kardeşliğin de...

    *Sonra da hep bir ağızdan bağırıyoruz."Bu Kürtler ne istiyor". Kardeşlerince gasp edilmiş insanlığını istiyor. İnsanlığın da en asgarisini istiyor.
    * Kürtçe çok gelişmiş bir destanlar, türküler masallar dilidir de. Kürtçe 12 yüzyıldan bu yana yazılı edebiyatın da dünya çapında büyük şairlerini yetiştirmiştir. Eğer 70 yıldır bu dilin önüne geçilmeseydi Kürt dili de büyük romancılarını, şairlerini yetiştirebilirdi. Ve bu aykırı dilden gelen kültür Türk kültürünü besler, Türk kültürü de bu kültürün besler, ortaya bir Anadolu kültür zenginliğin çıkardı. İşte Örtülü Faşizm bu erişilmez zenginliğin önüne geçti.
    *Kürt halaylarına, Kürt türkülerine Türk halayı türküsü demek ayıp değil mi? Sanki Türk halkının Kürt halkından eksik kalır yanı varmış gibi, Kürt halkının kültürünü Türklere mal etmek, Kürt halkını küçümsemek, onu aşağılamak değil mi? Bu iki kültür birbirleriyle, sağlıklı olarak kaynaşsaydı, bugün Türkiye'nin görüntüsü insanlık için de çok başka olurdu.
    *Kürtlerin kültürüne kavuşması onu zenginleştirmesinin kime ne zararı var? Ne zararı, sayılmayacak faydası var. Bu faydayı anlayabilmek için insanın faşişt kafayla değil, insanı bilgili, dünyayı demokrasi insan haklarının ne menem şey olduğunu anlayacak kültürlü kafayla düşünebilmesi gerek.
    * Türkiye'nin gerçek demokrasiye ulaşması gerçek demokrasi de kürt kimliğinin tanınmasına, Kürtlerin insan haklarına kavuşmasından geçer. 15 milyona yakın bir kitleyi sen ülkende her şeyden mahrum kıl, ondan sonra" ben demokratım" de Kürtler başbakan, cumhurbaşkanı, milletvekili, general, büyük bürokrat oluyor, benim gibi yazar bile oluyor, daha ne istiyor bu Kürtler? Dilini istiyor sayın baylar, kültürünü kimliğini istiyor. Bu yüzyılda dilini, insanlığı zenginleştirmek istiyor.