• Bil Gates e : "Bu dünyada senden daha zengini var mı?" Diye sordular..
    Gates :"Evet benden daha zengini var.."
    Ona : "Peki kim bu?" diye sordular.
    Gates : "Eğitimi tamamlayıp Microsoft şirketini kurmaya karar aşamasında bir uçuş öncesinde Newyork havaalanındaydım.. Birden gözüme gazete satıcısı ilişti... Elindeki gazetelerinin birindeki başlık ilgilimi çekti.. Elimi cebime attım ama hiç bozuk param yoktu.. Oradan uzaklaşmak üzere ayrılıyordum ki..
    Siyahi ve genç delikanlı birden atılarak :"beyefendi buyurun gazete benden size hediyem olsun.." dedi. Bende ona : "elimde bozuk param yok " dedim.
    O da : "Sana ben onu hediye ediyorum" dedi.
    Bu olaydan 3 ay sonra yolcuğum aynı hava alanına denk geldi..
    Gözüm bir gazeteye ilişti.. Elimi cebime attım ama yine de bozuk param yoktu. Aynı çocuk geldi :"gazeteyi al" dedi.
    Bende ona : "oğlum geçen gün aynı durum yaşandı. Sen bu durumla her karşılaştığında insanlara gazeteyi hediyemi ediyorsun?" dedim..
    Dedi ki : "Tabi ki.. Ben verdiğimde, tüm kalbimle veriyorum. Bu beni mutlu edip rahat kılıyor...
    Bil Gates diyor ki : "Bu cümle benim aklımı o kadar kurcaladı ki daima acaba çocuk hangi mantık esasına ve hangi hissiyata göre böyle söylüyordu.."
    19 yıl aradan sonra... Ekonomik gücümün doruğuna ulaşıp, dünyanın en zengin adamı olduğumda.. Bu genç delikanlının iyiliğinin karlılığını verebilmek için onu arayıp bulmaları için bir grup oluşturdum.. Onlara falan havaalanına gidin ve bana gazete satıcı siyahi genç delikanlıyı bulun dedim. Bir buçuk ay aradan sonra alanın birinde bekçilik yaptığını öğrendim... Ona bir davetiye gönderip ofisimde ağırladım. Ona "beni tanıyor musun?" diye sordum.
    O da : "Tabi ki sen Bil Gates sin herkes seni tanır"
    Ona : "Hatırlar mısın sen ufakken gazete satıyordun bende bozuk yoktu ve sen bana gazeteyi hediye ettin. Bunu neden yaptın?
    O da : "Belli kesin bir neden yok. Yalnız birine karşılık beklemeden bir şey verdiğim zaman mutluluk duyuyorum ve beni rahat ve huzurlu kılıyor" dedi.
    Ona dedim ki : "Sana iyiliğinin karşılığını vermek istiyorum.. Dile benden ne dilersen..!"
    Dedi ki : "Nasıl.."
    Ona : "Sana istediğin ne ise vereceğim.."
    Gülerken bana dedi ki :"Ne istersem onumu bu gerçek mi?"
    Ona : "Evet. Ne istersen vereceğim.."
    Oda : "Size teşekkür ediyorum beyefendi. Fakat hiç bir şeye ihtiyacım yok..."
    Ona : "Bir şey istemen lazım sana iyiliğinin karşılığını telafi etmek istiyorum.."
    Oda : "Sayın Bil Gates her şeyi yapacak gücün var ama benim iyiliğimi telafi edemezsin.."
    Ona : "Ne demek istiyorsun ve nasıl olurda telafi edemem"
    Oda :" Seninle benim aramızdaki fark ben sana yoksulluğumun doruğunda verdim, ama sen zenginliğinin doruğunda bana veriyorsun buda durumu telafi etmez... Ama senin yaptığın (karşılık vermeye çalışman) bu güzellik beni çok mutlu etti.. Teşekkür ederim"

    Bil Gates anlatıyor : "İşte o sözü kendisinin benden daha zengin olduğunu hissetmeme neden oldu...
    Çünkü en makbul verme çeşidi, senin ihtiyacın var iken vermen.. Çocuğun bana yaptığı da budur..

    Ömer Tanrıöver
  • İçler dışlar çarpımı

    İnsanız malum; ama kendimizi insanlığımızdan uzaklaştırmak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. İnançlıyız büyük bir kısmımız; ama inancımız hakkında birkaç ezber bilgi ve üç beş klişe dışında pek bir şey bilmiyoruz. "Ben de inançlıyım ama..." diye söze başlayanlarımız var, devamında söylediklerinden inanç dedikleri şeyin ihtiyar bir ev kedisi gibi hiçbir şeye karışmadan bir köşede oturmasını istediklerini anlıyoruz. İnançsız olanlarımız var; onların da en büyük meşgalesi her gün inançlıların yapıp ettiklerini didiklemek... Kahir ekseriyetimiz ülkesini haddinden fazla seviyor; o halde bunca kötülüğü kim yapıyor bu ülkeye acaba? Kendini muhafazakar olarak görenlerimizin neredeyse tamamı aynı zamanda sermaye odaklı liberal çarklara su taşıyor. Liberal olanlarımızsa topluma sevimli görünebilmek için muhafazakar argümanları sürekli çantalarında taşıyorlar. Devrimci olanlarımızın hiç azımsanmayacak bir kısmı darbeci olanlarla yan yana durabiliyor pek de rahatsız olmadan. Solcu geçinenlerimizin epeycesi mesele devlete gelince herkesten daha maslahatçı. İslamcıyım diyenlerimizin içinde, akşama kadar onun bunun gıybetini etmeye itirazı olanı çok az. Yenilikçi olanlarımızda yeni pek bir şey yok. Gelenekçi olanlarımız kendi çocuklarına bile inandırıcı gelmiyor. Kendine sanatçı diyenlerimizin müşteri dışında bir derdi yok. Bir şekilde şöhreti yakalayanlarımız herhangi bir meselede iki adamakıllı cümle kuracak seviyede değil. Çocuklarımızı çeyrek asır boyunca okullarda mahpus tutuyoruz, sadra şifa olacak bir tek fikir, bir tek kıvılcım yok. Spor olsun diye yaptığımız her şeyde diz boyu pislik, bitmek bilmez kavga dövüş... Eğlence olsun diye yaptıklarımız ölçüsüz, cıvık, savurgan... Kazandığımızın üç katını harcıyor, beş kat şikayet ediyoruz. Tek derdimiz bir yerlere kapağı atmak, üretmek de nesi! Yüzlerce yıllık insanlık birikiminden faydalanalım diye kütüphaneler dolusu kitap okuyor, ömür tüketiyoruz, sonra ahir ömrümüzü kıytırık güncel vıdıvıdıları yorumlamak için bozdura bozdura harcıyoruz. Kime sorsanız "değişmeyen tek şey değişimin kendisi" kafasında, ama bir yandan da "bu ülkede aslında hiçbir şey değişmiyor". Tenha şehirlerimizi sürekli tenhalaştırıyor, kalabalık olanları sürekli daha da kalabalıklaştırıyor, trafiğin ortasında saatlerce kilitli kalıyoruz. Sosyal medya diye üstüne abandığımız her şey, gerçekten sosyal anlamı olan ne varsa bir daha geri alınamayacak biçimde tüketiyor. Medyanın gündeme taşıdığı her konuyu ihtirasla kemiriyor, bir daha konuşulamayacak kadar yalama ediyoruz. Fikirlerimizi ucuz argüman pazarlarından taksitle alıyor, muarızlarımızı tepelemek için peşin peşin kullanıyoruz. Ciddiye alınması gereken şeylerden sıkılıyor, sulu zırtlak ne varsa başımıza taç ediyoruz. Hemen herkesin her şeyin en doğrusunu bildiği bir toplumun, bu kadar çok oyuna getirilebilmesinin nasıl mümkün olduğunu kafaya takan yok. Manevi değerler deyince herkes şöyle bir duruyor, sonra maddi değerlerden yola devam ediyor. Söz sahipleri kendi teşrifatçılıklarına soyunmaktan hicap duymaz oldu. Küçük küçük insanlıklar koca koca iddiaların altında eziliyor. Hem "eskimez gerçek"e tabi olmak iddiası, hem günün modasını takip etmek ihtiyacı aynı kafanın içinde barınabilir hale geldi. Pespayeliğin her ortamda kol gezdiği bu kadar aşikarken, elinizi sallasanız mutlak bir seyyar bilgeye çarpıyor. Çok bilmişliğin bu kadar kurumsallaştığı bir zamanda, az biliyor olmanın da bir övünç vesilesi yapılabildiğine sıklıkla rastlıyoruz. Dışlar içleri ezdikçe eziyor, içlerin dışları taşımaya artık takati yetmiyor. Herkes kendini es geçip durmadan bir başkasını aydınlatmaya uğraşırken, karanlık kendini gittikçe koyulaştırıyor.

    Gökhan özcan
  • Ece Ayhan, Kınar Hanımın Denizleri ve Bakışsız Bir Kedi Kara'dan sonra Yeni Dergi'de yayımladığı şiirlerini Ortodoksluklar (1) adı altında topladı. Üç şiir kitabı çıkarmasına karşın Ece Ayhan hem okurlardan, hem de eleştirmenlerden gereken ilgiyi görmedi. Bunun nedenlerini, anlaşılması güç, değişik bir şiir yazmasında, daha doğrusu, anlaşılmak istememesinde, eleştirmenlerin ise oldukça yükseklerde gezen ozanı biraz aşağılara indirmek için, çok zor, üstelik kolayca yanılgılara düşülebilecek bir çalışmadan kaçınmalarında arayabiliriz.

    Şimdiye değin Ece Ayhan üstüne yazılan yazılarda daha çok onun şiir anlayışından söz edildi, okura bu yönden ipuçları verildi. Ama zaten karmaşık, ağır bir konu üstüne olan bu yazılar çoğunlukla ele aldıkları konudan da ağır oldukları için, genellikle şiir bilgisi pek fazla olmayan okurlara göre Ece Ayhan'ı büründüğü örtülerden çıkaracak, hattâ bunları aralayacak nitelikte olmadılar.

    Ece Ayhan'ı tamamen ortalığa çıkaracak, açıklayacak bir inceleme yapılabilir mi, bilmiyorum. Yalnız, hemen hemen bütün şiirlerinde rastlanan anlamlarını bilmediğimiz, bu bakımdan kimisini bir uyum, bir gizlilik, bir kendine özgülük sağlamak için kendisinin uydurduğunu sandığımız sözcüklerin anlamlarını verip, bunların uydurma olmadığını, çoğu zaman şiirlerin açıklanmasına yardım ettiklerini göstermekle onu anlamak yolunda bir parça daha ileri gidebiliriz.

    Ece Ayhan'ın şiirine 'hiçbir zaman özenle seçilmiş birtakım tuhaf, ilginç sözcükler, imgeler, görüntüler dizisi gözüyle bakmak doğru değil. «Çocukların yırları bir yana, hiçbir yır başıboş değildir. Tutumuna, ne yapmak istediğine gelince: ikinci cephe'yi açmak, us dışında da bir anlam olduğunu savunmak, yır kuralları konusunda anarşist davranmak, anlamsızlığın anlamına doğru gitmek, bu gerçeklikleri dil kurallarıyla sınırlayamadığı için dili aşmak, yeni özün sonucu olan yeni biçimi, yeni biçimin de zorunlu sonucu olan yeni özü getirmek diye özetleyebilirim,» (2) diyor Ece Ayhan İkinci Yeni ve kendi şiir anlayışıyla ilgili bir soruya cevap verirken — daha şiir serüveninin başında.

    Gizli bir bağ var görüntüleri arasında; hepsi bir bütüne bağlı, tek bir düşünceye, tek bir duyguya yönelik. Bu görüntüleri çizmek, sıralamak için, örneğin, şiirinin Bakışsız Bir Kedi Kara ile Ortodoksluklar'da bir düzyazı biçimini alan serbest düzenini, kendine özgü cümle kuruluşları, tamlamaları, sözcükleri gibi özel yöntemler izliyor. Anlaşılması, görülmesi güç bu görüntüleri çözümlemek bakımından sözcükleri incelemek yararlı olur kanısındayız. Hiç değilse sözcüklerin kurduğu göz korkutan engeli aşarak herkes kendi şiir duyarlığına göre Ece Ayhan'la karşı karşıya kalabilir.

    Yazımızı «sözlük» ve «açıklamalar» olmak üzere iki bölüme ayırdık. «Sözlük» bölümünde kullanılma, rastlanma oranlarına bakarak «bilinmediklerini» kabul ettiğimiz sözcükleri kitaplarda (Kınar Hanımın Denizleri, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar) geçiş sıralarına göre topladık. «Açıklamalar» bölümünde ise Ece Ayhan üstüne yapılacak başka incelemelere yardımcı olacağını umduğumuz sözlüğün nasıl değerlendirilebileceğini çeşitli açılardan göstermeye çalıştık.


    I. SÖZLÜK



    Kınar Hanımın Denizleri


    Digan: (argoda) ben.

    Pera: Beyoğlu.

    Cezayir menekşesi: Zakkumgillerden, rutubetli yerlerde yetişen, parlak, mavi renkli bir çiçek.

    Dikran Çuhacıyan: Türk melodilerini Avrupa tekniğiyle besteleyerek bizde ilk kez yerli operetler yazan değerli bir Ermeni sanatçı. «Leblebici Horhor Ağa», «Arif», «Köse Kâhya» gibi operetleriyle ün yapmıştır. (Bunlardan «Leblebici Horhor Ağa» ile «Köse Kâhya» dan da söz edilmektedir şiirlerde.)

    Neyyire Hanım, Neyyire Neyyir: (1903-1942). Tanınmış, değerli sahne sanatçılarımızdandır. Uzun yıllar Darülbedayi'de çalışmıştır. Muhsin Ertuğrul ile evliydi.

    Saffet Nezihi Şener: Ece Ayhan'ın Siyasal Bilgiler'de okuduğu yıllarda Tıp Fakültesinde okuyan bir genç. O zamanlar şiirler yayımlamış birkaç dergide. (Açıklamalar bölümünde bir şiirini tam olarak verdik.) Çok genç yaşta ölmüş.

    Zanzalak ağacı: 1. Bir ağaç türü. 2. Saffet Nezihi Şener'in bir şiirinin adı.

    Zincifre: Eskiden deri hastalıklarında kullanılan doğal, kırmızı civa sülfürü.

    Tuba: Romalılardan kalma bakırdan yapılmış bir nefesli saz.

    Teodor Kasap: (1835-1905) Abdülaziz ve II. Abdülhamit devirlerinin tanınmış gazetecilerinden. Kayserilidir. «Diyojen» adlı mizah gazetesini çıkarırdı.

    Perhiz: Hıristiyanlarda oruç.

    Kel Hasan: Tanınmış bir tiyatro oyuncusu. Süpürgesi ve tenekesiyle sahneye çıkarmış.

    Serkldoryan: Bir burjuva kulübü. Bu kulübün adıyla çıkarılan sigaralar.

    Kantocu Peruz: Zamanında çok ün yapmış bir kantocu. Radyoda da söylermiş. Çok şişman olduğundan tahtırevanla taşınırmış.

    Atonal: Yeni bir bestecilik çığırına göre ton ve makam temeline bağlı kalmadan yapılan beste. (Ece Ayhan şiir yayımlamaya yeni başladığı yıllarda şiirlerini atonal müzikle karşılaştıran incelemeler yapılmıştır.)

    Art Tatum: Amerikalı caz bestecisi ve piyanist. Kör ve zenci.

    Leon Blum: (1872-1950). Fransız yazar, siyaset adamı. 1936'da front populaire'i kurarak birçok partileri birleştirdi, başbakan oldu. (Şiirde 1936 yılından da söz edilmektedir.)

    Kanlı Nigâr: Çok güzel bir kadınmış. Güzelliğiyle bütün İstanbul'da ün yapmış. Gençlere düşkünmüş. Seviştikten sonra öldürtürmüş sevgililerini.

    Goygoycu: Dilenci. Cumhuriyet'in ilânından önce muharrem ayının ilk haftasında aşure yapmak vesilesiyle sırtlarında torbalarla bir makam tutturarak mahalle aralarında buğday, nohut, şeker, pirinç, vb. toplamak üzere dolaşan, çoğu kör, topal olmakla birlikte aralarında gözü açık olanlar da bulunan dilencilere denirmiş. İlâhiye benzeyen ve kendilerine özgü bir makamla bir tekerleme söylerlermiş. İçlerinden gür sesli biri, «Gökte melek, yerde her can ağlar,» dedikten sonra hepsi bir ağızdan «Hoy goygoy canım» diye makamı tamamlamak âdetinde oldukları için bunlara halk arasında «goygoycular» denirmiş.

    Okarina: Güney Amerika'da topraktan yapılan nefesli bir çalgı.

    Hoffmann, E.T.A.: (1776-1882). Alman edebiyatçısı. Çok realist bir dille garip öyküler yazmıştır. İnsanları, özellikle kentlerde yaşayanları büyük bir dikkatle incelemiştir. Müzikle de uğraşmış, bu konuda birçok yazılar yayımlamıştır.

    Deniz Kızı Eftalya: Zamanında çok ünlü, çok güzel bir şarkıcı kadın.

    Kula: Al ile kır arasında bir at rengi.



    Bakışsız Bir Kedi Kara


    İlenç: Beddua, lanet.

    Selenli: İlenç, alp, hınç gibi sözcüklerde rastlanan ve sesli değerinde olup kendinden sonra sessiz alabilen r, l, m, n, s, f gibi sessizlerin bu bakımdan ortak adı.

    Malta humması: Akdeniz kıyılarında görülen, keçi sütüyle insana geçen ateşli bir hastalık.

    Boliçe: Yahudi kadını.

    Epitafio: (İspanyolca) Mezar taşına, ölen için yazılan yazı.

    Angut: Kazdan büyük, tuğla renginde bir kuş. Çok garip bir hayvan. Masallarda ölü yiyen, mezar açan bir kuş olarak da adı geçer. Angut, argoda küfür olarak da kullanılır.

    Yalvaç: Kitap getiren peygamber, resul.

    Danyal Yalvaç: Milâttan 700 yıl önce yaşadığı söylenen bir İsrail peygamberidir. Rüya yorumlarıyla ün yapmıştır. Remil (Bakışsız Bir Kedi Kara'da, bu sözcük de kullanılmış) denilen falı ve rüya yorumlamasını onun bulduğu söylenir.

    Canfes: Parlak, ince, çoğu zaman iki renkli gibi görünen ipek kumaş.

    Mısrâyim: Eski İbrani metinlerinde Mısır'ın adı.

    Dimi: Verevine, sık dokunmuş, pamuklu bir bez. Döşeme yüzü ve perdeler için kullanılırdı.

    Simruğ: Kafdağı'nda yaşayan efsanevi bir kuş. Sözlüklerde «simurg» (otuz kus) olarak geçer.

    Ming: Çin ismi. Ece Ayhan'ın çocukluk yıllarında filmlerde de bu adda bir kötü adam varmış.

    Hamsin: Kuzey Afrika'da esen sıcak güney rüzgârı.

    Kargabüken: İkiçeneklilerden zehirli bir ağaç ve bunun meyvası. Bundan striknin elde edilir.

    Zakkum: Çok güzel çiçekleri olan zehirli bir bitki.

    Esrik:'Sarhoş, mest.

    Albastı: Lohusa hastalığı.

    İpeka: Güney Amerika'da yetişen kusturucu bir bitki.

    Remil: Bir fal türü, özellikle kum falı.

    Ağınmak: Yere yatıp debelenmek. (Hayvanlar için kullanılır).

    Kösnü: Erkek ve dişinin birbirlerine karşı duydukları istek; şehvet.



    Ortodoksluklar


    Ortodoks: Dinsel anlamda «doğru insan» demektir. Sertlik, gâvurluk, orostopolluk anlamlarına da gelebilir.


    I

    Sapkı: Bir görevin, özellikle fizyolojik bir görevin ters bir yön alması.

    Berbername: Osmanlılarda bu «name»lerde açık, ayıp şeyler anlatılırdı. Bunlara berbername, hamamname gibi isimler verilirdi. Aralarında padişahlar için yazılanları olduğu gibi halk için yazılmış olanları da vardır.

    Erselik: Hünsa, kendinde hem erkek, hem de kadın organları bulunan.

    Lavta: Uta benzer, gövdesi uttan küçük bir çalgı.
    Malta Yahudisi (Jew of Malta) : C. Marlowe'un birkitabı.


    II

    Madrigal: Konusu daha çok aşk olan kısa şiir. Sonnet'e benzer. Sözleri böyle şiirlerden alman şarkılar.

    Gesualdo da Venosa: Venosa, İtalya'da bir kent. .Gesualdo, Venosa prensiymiş. Karısını çılgınlar gibi seven bu prens çok da kıskanırmış. Kendisini başkasıyla aldattığını sanarak kadını zehirlemiş. Sonradan yaptığına çok pişman olmuş ve hayatının geri kalan yıllarını bu konuyla ilgili madrigaller yazarak geçirmiş.


    III

    Bürümcük: Ham ipekten dokunan ince bir bez. 
    Hamamname: bak. berbername (I).
    İğdiş: Hayaları burulmuş.


    IV

    Bindallı: Mor kadife üstüne sırmayla kabartma dal, yaprak ve çiçek işlemeli giysi. 

    Köse Kâhya: Dikran Çuhacıyan'ın bir operetininadı.


    V

    Kirmastorya: Sonradan Mustafakemalpaşa adını almış olan ilçeyi kuran kadın.

    Sodomita: (İspanyolca) ibnecik.

    Cihannüma: Her yanı seyredebilmek için bazı evlerin çatılarına yapılan küçük oda ya da taraça.

    Ut yeri: Vücudun gösterilmesi ayıp olan yeri.


    VI

    Varak: Yaprak yaldız.


    VII

    Barduğomeos: Ermiş bir Ermeni. Sağ eli bugüne dek kalmış ve kutsal sayılıyor. Birçok manastırlarda böyle sağ ellere rastlanıyor.

    Ruzukan: 1. At adı 2. Bir Ermeni kralının adı.


    VIII

    Vire: Durmadan, habire.


    IX

    Üzgü: Eziyet, cefa.

    Tını: Bir cismin titreşiminden çıkan ses. (Müzik terimi).

    Tablatura:. Müzikte (Batı müziğinde) bir nota çeşidi.


    XI

    Çaça: Genelevdeki kadınlara yardımcılık, aracılıkyapan kadın.

    Lonca: Aynı meslekten olanların kurduğu örgüt.

    Ziba: İstanbul'da, kapanmış çok ünlü bir genelev sokağının adı.


    XII

    Fınduktar: Ermeni tarihinin garip bir kişisi. Kızları esir alınır, hayatı hep onları aramakla geçer.

    Diyakos: Papaz çömezi, papaza âyinde yardım eden kimse.


    XIII

    Angut: bak. Bakışsız Bir Kedi Kara bölümü.
    Akneri-Vank manastırı: Kars-Bitlis yöresinde bir zamanlar Türkiye'de bulunan Ermenilerin merkezi olan bir manastır.

    Domra: Kafkaslarda rastlanan bir çalgı.

    Hult ağacı: Cennette bir ağaç. Doğu ülkelerinde masallarda adı çok geçer.

    Vardapet: Ortodokslarda dinsel aşamada bir mevki.


    XIV

    Cinaedi: Puşt, oğlan

    Tavşandudağı: Doğuştan yarık üst dudak.

    Sayrılık: Hastalık.

    Pericik: Kilit dili.

    Aleko: Bir tiyatro oyuncusu. Sahnede ölmüş.


    XV

    Panola: (İspanyolca) Bir çalgı. Türkçeye Yahudilerin getirdikleri sözcüklerden biri.

    Nite: Nasıl.

    Büküntü: 1. Düğüm. 2. Barsakta meydana gelen ağrı.

    Puhu kuşu: İri cins bir baykuş. Ruslar İsa'nın bir dilenci kılığında Rusya'dan geçeceğine inanıyorlar ve bunu bekliyorlar. Puhu kuşu kılığında şimdi şehirlerde dolaşıyor geceleri.


    XVI

    Karabitsi oyunu: Eski bir Bizans seyirlik oyunu. Bizim şenliknamelerde de adı geçiyor. 

    Pençik: Beşte bir anlamına gelir. Rumelide devşirilen oğlanlardan padişaha verilen beşte biri.

    Tar: Bir çalgı.

    Hamparsum: Osmanlılarda ilk notayı bulan, şarkıları notaya çeken müzisyen.

    Ayvazovski: (1817-1900). Ünlü bir Ermeni ressamıdır. Kırım'da doğmuş ve orada ölmüştür. Rusya'da saray ressamlığında bulunmuştur. Bizim müzelerimizde olduğu gibi, Avrupa müzelerinde de tabloları vardır. Özellikle deniz resimleriyle ün yapmıştır.

    Raspop: Rusya'da Ortodoksluktan atılan papazlara verilen ad.

    Porne: (Rumca) Orospu.


    XX

    Maydos: Şimdiki Eceabat.

    Vartuvaria: Gül bayramı, özel ad.
    Selluka: Ege bölgesinde yetişen bir çiçek. Bu bölgede özellikle iplere dizilip satılıyor.


    XXI

    Kimesne: «Kimse» sözcüğünün eski şeklidir.

    Karakoncolos: Karakoncolosların kovulması şeklinde oynanan bir oyun. Karakoncoloslar (karakandzali) ne olduğu belirsiz birtakım yaratıklardır. Türkler bunları karakoncolos olarak adlandırıyorlar ve bunların Noelden on ikinci geceye kadar kötü etkileri olduğuna, gittikleri evlerin bolluğunu, bereketini yok ettiklerine inanıyorlar.

    Kayağantaşı: Yaprak yaprak ayrılabildiği için evlerin damlarını örtmekte ve üzerine tebeşirle yazı yazılan taş tahta yapımında kullanılan yumuşak, mavimtırak bir taş, arduvaz.

    Manil: Eski bir oyun. Dominoya benzeyen, çok dikkat isteyen bir oyun. Oyunun başında da olsa en ufak bir yanlış yenilgiye sebep oluyor.

    Kiril: Bugün kullanılan Rus alfabesini bulan Ortodoks papaz; bu alfabeye «kiril alfabesi» adı verilmiş.


    XXII

    Novotni: İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da bir gazino.

    Lala: Gene İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da bir birahane.


    XXIII

    Levanten: Orta Doğuda uzunca kalıp, yerleşmiş ya da evlenerek soyu karışmış Avrupalı.
    Kokot: Aşifte.
    Anzorot: (Argoda) Rakı.
    Ötümlük: Sonorite.
    Zangoç: Kilise çanını çalan.


    XXIV

    Üç Horan Kilisesi: Beyoğlu'nda bir Ermeni kilisesi.

    Sorokust: Ayin.

    Karatodori Paşa: Osmanlı Devletinin bir paşası. Müzikle uğraşırmış.


    XXV

    Potrebnik: Rusların dinsel kitabı.


    XXVI

    Fakfon: Gümüş gibi görünen bir alaşım.

    Arkegon: Yosunlarla eğrelti otlarının dişilik organı.


    XXVII

    Ayapera: Pera, Beyoğlu'na verilen addır. Aya ise «aziz» anlamına gelir.

    Değimsiz: Değersiz (sözlükte). Değerli (şiirdeki anlamı).

    Dudu: Yaşlı Ermeni karısı.

    Eprimek: Dağılıp parçalanacak hale gelmek, dağılıp parçalanmak, inhilâl.

    Arda: İşaret olarak yere dikilen çubuk.

    Arkebüz: Omuzda taşınan, uzun bir tabanca. Çok eski zamanlarda kullanılmış olan bu silâha Fransızlar «el topu» da derler.



    II. AÇIKLAMALAR


    Şiirin sözcükleriyle ilgili olarak: «Yırın tilciğe dayanması demek, tilcikle 'kurulur' demek gibi yalınç bir anlama geliyorsa amenna (ötekiler tilcikle 'yazıyorlardı'), ama 'salt' tilcik olanakları bakımından bir anlam veriliyorsa, hayır. Tilcik 'salt' görüntü yakalamak için bir araçtır demek de, yırı, bugünkü yırı anlamamak, yırın kendisini, tilciğin 'değerini' bilmemektir,» (3) diyor Ece Ayhan. Şiirlerinde sözcükler çok önemli bir rol oynuyor, ama başta da belirttiğimiz gibi, bu sözcüklerin incelenmesi üstüne kurulan yazımızla her şeyi çözümleyeceğimizi sanmıyoruz.


    a.) Sözcüklerin üç kitaba dağılışı:

    Verdiğimiz küçük sözlüğe bir göz atacak olursak açıklanması gereken sözcüklerin en çok Ortodoksluklar bölümünde bulunduğunu görürüz. Bu nedenle Ortodoksluklar'daki şiirlerin öbürlerine bakımla daha kapalı olduğu, daha güç anlaşıldıkları gelebilir aklımıza. Ama aslında Ece Ayhan bu şiirlerde biraz açılmıştır, aydınlıklaşmıştır.

    Daha okumaya başlarken yapıtın adının, içeriğiyle ilgili çok açık bir ipucu verdiğini, içeriği özetlediğini görüyoruz: Ortodoksluklar: sertlikler, orostopolluklar. İçindeki şiirlerin başlık yerine numaralar taşımaları bunların — konusunu yapıtın adıyla öğrendiğimiz — büyük bir bütünün bölümleri olduğunu gösteriyor bize. Öbür iki yapıtın adları, Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara, ilki anıları, geçmişteki olayları, ikincisiyse masalsı bir dünyayı aklımıza getiriyorsa da, içerikle ilgili böyle kesin, kolay anlaşılır bir ön açıklama yapmıyor; okur belirli bir şüphe, bir soru işaretiyle açıyor o kitapları.

    Ortodoksluklar'ı okumaya başlayınca Bakışsız Bir Kedi Kara'dan, özellikle Kınar Hanımın Denizleri'nden çok alışık olduğumuz tekil birinci şahsa göre çekimlenmiş yüklemlerin, tekil birinci şahıs iyelik zamiri eklerinin, kısacası «ben» in bu kitapta yok olduğunu farkediyoruz. Üçüncü şahısta bir anlatımla, sanki Ortodokslukları bir gözlemcinin dilinden dinliyoruz; gözlemlerini yapmış, belki kimi zaman aralarına karışmış, şimdi de bize anlatıyor çevresindeki bu Ortodokslukları. I ve VI numaralı şiirlerde «ben» kullanılmış, ama bu tümceler italik dizilerek ötekilerden ayrılmış.

    Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara'da çoğunlukla kendinden söz eder, çocukluk, gençlik günlerine dalar, «karaduygululuğunu» yalnızlığını anlatır, yakınır; gözlemci bir niteliği yoktur bu şiirlerde.

    Örneğin, Bakışsız Bir Kedi Kara'da

    Ey serseriliğin denizleri! Ey ahtapotları atılmışlar kıyıya mutsuzluğun! Bir kraliçedir oğlum kanatlarını açmış. Örtünür canfes. Unutur gitgide yakılmış babası büyücü. Selanik'te geçirir kışı.
    (Kılıç)
    dizeleriyle oğlunun hem dişi, hem erkek olma durumundan usulca, örtülü bir şekilde söz ederken Ortodoksluklar'da bunu çekinmeden, «göğse yazdırılmış, kezlerce yinelenmiş» bir sözcükle açık seçik belirtmiş:
    Arık bir çocuğun yüreğindeki eğriliktir. Bileğinde doldurulmuş ve bütün bir atmaca taşıması. Çalışır toplamaya tüylerini. Yazdırır göğsüne zafranla. Yinelediği bir sözcük kezlerce: Erselik!
    (I, Ortodoksluklar)

    Buradaki «Erselik» örneğinin gösterdiği gibi küçük sözlüğümüzdeki «bilinmeyen» sözcüklere çok şey sığdırılmış, yüklenmiş. Ortodoksluklar'daki hemen her şiirde böyle birkaç tane «bilinmeyen» sözcük var ve çoğu zaman bir anahtar görevinde bunlar. Çok çeşitli kaynaklardan gelen bu sözcüklerin anlamlarını düşünüp onlara gerekli boyutları vererek imgeleri genişletebilir, etkilenilen kaynağa yaklaşır ve şiiri anlayabiliriz. Aşağıdaki öbür bölümlerde bu düşüncemizi açıklayacak, pekiştirecek örnekler göreceksiniz.


    b.) Sözcüklerin ilgili olduğu konular:

    Sözlük bölümünde verdiğimiz sözcüklerin şöyle bir ayrımını yapabiliriz: Müzikle, tiyatroyla uğraşmış, bugün artık yaşamayan kişiler — çoğu Rum, Ermeni bunların —; efsanelerde, masallarda rastlanan kuşlar, kişiler; falcılıkla, büyücülükle ilgili sözcükler; zehirli bitkiler; İbrani, Ermeni-Bizans tarihinden kişiler, yerler, sözcükler. Bu çok genel, kaba ayırımdan Ece Ayhan'ın hoşlandığı konuları görüyoruz. Renkli, çarpıcı görüntülerini çizdiği sözcüklerin kaynağını onun okuduğu kitaplarda bulabiliriz. Dünyasını kitaplar üzerine kurar ve şiirinin ham maddesini bunlardan devşirir. Çoğu zaman ham madde olarak aldığı bu sözcüklerin anlamını bilmek yetiyor bize. Ama bazan da bir ansiklopedinin çerçevesi dışında, ilgili oldukları konularda özel bir bilgi gerektiriyorlar. Arkebüz, arkegon, domra, tar, okarina, ipeka gibi sözcükleri kitap karıştırmadan bilmek, bulmak biraz güç. Yalnız bu söylediklerimizden Ece Ayhan'ın değişik, anlaşılmaz bir şiir yazmak için birtakım kitapların başına geçip ilginç sözcükler aradığı gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalı. Şiiri bir sözcükler yığını diye görmek olurdu bu.


    c.) Sözcüklerin anlamları yardımıyla şiirlerin açıklanması:

    Yukarda «erselik» sözcüğünü örnek göstererek «bilinmeyen» sözcüklerin anlamlarını bulduktan sonra bunlara gerekli boyutları vererek çoğu zaman şiirleri açıklayabileceğimizi söyledik. Başka örnekler verelim şimdi:

    Seriyor zambaklarını kıskançlığın bir delikanlı. Yeraltı gömütlüğü açık.

    Bir madrigal söylüyor Gesualdo da Venosa'dan. Yazıklanmanın kamburu.

    Kunduz karnı bir kadına, beklenmedik bir çılgınlık daha giyindirildi.
    (II, Ortodoksluklar)

    Gesualdo da Venosa'nın karısını çok seven bir prens olduğunu, ama sevdiği kadar kıskandığını da, hiç yoktan kendisini başkasıyla aldattığını sanıp kadını zehirlettiğini ve sonradan yaptığına pişman olup madrigaller yazdığını bilirsek, yani kısaca, Gesualdo da Venosa'yı sözcüğün tarihsel boyutları içinde düşünürsek şiirde anlaşılmayan bir yan kalmıyor. Garip bir sevgi belirtisinin ve kıskançlığın Ece Ayhan'ı etkilediğini anlıyoruz. Gerçi Gesualdo da Venosa'nın kim olduğunu bilmeden de «kıskançlık» motifi seziliyor, ama o kadar, o da belki şiirde «kıskançlık» sözcüğü geçtiği için.

    Örtemiyor üzüntüsünü, fakfon kanatlarıyla bir kokona, arkegon bozuğu. Bulanık çekimler.

    Ayrılırken esrikti, elinde potin ayağında şemsiye. İki parmakla istavroz çıkarmak bilir.
    (XXVI, Ortodoksluklar)

    Burada da fakfon ve arkegon sözcüklerinin anlamını bilmeden pek ileri gidemeyiz. «Gümüşe benzeyen bir alaşım» ve «yosunların, eğrelti otlarının dişilik organı» anlamlarına gelen fakfon ve arkegon sözcüklerini bilmediği için de kimseyi kınayamayız, ayıplayamayız. Bunların anlamlarını öğrenince şiir tamamen açıklanıyor. Arkegon ve fakfon'un ne olduğunu bilmeden «bulanık çekimler», «ayrılırken», «elinde potin ayağında şemsiye» sözcükleri yardımıyla bir şeyler seziyor, bir kokonanın konuşmasını andıran arkegon ve fakfon'da «on»ların yinelenmesiyle yaratılan dış güzellikle, uyumla avunuyoruz.

    Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara'da da sözcüklerin yardımı oluyor gene, ama çoğunlukla anahtar niteliğinde değiller. Öyle şiirler var ki içindeki sözcüklerin hepsinin anlamlarını bilmemize karşın gene de anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu iki kitapta genellikle etkilerin geldiği kaynaklar farklı. Ortodoksluklar'da çoğunlukla «bilinmeyen» sözcükler halinde ortaya çıkan etkiler, çağrışımlar, bunlarda «bilinen» sözcükler halinde ortaya çıkıyor, imgeleri kuruyor. «Bilinmeyen» sözcükleri açıklamakla, onları izleyerek etkilerin, çağrışımların kaynağına yaklaşabilirken bu yapıtlarda böyle yol gösterecek yardımcılar yok.

    Aşağıdaki örneklerde kaynağı ve etkinin dışsallaşmasını göstererek bu düşüncemizi açıklayalım.

    Ece Ayhan'ın özellikle ilk kitabında, sonraları gittikçe seyrekleşerek Ortodoksluklar'da yok olan, «abla» ve «ablanın intiharı» motiflerine çok rastlanır. Bunları sözlükte kısaca sözünü ettiğimiz genç ozan Saffet N. Şener'in aşağıda tam olarak verdiğimiz şu şiirine bağlayabiliriz:

    Ablamın Ölümü
    Bir kova devrildi taşlığa
    Sular serin serin akıverdi.
    Sıkıldı bu taraflardan
    Karanlığa çevirdi yüzünü
    Garipçe bakıverdi. (4)

    Şiirlerin tamamı çok yer kaplayacağından sadece «abla» sözcüğünün geçtiği dizeleri veriyoruz. (Örnekler çoğaltılabilir.)

    Uzamış masallardan güzleri
    bir halı sermek taşlığa ablamın
    biraz konuşmak istemek sonra çekip gitmek.
    (Kanlı Nigâr.)

    intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam.
    (Fayton.)

    Benim hiç çin'de bir ablam olmamış korkunç hû.
    (Put, Zanzalak Ağacı, Saffet N. Şener, Zincifre, Ölüm.)

    nereye gitsem gelip beni buluyor
    çıkmaz bir sokakta ablam.
    (İbraniceden Çizmek.)

    Saffet N. Şener'in ince duyarlığı çevresinde dolaşan bu etkilenmenin ne denli değişik biçimlerde ortaya çıktığını görüyorsunuz. Ece Ayhan'ın şiiri bir ozanın etkilenebileceği kaynakların çeşitliliğini, değişikliğini göstermesi bakımından çok ilginç.

    Şimdi de Metin And'ın Bizans Tiyatrosu (5) adlı kitabından aldığımız şu bölüme bakalım:

    «Doğudaki inanca göre pantomimus ve mimus oyuncuları her türlü cinsel sapıklığa yatkın kişilerdi. Arnobius oyuncuları doğrudan doğruya cinaedi (oğlan, puşt) diye nitelendirir. Mima'ların hepsi de Theodora gibi utanmaz değilse de herhangi birinin tam namuslu bir hayat sürdüğü ileri sürülemez. Mimalar çok defa porne (fahişe) olarak nitelendirilir.»

    Gene aynı kitapta kiliseyle çatışma halinde olan tiyatroyu, bu cinaedileri, porneleri, kilisenin sonunda içine aldığını, çatışmayı hallettiğini öğreniyoruz.

    Bu bölümde görülen cinaedi ve porne sözcüklerinin geçtiği şiirlere bakalım.

    Kendini doğuruyordu bir cinaedi. Dimdoğru. Borçludur bir sayrılığa tavşandudağını.

    İndirdi periciğini kilidin. Dörtkaşlı Aleko. İğneardı mıydı başındaki ışkırlak?
    (XIV, Ortodoksluklar)


    Miydi? Bir levanten miydi? kokot'un yeğeni. Türiyor sözcükler anzarot'tan. Bir klarnitacının divan'ına giderdi.

    Vardı ötümlüğü ne güzel bir ses, her yortunun kilisesinde. Kuyu yüzüne çıkıveriyor zurnalarla da buluşup görüşmek.
    Bir zangoç, unutamadığı bir cinaedi'yi yeniden kurarken, bir gravür kazıyacaktır, tortudan. Şiir elinden tutuyor.
    (XXIII, Ortodoksluklar)


    Yüzükuylu çevrilirse, sırtında daha büyük bir yara görülür. Raspop kafasıyla porne türevleri.
    (XVII, Ortodoksluklar)


    Ancak cinaedi'yi, porne'yi tarihsel boyutları içinde düşünerek yukarıdaki şiirlere bir anlam verebiliyoruz. Cinaedi'lerle porne'lerin kilisede yaşamaları, kilisedeki yaşantıları ve bu durumun, bu zıtlığın yaptığı çağrışımları duyuyoruz yukarıdaki dizelerde.

    Ece Ayhan
  • Acıyı yaşamak.
    O acıyı hissetmek.
    Birbirine çok yakın gözüken ama çok uzak olan iki cümle, yaşarken hissetmek ya da hissederken yaşamak ne zor.
  • Bil Gates e : "Bu dünyada senden daha zengini var mı?" Diye sordular..
    Gates :"Evet benden daha zengini var.."
    Ona : "Peki kim bu?" diye sordular.
    Gates : "Eğitimi tamamlayıp Microsoft şirketini kurmaya karar aşamasında bir uçuş öncesinde Newyork havaalanındaydım.. Birden gözüme gazete satıcısı ilişti... Elindeki gazetelerinin birindeki başlık ilgilimi çekti.. Elimi cebime attım ama hiç bozuk param yoktu.. Oradan uzaklaşmak üzere ayrılıyordum ki..
    Siyahi ve genç delikanlı birden atılarak :"beyefendi buyurun gazete benden size hediyem olsun.." dedi. Bende ona : "elimde bozuk param yok " dedim.
    O da : "Sana ben onu hediye ediyorum" dedi.
    Bu olaydan 3 ay sonra yolcuğum aynı hava alanına denk geldi..
    Gözüm bir gazeteye ilişti.. Elimi cebime attım ama yine de bozuk param yoktu. Aynı çocuk geldi :"gazeteyi al" dedi.
    Bende ona : "oğlum geçen gün aynı durum yaşandı. Sen bu durumla her karşılaştığında insanlara gazeteyi hediyemi ediyorsun?" dedim..
    Dedi ki : "Tabi ki.. Ben verdiğimde, tüm kalbimle veriyorum. Bu beni mutlu edip rahat kılıyor...
    Bil Gates diyor ki : "Bu cümle benim aklımı o kadar kurcaladı ki daima acaba çocuk hangi mantık esasına ve hangi hissiyata göre böyle söylüyordu.."
    19 yıl aradan sonra... Ekonomik gücümün doruğuna ulaşıp, dünyanın en zengin adamı olduğumda.. Bu genç delikanlının iyiliğinin karlılığını verebilmek için onu arayıp bulmaları için bir grup oluşturdum.. Onlara falan havaalanına gidin ve bana gazete satıcı siyahi genç delikanlıyı bulun dedim. Bir buçuk ay aradan sonra alanın birinde bekçilik yaptığını öğrendim... Ona bir davetiye gönderip ofisimde ağırladım. Ona "beni tanıyor musun?" diye sordum.
    O da : "Tabi ki sen Bil Gates sin herkes seni tanır"
    Ona : "Hatırlar mısın sen ufakken gazete satıyordun bende bozuk yoktu ve sen bana gazeteyi hediye ettin. Bunu neden yaptın?
    O da : "Belli kesin bir neden yok. Yalnız birine karşılık beklemeden bir şey verdiğim zaman mutluluk duyuyorum ve beni rahat ve huzurlu kılıyor" dedi.
    Ona dedim ki : "Sana iyiliğinin karşılığını vermek istiyorum.. Dile benden ne dilersen..!"
    Dedi ki : "Nasıl.."
    Ona : "Sana istediğin ne ise vereceğim.."
    Gülerken bana dedi ki :"Ne istersem onumu bu gerçek mi?"
    Ona : "Evet. Ne istersen vereceğim.."
    Oda : "Size teşekkür ediyorum beyefendi. Fakat hiç bir şeye ihtiyacım yok..."
    Ona : "Bir şey istemen lazım sana iyiliğinin karşılığını telafi etmek istiyorum.."
    Oda : "Sayın Bil Gates her şeyi yapacak gücün var ama benim iyiliğimi telafi edemezsin.."
    Ona : "Ne demek istiyorsun ve nasıl olurda telafi edemem"
    Oda :" Seninle benim aramızdaki fark ben sana yoksulluğumun doruğunda verdim, ama sen zenginliğinin doruğunda bana veriyorsun buda durumu telafi etmez... Ama senin yaptığın (karşılık vermeye çalışman) bu güzellik beni çok mutlu etti.. Teşekkür ederim"

    Bil Gates anlatıyor : "İşte o sözü kendisinin benden daha zengin olduğunu hissetmeme neden oldu...
    Çünkü en makbul verme çeşidi, senin ihtiyacın var iken vermen.. Çocuğun bana yaptığı da budur..

    Ömer Tanrıöver