Giriş Yap
— Namık Kemal başka... Biz vazifemizi yapıyoruz. Alt tarafı bizi alakadar etmez. Biz askeriz. Siyasetten anlamayız. — Eğer Mustafa Kemal de, 19 Mayıs'ta Samsun'a çıktığı zaman böyle demiş olsaydı, on, oniki kolordu kumandanı da böyle demiş olsalardı, memleket şimdi ne halde bulunacaktı? Siyaset ya iyidir, ya kötü, ya lazımdır, ya değil. İyi ve lazımsa bir memlekette herkes ondan anlamalı ve o işle uğraşmalı...
·
Reklam
566 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Türklerin Tarihi, Mehmet Ceylan Kitabın kapağına bakınca şu yazıyı gördüm; "Ulu önder Atatürk'ün desteği ve yardımıyla, Türk Ocağı Türk Tarih Heyeti'nin yazdığı ve ilk kez 1930 yılında yayınlanan "Türk Tarihinin Ana Hatları" adlı yapıtın özüne bağlı kalınarak güncellenmiş halidir." ▪️ Ufak bir araştırma yaptım "Türk Tarihinin Ana Hatları" kitabı ile ilgili olarak. Bu eserin; Kemalist yönetimin resmi tarih görüşünü yansıttığı, Atatürk’ün, kendi eliyle düzeltmeler ve ekler yapmasından sonra, 1930 yılında yalnız yüz nüsha basıldığı, Cumhuriyet dönemi tarih çalışmalarında yol gösterici sayıldığı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu kitabı hazırlamasının amacının, “millî bir tarih” yazmak olduğu, Kemalist devrimcilerin, dünya uygarlığını Roma-Atina ekseninde açıklayan Avrupa tarihçiliğinin karşısına, Asya-Afrika eksenli bir uygarlık teziyle çıktıkları, Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının, tarih kitabı olmanın ötesinde, Kemalist Devrim’in ideolojisi üzerine yapılan çalışmalar için temel kaynaklardan biri ve çok önemli bir belge olduğunu öğrendim. ️ Malum hepimizin bildiği gibi; İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamış, Geçmiş yüzyılda Jön Türkler’in kendilerine bilinçli olarak Türk demelerinden önce, Türk kelimesi ”geri kalmış köylü” anlamında kullanılmış, 1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda ”Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılmış, ”Türk hükümeti”, ”Türk Ordusu”, ”Türk ülkesi” deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı yazılmış, Üniversitede profesörlük yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı ”İslamda Davai Kavmiye” adlı kitabında, Türk’e karşı savaş açmış ve ”Türkün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir” demiş, 1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi ise, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenlere ”soysuzlar” yakıştırmasında bulunmuş.. ️Atatürk de bir hatırasını şöyle anlatıyor: ”Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının ‘Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın’ diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla göz yaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.” (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, s.19). ️Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde şu bilgileri veriyor: ”Bu milletin yakın zaman kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile, ‘Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti”(s.34). ”Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milletleri siyasi idaresine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf haline geliyorlardı. İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hakime (egemen ulus) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure (aşağı ulus) nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk’e daima eşek Türk derdi…” (s.27). ️Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde şunları yazıyor: ”Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve ‘Osmanlı’ idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘Din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti. Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık. … Okullarda da Arab’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik.” ️ Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken (1880) ilçeleri teftişe çıkıyor. Paşa, uğradığı bir ilçede, halkla sohbet ederken, etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar, konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduklarını gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak, cevap vermek istemeyen bir ihtiyara, ”hangi milletten” olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle, ”Ben Türküm Efendim” diyor. Bunun üzerine Paşa ”Niçin sıkılıyor, saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mı? Bak ben de Türküm” diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, ”Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk’ten Paşa da olurmuş ha” diye sevinçle karışık hayret ifade edince, Vefik Paşa ”Paşa da kim oluyormuş, Padişah da Türk, Padişah da” diye haykırıyor. Sonra, imparatorluğun iki dertli ihtiyarı, sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak sarılıp, Türkün hazin kaderi için ağlaşıyorlar. (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü Yayını, s.238). ▪️ İş bu haldeyken Osmanlı’da devletin vergi ve savaş çarklarının dönmesini sağlayan yağ Türk kanıdır. Sultanın kulları sayılan atalarımız sürekli seferlere götürülmüş, gidenlerin çoğu bir daha geri gelmemiştir. Buna karşılık Ermeni, Rum, Yahudiler ise seferlere götürülmekten kelle vergisi vererek muaf tutulmuş ve nesiller boyunca hem istedikleri şekilde ve kesintisiz ticaret yaparak zenginleşmiş hem de kültürel açından kendileri geliştirmelerine izin verilmiştir. Türklerin çoğunluğu ise babalarını hiç görmeyen yetimler olarak dünyaya gelmekte, askere alınana kadar çift sürüp sonra da aynen babaları gibi sefere çıkarılmaktadır. Yani biri tokluktan ölmekte biri ise yokluktan ölmektedir. Çiftçi olan Türklerin çiftlerini bozup şehre gitmeleri ve ticaret yapmaları yasaklanmıştır, çiftini bozan Türk yakalanır ve çiftinin başına geri konurdu. Halk arasında ‘Osmanlı’ya güven olmaz’ deyimi bu durumların yansımasıdır. ️ Yukarıda belirttiğim gibi tarih boyunca hor görülmüş, ezilmiş bir milleti yoktan var eden Ulu Önderimizin bizzat ilgilenerek hazırlattığı bu eserin içerdiği düşünceler mevcut hükümet ve yandaşları başta olmak üzere, Türk olmaktan imtina edenler tarafından hep eleştirilmiştir. Ben bir Türk olarak bu çalışmada emeği geçen herkesi saygı ve minnetle anıyorum.. Bu kitabı okuyunca bir kez daha ATA'mla gurur duydum..
Türklerin Tarihi
7.4/10 · 13 okunma
Ne demiş Ziya Paşa... Selim: “Ne mutlu Türküm diyene, demiş.” Turgut: “Onu Namık Kemal söylemiştir. Ziya Paşa aynen şöyle demiştir: “Dî-rahtı ferganiyi nüman eyledi nevser Tema-yı zur-u haltı kadar neyledi kevser.”
169 syf.
İlk edebi roman diyorlarmış. Edebî olduğu açık hatta aşırı ''edebî'' ama bir roman mı, tartışmalı. Zamanında bunu diyen: ''İki sahifelik bir yazı okumak için herkesi seksen defa Kamus'a veya Burhan'a müracaat mecburiyyetinde bulundurmak ne için marifetten ma'dud olsun?''(Celaleddin Harzemşah ön sözü) ''..envâr-i mâhtâb, bâr-ı hasretle beli bükülmüş sevda-zededir ki yârinin karşısında pâbercâ-yi kıyâm olarak perişân saçlarıyle cemâlini nigâh-i istirkaabdan saklamaya çalışıyor, leyâl-i vizâlde meşşâta-i hüsn ü ân olan mâh-i münir ise âşık-i ma'şûk-edânın gi'sû-yi tarümârını şâne-i elmas ile tarıyor tahayyülüyle vasf olunsa lâyık idi.''(Sh.70) bunu da demiş ahahah. İşte tanzimat aydını! Kendisi deli gibi batılılaşma derdindeyken -bunu yargılıyor değilim aksine doğru olan tabi ki buydu- eserlerinde batılılaşmayı yerin dibine batıran, dilde sadeleşme diye diye dili çorba haline getiren, daha kendisini gerçekleştirememişken devleti kurtarmaya heveslenen sevgili aydınlarımız. Ve o kadar çok düşünürler ki bize düşünmeye fırsat bırakmazlar. Bırakmazlar ki mahpeyker'in ne kadar edepsiz olduğuna, dilaşup'un ise ne kadar da iffetli olduğuna biz karar verelim. Hayır, altını kalın çizgilerle çizmeliler ki okuyucu olur da yanılgıya düşmesin. Eh bu toplumda düşünme tabi gelişmez. En başta aydını, düşünmeyi bir ortaklık haline getirmiyor. Değer yargılarını kafasına vururcasına dayatıyor. Tabi bir de bu durum, yazarın başından bir mahpeyker macerası geçti mi acaba diye düşündürtüyor. Anca o vakit anlam kazanacak bir öfke var çünkü mahpeyker'e karşı. Öte yandan parayla satın alınan bir cariyeyi koynuna sokmak ise ahlaki açıdan hiç de yadırganmıyor. Yazar bu iki durumu -yani fahişelikle cariyeliği- tarafsız şekilde açıkça ortaya koysaydı keşke ve okuyucu da hangisi daha ahlaklı acaba diye kendine sorsaydı. Maalesef buna imkan tanınmıyor. Kitabın ilk kısımları özellikle genç ve gün görmemiş bir adamın bir kadına anbean gelişen saf tutkusunu anlatırken son derece keyifliydi. Ama sonrası taaşşuk-ı talat ve fitnat'a benzer şekilde doğulu tarz tesadüfler ve olağanüstü abartılarla aşırı derecede bayağılaşıyor.
Reklam
"Sonra içime ve hatta dışıma kapandım. Küsmek gibi bir şey. Bir çeşit gölge fesleğeni. Bir çeşit olmayan hayat. Zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim. Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu. Bir yığın insan tanıdım. Ama hep yalnızdım.” Bir kaç satır Didem Madak, okuyup bir şarkıyla karanlığın ötelerine baktım. Düşünceler hızlıca yapışıverdi yine yakama, yakamı silkelemek, beni bu ağır yükten kurtarıvermek istedim. İnsan gariptir ki her daim böyle yaşayıp gideceğini sanar. O hiç yaşlanmayacak, hiç çirkinleşmeyecek, hiç düşmeyecek ve hiç ölmeyecektir. İnsan hep ister, hep karşılık bekler En iyi hayat onun olmalı, en iyi binek en iyi mesken ve dâhi iyi olan her ne varsa hepsi onun olmalıdır. Bu onun doymak bilmeyen nefsinin, kanâat nedir bir türlü öğrenemeyen benliğinin ürünüdür. İnsan hep bekler, Bir adım, Bir ses, Bir hareket, Hatta öyle ki Rabbiyle bile konuşurken bana bir işaret gönder der. “Bana bir işaret gönder ki, bileyim beni gördüğünü” ( hâşa ) Bilemiyorum ne zamana kadar devam edecek bu ahvâllerimiz. Ne zaman hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapabileceğiz. Ne zaman hiç tanımadığımız birine gülümseyecek, anne babalarımız yanımızdayken kıymetlerini bilecek ve ne zaman eşlerimize huzur verecegiz, ne zaman iyi birer anne baba ve çocuk olabileceğiz. Ne zaman anlayacağız birbirimizi. Ne zaman? Ne zaman ? Hangi ikindisinde ömrün ? Bakınız yüzyıllar, dönemler, asırlar kavgalarla mezhep ve din çatışmalarıyla geçti. Elimizde avcumuzda bir şey kalmadı, bir insanlık yoksunluğu içindeyiz, ateş düştüğü yeri yakardı evet, lakin şimdi hepimizin evlerine ateşler düştü. Dünyayı böyle kurtaramayacağımızı halâ anlamadık mı ? Ne zaman dil, din ve ırk ayrımı yapmaktan vazgeçip dünyayı birde böyle kurtarmayı deneyeceğiz. Hem size şöyle söyleyeyim ben hiçbir zaman herkes aynı olsun, aynı düşünsün, aynı andan gülüp ağlasın istemedim. Herkesin aynı dinden aynı mezhep, aynı meşrepten olması gerekmezdi ki. Ayeti kerime de buyrulur ya. “ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.” Bizleri farklı farklı ırklardan yaratıp sonra bir araya getiren Allah'a sonsuz şükürler olsun… Karşılıksız bir şeyler yapmalı değil miyiz? İnsanlığı çokça sevmeli ve her an bir şeyler üretememenin burukluğu olmalı değil mi yüreklerimizde. Düştü diye bırakmamalıyız dostlarımızı, herkes vurdu diye birde biz vurmamalıyız . Kötü şeyler yaşanmış olsa da güzel günlerin hatırına sabretmeliyiz.. Bir anlık gafletle aynı yastığa baş koyduğumuz insana ihanet etmemeli, aynı sofradan yemek yediklerimizden yüz çevirmemeliyiz. Sözlerimi bitirirken önce kendimin, sonra sizlerin insanlığına sesleniyorum.. Ey İnsan evlâdı ! Ne demiş Namık kemal.. “Yüksel ki yerin bu yer değildir, dünyaya gelmek hüner değildir...”
2
12
120 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42