• İdama mahkûm!

    Peki, neden olmasın? “İnsanlar,” hangi kitapta okudum bunu bilemiyorum, ama yalnızca iyi şeylerden söz eden bir kitapta, “bütün insanlar günü belirsiz bir ölüme mahkûmdurlar,” diye bir cümle okumuştum. Peki, o halde, benim için değişen ne vardı ki?
  • 192 syf.
    Bazen kafanızda bir sürü kelime dolaşır, beyniniz o kadar doludur ki kalemi elinize aldığınızda sayfalarca yazacağınızı sanırsınız. Tam kalemi elinize alırsınız o da ne! Sayfa size bakar siz sayfaya... Kalem elinizde ağırlaşır, o kafanızın içindeki bir sürü kelime uçar gider... Sanırım işte şimdi tam bu haldeyim...

    Kitap bittiğinde yazacağım çok şey vardı hatta okurken tasarlamıştım yazacaklarımı. Şimdi ise kelimeleri nasıl toplayacağımı düşünüyorum.

    Hayata özel bir çocuk olarak başlayan kahramanımızın zaman içerisindeki değişimini, düşüncelerini, karşılaştığı zorlukları nasıl aştığını,çevresindekilerin kendisine bakış açısını, kısaca özel olan hayatını okuyoruz bu kitapta. Söylenecek o kadar çok şey var ki aslında bu konu ile ilgili...
    Çok şey var çünkü bire bir bu durumu yaşayan aile bireyleri olan biriyim. Onların yaşadıkları, hayata bakış açıları, etraflarında olan biteni yorumlamaları o kadar farklı ki. Aslında onların bu farklılıkları,farklı bakış açısı geliştirmeleri tamamen bizim onlara karşı olan tutumlarımızdan kaynaklanıyor. Onları kabullenmiyoruz oldukları gibi benimseyemiyoruz. Bu o kadar ağır bir cümle ki... Dışlıyoruz çünkü bize benzemiyorlar. İstemiyoruz çünkü bizim gibi görünmüyorlar... Ben aynı sofraya oturmayan, onlarla tek kelime konuşmayan, sokağa onlarla çıkmaktan utanan çok kişi gördüm.
    Bir merhabayı muhabbetten sayıp, bir tebessüme dünyalarını size açıyorlar. Tek farkları bence hayata ve insanlara olan kırgınlıkları...En büyük sorun bizim onların önüne koyduğumuz engeller...
    Klasik olacak ama asıl engel bizim beynimizde, bakış açımızda, düşüncelerimizde... Ve biz kendimizi düzeltmedikçe aramızdaki bu engel asla kalkmayacak...

    Keyifli ve bilinçli okumalar...
  • 80 syf.
    ·8 günde·5/10
    "Çünkü sadece kendi kaderin bir gizem olarak yaşayabilenlerin gerçek anlamda yaşadıklarına inanıyorum."
    "İnsanların geçmişte kalan her şeyin hep hata ve ileriye bir hazırlıktan ibaret olduğunu sanmaları genel bir delilik hali herhalde ve sanırım soğuk bir kalemi sıcak, yaşayan elime alıp da kuru bir kağıdın üstünde yaşıyor olduğumu anlatmaya çalışırken kendi göstermiş olduğum cüreti de anlıyorum."(Ne cümle ama )
    "Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.."
  • 200 syf.
    ·9/10
    "Kesinlikle biliyorum ki düşündüğüm, söylediğim, yaptığım her şey bana döner."
    "Mutluluk asla başkalarından aldığınız bir şey değildir. Hissettiğiniz mutluluk, verebildiğiniz sevgiyle doğru orantılıdır."
    Bazen kitap okursunuz, onda yazan cümleler sizi tam hedeften vurur ve "Ne kadar da doğru demiş!" diye düşünürsünüz. Artık Biliyorum kitabı benim için öyle bir kitap oldu. Okudum, düşündüm, satırların altını çizdim. Beş altı saatlik bir yolculuk esnasında otobüsle değil de kitabın içinde yolculuk etmiş gibi oldum.
    Kişisel gelişim kitaplarını okumayı artık midem kaldırmıyor. Ancak bu kitap o gruba giriyor mu bilmiyorum ama giriyorsa bile çok farklı. Güzel tespitler, doğru işaretler barındırıyor. Kelimeler satırlardan sadırlara geçiyor.
    "İşler iyi gitmediğinde nasıl olduğunuzu merak eden insanların olduğunu bilmek- işte sevgi bu." Özellikte bu günlerde bu cümle öyle anlamlı ki benim için. İşler iyi gitmiyor. Ama merak edenleri görmek iyi geliyor.
    "Sizi tatmin etmeyen işler için bu kadar çaba sarf ederseniz ne olur? Ruhunuzu emer. Yaşam gücünü alır." Rota çizen bu kitap barındırdığı bu cümleler için de değerli.
    Gerçekten başucu yapılası bir çalışma. En azından bir iki kez okunması gereken bir kitap. Kitabın etkili olması yazarın samimiyetiyle alakalı. Yazar kendi ifadesine göre "imbiğinden" geçirdiği kelimelerle, düşüncelerle bu çalışmayı hazırlamış. Yaptığı programlar, özel hayatındaki deneyimlerinin yaptığı katkı ortaya güzel bir çalışma çıkarmış.
    'Herkes okumalı' diyeceğim kitaplardan biri.
  • 436 syf.
    ·10 günde·9/10
    Vaktiyle bir İnce Memed varmış. Sıska, dağdan dağa kaçmaktan teni kavrulmuş, kapkara olmuş, iri gözlü , rüzgar uçursa yerle bir olacak güçte bir oğlan. Öyle heybetli falan da durduğu yok. Olsa olsa en fazla yirmisinde bir fıkara. Kim böylesini ciddiye alır canım..
    Eh doğru, Abdi Ağa da böyle düşündü.Türlü türlü işkenceler etti Memed'e. Ağalığı batsın! Sahi o kör olasıcadan bahsetmedim. İçinde bulunmayan nurun eksikliği yüzüne çalınmış, adaletten bihaber, doyumsuz olan insanoğlunun biricik timsalı, aldıkça alan, aldıkça kinlenen, nice sabinin hakkına giren namussuz adam. Namussuz dedim diye kızmadınız ya? Vallahi öyle demesem Memed affetmezdi beni . Sadece Memed mi? Hayır, Süleyman Emmi, Hürü Kadın, Koca Osman, Iraz teyze, hatta Recep Çavuş ve daha nice kişi.
    ***


    Yaşar Kemal… Sait Faik'in Semaver kitabını imzalarken altına "Türk'lerin en Kürdü; Kürtler'in en Türk'ü" diye not düştüğü Kahraman adam.. O kimse konuşmadığı zamanlar da konuşmuş, etrafındakiler etme Yaşar bey bunu deme dediğinde umrumda değil çıkışmıştır. Umrunda olmadığını, Hrant Dink’in cenazesinde "Ne …. yerlerse yesinler! " gibi bir cümle kurma yürekliliği göstererek bir kez daha kanıtlamıştır. Mağdurun yanında olması beni ona çeken büyük nedenlerden. Bazı hassasiyetler kötü tecrübeler ile kazanılıyor. Öyle ya benim de hep aklımda ilkokul birinci sınıfta, sınıfça gittiğimiz Belgrad Ormanı gezisi var. Öğretmenimiz ben ve benim gibi Kürt olan başka bir öğrenciyi çağırmış, öğretmenlerin bulunduğu masanın önünde bizden Kürtçe kelimeler söylememizi istemişti. Biz şaşkın şaşkın kalınca da, ne o utandınız mı şimdi de deyip biraz çıkışmıştı. O gün eve gittiğimde çok ağlamıştım öğretmenimi mahçup ettim diye. Uğradığım ayrımdan bihaber sadece çocuk düşüncesi ile kendi (olmayan) eksikligime ağlamıştım. Yazık ki Türkiye’de böyle nice örnekler yaşanırken (ve çok daha ağırları) Yaşar Kemal zamana ayak uydurup bukalemun gibi davranmadı. Rengi, yönü, yeri belliydi. Hayatı boyunca gruplara ayırmadan insani yalnız insan olduğu icin sevdi, savundu.

    Gel gelelim kitap boyu bizi dağdan, tarlaya, kasabadan maphusa, ordan oraya sürükleyen İnce Memed’e.
    Istanbul'a ilk geldiğinde Gülhane Parkı'ndaki banklarda yatarken henüz yeni yeni kaleme aldığı bu eseri yastık etmiş kendine de öyle teslim olmuş uykuya. Artık ne kadar uyunursa.. Yaşar bey eserlerinde süslü dil kullanmaz.Çukurova'ya olan gönül borcunu gerek romanlarındaki kullandığı yer ile gerekse seçtiği sözcüklerle yansıtır okuyucularına. Öyle ya, onunla olan aynı zamandaki ya da ondan önceki dönemlere aldırış etmeden halk dili ile yazar eserlerini. Bölge ağzından çeşitli kelimeler eklemeyi de ihmal etmez.Önceki incelememin (#39818484) sonunda yazmıştım. En çok sevdiğim yönlerindendir. Yalın eseri insanı tutup yakasından hemen içerisine çekiyor, belki de hayatımın en yoğun zamanlarında okudum, buna rağmen aklımdaydı Memed de gün görememiş Hatçesi de.

    ---Birazcık SPOİLER içerir---
    ( Şu spoiler kelimesinden nefret ediyorum, ne samimiyetsiz kelime!)


    Kitapta dikkatimi çeken eksik bir nokta ölümlerin bu kadar üstünkörü geçimesiydi. Elbette Yaşar Kemal uzun uzadıya bir duygunun içinde debelenmiyor eserlerinde, farkındayım ancak ölüm bu.. Bir anda önemli karakterler ölüyor ve hemen günlük konuşmalara geçiliyor. Annesinin ölüm haberini aldığında da hissettim bunu, Recep çavuşun gözü önünde de olan ölümünde de.. Bir anda gömdüler bitti gitti. Belki dersiniz adamlar eşkıya canları derdinde diye ama yine de bunun üzerine birkaç diyalog beklerdim açıkçası. Hele ki uğruna Abdi ağayı karşısına aldığı, dağlara çıktığı onun destanlaştırılmasının büyük nedenlerinden Hatçe’nin ölümü.. Ona de demeli?


    Bilemiyorum belki de ölüm böyle bir şeydir.Üzerine çok konuşmamak, yarayı çok kanatmamak gerekiyordur. Belki de niyeti, o çok güzel anlattığı yürek yangısını uzatmayıp iyiden iyiye aşındırmak istemeyişidir okuyucusunun gönlünü.

    Keyifli okumalar efendim..
  • Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum.
    Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
    İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu
    gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.
    Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık.
    Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor
    ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
    İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim,
    eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık
    ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.
    ‘Ben demiştim’ ,’ben bilirim’, ‘ben zaten anlamıştım’,
    Sendromunda olanlarla arkadaşlıkları
    bir kez daha sorguluyorsun.
    İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca
    sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor.
    Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun.
    İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün
    dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.
    Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi
    sıcağa uçuyor ve sadece seninle
    birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.
    Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu
    öğreniyorsun buralara kadar gelirken.
    Uzun düz otobanlardan olduğu gibi,
    kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
    Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
    Boş geçen her saniye değerli artık.
    Daha yapılacak çok şey var ama,
    kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.
    Gerektiğinde ‘HAYIR’ demeyi öğrendim
    ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de
    senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
    Sevgiye önem vermek gerektiğini,
    zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin
    kalacağını biliyorum.
    Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.
    Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma
    daha önce göstermediğim sevgi,
    anlayış ve ilgiyi gösteriyorum.
    Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor,
    ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.
    Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense
    tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.
    Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor
    ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki
    yasamadan hiçbir şey öğrenilmiyor.
    Yasamışlığın oluşturduğu bir alçak gönüllülükle
    gülüyorum içimden sadece.
    Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş
    dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.
    Önce kendine güzel görünmelisin,
    kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
    Ayıp, günah yada ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
    Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun
    ve hatta anlıyorsun.İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek
    hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.
    Yasamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum
    günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor
    hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.
    Ne zaman dersen herkese göre,
    ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
    İnanın bana hayattaki düşüşler,
    zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
    Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen
    kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor.
    Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.