• Sarhoşsam gülümseyişlerden ağlayışlardan
    Ve kaynak sularıyla üstüme yağan aydınlık hülyaları
    Senden gelen ısıyla koruyorsam
    Ne demeli simdi
    Ey serçelerin sabahlarla doluştuğu cıvıltı
    Ey bir romanın olur olmaz yerinde dikkatti çeken hayal
    Kalbimi çevreleyen sevda gözeneyi
    Acıyış, şefkat, umursayış, hırçınlık seli
    Beni düşün öyleyse
    Beni hayretin ve karanlığın eşiğinde
    Beni fitillerde başlayan bir fısıltı
    Anında ilk satırı yazarken bir bildirinin
    Kulaktan kulağa dolaşan haberlerin bağrında
    Beni dar camlarda değil
    Bir bulutun seyrinde düşün
    Burada ortasında sıçraya sıçraya kabaran alevlerim

    Nihat Behram
  • Ne demeli şimdi
    Bir çiğdemin toprağı yırtışını seyredişim
    Göğe mi dokunmalı, ucuna mi körpe filizin
    Öyleyse karanlık sokaklarda koştuğumu düşün
    Ay gene bir kadın gibi sarkıyorken denize
    Dirseklerimle böğrüme gömdüğüm titremeyi düşün
    Oradan göğsümü kaplayışını soğuk bir terin
    İlk sözcüğü anlamla birleştiren çocuğu düşün
    Onun kavradıkça derinleşen şarkısını
    Vay perçemle günün huysuzluğu dolaşan kısrak
    Vay acemi öpüşlerden gövdeme boşalan acımtırak haz
    Telaş, kıvranış parıltılı gözlerdeki atılganlık
    Ya görevin ne senin görevin.
    Oynaşmak değil mi içimdeki savaşmak duygusuyla
    Ve benim nevresimim kararmışsa kirden, rutubetten

    Nihat Behram
  • 100 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kısa ve hüzünlü bir öykü. İki kız kardeş toplumda zirvede olan, kendilerine tüm hakların tanındığı taçlar tarafından evlenilmek üzere halklarından kaçırılıyor. Kız kardeşlerin yeni yaşantısına tanık olurken Taçların, Toprakların ( köleler), Köklerin ( Orta sınıf, tacir) yaşayışlarına ve hiyerarşik düzenlerine şahit oluyoruz.

    Yazar yine distopik bir ortam oluşturarak olmaması gerekenlerin olduğu bir toplum düzeni ile bizleri sınıyor.

    Ne demeli ki kitap hakkında şimdi; eğlenceli değil, sarsıcı ve üzücü ama okumalı.
  • Sahi neydi sevgi?

    Her ağıza sakız olacak kadar ucuz muydu?

    Yoksa herkese nasip olmayacak kadar kıymetli miydi?

    İnsan sevmek için dokunmalı mı?

    Yoksa gözü gözüme değmesin diye sakınmalı mı?

    Peki Edirne'den Kars'a sevenler nasıl seviyor?

    Kara kaşına, kara gözüne, selvi boyuna mı yanmalı?

    Yoksa yüreğine, edebine, ahlakına mı?

    Şimdi iki günlük sevginin adını aşk koymuşlar!

    Peki beşikten mezara sevenlerin sevgisine ne demeli?

    Kim sevebiliyor şimdi?

    Ya da kim inanıyor sevgisine?

    Sevgiler... Meçhule yol almış gidiyorlar...


    «Eşrefünnisa»
  • Geçip giden kırık yıllardan, uzun yağmurlardan sonra çocukluğunu geçirdiği, ilk gençlik sivilcelerini çıkardığı, o küçük şehre geri dönmüştü. Yolların tozu yine aynıydı, okula gitmek için sabah saat altıda bindiği içi küf kokan minibüsler yine aynıydı. Değişen hiçbir şey yok burada diye düşündü. Mevsimlerin geçeceğini, yılların yekpare bir anın parçaları gibi birbirine dönüşeceğini ama bu şehrin hep aynı kalacağını hayal etti.

    Şehrin kömür dumanları yüzünden sarı rengi bozarmış okulunun önüne geldi. Bir an durdu. İçinde boşalan, benliğini ezen bir şeyler vardı; ağlamaklı oldu. İçinde bir şeylerin çekildiğini duyumsadı. Neden buraya gelmişti ki sanki? Ne yapacaktı burada, geçmişi geri mi getirecekti? Kaybettiği diriliğine, gençliğine, toyluğuna yeniden mi kavuşacaktı?

    Okulun gri bahçe kapısını iteleyip içeri girdi. Kapının tek seferde açılmasına şaşırmadı. Bu okulun belki varolduğundan beri kapılarını herkese açtığını biliyordu. Okulun bahçesinde futbol veya basketbol oynayan çocuklar daima bulunur, yorgun düştükleri, susadıkları her zaman bahçenin çeşmelerinden kana kana su içebilirlerdi.

    Çeşmelerin olduğu yere oturdu.Bir taraftan çocukları izliyor bir taraftan da önüne açtığı suyun şırıltısını dinliyordu. Suyun sesi ona hep rahatlatıcı gelmiştir. Şimdi de huzur bulacağını, kendini yatıştıracağını düşünüyordu ki bir eli omzunda hissetti. Dönüp bakmasıyla yüzünün bembeyaz kesilmesi bir oldu. İşte oydu, kendisi. Lise yıllarındaki o çelimsiz, kimsenin durup dinlemediği, üstüne hiç düşünmediği kendisi.

    Bir vakit sonra kendine geldi. Yan yana oturuyorlardı. İlk karşılaşmadaki o şok anı geçmiş miydi? Artık kaçmak istediği tıfıl ilk gençliği ile yüzleşecek miydi?

    Çocukluklarından konuştular. Hani okulun açık penceresinden okula girmişlerdi de öğretmenin kitabını tam ortasından ikiye makasla kesip dışarı çıkmışlardı. Hani o beyaz tenli, sevimli kız vardı. Çıkma teklif etme düşüncene rağmen edemiyordun. Bir arkadaşın günün birinde pat diye kıza her şeyi dökmüştü. Bir daha bakabilmiş miydin kızın yüzüne? Sınıfta uçak yapıp attığın takdir belgesinin hocanın kafasına denk gelmesine ne demeli peki?

    Saatler geçti. Okuldan çıkma vakitleri gelmişti artık, hava kararıyor ve akşam ezanı ile birlikte yeni yetme çocuklar evlerine dönüyorlardı. Karınları da bir hayli acıkmıştı. Bahçeden sessizce ayrıldılar.

    Günler geçiyor, o ise çocukluğu ile geçen günlere mutlulukla bakamıyordu artık. Biraz da sıkılmıştı. İnsan kendine geçmişini hatırlatan insanlardan her zaman sıkılırdı.

    İki haftadır birlikte yaşadıkları pansiyonun kapısını çekti, kirli paslı sokaklardan yürüyerek şehrin garına geldi.

    Bir daha bu şehre adımını atmayacaktı.

    Not: Bu öyküyü Babil Serisi’nden Kaçan Ayna kitabındaki ilk öykü Havuzda Bir Yansı öyküsüne nazire olarak yazdım. Kendisiyle karşılaşma konusunu Borges de bir öyküsünde işliyordu. Koskoca Borges başka öyküleri taklit edebiliyorsa naçizane ben niye etmeyeyim dedim.

    Bir de bu konu Behzat Ç.de de işlenmişti. Behzat yaşlı hali ile bir barda karşılaşıyordu:

    https://youtu.be/xit_2MS0EXs

    Bu şarkı da benden:

    https://youtu.be/TLXGPJaw7_s
  • BİR gece şu ormanın kıyısından
    Gizlice geçip gitmeliyim
    Kimseler bilmemeli, kimseler
    Şurda bir zaman benim de yaşadığımı.
    Arkamdan sade'bir ağaç
    Bir ağaç, ertesi gün ancak
    «Dün gece, demeli, burdan bir nehir geçmiş».
    İş işte bu kadarla kapanmalı.
    Habersiz çıkıp gidişime üzülmemeli
    Bir işim çıktığını bilmeli
    Bilmeli ki bu dünyada
    Herkesin bir işi vardır
    Kimin çok kimin az çalıştığını ise
    Dünyada kimse bilmez.
    Bilfarz, şimdi, şu anda beni
    Ağrı’ya yakın bir yerde
    Bir yığın tohumun beklediğini
    Sanırım biriniz bilmez.
    Bir varsam yanlarına
    Kimbilir nasıl bayram edeceklerdir

    Bir de böyle düşünün.
    Biz ki hepimiz ayrı ayrı bekleniriz
    Kimimizi bir papatyadır bekleyen
    Kimimizi bir kavak ağacı.
    Keyfime göre yaşadığımı
    Hanginiz ileri sürebilir?
    Şu gökyüzünü doyasıya seyrettiğimi bilmem.
    Ama siz yine de,
    Böyle gece gündüz
    Akıp durduğuma bakmayın benim
    Benim de şüphesiz geçen hayatıma bakıp
    Tutulduğum olmuştur
    ölümü düşündüğüm sizin gibi
    Böyle olacak olduktan sonra
    Niçin geldiğimi sormuşumdur
    Yani benim de Hitler,
    Benim de Mussolini kadar
    Yalnız kaldığım olmuştur dünyada.
    Ama ne çok şey var sevilecek
    Bize ölümü düşündürmeden
    Tutacak şu dünyada

    Dedim ya şu hepimizin üstündeki
    Gökyüzü var bir kere
    İnsanı tutup kolundan
    Yere çalıveren.
    Sonra belki büyük denizlerin
    Şaşkın balıkları vardır
    Ve nerede olursak olalım
    İnsanlar vardır belki evvelâ
    Belki de aynı hizada
    Sümüklüböcekler gibi yalnız
    Sümüklüböcekler gibi çıplak, kimsesiz.
    Ve nihayet ekilmemiş topraklar vardır
    Bizi düşünüp gelmiş
    Bizi ölümden meneden.
    Şimdi belki anladınız
    Niçin durmadan akmak isterim.
    Niçin geçen hayatımdan çok
    Önümdeki günlerime bakarım
    Niçin ölemem.
    İlhan Berk
    Sayfa 24 - Yeditepe Yayıncılık