• "Kendine iyi bak" diyorsun, "Sen olmadan nasıl bakarım? " diye sormadan.
  • Değerli 1K Okurları!
    Yaklaşık 1 ay önce bir etkinlik düzenlemiştik;
    İslam Düşüncesi Üzerine Kitap İncelemelerİ.
    Bu bağlamda İnceleme yapan arkadaşların iletilerini ayrı zaman dilimlerinde paylaştım.
    Şu an hepsini bir araya getirdim ve sizlerle paylaşmak istiyorum tekrardan:)))
    Öncelikle;
    İnceleme zahmetinde bulunup da değerli vakitlerini bizlere ayıran tüm arkadaşlarıma can-ı gönülden teşekkür ediyorum...
    Rabbim her daim muvaffak eylesin inşAllah...:))

    Süha Murat KAHRAMAN
    İNCİ
    Sabriye YABANCI
    ŞİMAL
    NURAY
    Ali Cahil BİLGE
    Zeynep DEMİR
    Mustafa AK
    ERKAM
    ÖZLEM
    Zeynep ŞAŞKAN
    Meryem YILMAZ
    Hatice AYDIN
    Gülsüm İLERİ
    Ve;
    Salih TURHAL

    K İ T A P T A N I T I M I ~
    》Kitabın ismi: Helaller ve Haramlar
    ‎》Kitabın Yazarı: İmam- Gazâlî
    ‎》Sayfa sayısı: 372
    ‎》Yayınevi: Çelik Yayınevi
    İNCELEME YAPAN: Nuray

    ‎》Konusu: Çeşitli konularda konulan haram ve helal boyutları... Hadis ve Kur'an-ı Kerim ayetleri baz alınarak kendisine sorulan ya da insanın düşüncesi ile ortaya çıkan sorun ve soruları yanıtlayan İmam-i Gazali kitabında yalnızca yemek bahsinde değil bir çok alanda da helal ve haramı derin bir şekilde açıklıyor. Hangi malın ne durumlarda kişiye haram olacağı ne durumlarda helal olacağı ayrıntısı ile anlatılıyor.

    Bu nadide eser helallerin ve haramların en keskin çizgilerini belirliyor ne yapmamız gerektiğine işaret ediyor ve hatta "Müslüman dikkatli olmalı!" düsturu ile bizlere dikkatli olmamızı söylüyor. Helaller ve haramları sadece yemek bakımından almıyor ve en akla gelinmeyecek şeyleri bile ayrıntısı ile anlatıyor. Tabiki de devrine göre yaşananları baz alıyor ve günümüzde belki çok az bulunan durumlardan kesitler bulunuyor kitapta. Misaller ile anlamayı güçlendiriyor ve sürekli tekrarlarla pekiştiriyor.

    Helalleri aramanın bulmanın faziletini anlatırken, haramında kötülüğünden bahsederek mananın bir ucunu açık bırakmıyor. Bilindiği gibi her şey kesin bir ifade ile helal ve haramdır denilmediğinden şüpheli hususlardanda bahsedip alimlerin ve kendi görüşlerini toparlayarak bir sonuç elde ediyor lakin bunu da sizin tasvirinize açık bırakıyor. Helallere ve haramlara dikkat edilmesi amacıyla insanların araştırmasını, soruşturmasını ve incelemesini belirtiyor ihmal durumlarından bahsediyor.

    Sonraki bölümlerde devlet adamlarından alınan hediyeler bahşişler hususunda anlatılan hadisler ve kıssalar bir hassa insanı bu konularda bilinçlendiriyor. Âlimlerin de bu bakımdan dikkat etmesi gerektiği anlatılıyor. Tabi insanın aklına acaba bu devirde hala var mı? sorusunu insanın aklına getirmiyor değil. Devir değişse de insanların hâl ve davranışları tekerrür ediyor. Verilen bütçe hakkı ile kullanılıyor mu herkes emeğinin karşılığını hakkı ile alıyor mu Allah (c.c) bilir.

    Tabi işin ahiret boyutu da anlatılınca insanın aklına "Keşke şu baştaki olan insanlar şunları bir okusa!" diyorum kendimce. Allah (c.c) hakkı ile aş kazandıranlardan eylesin.

    Son bölümlere yaklaştıkça işin hediye, fazladan alınan maaş, devlet erkanıyla oturup kalkmayı anlatıyor ve bunların kişi üzerinde etkilerini, hükümlerini belirtiyor. Bizde biliyoruz ki dinimizde en önemli hususlardan biri de kul hakkıdır. O hususları da anlatatıp toparlayarak esere son veriliyor.

    ~ K İ T A P T A N A L I N T I L A R ~

    Faiz yasağı İslâm'ın kesin hükümleri arasındadır ve faizin her çeşidi haramdır. İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, zaruret hallerindeki durum müstesna olmak üzere bunlar devamlı değildir. İslam'ın ekonomik, sosyal, ahlakî sistemi bir bütün olarak uygulandığı ya da işletildiği zaman faiz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaz; çünkü, İslam ekonomisi,sermaye birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık modelini öne sürmüştür. Bu modelde sermaye faizsiz olacağından hem maliyet ve hem eflasyon problemi ortadan kalkacaktır. (Syf 15)

    "Doğrusu dünyanın helalinden hesaba çekilmek, haramından da azab görmek vardır."

    Başkaları bu ifadeye " Şüphelilerden dolayı da azarlanmak vardır" diye eklemişlerdir. (Syf 26)

    Âlime: " Sen neden şu bilgine aykırı davranarak hareket ettin?" diye sorulacağı gibi, cahil bir kimseye de, "Sen neden bu cahillikte direndin durdun ve neden bunları öğrenmedin?" diye sorulur ve böylece âlim bilgisi yüzünden sorgulanır, cahil de neden öğrenmediği için sorgulanır.

    Kaldı ki sana: "Herbir müslümanın üzerine ilim öğrenmek farzdır" diye de söylenmiştir. (Syf 40)

    İçki/ şarap vb. sarhoşluk veren maddeler ve diğer günahlardan sayılan birçok şeyler de, yaşaklanmış olmasına rağmen terk edilmemişlerdi. Hatta gelen rivayetler arasında kimi sahabinin içki sattığı da vardır.
    ...
    Ancak bu sahabi içki satışını yaparken, içkiden elde ettiği paranında tıpkı içki gibi haram olduğunu anlamış/kavramış biri değildi. (Syf 90)

    Eğer ihtiyaç fazlası gıda maddeleri varsa, örneğin meyveler, et ve hububat gibi şeyler ihtiyaç fazlasıysa, bunların ya denize dökülmesi veya kokuncaya dek olduğu gibi bırakılması gerekir. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı meyve ve hububat gibi ürünler, halkın ihtiyaçlarından ve refah içinde geçimlerini sağlamalarından daha fazla olarak yaratılmıştır. Kısaca halkın çok bol harcamalarına rağmen bunlar yine de artmakta ve fazla gelmektedirler. (Syf 113)

    Ayrıca fetva alan kimsenin, o fetvayı beğenmemezlik ederek ondan farklı bir görüş ortaya koyan ve kendisine genişlik tanıyan diğer bir mezhebe hemen atlamaya kalkışmamalıdır. Burada fetva isteyen ve alan kimsenin yapacağı şey, kendi üstün kanaatine göre en doğrusu ve değerlisi hangisi olduğuna kanaat getirene dek araştırmasını sürdürmelidir. Sonra galip zannın hangisinde karar kılmışsa, ona uymalı ve onu da asla terketmemeli/ ona aykırı harekette bulunmamalıdır. (Syf 153)


    Somut bir delil olmadan soyut bir ifadeyle hüküm verilemez. Çünkü malın kişinin elinde bulunmuş olması ve istishap, hükmü ortadan kaldırmaz. Yani şüphe ile durum değiştirilmez. Eğer mal adamın elindeyse, istishap yönünden de malın ona aitliği kabul edilir. Çünkü elde buna ters olabilecek bir başka ipucu da bulunmamaktadır. Şüphe ile bir hükme varılamaz. (180 syf)

    KİTABIN ADI:MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER
    YAZAR: Rasim ÖZDENÖREN
    İNCELEME YAPAN: Zeynep DEMİR

    "Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

    Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

    İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

    Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

    Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

    Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

    Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

    Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
    Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir başucu kitabı.
    İyi okumalar

    ALINTILAR
    Bazi Genellemeler
    ...bugün problem alanı olarak önümüze getirilen konuların tümüne düzmece problemler diye bakılmalıdır. İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse, o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemlerin problem diye ugrasilan konular olmadığını,fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 6)
    Inanmanin Diyalektigi
    Müslümanların dinin hükümlerine sırf dinin hükümleri olduğu için riayet eder, sırf Allah böyle dediği için riayet ederler. Şeriat, nefse zıt olarak gelmiştir diyen İslam büyüklerinin sözünü anlamak gerek. Nefse zıt olarak, yani onu terbiye için.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Demek ki, insan dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmalidir. (...) Bu yanlıştan hareket ederek dine varan veya vardığını sanan insan, aynı heveslerle ve aynı usulle dinden de çıkabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla, mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 9)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bizim doğru veya yanlış diye kabul ettiğimiz şeyler, taşıdığımız zihniyetin dışa vuran yansımaları oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 12)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bugün yaşayan Müslümanlarda tuhaf bir biçimde bir Ebu Talip kompleksinin yansıdığına şahit oluyoruz.Ebu Talip kendisi için "Atalarının dininden döndü derler." diye kelimei şehadeti getirmekten kacinmisti. Şimdi bir başka biçimde baskalarimiz tıpkı Ebu Talip'in yürüttüğü mulahazalar içinde bulunuyoruz ve adeta onun gibi Resulullah(sav )'a "Sen doğru söylüyorsun,Allah birdir." diyoruz da, iş teslim olmaya gelince, Ebu Talip nasıl atalarının dini uğruna teslim olmaktan kacindiysa, biz de sanki atalarımızın diniymiş gibi baktığımız bir takım ilmi safsatalara bakarak teslimiyetten kaciniyoruz. En azından yaptığımız, bu ilmi safsatalarla Islam' i telif etmeye kalkismamiz oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 14)
    Yabanci Terimlerle Islam'a Bakmak
    "Dinî ibadet" derken sanki dinî olmayan bir ibadet biçimi varmış gibi veya davranışlarımızin bir kısmı ibadet hükmünde, diğer bir kısmı ibadetin dışında kalıyormuş gibi bir izlenim uyandirmaktadir. İbadeti Hristiyanlikta olduğu gibi, bir seramoni, bir ayın olarak telakki edenler için mesele yok elbette. Fakat hakkını vererek yaşayan bir Müslüman için ibadet olmayan, ibadet hükmüne geçmeyen hangi davranış vardır?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 20)
    ...Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslam'a bakmaz, Islam'in gözüyle çağa bakar.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 26)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Fakat acaba bir Müslümanı Müslüman yapan husus, Islam' in gerek bu alandaki, gerek diğer alanlardaki üstün düzenlemesi mıdır? Yoksa İslam hiç bu türden düzenlemelere girmemiş bile olsaydı, Müslüman gene de Müslüman olmaya devam mı edecekti?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Müslüman bir takım materyalistik beklentiler ve umutlar sonucunda mi Müslüman oluyor? Yoksa Allah'in rızasını kazanmanın dışında ve onun önüne geçebilecek başka hiç bir beklentiye yer vermeden mi Müslüman oluyor?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Müslüman, ne daha fazla gelir elde etmek, ne total gelirin adil dağılımını sağlamak, ne insanlar arasında barışı, sükûnu, kardeşliği tesis etmek için Müslümandır. Bu ve benzeri şeyler İslami bir hayat sürdürmenin doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar. Kendi başına bunların hiçbiri ulaşılacak bir gaye ve hedef diye alınmaz. Müslüman için, hedeflerinin en önünde ve en sonunda bulunan biricik husus yalnız ve ancak Allah' in rızasını kazanma faaliyetidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Bugünün Müslümanları aslinda teslim olmanın anlamını kavramaktan daha çok Müslümanların geçmişteki tecrübelerine, geçmişteki başarılarına gözlerine dikmiştir.İslam'ın hakkını verdikleri zaman yeniden o aynı başarıları ulaşabileceklerini düşünmektedir. Çünkü bugünün Müslümanı, itiraf etmeli ki, zihnini materyalist anlayışlara da bulaştırmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)

    Mesele İlk Müslümanların İslam'a teslim olurken gösterdikleri hasbilikteki inceliği kavramakta ve onlara benzemeye çalışmakta yoğunlaşmaktadır. İslamî anlamda teslim oluşta hiçbir dünya kaygısının yeri olmadığın, gerçek anlamıyla iman etmenin insanlari zaten bu tür endişelerden münezzeh kıldığı idrak edilebilmelidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Mevcut hayat tarzı içinde insan kendini eşyaya hükümran sanmaktadır. Fakat aslında eşyanın kendisine hükümran olduğunu bilmemektedi Her fert kendi ekonomik bağımsızlığıni istemektedir. Fakat bu yolla ekonomiye bağlandığını hissetmemektedir. Eşya hevesi gitgide artmaktadır da bu hevesine bir sınır çekmeye gücü yetmemektedir, daha doğrusu bu hevesi için bir sınır olabileceğini tahayyül edememektedir. Çok sayıda küçük küçük İlahları var da, bu ilahlara tapindiğının farkında değildir. Çünkü "kul"luğunu farkında değildir unutmuştur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    ...Gene unutmuştur ki, Allah' tan başka ilah tanıyana Allah her şeyi ilah kılar. Allah'tan başkasına kulluk edeni de Allah her şeye kul eder.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    İslam'ı hayatımız için her şey yapmamışsak, onunla hiçbir şey yapmadığımızı ve onunla hiçbir şey yapmak niyetinde olmadığımızi açıklamış oluruz.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    Mesele şudur: İslam'ın bir inanış ve yaşayış tarzı olarak bize öngördüğü hükümlerle amellerimizi icra ederken bu hükümlerdeki hikmeti İslam'ın bütününü gözeterek anlamaya çalışmalıyız.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    İslam'ın hükümlerini, gene İslam'ın emrettiği vasatı gözeterek uygulamalıyız. Bize bir hükmün uygulanmasında ne kadar katı olmamız emrediyorsa o kadar katı olmalıyız; daha fazla değil, daha eksik de değil. Yoksa ifrata veya tefrite düşmek tehlikesi önümüzdedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    Sözü şuna getirelim: İslam, İslamdışı dizgelerin ortaya çıkardığı sorulara cevap vermek zorunda değildir. Nasıl ki Öklit geometrisinin sorularına Öklidci olmayan bir mantık kurgusuyla cevap aramak da abestir. Günümüzde yürürlükte olan pek çok müessesenin İslam dışı alışkanlıkların İslami toplum düzeninde de mevcut bulunacağını farzeden bazı Müslümanlar ona göre müessese icat etmeye kalkişarak aynı yanlış uslamlamaya düşüyorlar. İslami kurumlar kendi iç mantığı içinde eksiksiz fazlasiz yeterli bir dizge meydana getirir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 90)
    Bir hüküm veyahut bir uygulama İslam'a aykırı olmayabilir veya İslam'ın koyduğu hükümler ile çatışmayabilir; fakat buna rağmen o hüküme yahut uygulamaya genede İslamîdir demek imkanı bulunmayabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 92)
    Bir hükmün, bir uygulamanın Islamî olup olmadığını söyleyebilmek için, başlica kistasimız, o hükmün Allah'ın rızası uğrunda yapılıp yapılmadığına bakmaktır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 93)
    Batının kafa yapısı , dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu.Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirecek sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu. Oysa dinin hakikati zihnî bir spekülasyon (düşünce birikimi) olmak değil, doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir. Yani yaşanacak bir şeydir din. Vehimlerle, hayallerle, ilizyonlarla ilgisi yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 97)
    ... Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı" diye düşünmek felsefenin işi iken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 98)
    Şuraya varmak istiyoruz: günümüz Müslümanları Bati aleminde üretilmiş bilim de dahil hiçbir dogmayı hesaba katmadan İslamî esaslara uygun bir hayatı yaşamayı göze almalıdır. Eger Bati ile hesaplaşmak isteniyorsa bu hesaplaşma ancak fiili bir ortam teessüs ettirildiğinde mümkün kılınabilir. Aslında bugünkü Batı da fikrî değil, fiilî gücüyle kendisini dinletebilmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 100)
    Bir İslam büyüğünün dediği gibi, "Bir insanın amelleri şeriata uygun değilse, onu uçarken bile görseniz inanmayınız."
    İslam'da marifetlerin en üstünü ihlas ve takva ile hayatını sünnete uyarlayabilmektir. Böyle yapmaya gayret eden Müslümansa hayatında bunun dışında bir beklentiye yer vermez.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 101)
    Batıli her ne pahasına olursa olsun, kendi kültürün korunmasıni ister. Müslümansa her ne pahasına olursa değil, gerektiği ölçüde kendi geçmiş kültürünü sahiplenir, gerektiği yerde de bu kültürü reddetmesini bilir. Çünkü onun asıl amacı geçmiş başarılarına yaslanmakta değil, Müslümanca bir hayatın sürdürülmesinde odaklaşır. Böyle bir hayatı sürdürmeye yarayan kultür makbuldür onun için, yoksa atalarının bu kültürü yaşamış olmaları değil. Ataları yaşamış da olsa Müslüman o yasayisin yanlışligini duyumsuyorsa o kültürü reddetmekten çekinmez. Çünkü o sadece kendisine yüklenen emanetin bilinci uzerinde bulunmak ister.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 107)
    İnsan aklı Vahiy ile bildirilmiş temel kavramları idrak edecek bir güçte yetenek ve niteliktedir. Ne var ki, bu temel kavramların kaynağı insan akli değildir, yani bu bilgiler insan aklının bir icadı ya da keşfi olmadığı gibi onda doğuştan var olan şeyler de degildir. Akıl, Vahiyle bildirilenleri kabul ve idrak eder; fakat kabul ve idrak ettiği şeyler kendisi tarafından yaratılmamıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)

    ... aklın yerini ve fonksiyonunu dile getirmek sadedinde şu Hadisi Şerif dikkate değer. Mealen: İslam'da aklı aşan şeyler vardır, fakat akla aykırı bir şey yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)
    Ben merkezli insan anlayışı ile insanı eşrefi mahlukat olarak görme aynı şey değildir. Her iki anlayışta da, insan belki yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilmektedir. Fakat İslam'da eşrefi mahlukat olan insan bazı kayıtlarla sınırlanmışken, antropocentrism'de de eşrefi mahlukat diye anılan insan bütün kayıtlardan boşanmıştır. Bu insan için son tahlilde, yararlanabilmesi için tabiat üzerinde her türlü tasarrufta bulunmak mubah sayılmaktadır
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 110)
    KONU: Bu Ülke
    YAZAR: Cemil Meriç
    İNCELEYEN: özlem
    Bölümler:
    Sihâm-ı Kazâ
    -Bâbil
    -Müstağripler
    Biz ve Onlar
    Münzevi Yıldızlar
    Fildişi Kule
    Bâki Kalan



    Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfaların 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

    Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

    Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

    Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
    Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
    Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
    Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
    O davet etti beni.
    Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

    Kitaba bakıyor, sonra bana;
    Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
    Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


    Bu Ülke


    Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

    Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

    “Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmazlaş” tıranlardır.”

    O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
    Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

    Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
    Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

    Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
    Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
    Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

    Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

    Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
    Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


    Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

    300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
    Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
    Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


    ...
    Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
    Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

    Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
    Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


    Bu Ülke bir yaşam..
    Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
    Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
    Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
    İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


    BU ÜLKE – ALINTILAR
    Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

    Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

    Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

    Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
    ( s.88 )

    Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
    Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
    Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

    Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
    ( s.90 )

    … Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

    İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
    (s.92 )

    İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


    Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
    Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

    Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

    Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
    Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
    Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

    İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı yım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
    Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
    Ve Hristiyan Batı nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

    Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
    Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

    Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

    Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

    Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

    ESER:Uçuş Denemeleri
    Yazar: İbrahim TENEKECİ
    İNCELEYEN:Zeynep ŞAŞKAN

    Köşe yazıları ve şiirleri ile tanıdığımız İbrahim Tenekeci, bu kitabında günlük hayata dair gerçeklikleri kendi bakış açısıyla bizlere anlatıyor .Kitap üç ana oluşuyor; Rabb'im sen olmasan Kimin aklına gelirim ben mısraları ile başlayan giriş adını verdiği bölüm." Eski defterlerden "adını verdiği 2. Bölüm ve "Başka yerler" adını verdiği son bölüm. 1. Bölümdeki denemeler ,şiir tadında. Bir inzibattır ölüm, dolaşır caddelerde Yakmak için iznini acemi bir askerin... günlük hayatta karşılaştığı olayları, mizansen benzetmeleri şiirsel ifadelerle dile getiriyor .ÜÇ ŞEY Gözü paçamız da olan üç şey : Terzi ,köpek ve çamur .Bazen sorduğu sorularla, bazen de verdiği cevaplarla okuyucuyu şaşırtıyor. "İnsan bir fabrika olsaydı ,ne üretiyor olurdu?"- "mazeret ".
    Şiirle de hemhal olan yazar satır aralarına küçük şiirler serpiştirmekten de vazgeçemiyor .
    TAŞ İsmini anarsam serinliyorum
    Sen her yerde ağırsın
    İşte bu yüzden beykonakları
    Saraylar ve onların yavruları
    Uzak dururlar senin olduğun
    Çorak topraktan taşlı tarladan
    Uzak dururlar o suskunluğun
    Kendini ören parmaklarından
    Yazar ,çevresinde şahit olduğu olayları karşılaştığı insanları incelerken ,toplum olarak yitirdiğimiz değerleri de tek tek sorguluyor .Nineleri, dedeleri ,anneleri, kimsesizleri ,bize ihtiyaç duyan komşularımızı...
    Duyarsızlaşan yeni nesli" bırakın savaşı, kahramanlık türkülerinden bile korkuyor." şeklinde kelimelere döküyor.
    Eski defterlerden adlı ikincibölümde, hayattan edindiği izlenimlerle, kesin yargılara varıp, çıkarımlarda bulunuyor; "Yanlış yapmamak ,doğruyu yapmak değildir" ."Dünya malına aşırı düşkün olanlar ,cephaneliğe siper kazıyorlar." "Çocuklar cahil değildir .İnsan büyüdükçe, öğrendikçe cahil olur." Başka yerlerde adlı son bölümde; farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda insanlara söylemek isteyip de söyleyemediklerini, hayıflanarak ifade ediyor .Duygularını sorgulayarak , anlatamadıklarını cesaretle anlatıyor. Velhasıl ,hayat koşuşturmacasında ,satır aralarında ,kitabın her sayfasında kendimizden bir şeyler buluyoruz.
    Farklı zamanlara ve mekanlarabir yol buluyoruz. Kitaptan alıntılar ;
    "Öğreteni biliyorum .Peki ya, ona bir harf öğretmeyene ne demeli ?" "Yaşlılık ölümün tadını çıkarmak olmalı" "Kuru su içiyoruz babamızın yanında" KUYRUK
    Modern insanın bileği değil ,kuyruğu vardır. BEŞİBİRLİK
    Taburcu oldu bugün ,bir tabutun içinde . Dört adam, bir tabut; beşibiryerde .
    YENİ DÜNYA DÜZENİ
    Kuru bir dere yatağı .
    Biraz üstünde lüks bir ev .
    Evin bahçesinde ağzına kadar suyla dolu kocaman bir havuz . Yeni dünya düzenini başka nasıl özetleyebiliriz? KITLIK
    Koltuk örtüsü satan dükkana girip ,oradaki tek numune koltuğun fiyatını soran ... Evet, sen... HEYKEL
    Bir heykel ne kadar başına buyruksa, insan olarak İşte o kadar başıma büyüğüm. O Doktorların yasaklamasına rağmen, hastaların uymamak için direttiği neyse, işte oyum ben.

    DUA
    Allahım, sadece annemi babamı değil, gökyüzünü de başımdan eksik etme ... BANA ÖĞÜT VERENE Yerin kulağı varsa, ağzı da vardır .
    İNTİHAR "intihar, can alıcı bir konudur ,"dedim. Güldüler... "Birini örnek alıp da yola çıkanlar, yolun sonunda kendilerini bulamıyorlarsa, onların vay haline .Mesela ben ,İsmet Özel olmak için yola çıkmıştım, İbrahim Tenekeci oldum. " "Yaşından büyük gösteren tek şey ölümdür ." "Ölüm herkesi eşitlermiş." Bu kadar mezarın arasında ne büyür Diyecektim ,demedim ." Kapısında ,"Çarşamba ve Cumartesi günleri açıktır "yazıyor . Sorun şu ki ,dünya ,haftanın yedi günü de açık . Açılır kapılar, elimiz açılırsa Diyecektim, demedim . Masayı kütüphanemin yanına koymam hiç iyi olmadı .Ne zaman şiir yazmak için masaya otursam ,cesaretim kırılıyor. karşımda İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ,Ezra Pound, Eliot Rilke ..
    Gözü üstümde bir dolu insan Diyecektim ,demedim . Onu hep kitap okuyor buluyorum. D
    ersine çalışmış gibi emin .
    Emin .
    Senin yanında ömrüm uzuyor
    Diyecektim ,demedim .
    Güzel insanlar güzel atlara binip erken gidermiş ... Sen böyle güzelken söz düşmez Diyecektim, demedim.

    Hz. İnsan - Dücane Cündioğlu
    Kapı Yayınları, 15. Basım: Ekim 2017
    İnceleme: Meryem Yılmaz 19.01.2018

    Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâle. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor.
    Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" Sorusuyla çepeçevre, sıratı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.
    Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.
    "Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
    Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup
    O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

    Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır.
    Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.
    Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.
    "Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

    Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.
    Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar.

    'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.
    Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.
    "Hûnun özünü merak ediyor muyuz?
    Hayır!
    Etseydik sorardık." (Sf 43) Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.
    Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;
    -'hz. insan'ın tevazûu'
    - 'hz. insan'ın fakrı'
    - 'hz. insan'ın urûcu'
    - 'hz. mi, hazret mi?'
    Bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece.
    Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156)
    O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer. "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.
    Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir.
    Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü.
    Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur.
    Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla.
    Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır."

    Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.
    İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
    Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)
    Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri.
    "Madde ve Mânâ.. Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir.
    "Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
    Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

    'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

    Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.

    Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı.

    Kitabın son satırları şöyle;
    "Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
    Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

    Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?
    Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.
    Aldım, kabul ettim.
    Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."

    Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim. Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..

    ALINTILAR
    "Yaşama umudunu değil, bizatihi yaşam sevincini nerede arayip nerede bulacağım öyleyse?" Önsöz 10
    "Küf kokan bir yazı bu!
    Ne burnunu tıka, ne huzurdan ayrıl ey talip!" Önsöz 11
    "Dayanabileceği son kertede çatırdayan muhkem balkon demir- lerinin bile acusina dayanamadığı bir hüznün eşliğinde kendini boş luğa uçarken bulan adamun, izni olmaksızın güneşe bakmaktan ka- maşmış gözlerden saklamayu tercih ettiği şaşkın bakslanya karsi laşmak için ne denli büyük bir günah işlemiş olmalıyım?" Önsöz 11
    "Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak olfu. Zahirde." Sf 7
    "Nuh, Varik'in birliğine değil, Tann nun birliğine çağrd Tan nm ne olduğunu söyleyenleri knadu, ne olmadant soyledi. Teybihi berakan, tenrih edin o dedi. Tanri se Varliki ayrda putperestleri lanetledi. ortakkonculan. Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli." Sf 8
    "Hakk'a dair her tasavvur, tasavvur sahiplerince haktır ve fakat Hak nezdinde (hakikatte) hepsi de zandan ibarettir, zira tasavvurun kendisi zandır." Sf 12
    "Zahirde bâtını, zanda ilmi teşhis etmek, gölgede ışığı, alacalıda beyazı bulmaya çalışmak gibidir. Hakkı hakla, ilmi ilimle bilmelidir." Sf 13
    "İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazlan da aklen..." Sf 13
    "Ey talip, görüşünden, bilişinden değil; görüşünde, bilişinde ısrar etmekten utan! Sen aklınsıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, farkında bile değilsin!" Sf 14
    "Uslu olanlar,usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmayı gerektirir." Sf 22
    "Fiil değildir ki aşk, infialdir. Tercih değil, zarurettir. Kuvve değil, fiil değil, bizatihi istidaddır." Sf 26
    "Kalp secde eder mi?
    Elbette eder; hem de ebediyete kadar!" Sf 28
    "Basit bir misal verecek olursak, kişi ya çocuk sahibi ol(a)madığında acı çeker ya da çocuğunu kaybettiğinde. İkisi de 'mülkiyet' talebiyle alakalıdır; zira mülkiyet talebi, ya şeyleri kendimiz için var kılmayı ya da varlığına sahip olduklarımızın varlığını sürekli kılmayı istemekten ibarettir.
    Her iki halde de insanoğlu şeylerin kendisi için var olmasına sevinmekte, yokluğuna ve/veya yok olmasına yerinmektedir." Sf 31
    "İsteklerinizden vazgeçiniz -ki buna rıza ve teslimiyet denir- göreceksiniz ki acılarınızın en önemli kaynağı kuruyacaktır. Nitekim "Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim" diyen Yunus'umuz, dikkatlerimizi bu hakikate çekmeye çalışır." Sf 32
    "Sahip olmak değil, sadece olmak, yani rıza ve teslimiyet. Nasip edilen kadarıyla, yani sevilme istidadı kadarınca sevilmek." Sf 33
    "Bizi, yoksulluğa, yoksulluğumuzu idrake davet edecek olanların sesini duyabilmek için şehrin öte yakasindan koşup gelen sevgiliyi (habib) kendi ellerimizle frrlattığımız taşlarla yine bizler katlediyoruz; kendi sevgilimize, kendi özümüze hançeri başkası değil, biz saplıyoruz. Yoksulluğumuzu duymak ve duyurmak istemiyoruz. Fakrımızı idrak etmekten korkuyoruz." Sf 52
    "Düşünebilmek icin sesin hareketi de durmalı, başkalarıyla konuşmamalı insan, susmalı, sükut etmeli." Sf 54
    "Şehr-i Ramazan'da oruç tutmak, muayyen bir süre içinde bedeni kuvvelerden bir kısmının hareketini durdurmak maksadina matuftur; zihnin kuvvelerinin harekete geçebilmesi için bedenin kuvvelerini tatil etmektir. Düşünmenin hareketine alışmamış zihinter, bedeni faaliyetlerine bir süreliğine olsun ara verdiklerinde hemen güçten düşerler. Bu bir hakikat! Öyle ki onlara sanki zihinleri durmuş gibi gelir ve bunun nedenini yemek yememelerine veya bir şeyler içmemelerine bağlarlar. Oysa hareketi duran zihin değildir! Kendilerine oruç tutmalarını emreden, onlardan zihinlerinin hareketini durdurmalarını istememiş, bilakis düşünmeyi harekete geçirmeleri için onları sükûnete davet etmiş, bedenin her daim faal olan azalarını hiç değilse bir aylığına sükûna erdirip bu firsattan istifadeyle düşünmenin yolunu açmak murat edilmiştir.

    -Ne var ki kapali bir musluk uzun bir aradan sonra açılınca hemen öksürmeye başlar, ilk aktğında ise paslı paslı akar; tıpkı bunun gibi düşünme yetilerini hareketsiz bırakmış ve buna mukabil bedenî yetilerine dinlenme imkânı vermeyi akıl edememiş yığınlar şehr-i Ramazan'ın bereketinden yeterince istifade edemezler; yeterince düşünmezler çünkü." Sf 57
    "Evet tevazu tek kelimeyle bir itiraf biçimidir; insanın haddini itiraf etmesi demektir." Sf 62
    "Kişinin kendisini 'hiç'likten daha da aşağıya indirecebileceği başka bir makam var mıdır?" Sf 64
    "Çünkü ıstırab soru sorulduğunda Cemalini gösterir. Öyle ki soru bir kez sorulmaya görsün, ıstırab da hemen eşliğinde sızar odadan içeri..." Sf 72
    "Maksud-ı aslî yaşamaktır. Yaşamak için bilmeye, bilmek için sormaya, sormak için cevaplamaya ihtiyaç vardır." Sf 73
    "Rahmetli babam, Hz. Musa'nın maddeyi, Hz. İsa'nın mânâyı ve fakat Efendimizin (s.a) hem madde'yi hem de mânâ'yı temsil ettiğini söylerdi." Sf 75
    "Cenab-ı Hak, hakîmdir, hikmet sahibidir. Efendimiz (s.a) de öyle. O da hikmetin sahibiydi, ehliydi, muallimiydi. Buna karşın fakihler cinselliğin hukukî, tabipler tıbbî tarafını bilirilerdi. Sufiler ise, cinselliğin hassaten manevî tarafıyla meşgul idiler." Sf 77
    "Nefsi yenmek, şeytanı yenmek demektir; içerideki veya dışarıdaki şeytanı.." Sf 80
    "Hz. Meryem annedir. Sadece anne. Bir oğula, kendi oğluna nispetle anne. Ama eş değil. Bir erkeğin eşi, zevcesi, kadını değil.
    Nispeti olan iki erkek vardır hayatında: babası ve oğlu.
    Bir babanın kızıdır ve bir oğulun annesi. Fakat bir erkeğin zevcesi değildir. Olmamıştır." Sf 82
    "Hristiyanlığın bu kökten doğa karşıtlığına yönelik Kur'anî eleştiri, en veciz ifadesini İhlas Suresi'nde bulur. Cenab-ı Hakkı en veciz biçimde hem doğurmamış (lem-yelid), hem de doğrulmamış (lem-yûled) olarak niteler. Hak, varliğuni başkasana borçlu değildir. O birdir, biriciktir!
    Doğası yoktur. Doğa değildir. Doğal değildir." Sf 82
    "Annesiyle sorunu olanın, eşiyle ve kızıyla sorunu olmaması imkânsızdır." Sf 85
    "Söylemekten niçin kaçınalım, Batı'nın tarihi biraz da şefkatsizliğin tarihidir. Yıkıcılığıbda bundan." Sf 87
    "Bati'daki tüm sorunlar, Hıristiyanlığın yaşama, doğaya, insana ve Tanrı'ya ilişkin hastalıklı tasavvurlarindan kaynaklanır. Tüm nefretlerinin kökeninde bu hıristiyanca ekşime vardır. Doğa'ya ve Doğu'ya yönelik tüm nefretlerinin kökeninde...
    Ortaçağ boyunca cadıları yakanlar biz değildik. Olmadık.

    Cadılar, yani kadınlar..." Sf 88
    "Bilimle sanatın konşu olmaması, aralarında konuşabilmelerini mümkün kılacak bir dilin mevcut olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü:

    Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
    Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası" Sf 92
    "Modern insana göre insan canlı değildir.
    Bizim nezdimizde ise otlar da, taşlar da canlıdır!
    Yeter ki biraz kulak veriniz, inanınız o zaman bu âlemde varolan her şeyin nefes alıp verdiğini duyabilirsiniz." Sf 97
    "Anlam taşıyıp taşımadığı dikkate alınmaksızın ağızdan çıkan seslere lafız; şayet hiç anlam taşımıyorsa laf, anlam taşıyorsa kelime (sözcük); tamlamaları kapsıyorsa kavl, cümleyi kapsıyorsa kelam (söz) denir. Belirli bir grup tarafından özel olarak kullanılan sözcüklere ise terim (ıstılah) adı verilir. (Jargon ve argo ise tasnifin daha at katmanları için kullanılır.)" Sf 102
    "Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız." Sf 106
    "Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan, bilmediğini bilmek ister mi?
    Asla!
    Bu insan tipi o denli isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin istesin ki?" Sf 107
    "Dilerseniz, bu ezeli kaybediş öyküsünü bir de William Shakespeare'in dilinden dinleyelim:
    Oh, I have lost my reputation!
    I have lost the immortal part of myself, and what remains is bestial.

    Ah, ki ne ah! Kaybettim haysiyetimi! Ölümsüz olan yanımı kaybettim ve geriye bir tek hayvanî yanım kaldı.

    Ah, ki ne ah!" Sf 108
    "Düşünceler ve düşler insan zihnine yukarıdan gelir, istikameti düşeydir." Sf 109
    "Düşünmekle biliriz, ilim sahibi oluruz; düşlemekle tanırız, irfan sahibi oluruz." Sf 110
    "Kuklaların dünyasında söz bir türlü öze gelmiyor; çünkü öz söze gelmiyor. Öz söze gelseydi, zann libasına bürünür; söz de ister istemez özü libasıyla nazarın önüne bırakmak zorunda kalırdi...
    Oysa öz nâdanın nazarına da gelmez..
    Ne yaman çelişki değil mi, öz, tanınmamak için her daim çıplak dolaşıyor." Sf 116
    "Ey talip, unutma ki kirlenmemek kirden münezzeh olanlara, arınmak ise yazgısı kirlenmek olanlara özgüdür.
    Demek ki sen kirlenmemekle değil, arınmakla mükellefsin!" Sf 120
    "Sana ancak hüznümü miras olarak bırakabilirim ey talip! Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." Sf 124
  • Hikayemiz bu ileti altından yürütülecektir.

    Katılımcı sırası ve yorumlar için: #11646309

    NigRa

    Saat gece yarısını çoktan geçmiş "yarım" diye belirtilen 12.30'u göstermekteydi. Akreple yelkovan iki ayrı uçtaydı, kavuşamayan iki aşık gibi diye düşündü. Sonra aklı yine yarım kavramına kaydı. 24'ün yarısı 12 olmasına rağmen neden 12.30'un yarım olarak nitelendirildiğini hep düşünürdü, saate baktığında yine aynı şeyi düşünerek yine saçmalığını eleştirdi kendi kendine. Çocukluğundan beri süregelen bir alışkanlıkla sürekli kafasında kendisiyle tartışır,mantıklı bir açıklama bulmaya çalışırdı. Bu tartışma bazen ciddi bir konuda, bazen de saat gibi ehemmiyetsiz bir konuda olurdu. Aslında, dedi kafasındaki ses, bir ara internetten bakabilirim buna.
    Kendisiyle yaptığı saçma muhabbeti dışarıdan gelen havai fişek sesleri bölünce düşüncelerinin odağı değişti. Bir yerlerde birileri mutlu olunacak bir şeyler bulmuş kutlama yapıyorlardı. Zaten mutlu olunacak bir şeye sahip olmak başlı başına kutlama sebebiydi. İnsan mutluluğu yakaladığında ona sıkı sıkı tutunmalı, elinden kayıp gitmesine izin vermemeliydi. Mutlu olduğu yerde kalmalı, mutluluk kaynağını nadide bir cevher misali koruyup kollamalıydı.
    "Onu şımarıkça bahanelerle tüketmek tam da benim yapacağım türden bir aptallık!" dedi kafasındaki sese sıkıntıyla.
    "İyice arabeske bağladın iyi değilsin sen." diye cevap verdi ses.
    Sesin ne kadar da sinir bozucu,ukala hale dönüştüğünü fark ederek kovaladı sesi kafasından.

    Bazı zamanlar işte böyle toplayamıyordu düşüncelerini.Bir yerden bir yere koşturup duruyorlardı, yakalayamıyordu. Uzun zamandır zaten ne düşündüğünün pek de farkında değildi sanki.
    Dağıldım yine nerden nereye geldi konu dedi kafasındaki sese. Sinirli bir şekilde masanın üzerinde duran kül tabağına uzanıp sigarasını aldı, derin bir nefes çekip dumanın süzülüşünü izledi. Sonra rakı bardağını kafasına dikip içindeki özlemle karışık pişmanlığı rakıyla tutuşturup yaktı. Kafasındaki sesi yine unutmak için diye geçiştirerek hatırlamak için dedi kendisine. Hatırlamak için... Unutmak için önce hatırlamak gerekirdi.

    Kalemi eline tekrar aldı. İçinde birikip nefes almasını zorlaştıran kelimeler,cümleler, anılar elinden kağıda taşmalıydı ki her gece intihara meyleden düşüncelerini dizginleyebilmeliydi. Bir yudum daha çekti rakısından evrenin bütün sırrı bu beyaz sudaymışçasına gözlerini kapatıp yuttu.

    " Sana bu mektubu yazıp yazmamak konusunda uzun uzun düşündüm. Fakat sana yaşattığım onca acı için her gece kendime lanet ettiğimi bilmek, benim kahrolduğum gerçeği incittiğim gururunu belki bir nebze onarır umuduyla yazıyorum sana bu satırları.
    Mektupları severdin sen, tüm o nostaljik şeylere ilgini düşününce başka türlüsü de düşünülemez zaten. Eskiden komik bulurdum bu takıntını hatta sürekli inceden aşağılardım da demode olduğunu söyleyerek. Sen sadece güler geçerdin ama ben inatla konu her buraya geldiğinde seni vazgeçirmek istercesine bu tutkudan tekrarlardım. Ne kadar aşağılık bir davranış biçimi... Ne kadar anlamsız ve saçma..
    Şimdi trajikomik bir biçimde eskiye takılıp kalan benim. Bu satırları okurken ağzının kenarında oluşacak sinirli kıvrımı görebiliyorum sanki. Günaydın dercesine geç kalan farkındalığımın bir kıymetinin kalmadığını anlatan kıvrım düzelir mi üzgün olduğumu söylesem?
    Dediğin gibi; zaman geçermiş cidden ve çeşit çeşit sızılar beklermiş zaman denilen sihirli kapının altından sızmak için. Tüm sırlarına vakıf oldum.
    Artık bizim olmayan evde çok sevdiğim dostum yalnızlığımla kafa kafaya vermiş içiyoruz. Seni düşlüyorum. Biraz seni özledim, biraz sohbetini, biraz sesini... Ben mahvedene kadar pırıl pırıl olan bir dünyaya ilk giriş biletimi. Ürkek gülüşünle bana adres soruşun, sana göre kader bana göre tesadüf olan(bunda bile seninle sürekli çatışmam) yazı aynı yerde geçirecek oluşumuz.. Ömrümün en güzel baharıymış... Bencildim... Farkına vardığımda çok geç olmuştu."
    Durdu. Ne yazsa telafi olmayacakmış gibiydi. Arka fonda Sezen Aksu söylemeye başladı, "Perişanım Şimdi..."!! Şarkılar bile düşman gibiydi ona. İntihar fikrini tekrar değerlendirdi, pek çok kez planını yapmıştı aslında, sesle birlikte evirip çevirmişlerdi konuyu. Kendi acizliğine küfretti. Acizlik hissi intihar düşüncesinden değildi, intiharı zayıflık olarak değerlendirmiyordu. Acizlik hissi bunun için bile çekimser duruyor olmasındandı.
    " Değişmiştin öyle mi?!" diye alay etti ses.

    İyice canı sıkıldı. Oturduğu yerden kalktı,camdan dışarıya baktı, taş yığınlarının arasından gökyüzünü görmeye çalıştı. Aynı gökyüzünü paylaşıyoruz klişesini düşünüp güldü.
    "Sen günahını bile paylaşmazsın." dedi kafasındaki ses. Deliriyordu galiba.
    Yerine geri oturdu,rakısını tazeledi,yeni bir sigara yaktı,üfleyip kül tabağına bıraktı. Rakıdan büyük bir yudum alıp yazmaya devam etti.

    Anıl

    “İnsanın tüm hayatı boyunca tadabileceği o tarifsiz duygu. İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği haz, mutluluk, coşku… Ancak hepsinden ötesi, insanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz acı. Aşk belki de tüm duyguların harmanıdır. Nefret, kıskançlık, hırs, özlem, şefkat, güven ama en çok da acı değer yüreğe. Bir anlık bir kırılma da olabilir kalpte, derin bir yara da. Hissettirdiği acı ise sonsuza kadar sürer…” şeklinde yazdı ve yazımını inceledi. Sonlara doğru tıpkı kendisi gibi sarhoş olan harfler de bir sağa bir sola sendeleyerek kaleminden kendilerini dışarı atmışlardı. Daha fazla dayanamayacaktı. Göz kapaklarına sanki teker teker saydam perdeler iniyordu. Her bir perde etrafı daha bulanık görmesine neden oluyordu. “Bu saatte uyunur mu, yapma” dedi kafasında ki ses. Ancak uyuşan zihnini artık bu ses bile rahatsız edemiyordu ve en sonunda uykuya teslim oldu…

    Sabahın 6.25 ini gösterdiğinde her zamanki gibi çalıyordu telefonu. Korkunç bir baş ağrısı ile uyandı. Ağrının sebebi rakı mıydı, yoksa kafasının içindeki ses miydi? Emin olamayarak gözlerini ovuşturdu. Son zamanlarda dış dünyayla tek bağı olan büyük pencereye ilişti gözleri. Perdenin tam olarak kapatamadığı noktadan süzülen güneş ışınları gözlerini rahatsız etmiş olacak ki, bir hışımla kalkıp perdeyi, sert bir hareketle ve hiddetle çekerek azılı bir düşmancasına defetti evinden son aydınlığını da. Masanın üzerindeki lambayı açmak için elini rastgele salladı. Ne yazık ki elini lamba yerine, rakı bardağına isabet ettirmişti. Cam kırılma sesi, köhne odasında yalnızlığını resmedercesine yankılandı. Evet, sevgilisini pardon eski sevgilisini demode olmakla suçlayan bu adam kesinlikle çağ dışı eşyalarla dolu bir evde yaşıyordu. Pencerenin hemen sağ tarafında konumlanmış olan kitaplık, neredeyse kırk yıllık bir geçmişe sahipti. Ya üzerindeki kitaplara ne demeli! Göze çarpan en eski kitap, kalınlığıyla da ilişkili olabilir Dostoyevski’nin Budalası’ydı. Koltuk takımı büyük babasından kalmaydı ve bunun gibi bir sürü eski eşya. “hass*kt*r!” diye elini havaya kaldırarak acının dinmesi için belirli bir süre bekledi. Kan, avucunun ortasından parmaklarına, oradan da aşağıya doğru akıyordu. “Geri zekalı.” diye bir ses işitti. Ne zaman sinirlense veya aklına O (eski sevgilisi) düşse, iç sesi rahat bırakmıyordu. “Bir dakikalığına susar mısın” diye iç sesine ricada bulundu ve masa lambasını ilk teşebbüsünün 180 derece tersine büyük bir sakinlikle aradı ve buldu. Aydınlanan odada gözüne ilk çarpan karmaşıklıktı. Ne ara bu kadar karmaşık olmuştu aklı kesinlikle almıyordu. Sonrasında elinden akıp küçük bir birikinti oluşturan yerdeki kan göletine baktı ve içini anlamsız bir huzur kapladı!

    Soğuk yüzüne iğne gibi batıyordu ama kesinlikle acıtmıyordu. Yürümeye devam etti. Üstün körü sardığı elini paltosunun cebinden çıkartarak belirli bir süre inceledi ve tekrar aynı yere konumlandırdı. Bu sefer çevreyi incelemeye koyuldu. Arşınladığı bu yollar, İstanbul’un varoş bir kentinin sokaklarına aitti. Sokak bir çene kemiğini aklına getirdi, evleri de bunun dişlerine benzetti. Bir kısmı ihtiyarlıktan büsbütün eğrilmiş, kararmış, bir kısmı da çoktan dökülmüş, yerlerine çeneye hiç uymayan yenileri takılmıştı. Yerde yatan belediye tarafından uyuşturulmuş köpekleri gördü. Bir an kendini Caminin önünde miskin miskin yatan köpeğin yerine koydu. İkisi arasında dışarıdan bakıldığında bir fark gözlemek oldukça güçtü. Hayat her ikisi içinde tamamlanması zorunlu ve sevilmeyen bir eylem gibiydi. Yine de yaşamaya devam ettiler.

    Yaklaşık iki saatlik yürüyüşün ardından, nihayet kentin dışındaki kullanılmayan bu aile yadigarı müstakil eve varabilmişti. Elindeki kumandaya bastı ve garajın kapısının açılmasını bekledi. İçerideki keskin toz ve küf kokusu onu içeri almak istemezcesine kaba bir şekilde karşıladı. Üzerindeki paltoyu eline dikkat ederek çıkarttı. Daha sonra pantolonunu ve kazağını. Tüm bunların yerine siyah bir kot, boğazlı bir kazak ve deri montunu giydi. Yaklaşık yedi, sekiz adım attıktan sonra sol eliyle bir örtüyü kaldırdı ve tozla kaplı motorunu gördü. Motorun üzerindeki kaskı üstün körü bir bez ile silerek kafasına geçirdi ve Bursa’ya doğru yola koyuldu.

    https://1000kitap.com/DenizG

    Otuz dakikadır Yolda olmasına karşın, saatlerdir yollarda olduğunu düşünüyordu. Kafasındaki ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu.'' Emin misin? Bence yapamazsın,zaten sen de o cesaret yok.'' deyip duruyordu. Elinden akan bir kaç damla kan, kısa bir süreliğine huzur vermiş olsa da, kafasındaki ses konuştukça daralıyordu. Ani bir hareketle yolun ortasında durdu. bir karar vermeliydi. Sese rağmen, belkide hayatında ilk kez bencilce düşünmeyip bir karar vermeliydi. Ama ne olursa olsun ses onu rahat bırakmıyordu. '' Sen bencilsin! Bu güne kadar kendinden başka kimi düşündün ki?'' Derin bir nefes aldı. Biraz olsun rahatlamaya çalıştı. Müzik dinlemek iyi gelebilirdi. Müzik çalarından önüne ilk gelen listeyi seçti. Kafasındaki ses büyük bir hahkahayla dinle bakalım, birazda sen acı çek.'' dedi. fonda Sezen Aksu ve Tükeneceğiz vardı...
    Kafasındaki ses,müzik ve yoğun bir baş ağrısıyla yola devam etti. Bursa'ya gitmek için yola çıkmıştı, fakat gerçekten gidip gitmeyeceğinden emin değildi.Hayatında ilk kez kendini düşünmeden bir karar vermeliydi ve bunun için gitmeliydi. Bir yandan gitmesinin bir anlamının olmadığını düşünerek, gitmemek için kendi kendini ikna etmeye çalıştı. Büyük bir acı çektirdiği eski sevgilisine yazdığı mektuptan sonra Bursa'ya gidişiyle vicdan azabından kurtulup, huzur bulacağını sanıyordu. '' Bir an düşündü belkide kendine karşı ilk defa dürüst olarak ''Yine kendin için, vicdanın rahatlasın diye gideceksin. Kendi çıkarın olmasa başkaları umurunda değil.'' dedi. Bu düşüncesine kafasındaki ses bile şaşırmıştı.

    Demet Delikanlı

    ***

    Gözleri 4 saat önce tıpkı gözlerini oyup yemeyi düşündüğü kızın gözleri gibiydi fakat mavi değildi. Kendisine yaklaşan şeyin geceden daha karanlık, ışık demetinden daha göz alıcı olduğunu farkettiği an yutkunamadığını hissetti. Bir şey takılmış gibiydi boğazına. Bu anlam veremediği şeyi yutmak için kendini zorlamaya devam etti, yoksa biraz sonra nefes alamadığı için can verecekti. Oysa ölümü kendisine yakıştırmazdı, ölüm onun için sadece başkalarına hediye edilebilecek en değerli hediyeydi. Ve o başkalarına hediye vermekten büyük keyif duyardı. Kendisine yaklaşan o karanlık cismin siyahı, gözlerini kamaştırmaya devam ediyordu. Bir elini adeta gözlerinin hizasında ileriye doğru uzatmış şekilde hem bu cismi görmek istiyor hem de onunla arasına mesafe koymak istiyordu. Diğer eli ise hala yutkunamadığı boğazındaydı.


    Bir anda ağzında bir şeyler patladığını hissetti. Garip bir tadı vardı; jelimsi ve yumuşaktı. Ağzında dehşet bir şekilde patlayan bu şeyin sıvısı dudaklarının kenarından akmaya başlayınca, biraz önce cebinden çıkardığı iki deniz mavisi gözü ağzına attığını anımsadı. O an duyduğu haz o kadar kuvvetliydi ki. Ama karar vermesi gerekiyordu. Mavi gözü mü daha çok seviyor, yoksa yeşili mi, kahveyi mi, yoksa siyahı mı? Bu sorunun cevabını bulabilmesi için tek bir şey yapması gerekiyordu; ilk olarak hangi göz rengini tadacağına karar vermeliydi. Bunu daha sonra düşünebilirdi, çünkü o karanlık cisim kendine doğru yaklaşmaya devam ediyordu.


    “Başımız belada! Kendi cehennemine hoş geldin. Uzun süredir seni yeniden yanımda görmek istiyordum.”

    Bu konuşan varlık; iri yapılı, tüm vücudu siyah olan gözlerini dahi ayırt edemediği şey, şimdiye kadar tek bir vücutta iki ayrı insan gibi yaşadığı iç sesiydi. Fakat şimdi iki ayrı vücutta tek bir insan olmuş gibi hissetti. Biraz önce vücudunu saran korku halinden eser kalmamıştı, halinden memnun görünüyordu. Biraz da şaşkın.


    Birbirlerini uzun senelerdir görmemiş iki dost gibi, aynı zamanda hiç ayrılmamış iki sevgili gibi birbirlerine yaklaştılar. Şaşkın gözlerle tepeden tırnağa süzdü iç sesini. Derken kendi çığlığı kulak zarını titretmeye başladı. İç sesinin, ağzından siyah bir toz bulutu gibi içine girdiğini ve kanına karıştığını hissediyordu. Onu ilk kez gözleriyle görmüştü, fakat son kez değildi. Son olmasını istemiyordu.


    Çimlerin üzerinde ne kadar süre bayılı kaldığını bilmiyordu, belki de baygınlık değildi. Bir süre uyumuş da olabilirdi. Tek hissettiği şey her zamanki baş ağrısı ataklarından daha kuvvetli bir ağrıydı. Yerinden doğruldu, motoruna doğru yürüdü ve yola devam etti.


    Yaklaşık 2 saat sonra ıssız bir orman yoluna saptı. Baykuşların bile ötmediği bu yolda geceyi sadece motorun sesi bölüyordu, ancak 30 dakika sonra orman tamamen sessizliğe bürünmüştü.


    Yiğit, Bursa'daki orman evine gelmişti. Kapının önündeki çöp kovasının içinden 1 sene önce bıraktığı ve hala yerinde olan anahtarı çıkardı ve içeri girdi. Kan kırmızısı kadife perdeleri karanlıkta baş aşağı durmuş yarasının kollarını andırıyordu. Tüm eşyalar siyahla adeta koyun koyuna sarılmış, yekpare olmuştu. Burnuna o en sevdiği kurumuş kan kokusu gelmişti, ancak onu daha da güzel yapan bu kokuya karışan ahşapların küf kokusuydu. Şimdiye kadar kendinden başka hiç kimsenin ahşaptan yayılan bu küf kokusunun güzelliğini, ruha işleyişini farketmemiş olmasını düşündü ve sinirlendi.


    Toz yumağına dönüşen ahşap tahtaların üstünde ilerlerken o tiz ses orman evinin sessizliğine bir büyü katıyor gibiydi. Sırayla yarasa kollarını andıran kan kırmızısı kadife perdeleri hışımla açtı. Bir anda içeriye ayın çiğ aydınlığı doluştu. Artık duvardaki resimleri görünüyordu. Elleriyle çizdiği resimlerde aşk, şehvet, ölüm, korku, dehşet, çığlık kendilerini boy boy gösteriyor, adeta birbirleriyle yarışıyordu. Hepsinin altında Yiğit’in imzası: ‘Bay KARANLIK’. Tabloları göz ucuyla süzdükten sonra, kendini en yakın bulduğu koltuğa bıraktı, ayaklarını önündeki sehpanın üstüne kaldırdı.


    Cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Yaktığı sigarasının dumanını üflemiyor, evin kusturucu kokusunu içine çekiyor gibiydi. Sigarasını bitirmeden söndürdü ve hışımla ayağa kalktı. Farelerin kemirdiği, eski el dokuması halıyı bir ucundan tutarak kaldırdı. Sonra yerdeki gizli kapağı kaldırdı ve örümcek ağlarının kapattığı engeli geçerek merdivenlerden indi.


    Karanlıkta yolunu daha iyi seçebiliyordu Yiğit, ancak eli prize uzandı. Başta yanmamakta ısrar eden lamba Yiğit’in öfkeli bakışlarıyla daha fazla savaşmak istemedi ve yandı. Burası çok soğuktu. Yiğit iliklerine kadar titredi fakat birazdan gözlerinin kavuşacağı o cesetler içini ısıtacaktı. Yiğit bu gizli bölümde kendinden emin adımlarla yürümeye devam etti.

    ***

    Mithril / Mr Mercedes

    Alcak tavanli koridorda ilerlerken Yigit, kafasini egmek zorunda kalmisti. Koridorun sonundan yayilan rutubet ve curumus et kokusu her ne kadar hosuna gitse de biraz da midesini bulandirmis olacakti ki koridorun nemli tas duvarlarina yaslanarak agir aksak ilerliyordu. Yaklasik on adim sonra kendisini oldukca genis, yuvarlak bir avluda buldu. Avlunun duvarlarini cepecevre saran ve pasli civilerle tas duvara tutturulmus eski bir kablodan sarkan, araliklarla asilmis ampullerle aydinlanmisti etraf. Avlunun ortasinda, yerden yirmi santim yuksekliginde ve yaklasik bir adam boyunca irice bir tas bulunuyordu. Tasin uzerinde ise her halinden antik tanrilara ait oldugu anlasilan eski bir figur, ezelden beri oradaymiscasina dikilmekteydi.
    Yigit sarsak adimlarla tasa dogru ilerleyip yere dizlerinin uzerine coktu. Cebinden cikardigi cakmakla, figurun onune rastgele dizilmis mumlari yakti. Mumlar, figurun cirkin ve ofkeli yuzunde: iri ve sarkik gobeklerinde surekli degisen ve kipirdayan golgeler olusturdukca sanki figur canlanmis ve hareket ediyormus gibi geliyordu Yigit’e. Cakmagini tekrar cebine kaldirmak uzere elini cebine attiginda eli sigara paketine carpti. Paketten bir adet sigara cikartip dudaklarina yerlestirdi. Cakmagi cakip da alevi tam sigaranin ucuna getirecegi sirada tum avluyu inletecek ofkeli sesle irkildi:
    - Kaldir onu, Tanri’nin huzurundasin!
    Yigit korkuyla dusurdugu cakmagi el yordamiyla ararken dudaklarindan dehset ve pismanlik dolu “ozur dilerim, ozur dilerim”ler dokuluyordu.
    Cakmagi titreyen elleriyle tekrar cebine kaldirdiktan sonra figurun titrek isikta kipirdayan canli yuzune dikti gozlerini:
    - Tanrim, bana verdigin guc ve cesaretle geldim bugune. Kiyamet gununde beni koru, sefil insanlarla olmeme izin verme. Benden bir Nuh yap. O gun geldiginde ben hazir olacagim ve seni bekleyecegim.
    Tam toparlanip tasin onunden kalkmaya hazirlanirken o her zaman icinde duydugu, butunlestigi ve zaman zaman ic sesi olarak gordugu, kudretli Tanri’sinin sesini yeniden duydu. Ruhundan tasip sanki tum odayi dolduran ses guclu ve ofkeliydi:
    -Basaramadin Yigit. Son seferinde guvenimi bosa cikardin.
    Yigit dehsetle son cinayetini dusundu. Babasinin, yillardir gormedigi ve kendisini evlatliktan reddeden o pis ayyasin evinde oldurdugu mavi gozlu kizi dusundu. Daha oncekiler gibi bu cinayeti de baskasina yikmak istemisti ve bu son sefer icin sectigi kisi kendisine can veren babasiydi. Tum gece babasini takip etmisti. Babasi daha eve gelmeden eski anahtariyla eve gizlice sokulmus ve beklemisti. Yasli adamin eve gelisini, rakiyla kafayi bulmasini, cep telefonuna sanki Bursa'daki anneannesindenmis gibi gonderdigi mesaji okumasini, bunun uzerine annesine pismanlikla mektup yazmasini, erkenden sizip uyumasini, ve sabah uyanip da evden cikmasini golgeler icinde izlemisti. Bir hayalet gibi... Babasinin eski evlerine gidecegini ve o kazadan beri kullanmadigi motorsikletine atlayip Bursa yollarina dusecegini biliyordu. Yigit'in Tanrisi yapmisti bu plani. O, asla yanilmazdi.
    Ve babasi evden cikar cikmaz Yigit harekete gecmisti. Bir sokak arkaya park ettigi 80 model Mercedes'ine yurumus ve araci evin otoparkina getirmisti. Bagajda baygin haldeki kizi (adini bile bilmiyordu) kolayca babasinin evine, salona tasimisti. 3 gun evvel Taksim’de bir barda tanistigi bu kizi 2 gecedir Bursa’daki ibadethanesinde ozenle saklayip olume hazirlamisti. "Hansel ve Gratel masalindaki gibi" diye dusunerek gulumsedi. "Ama ben kotu cadi degilim.Tanri'nin eliyim."
    Buraya kadar her sey planladigi gibi gitmisti. Ancak sonradan kontrolunu yitirmeye baslamisti. Kiz hala bayginken sol kulaginin altindan baslayarak sag kulagina kadar bogazindan derin bir kesik atmaliydi ama acinin etkisinden olmaliydi ki kiz uyanmis ve cirpinmaya baslamisti. Panige kapilmisti Yigit. Hizla kizin canini almak icin gogsune bicaklar saplamisti ama kiz olmuyordu ve korkuyordu. Kizin vucudundan fiskiran kanlarin cekiciligi ile basi donmustu Yigit'in. Duramadi, durduramadi kendisini. Sonunda kizin gozlerini oymus ve bedenini parcalamisti. Kusursuz beden, kusursuz kalmaliydi ama basaramamisti. Tanrisi kizmisti tabi bu zayifligina. Genc bir kizi bosu bosuna, hayir hayir sadece kendi zevki icin oldurmustu, Tanrisi icin kutsal ritueli icin degil.
    Yigit dehsete dusmustu. Tanrisini hem seviyor hem de korkuyordu ondan. Ruyalarina girip iskence ediyordu cunku, yaklasan kiyameti gosteriyordu hep ona. Oyle bir kiyametti ki yaklasan, Nuh’un tufani yaz yagmuru; dinazorlarin neslini tuketen meteor ise renkli bir cocuk bilyesi gibi kalirdi yaninda. Olum korkusu sardi tum bedenini;
    - Yalvaririm! Ozur dilerim. Bencillik yaptim, bir sans daha ver, lutfen!
    - Son sansin
    - Tanrim!
    Gitmisti ses. Yigit uzun zaman sonra ilk defa yalnizdi. Tanrisi onu bu sefer kendi haline birakmisti. Yavasca ayaga kalkti. Her yer sessizdi. Uyusmus bacaklari ve titreyen dizleri uzerinde ayakta durmaya zorlanirken buyuk bir cabayla avlunun duvarina yaklasti.
    2 metre uzunlugunda silindir cam bir fanusun icinde, kimyasal sivilar icinde genc bir kadina ait bedeni gordu. Acik goz kapaklarindan hala o son bakistaki dehset goruluyordu. Guzel vucudundaki tek kesik, bogazindaki bir kulagindan diger kulagina kadar olan derin kesikti. O da Yigit’in aldigi uzun tip egitimleri sayesinde belli olmayacak sekilde dikilmisti. Boynundan akan ve kurumus kanlar ozenle silinip temizlenmis ve siviya konulmustu. Buyuk gun gelene kadar bedenler saglam kalmaliydi, Tanri'si boyle demisti.
    Usulca duvar kenarinda yurudu. Avlunun duvarlarina araliklarla dizilmis toplam 7 adet fanusun onunden tek tek gecti. Alti tanesi doluydu ama yedincisini doldurmayi basaramamisti. Ama basarmak zorundaydi. Bu sefer Tanrisi yaninda olmayacakti. Tek basinaydi. Avluya acilan tek gecit olan, geldigi koridora dondu tekrar. Gecitin sol tarafindaki duvara bakti. Duvara kazinmis centikler, yillar oncesinden gelen antik bir yaziya aitti adeta. Tanrisi ogretmisti ona okumasini ve yazmasini. Ve kiyamet gununun tarihini de vermisti. Tarihe tekrar bakti. Son 3 gunu kalmisti. 3 gun icinde son bir cinayet daha işlenmeliydi.

    https://1000kitap.com/YvzGncy

    Edirne'ye geleli yalnızca bir saat dinlenen Ali, otelden hızla ayrıldıktan sonra Sultan 2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi'ne gitti. Özel Harekat Daire Başkanlığı'nda Polis Müfettişi olan Ali, ilgili teftişlerin olmadığı durumlarda bizzat İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak dedektiflik yapıyordu. İçinde bulunduğu haftayı, üstlendiği vakaya, daha doğrusu psikolojik tedavi gören Galip'e ayırmıştı. Külliyenin avlusunda gezerken küçük bir odaya girince Nazlı'yı gördü. Çoğu zaman olduğu gibi, bu seferde boş vaktini çello çalarak geçiriyordu. Çaldığı gergin ritimli parçayı sonlandırıp Ali'nin merak dolu bakışlarını izlerken '' Ah, dört gündür Galip Bey'e müzikle tedavi yöntemlerini uyguluyoruz ama sonuç maalesef ki olumsuz. Zihin açıklığı için İsfahan makamını bile uyguladık fakat çare olmadı. Kendisinin çok kötü birisi olduğunu düşünüyor ve bunu kend... '' Ali'nin elini havaya kaldırmasıyla sustu.

    '' Bunu kendine defalarca tekrarlıyor, anlıyorum. Kendisini son çare olarak buraya getirdik ve görünen o ki pek bir işe yaramıyor. Bak Nazlı ben insanların fıtratını çözebiliyorum, sen ise müziğin. Her ikimizin de başarısız olması bana kalırsa birazcık mantık dışı. Mutlaka bir yerlerde hata yapmış veya bir yerleri gözden kaçırmış olmalıyız. Bu adam bir hafta önce bana danıştığında, kendisinin suç potansiyeli çok yüksek olduğunu ve aklında cinayetler tasarladığını itiraf etti. Onu iyileştirmemiz gerekiyor. Yoksa Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla bizzat ilgilenip böyle bir ruh hastası adamı yakalama emri çıkartacak. ''

    '' Dün çok önemli bir gelişme yaşadık aslında. Buraya geldiğinde bolca kalem ve bir de defter istemişti. İlk başta kendisine zarar verir diye endişe ettik ama hikaye yazıyordu. Dün akşam bana teslim etti ve Ali görmen lazım, adamın yazma yeteneğine inanamadım. '' deyip büyük boy defteri Ali'ye uzattı. Kayıtsız bakışlarını yazıların üzerinde yoğunlaştıran Ali, yaklaşık on dakika sonra defteri masaya bıraktı. Aklından o kadar çok ihtimal yürütüyordu ki, düşünceleri içini ürpertti. Ellerini cebine koyup '' Bu da ne böyle!? Adamdaki yazarlık potansiyeli çok yüksek. Psikopat bir katilden tut da, aşk acısının ve tükenmişliğin dibine vurmuş karaktere kadar; birbirine oldukça zıt kişilikleri ustalıkla kaleme almış. Nasıl, nasıl? Yazdığı o psikopatı anlayabilirim. Sonuçta Galip Bey kendisinin suç potansiyeli olduğunu falan itiraf etmişti. Fakat böylesine derin duygu ve hislere karşı empati kuran birisi... Hayır güzel dostum hayır! Bu adam bir ruh hastası veya kendini farklı gören ve göstermeye çalışan bir deli değil! Onunla mutlaka görüşmem gerek. '' deyip koşar adımlarla Galip'in odasına girdi. Elindeki kağıda çizimler yapan Galip, odasına aniden giren adamı görmezden geldi. Odaya girdiği an peşinden gelen görevlileri uzaklaştıran Ali, kapıyı kapattı. Defteri Galip'in önüne fırlatıp '' Bu yazdığınız hikaye kitapçıların raflarında kalamayacak kadar çok satar. Tabii gerçekten suç potansiyelli biri veya aşk acısı çeken bir zavallı değilseniz! '' diye bağırdı.

    '' Kafamda kötülük planlıyorum ve kimselere zarar vermemek için de sizden yard... ''

    '' Yardım!? Hapishaneye veya akıl hastanesine yatıp aylarca boş vaktiniz olsun diye mi yardım istediniz? Belki de içinde bulunduğunuz yazar tıkanmasını böyle atmak istiyordunuz. Fakat bu ihtimali gereksiz buluyorum. Çünkü bakışlarınızın ardında gizlenen mantık perdesi o kadar kuvvetli ki, sadece düşünmek için öyle ortamlara kendinizi düşürmezsiniz. En azından gururunuz buna engel olur. Her neyse, sağ elinizin baş ve işaret parmağına kenetlediğiniz kalemin tam olarak dik bir açıda bulunması ve sağ elinizin de baskın olmasına bakılırsa, oldukça derin düşünceler içindesiniz. Kağıda çizdiğiniz kuş figürlerine gelelim. En hafif çizgiler bile belirgin bir sertlikte ve keskinlikte çizilmiş. Bu da sizin bir bekleyiş içinde, belki de bir beklenti içinde olduğunuzu gösteriyor. Sol ayağınızı katlarken kalçanıza iyice yanaştırmanız da gerginliğinizin bir göstergesi. Ne tuhaf ama!? Belki de... Hım, bakışlarınızdaki keskinlik dudaklarınızın pozisyonuyla çelişiyor. Nefes alışverişinizdeki ritim bozukluğuna da bakılırsa, beklentileriniz benden yana. Siz bahsettiğiniz sorunlarınızdan veya benim öngördüğüm diğer ihtimallerden dolayı benden yardım istemediniz. Yoksa yanılıyor muyum Galip Bey? ''

    Ali'nin merak ve şüpheyle parıldayan mavi gözlerine kurnazca bakan Galip, tek kaşını kaldırarak gülümsedi. Başka kağıda hızlıca bir şeyler yazarken, biraz önceki resim çizen adamdan oldukça farklı görünüyordu. Kısa süre sonra kağıdı özenle katlayıp Ali'ye uzattı. Eline alırken bir süre Galip'i inceleyen Ali, kağıdı açıp okuduktan sonra gözleri bir an için donuklaştı ve yüzünde soğuk bir ifade belirdi. Gözlerini kısıp Galip'e bakarken, açıklama gereği duyan Galip '' Bu sorunu ancak senin gibi zeki bir adam çözebilir. Sorunun gizliliği oldukça mühim, sana verdiğim adreste asistanıma ulaşabilirsin. Sana bu zorlu vakanda başarılar dilerim genç adam. Unutma bu sorunun çözümü görünenden çok daha önemli! Senin bana geçenlerde dediğin gibi, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. '' deyip tekrar çizimlerine geri döndü. Sessizce odadan çıkan Ali, Nazlı'ya veda ettikten sonra arabasına bindi. Kağıdı tekrar açıp notu bir kez daha okudu. Notta '' Kızımın hayatı tehlikede! Onu kurtar! '' yazıyordu. Arabasını çalıştıran Ali, '' Aklın şüphesi suçun gerçeğidir demek ki! '' diye söylenip vakit kaybetmeden verilen adrese doğru yola koyuldu.

    Nesli

    Yiğit’in zihni birden ait olduğu zamana geldi. Anında romantik adam, anında yazar, anında kendisini tanrısına adayan kişiliğe bürünebiliyordu. Aynı anda birden fazla kişi olup, birden fazla mekanlarda bulunabiliyordu. Ayakları adım atmasa bile etrafındaki nesneler yok olup, yer değiştirip yeni mekan oluyordu. Hatta kendisini kitap kahramanı gibi görüp başkasının kaleminden kendisini yazabiliyordu. Zihni yine tanrısını unutup, aldırış etmeden ona oyunlar oynamaya başlamıştı. Düşünceleri onu yakaladıklarında neler olacağına, kendini kitaptan çıkan bir kahraman olsa neler olabileceğine gitmişti.
    Ama bunları düşünecek vakti yoktu. Tanrısının bu düşüncelerinden dolayı kızacağı aklına geldi, bu olayları kurgulayacağı vakitte bir kurban daha bulabilirdi.

    -Lütfen tanrım lütfen, sana odaklandım cezalandırma sana kurban getireceğim.

    Sanki zihni 4 odalı bir ev, her odasında farklı bir karakter, farklı olaylar vardı. O ise koridorda kapana kısılmış her odadan yankılanan sese kulak verdikçe delirmeye bir adım daha yaklaşıyordu.

    -Son üç gün son üç gün ,lütfen tanrım lütfen

    Kendisini sıkmaktan kıpkırmızı olmuş suratının damarları, koyu yeşil hale bürünüp örümcek ağı görünümünde tüm yüzünü kaplamıştı. Tekrar duvardaki yazılara odaklandı. Kendi zaaflarından çıkıp tanrısının emrettiği Yiğit olmalıydı.
    Tedirgin koşar adımlarla uzaklaştı. Karanlık çöktüğünde sokak lambalarının ışığı arkasına gölgesini taktığı için ,ışıklardan nefret ediyordu. Karanlık dünyanın karanlık insanıydı. Gün doğmamalı, ışık yanmamalı, her yer simsiyah olmalıydı. Son kurbandan sonra istediği tüm bu istekleri olacaktı. Vücudu uyuşmaya başlamış, nefret ettiği anlardan biri daha başına geliyordu. Kullandığı madde etkisini yitirmeye başlamıştı.
    Elleri cebinde, kafasında kurguları, arkasında gölgesi, soğuk yüzüne çarptıkça yaşaran gözleri etrafındaki insanları seçmeye çalışıyordu.
    Tek yönlü, dar ,taşlı dik yokuşu olan 315 sokaktan ilerlemeye başladı .Dizleri titrese de duramazdı .Kocaman, siyah, demir kapılı avlusu olan apartman girişine geldiğinde, on iki katlı binanın onuncu katındaki zile bastı. Kapı açılmadıkça işaret parmağını zile daha da kilitliyordu. O denli bastırıyordu ki , parmak ucunda kan dolaşımı yavaşladığından tırnağı ve eti bembeyaz hale bürünmüştü. Kapının açılması ile asansörün tuşuna basma hamlesi arasında üç saniye geçti. Onuncu kata çıktığında yirmi no lu dairenin kapısı eşiğinde Yiğit’i Melis karşıladı.

    Melis ve Yiğit birbirlerini beş sene önce ortak arkadaşları Kerem’in doğum günü partisinden tanıyorlardı. İlk başlarda çok vakit geçirmeseler de Kerem’in ani ölümünden sonra Yiğit’in dengesiz tavırlarını gördükçe Melis destek amaçlı Yiğit’e yaklaşmaya başladı. O günden bu güne süregelen zamanda Yiğit her çıkmaza girdiğinde kendini Melis’in yanında buluyordu.

    -Kızım nerde kaldın tükenmek üzereyim
    -Yine ne işler çevirdin Yiğit?

    Melis kapıda sararmış gözleri ile titreyen Yiğit’i içeri aldı.

    Uğur Ukut

    Ali kırmızı ışıkta durdu. Yarım saat önce yanından ayrıldığı kızı düşünüyordu. Tek başına yaşıyor, çok da tekin olmayan kişilerle arkadaşlık ediyor ve her şeye kayıtsızca cevap veriyordu. Kızın arkadaşları hakkındaki fikirlere gördüğü resimlerden varmıştı. Belki ön yargıydı ama çoğu zaman doğru çıkardı. Her nedense kanı ısınmamıştı o resimlerdekilerin çoğuna. Trafik tıkanınca da iyice canı sıkıldı. Daha önce de iş gereği birkaç kez görüştüğü yan koltukta oturan Zeynep komisere dönüp:
    “kız çok tedirgindi. Var bir numara”
    “Evet, tedirgindi ama bir şeyden korktuğu için değil bir şeyler saklamaya çalıştığı için tedirgindi. Boşuna zaman kaybettik.”
    “Daha birkaç saat önce babası ile görüştüm. Hayatının tehlikede olduğunu söyledi.”
    “Ama o duyunca münasip yeriyle güldü sana. Adam Bursa’da biz tam tersi istikamette onu bekliyoruz. Belki de kaçırdık elimizden.”
    “Bilmiyorum ama kafam karıştı. Kızın yanına gitmek hataydı belki ama oradan ayrılmak daha büyük bir hataydı. Bence o katil oraya gelecekti. Ama saklanmak için ama başka bir sebeple. Sanırım her pisliğinden kızın da haberi var.”
    “Uçuyorsunuz Ali Bey, düşüp bir yerinizi kırmayasınız.”
    “Şöyle düşün: Bu kadar cinayetin ardından sen olsan alelade bir yolculuk yapar mısın? Her şeyi olduğu gibi bırakıp uzaklaşır mısın? Aklıma yatmıyor.”
    “Gayet basit, artık burada tutunamayacağını anlıyor ve doğruca göçüyor. Bir müddet arada sessizce yaşayacak sonra yeniden başlayacak.”
    “Çok toysun Zeynep. Öğreneceğin daha çok şey var.” On beş dakikalık bir beklemenin ardından trafik akmaya başlamıştı. İkisi de sustular. Sessiz ve sükunet içinde ilerlerken ali aniden frenlere yüklendi. Ve bağırır gibi bir “lanet olsun” sözcükleri dağıldı aracın içine. Zeynep şaşkın arka arkaya birkaç kere “ne oldu komiserim” diye sormuşsa da Ali sanki onu duymamış gibiydi hemen ilk aradan sağa döndü. Son hızla geri dönecek bir yol aramaya başladı.
    “Kızın yanından ayrılalı ne kadar oldu?”
    “bir saati az geçti.”
    “umarım geç kalmamışızdır.”
    “bir anlatsanız da bende anlasam amirim.”
    “Ya Bursa’ya giden katil değil de sadece aracı ise. “
    “Nasıl yani?”
    “Vakit zamanında buna benzer bir olaya bakmıştık. Adam yedincide yakalandı bir kişiyi daha öldürmesi gerekiyormuş. İfadesinde öyle demişti. Ayrıca ne pahasına olursa olsun huzura ermek için bunu başarması gerekiyormuş. Yanlış hatırlamıyorsam sonuncusunu kendisiydi. Polislerden kaçarak kendisini vurdurtmuştu. Onun kurbanları içinde erkekler de vardı.”
    “Ee!”
    “Esi bu katil huzur için kaç kişiyi öldürecek bilmiyorum ama olayı o kızın etrafında planladığı kesin. O kız ya son kurban ya da artık birlikte yapacaklar.”
    “Araç?”
    “Ver bir garibana 100-200 lira istediğin yere götürsün ondan kolay ne var?” Tekrar sustular hiçbir şey kesin olmasa da bir muallâkta az sonra kurtulacaklardı. Bir saatte gittikleri yolu yarım saatte geri döndüler. Kapıcıya kimlikleri ile kapıyı açtırıp asansöre koştular. Bir buçuk saat önceki polisleri tanıyan kapıcı arkalarından seslendi.
    “Tekrar Melis Hanım için geldiyseniz evde yoklar. Siz çıktıktan on beş, yirmi dakika sonra erkek arkadaşı geldi. Az önce de çıktılar. Çok da mutlu görünüyorlardı.“
    “erkek arkadaşı nasıl biriydi tarif eder misin?”
    Kapıcının tariflerine Ali hiç tepki vermezken Zeynep garip sesler ve mimiklerle yorumlar gibiydi. Birkaç dakikalık tarifin ardından Zeynep son derece şaşkın ve korku için de
    “Tanrım bu o. Yiğit” dedi

    Emre Şeyda

    Yiğit Zeynep’i görmenin şaşkınlığı içerisindeydi ama belli etmemeye dikkat etmeye çalışıyordu. Zeynep’i bir şekilde buradan uzaklaştırbilirdi. En azından Zeynep kurtulmalıydı.
    ...
    Yiğit Melis’in yanına geldikten sonra içeriye geçerek ilk bulduğu üçlü koltuğa uzandı. Sanki bu koltuğa uzanarak bir anda tüm yorgunluklarından kurtulacaktı. Elbette öyle olmadı. Bütün bu yorgunluktan ve stresten kurtulmak bu kadar kolay değildi. Özellikle süresi kısıtlıyken yedinci kurbanını ararken bu stres ve yorgunluk ömür billah bitmezdi. Kafasında bunları düşünürken yüzünün şekli iyice değişiyor ve huzursuzluğu giderek artıyordu. Melis’te bu durumu fark etti.
    -Yiğit bir şey mi oldu? Çok garipsin. Bakışların olsun duruşun olsun çok farklı. Ayrıca senin eline ne oldu öyle?
    -Konuşmak istemiyorum Melis. Dinlenmeye, huzura ve düşünmeye ihtiyacım var benim. Kafamı iyice karıştırma.
    -Yiğit en vakitsiz zamanda birdenbire geliyorsun, kapıyı zorlarcasına çalıyorsun. İçeri hiç bir şey demeden paldır küldür giriyorsun ve uzanıyorsun. Elinin hali bambaşka yüzünden düşen ise bin parça. Kusura bakma ama cevaplara ihtiyacım var benim.
    Melis bunları söylediğine inanamıyordu aslında. Yiğit’e bunları demezdi ve şimdi bile dememeliydi ama Yiğit normal değildi. Bambaşka biriydi. Bakışlarının ardında ikinci biri var gibiydi. Bu da açıkçası onu korkutuyor ve iyice geriyordu.
    -Melis sus dedim!
    Yiğit’in ani bağırışı ile birlikte Melis bir kaç adım geriye sıçramıştı. Bu şekilde bağıracağını tahmin edememişti. Ürkek suratındaki gözleri ağlamaklı hale gelmiş ve bütün vüğcudu titremeye başladı.
    -Ne oldu sana Yiğit?
    Artık gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı hafiften. Yiğit artık iyice huzursuzlaşmaya başlamıştı. Bu şekilde davranmak istemiyordu ama yaşadıkları ve olası gelecekte yaşayacakları onu buna zorluyordu. İçindeki ses te ortaya çıkmış Yiğit’i zorluyordu.
    -Yedinci bu Yiğit. Bunu istiyorum.
    Yiğit şaşırmıştı. Melis’i öldürmek gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Buraya bu sebeple de gelmemişti ama belki de gelmesine sebep içindeki sesti. Sesi duyunca Melis’e şok olmuş bir yüz ifadesiyle baktı. Melis bu bakıştan ayrıca korkmuştu. Daha da gerilemişti. Sonrasında Yiğit ister istemez kontrolü kaybetmişti.Koltuğun yanında bulunan zigon sehpalardan büyüğüne gözünü dikti. Sonrasında koltuktan doğruldu ayağa kalktı ve zigon sehpayı eline aldı. Melis’in Yiğit’e “ne yapıyorsun” fırsatını vermesine fırsat vermeyerek sehpayı Melis’e fırlattı. Melis uçarak kendisine gelen sehpaya karşı bir şey yapamadı. Sadece eğilerek kaçmaya çalıştı ama eğildiğinde alçaktan uçan sehpa direkt kafasına gelmişti. O ağırlıkta bir sehpanın vuruşu Melis’in kafasını yarmakla kalmamış onu yere de yıkmıştı.
    -Aptal kız! Beğendin mi yaptığını ha. Usul usul oturuyordum. Asıl kurban sen olmayacaktın başkası olacaktı ama kurban olmayı kendin seçtin.
    -Kurban mı ne kurbanı?
    Melis konuşurken o kadar zayıf konuşuyordu ki ancak duyulabiliyordu. Bu sırada yiğit yanına gelmişti. Sehpanın ayağını söküyordu. Ses’in gücüyle kolaylıkla koparttığı bacakla Melis’e vurmaya başlamıştı. “Kurbanı sana göstereceğim” diyerek her yerine vuruyordu.Kırılan kemiklerin sesi ile resmen huzur buluyordu. Vuruşların şiddeti ile sepanın bacağı da kırılmış ama o yeni bir bacak almıştı. Artık vurma stili de değişmişti. Bacağı iki eliyle tutuyor ve yere sırtüstü uzatığı Melis’in karnına sokmaya çalışıyordu. Artık bağırsak , mide ne varsa dışarıdaydı.
    -İçin de dışın gibiymiş! Diye sadece kendisinin gülebileceği bir espri bile yapmıştı.
    -Güzel gözlerin kalacak ama Melis’im. Sadece onlar kalacak. Benim olacaklar diyerek vurmalara son hızla devam ediyor ve mutluluğun zirvesine çıkıyordu.

    Büşra

    Yiğit, Melis’le işini bitirmiş avucunun içinde tuttuğu gözlere arzuyla bakarken birden ne büyük bir aptallık ettiğinin farkına vardı. Yine kendi egosuna ve isteklerine yenik düşmüştü, Tanrısının ona verdiği son şansı da mahvetmişti ve üstelik büyük güne sadece altmış saat vakti kalmıştı. Bir an önce burayı terk etmeli ve son kurbanını da bulup Tanrısının huzuruna çıkıp af dilemeliydi.

    Duyduğu korkunun şiddeti aklını biraz olsun başına getirmişti. Kıyafetlerini çıkartıp Melis’in odasına gitti ve gardırobun kendi kıyafetlerinin bulunduğu alt çekmecesinden temiz birkaç parça geçirdi üstüne. Henüz üstünü giyinmişti ki zil sesiyle irkildi Yiğit. ‘’Lanet olsun, lanet olsun, bir bu eksikti.’’ Diye söylenerek sessiz adımlarla kapıya doğru yaklaşmadan önce salona geri gitti, Melis’in parçalanmış bedeninin yanındaki bıçağını aldı ve salonun kapısını çekerek kapıya doğru ilerledi. Kapının deliğinden baktığında gördüğü kişinin Tanrısının kendine bir lütfu olduğunu düşündü ve korkusunu bir kenara fırlatıp gülümseyerek açtı kapıyı Yiğit. Gelen Melis’in 19 yaşındaki kız kardeşi Ebru’dan başkası değildi.

    ‘’Ben valizimi kapıp Ankara’dan sana sürpriz yapmak için saatlerce yol çekiyorum, sen bir kapıyı aça… Aa Yiğit sen de mi buradaydın? Ablama sitem etmeye hazırlamıştım ben de tam kendimi, hoş geldin demek yok mu?’’ Yiğit Ebru’nun valizini elinden alıp kenara bıraktı.

    ‘’Öyle harika bir zamanda geldin ki Ebru. Hiç içeri geçme, birlikte çıkıyoruz şimdi. Yıl dönümümüz bugün, Melis’in bizim dağ evinde sürpriz hazırlamış bana. Beş dakika sonra gelsen kapıda kalacaktın.’’

    ‘’Hadi ya, ne zamandan beri yıl dönümü kutlar oldunuz siz. Yıllardır birliktesiniz ilk defa duyuyorum kutlamalar, sürprizler falan. Hem ne işim var benim sizin yanınızda. Baş başa olun siz ben evde takılırım.’’

    ‘’Olmaz Ebru. Ablan seni evde tek bıraktığımı duyarsa kırk yılın başında bana hazırladığı sürprizi başıma yıkar.’’

    Kahkahalar atarak asansörden indiklerinde kapıcı da merdivenleri temizliyordu. Çok konuşkan bir adamdı, Yiğit’i her gördüğünde esir alır beş on dakika sohbet etmeden bırakmazdı. Bu yüzden onu görmemiş gibi davrandı Yiğit ve acelece Ebru’yu binadan dışarı çıkarttı.

    ‘’Yiğit on dakika bekle arabada da ben gidip içecek bir şeyler alayım, madem kutlama var boş gitmek olmaz değil mi?’’
    Ebru markete gitmek için yanından ayrıldığında Yiğit Ebru’nun ablasına ne kadar çok benzediğini düşündü. Saçları ve gözleri tıpatıp aynıydı. Hatta kemik yapılarındaki birkaç farklılık dışında birbirine bu kadar benzeyen iki kardeş çok zor bulunurdu. Melis’i kendi aptal zevkleri için harcamış olsa da Ebru’yu düzgün bir şekilde Tanrısının gözleri önünde ona kurban edecekti. Ve bu hareketinin kendi açgözlülüğünü affettireceğini umuyordu.

    Yiğit düşüncelere dalıp gitmişken apartmanın önünde hızlıca duran bir araçtan fırlayan iki kişiyi gördü. Yan koltuktan inen kadını görünce işlediği bunca cinayete, yaptığı bunca kötülüğe rağmen kalbinin ilk defa sızladığını hissetti. Zeynep Yiğit’in hayatına beş yaşındayken girmişti ve ergenlik yıllarına kadar bu kadınla aynı evi paylaşmıştı. Annesini hiç tanımamıştı Yiğit, babasının sevgilisi Zeynep yanında olmuştu çocukluğu boyunca. Babasına belki de bu yüzden bu kadar çok nefret duyuyordu. Bu harika kadını bile elinde tutamadığı için. O gittikten sonra her işe yaramaz babasıyla bir başına kalmıştı Yiğit. Zeynep’le babası ayrıldıktan sonra bile Zeynep Yiğit’i giderek artan aralıklarla da olsa aramaya devam etmişti. En son beş yıl önce görüştüklerini anımsıyordu Yiğit. Kadını uzaktan gördüğü o on saniye içerisinde bile ne kadar yaşlanmış olduğunu fark etti Yiğit. Zeynep’i bu işten uzak tutmanın onu korumanın bir yolunu düşünürken arabanın kapısı açıldı.

    ‘’Tamamdır, her şeyi aldım.’’

    Yiğit kafasında bin bir düşünceyle arabayı çalıştırdı ve dağ evine doğru yola koyuldu.

    Yasin YALÇIN

    Haluk köşesi kırılmış ve duvara Allah bilir neyle tutturulmuş aynada çökmüş yüzüne baktı. Yüzüne su çarptı. Ayılması gerekiyordu. “Eskiden iyi ve güçlü bir adamdın.” dedi Ses. “Şimdiyse kokmuş bir moruktan başka bir şey değilsin.”

    Beynindeki bu yankıdan kurtulması gerekiyordu. Çok yorucu bir gün olmuştu. Daha önce hiç olmadığı kadar yorulmuştu ve uzun bir dinlenme sürecine ihtiyacı vardı. Polisler Bursa’nın girişinde peşine takılmıştı. İçindeki ses ona yardım etmiş, başının belada olduğunu fısıldamıştı daha önce. Erken davranmış, Bursa yolunu hızla aşmış ve son bir çabayla Bursa’nın dar sokaklarına dalmış, motosikletinin verdiği kıvraklıktan faydalanarak ellerinden kaçmayı başarmıştı. Başına gelenler çok saçmaydı. Suçunun ne olduğunu bile bilmiyordu ama kaçmak zorundaydı. Zeynep bile peşine düştüyse işler ciddi demekti. Evet, bir anlığına da olsa onu görmüştü. Bu bir yansıma değil, gerçeğin ta kendisiydi.

    Elindeki kesik hala acıyordu. Elini ıslatan su sargı bezini de yumuşatmış, yarasını bir kez daha hissetmesine neden olmuştu. İçeri gitti. İçeride Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı şarkısı çalıyordu. Ter, sigara ve alkol kokan meyhaneler hep aynı şeylerle doluydu. Birkaç masa, üzerine örtülmüş çeşitli renkte masa örtüleri, içki bardakları, mezeler ve daha bu saatten zom olmaya başlamış sarhoşlar… “Aynı senin gibi.” dedi Ses.

    “Evet, aynen benim gibi.” dedi Haluk. Sese boyun eğmeye zorluyordu kendini. Ona itaat etmek çok kolaydı. Yıllardır bundan başka hiçbir şey yapmamıştı. Hep bir kafesteydi. Yaşlılıktan ve alışkanlıktan büyük işler başarma isteği gönülden silininceye kadar orada kalmıştı. Ama bugün farklı hissediyordu. Kovalamaca ve Zeynep’i görmek, onu düşünmek, ona yazmak onu adam akıllı kendine getirmişti. Geçmişi hatırladı. İç sesinin de ona söylediği gibi bir zamanlar iyi bir adamdı. Kendisi İngilizce eşi de Edebiyat öğretmeniydi. Ona hediye ettiği ilk kitaptı Budala. “Kitap okumalısın.” demişti karısı. “Kitaplar bu iğrenç dünyaya katlanmanın tek yolu.” Kitaplar, hatta Budala bile Yiğit’in doğumunda karısını kaybetmesine engel olmamıştı. O zamandan beri alkol ve Ses’le birlikte yaşıyorlardı.

    Zeynep sonradan girmişti hayatına ama o da fazla katlanamamıştı kendisine. Nasıl katlansındı ki? Haluk, hatta içindeki Ses bile kendisine katlanamıyordu. Özellikle de oğlu Yiğit. Zeynep’in gidişinden sonra araları iyice açılmış, baba-oğul Karamazov’lar gibi birbirlerinden nefret etmeye başlamışlardı. Yiğit beş sene önce evden kaçmıştı ve onu bir daha hiç görmemişti. Bu yüzden gitmişti Bursa’ya. Annesi Yiğit’in yanında olduğunu mesaj atmıştı kendisine. Gece oturup annesine bir mektup yazmıştı. Bazı meseleleri nihayete erdirmek istemişti. Sonra mektubu cart diye yırtıp atmış, ertesi sabah oğluyla yüz yüze görüşmek için Bursa’ya gitmeye karar vermişti. Oğlunu düşünmek ona Zeynep’i hatırlatmış, gece gece efkarlanmış ve Zeynep’e de bir mektup yazmıştı.

    “Yollamadın ki aptal.”

    “Doğru, yollamadım. Sabah kalktığımda onu yazdığımı bile unutmuştum. Öylece masanın üstünde kaldı.”
    Garsonun getirdiği rakı şişesini açacaktı ki vazgeçti. Rakıyı götürüp bira getirmesini istedi. Kim bilir ne derdi olan sarhoşları izlerken kendisinin de dışarıdan bu kadar kötü görünüşlü olup olmadığını merak etti. İğrenç görünse bile ne önemi vardı ki? Kime kendini beğendirecekti? Aynadan kendisine yansıyan pis yüze mi, yoksa kendisine hakaret edip duran iç sesine mi? Garson az sonra bira getirdi. Son bir bardak daha içti. Ses onunla alay ederken içinde bir isyan ateşi yükseliyordu. “Asla bırakamazsın.”

    “Sen öyle san.” dedi yüksek sesle. Masalardan dönüp bakanlar oldu. “Susacaksın, bir daha hiç konuşmayacaksın.” Ayağa kalktı ve meyhaneyi terk etti. Geride Ses’i ve alkolü bıraktı.
    Sokağın köşesinde duran ankesörlü telefona gidip bir ara Yiğit’in telefonunda görüp defalarca tekrarlayarak ezberlediği numarayı aradı. Az sonra telefonun açılmasıyla gelen ses onu hayata döndüren tek sesti.

    “Biliyorum, beni arıyorsun.” dedi Zeynep’e. “Sana vereceğim adrese gel. Orada hiç beklemediğin şeylerle karşılaşacaksın.”
    Zeynep hiçbir şey söylemeden onu dinledi ve telefonu suratına kapattı. Biliyordu, gelecekti.

    Kiraladığı arabaya doğru giderken günün geri kalanında neler yaptığını hatırladı. Motorunu uzak bir yere park edip annesinin evine gittiğinde Yiğit’in oraya hiç gelmediğini öğrenmişti. Sonradan annesinin cep telefonundan mesaj atmayı bilmediğini de hatırladı. Mesajı Yiğit atmış olmalıydı. Kendisiyle hesaplaşmak istiyordu belki de. Motoru bırakıp bir araç kiralamıştı. Polislere görünmemeliydi. Yiğit’in ne işler çevirdiğini merak ediyordu. Yıllar önce oğluyla birlikte ava çıktığı ormandaki evine gitti. Yiğit olsa olsa orada olabilirdi. Orada bulduğu şeylerden dehşete düşmüştü. Kendisindeki yedek anahtarla eve girmiş, gizli kapağın üstündeki halının kaldırılmış olduğunu görmüş, içeriye girmişti. Bodrumu aydınlatan tavandaki tek ampulü yakmıştı. Koridoru geçip avluya ulaştığında ise ortada beyaz mermer taşların üst üste dizildiği hiçbir şeye benzemeyen şekle bakmıştı. Etrafındaki mumlar söndürülmüştü. Ve cesetleri gördüğünde korkunç bir çığlık atmıştı. 6 tanesi dolu, bir tanesi boş dev cam fanuslar… Kendisini güçlükle dışarıya atmış, yutkuna yutkuna nefes alarak mekanı terk etmişti.

    Oğlunun bir canavar olduğunu küçüklüğünden beri biliyordu ama bu kadarını hiç tahmin etmemişti. Yıllar önce buraya av için geldikleri zamanı düşündü. O gün hayatındaki nadir mutlu günlerden biriydi. Henüz kendisinden umudu kesmemiş, oğluna şizofreni tanısı koyulmamıştı.

    ***

    Yiğit omzundaki baygın kızla orman evinden içeri girdi. Çenesine dayanamamış, yoldayken bayıltmıştı onu. Bu kez hataya yer yoktu. Tanrı’sına son kurbanını bugün sunacak, kıyamet bugün kopacaktı. Saat tam gece yarısı on ikiyi vurduğunda işleyecekti cinayeti. Saat ise daha dokuza on vardı. Bu meseleyi de küçükken hiç anlayamamıştı. Baktığı duvar saatinde on ile alakalı herhangi bir rakam yokken neden ısrarla “on var” diyorlardı? Umursamadı. Nasıl olsa bugün her şey nihayete erecekti. Ebru’yu aşağıda bağladıktan sonra yukarı çıktı.

    Yukarı çıktığında hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Kirli sakallı, şişko, sefil görünüşlü bir adam elindeki tabletle oyun oynuyordu. Direksiyonu kırar gibi yaptığına göre kesin bir araba yarışı oyunuydu. Şok olan Yiğit soğukkanlı davranmayı başardı. Zararsız görünüyordu ama yine de tedbirli olmalıydı. Ona görünmeden mutfağa kaydı. En sevdiği silahını, bıçağını kaptı ve doğrudan salona, adamın üzerine yürüdü. Adam onu görünce elinde bıçağıyla donakaldı. Yiğit tam “Ya şimdi, ya hiç.” diye düşünürken adam son derece dostane bir ifadeyle “N’aber?” dedi.

    “Sen de kimsin be?” dedi Yiğit, aynı pozisyonda. Her an kötü bir şeyler olabilirmiş gibiydi. Şişko herif ayağa kalktı. “Beni tanımadın mı? Ben senin sağduyunum.”

    “Sağ duyum mu?” dedi gözlerine inanamayan Yiğit.

    “Hee.” diye karşılık verdi herif. “Aklın, vicdanın, ne dersen de işte. Bugünlerde çok konuşmuyoruz, biliyorsun, değil mi?” Buzdolabına yürüdü. Aşağ raflara eğildi. İçecek bir şeyler aranırken bel altı pantolonu aşağı kaymış, poposu görünmüştü. “Vicdanım bu kadar şişko olabilir mi?” diye düşündü içinden Yiğit. Tanrı’sına seslendi ama cevap alamadı. Adama güvenmiyordu. Yalan söylüyordu. Hızla koştu ve bıçağını sırtına geçirdi. İki adım geri çekildi. Herif hiç tepki vermedi. Dolaptan birasını çıkardı. Sırtındakini görebilmek için arkasına bakarken, kuyruğunu kovalayan bir köpekmiş gibi etrafında birkaç tur döndü.

    Herif korkmuş gibi haykırdı. “Bıçak mı o? Bana bıçak mı sapladın? Ne yapıyorsun? Hayır, nedir yani? Beni öldürebileceğini falan mı sandın?” Yiğit’in yanına geldi ve ona sağlam bir kafa attı. Yiğit kanepeye uçtu. Burnundan birkaç damla kan geldi. Sessizce kanepeye büzüldü. “Ha şöyle, adam ol.” diyen herif Yiğit’in yanındaki koltuğa kuruldu. Birasından bir yudum aldı. Yüzünü ekşitti. “Üf, bu da bayatlamış be. Neyse, biliyorum işlerin var. Ama saat daha sekizi elli beş geçiyor. Epeyce vaktimiz var.”

    “Ne istiyorsun?” dedi olanlara hiçbir anlam veremeyen ve hayatında ilk defa olarak korkan Yiğit. Korkuyordu, çünkü öldüremiyordu.
    Herif birasından bir yudum daha aldıktan sonra geğirdi. Dilini şaklattı. “Gece uzun, mevzu derin.” dedi. “Konuşacağız.”

    mithrandir21 | Uğur

    Yiğit sağduyusundan burnuna isabet aldığı kafa darbesini güçsüz bir şekilde hedef olarak karşıladıktan sonra kanepeye düşmüştü ve sağduyusunun kendisine “konuşacağız” komutunu verip arkasına dönüp oturmaya gittiği an camdan dışarı bakmıştı. Dışarı baktığında uzun zamandır görmeyi beklediği şeyi görmüştü. Gökyüzünde tüm görkemiyle dolunay vardı ama bu görkemin seviyesini yükselten ise bir değil iki tane dolunay olmasıydı.

    50 DAKİKA ÖNCE
    “Ne oldu Zeynep, neyin var? Bir şey mi dedin?” Diye Ali, Zeynep’e sormuştu. Apartman görevlisi ile konuşurlarken Zeynep’in bir anda dikkati farklı bir yöne dağılmıştı ve Ali de bu durumu hemen fark edebilmişti, mesleği gereği içinde oluşan sorgulama dürtüsü ile Zeynep’e durumu öğrenmek için sorularını sormuştu.

    “Yok Ali hayır bir şey yok.” Zeynep’in gözleri uzağa dalmış Ali’ye bakmadan konuşmuştu, gördüğü kişi kesinlikle Yiğit’ti ve bunu sindirebilmeye çalışıyordu, kısa bir duraksamadan sonra apartman görevlisine teşekkür edip gidebileceğini söylemiş ve Ali’ye karşı yaptığı konuşmasına devam etmişti.

    “Ali Komiserim, arabanın anahtarını sizden ricam bana verir misiniz, çok acil bir yere gitmem gerekiyor, siz de bir taksiye atlayıp kaldığınız otele gidebilirsiniz.”

    “Ne oldu ki? Nereye gideceksin? Beraber çalışıyoruz diye düşünüyorum.” Diye şaşkınlık içinde cevaplayarak aslında soru sormuştu Ali.

    “Beraber mi çalışıyorduk!” Zeynep Ali’nin beklemediği şekilde sesini yükseltmiş ve siniri de ses tonundan da oldukça belli oluyordu. “Bana bak Ali seni geçmişten tanıyorum ama eski tanışız diye sürpriz yumurta hediyesi gibi bir yerlerden çıkıp benim davama bulaşamazsın. Şimdi lütfen dediğimi yap ve anahtarı bana ver, sonra da otele git ya da istediğin başka bir yere. Senin bu soruşturmada herhangi bir görevin ve rolün yok, umarım anlayabiliyorsundur.” Sesini yükselterek Ali’nin burada görevi olmadığını belirtmiş, dilinden geldiği kadar kibar bir şekilde de defolup gitmesini belirtmişti.

    Ali, Zeynep’in söylemleri karşısında bir şey diyememiş, farklı şehirden farklı bir görev neticesinde geldiği için de Zeynep’e itiraz etmeden dediğini kabul etmiş ve çok kısa bir sürede bulunduğu yerden ayrılmıştı.

    Zeynep hızlı adımlarda arabaya giderken etrafına bakmadan yürüyor, kafasındaki uyumsuz puzzle parçasını sağ sola çevirerek tek kalmış boşluğa yerleştirmeye çalışıyordu. Bir şeyler de şüphesiz, tartışmasız bir şekilde uyumsuzluk vardı, arabanın yanına gelip anahtarın düğmesine basmak için o şekilde beklerken aslında o tek parça puzzle’ı çevirmeye, uygun yere oturtabilmeye devam ediyordu ama parçayı her kontrol etmesinde, her sağa sola çevirmesinde sanki parçanın da şekli değişiyor gibiydi. Zeynep kısa bir an olsa da bu şekilde ne kadar beklediğinin farkında değildi. Çöp konteynerinin içinden çıkan kedi Zeynep’i kendisine getirmiş ve arabanın merkezi kilidini açıp binmişti. Anahtarı kontağa, yuvasına taktıktan sonra immobilizerın sönmesini beklemeden kontağı çevirmiş ve bujilerin ateşleme yapmasını sağlamıştı. Hızlı bir şekilde aracı birinci vitese takıp lastik seslerini duyarak duyurarak hızlanmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu, tek bildiği Yiğit’in gittiği tarafa doğru aracını sürmekti.

    Aracın motoru artık kendisine daha fazla yüklenilmemesi için şoföre çıkardığı ses ile uyarı veriyor karbüratör ile beraber seslerini yükseltiyorlardı. Zeynep belli bir süre yol aldıktan sonra aklına Haluk’un bu civardaki dağ evi gelmiş ve bulabilirim umudu ile Yalova tarafında kalan yoldan şehir dışına yönelmişti. Viraja girerken Zeynep hızını düşürdükten sonra telefonu çalmış ve daha da yavaşlayarak telefona cevap vermişti ve hattın ucundaki kişi uzun bir süredir sesini duymadığı Haluk’tu.


    Ebru arka koltukta telefonunun çektiği kadar internette geziniyordu. Yiğit aracı normal hızda kullanıyordu ve herhangi bir sarsıntı hissetmeden yolculuklarına devam ediyorlardı.

    “Ebru yakıt almam lazım ve lavaboyu kullanmam lazım, hava soğuk araçtan çıkmamanı tavsiye ederim.” Demişti Yiğit, Ebru da tamam dedikten sonra sinyal verip aracı sağa yönlendirip benzin istasyonuna girmişti.

    Ebru, 1000kitap.com’da takip ettiği mithrandir21 isimli kullanıcının son incelemesini beğendikten sonra telefonu yan tarafına bırakıp araç içinde etrafına bakınmaya başlamıştı, Yiğit’i biraz ileride telefonu eline aldığını görmüş ve kısa bir konuşma yapıp kapatmıştı. Seviyordu aslında Yiğit’i, gerçi ablasına göre yaşı oldukça büyüktü ama genç biri gibiydi de Yiğit. Ablası zaten hep kendinden büyük yaşlı erkeklerden hoşlanırdı ve en sonunda da istediği olgunlukta birini bulabilmişti. Hem de hiç tahmin etmediği şekilde Kerem’in doğum gününde, acaba babası, ablası Melis’in kendisinden bu derece büyük biri ile birlikte olduğunu bilse neler düşünür, ne şekilde kızardı? Ebru düşüncelerini bir kenarda bırakıp dışarıda sabit bir şekilde duran sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi bekleyen Yiğit’i izlemeye devam etmişti.



    Yiğit telefonu kapatmış ve zihnindeki düşüncelerden kurtulmuştu. Zihni şimdiki zamana geri dönmüştü, bir barda anımsayamadığı, kötü bir haldeki bir kişi olarak rakı içmeyi düşünürken bira siparişi vermiş ve birasını yudumluyordu. Sonra ise kendini hızlı bir şekilde tanıdık kutsal bir ortamda bulmuş ve aynı hızlı şekilde de zihni kendine geri gelmişti. Bu aralar zihni sanki gerçek bedeni ile çok gerçekçi bir şekilde farklı mekanlarda bulunabiliyordu ama kendisi herhangi bir uğraş vermeden de zihni geri geliyordu. Önceki zihin yolculuklarının aksine son zamanlardaki yolculuklarında ise her şeyi daha detaylı olarak hatırlayabiliyordu. Kendine geldikten sonra kısa ve yumuşak bir hareketle kafasını kaşıyarak arabaya binip, yola devam etmişlerdi ve gözü gökyüzündeki aya yönelmişti, ay tek bir başına ve kuvvetli olarak kendini gökyüzünde gösteriyordu. Gecelere anlam veren tek şey onun için gökyüzündeki aydı.



    Zeynep artık hızını iyice azaltmış ve gelen telefonu düşünüyordu, aldığı adres aslında gitmek istediği adresti ve aklında olmayan kısımları zihnine kolaylıkla da kayıt edebilmişti. Haluk’un sesini uzun bir süredir duymamıştı ve aradığı kişi de, onu arayan da Haluk’tu ama Ali ile gittikleri evin önünde Yiğit’i görmesi kendisi için daha da fazla şok etkisi oluşturmuştu. Yiğit evden kaçtıktan sonra kendisine gelmiş ve ama sonra ondan da kaçmıştı, sorunları vardı Yiğit’in hem de çok. Yiğit babası Haluk’tan şikayetçi iken Haluk ise Yiğit’in her seferinde bir canavar olduğunu söylerdi. Zeynep bu mücadelenin arasında cenk ederken Yiğit ondan da kaçmıştı ve hiç haber alınamamıştı sadece bir keresinde Haluk kendisine mail atmış ve Yiğit öldü biliyorum demişti ve Zeynep de istemeyerek olsa da, kabullenemese de, kabullenmek zor olsa da Yiğit’in öldüğünü kabul etmişti.


    ŞİMDİKİ ZAMAN
    Yiğit’in beklediği görüntü, beklediği an kesinlikle buydu, sağduyusunun konuşmalarını dinlemiyor sadece gökyüzündeki iki tane olan Ay’a bakıyordu. Ürüng Ay Toyon kendisini göstermeye başlamıştı. Herkesin bildiği ve gördüğü ayın biraz alt kısmında, saat 5 yönünde kendisinden biraz daha küçük ama koyu renkli Ay’la birlikteydi, yine saat terimleri kullanarak kendini ve durumu anlatmıştı, acaba arabada bekleyen Ebru da iki ayı görebiliyor muydu diye düşündü ama görebilmesinin imkânı yoktu çünkü Yiğit özel kişiydi ve Ürüng Ay Toyon’un yeniden doğuşunu sadece kendisi görebilirdi.

    “İşte böyle Sayın Elçi, artık zaman geldi ve beni görebiliyorsun, sen bensin ben de senim Haluk… ya da Yiğit mi demeliyim?”

    Yiğit gökyüzünden başını çevirip odasına baktığında şişko sağduyusunun sözlerinin sonunu işitebilmişti. Adamı dikkatli bir şekilde inceliyordu ve kendisine ne kadar da benzediğini fark etti, kendi fit ve sağlıklı vücudunun, traşlı yüzünün aksine bu adam şişko ve sarkmış hantal bir haldeydi, memeleri kıyafetinin üzerinden bile sarkıklığı ile belli oluyor, hafif bir hareket bile yapsa göbeği ya da yağlı işkembesi jölemsi bir kıvamda sallanıyordu. Sürekli boynunun alt kısmındaki ve alnındaki teri siliyordu. Kolunu kaldırdığında ise kolunun arkasındaki kasların üzerinde biriken yağlar sallanıyor, kıyafetinin koltukaltı kısmındaki sararmış ter lekeleri belli oluyordu. Yüzündeki sakallar son derece düzensiz ve kirden sararmıştı ama bir şey dikkatini çekmişti ki yüzleri aynıydı ama o yüzde, gözlerde daha bir vahşi daha bir şeytancı bir hal vardı. Derinlemesine baktığında her bir detayı daha karanlıktı aynı gökyüzündeki diğer ay gibi. Aslında bu benim sağ duyum değil çift-gezerim yani doppelganger’ım demişti. Aynı Poe’nun William Wilson öyküsünde olduğu gibi ama bu şişko benim yapamadıklarımı yapmıyordu, ben her şeyimi kendim becerebiliyorum diye düşünmüştü.

    “Hangisini dediğin fark etmez, sen nasıl bensen ben de aynı anda Yiğit’im. Yiğit zaten bir canavardı ve yitirilmesi gerekiyordu ve onu kendime almam gerekiyordu ve Ürüng Ay Toyon onun canını bana verdi, bense sadece bana verilen lütfu faaliyete geçirdim.” Demişti Haluk.

    “Ah Sayın Elçim çok güzel konuşuyorsun, kendi oğlunu öldürmüş hatta yüzünü de ona benzetmiş olman gerçekten de çok takdire şayan ama bunları ikimiz yaptık biliyorsundur umarım, biz seninle beraberiz ve her şeyimizi seninle beraber yaptık.”

    Haluk bu soruda ne cevap vereceğini ve devamında da ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu, çift-gezeri gerçekten kendisine Tanrı’dan verilmiş bir yardımcı mıydı yoksa düşmanı mı, ettiği tüm ibadetlerde onun yardımı var mıydı yoksa Haluk tek başına mı yapmıştı bilemiyordu. Haluk düşünceleri ile uğraşırken kanayan burnunu yakın zamanda kırık rakı bardağı ile kestiği eli ile ovuşturdu, elindeki sargıya da biraz kanını emdirdi. Biraz nefes almaya, nefeslerini düzene almaya uğraşırken beyninde acı bir yanma hissetti, çift-gezeri masada duran bira şişesini kafasına indirmiş ve üstüne çullanmıştı.

    “Yanlış yaptın Elçi anlıyor musun yanlış! Yedinci kurbanı burada bu gecede beyaz bir kurban olarak sunman gerekiyordu ama sen burada değil dışarda başka birini öldürdün ve ayini bozdun.” Şişko çift-gezeri her bir cümlesinin sonunda Yiğit’in yüzüne yumruğu indiriyordu, Yiğit ise aldığı yumruk darbelerini burnundan ve çenesinden çıkan sesler ile cevaplayabiliyordu.

    “Ama onu yitirmem gerekiyordu,” diye sinmiş bir şekilde cevap vermişti Haluk. Cümlesi ağzından yarım bir şekilde çıktı, “gerekiyordu” kelimesinin “du” kısmında ağzından kanlar s