• "Anlayamazsınız siz beni, bakmayın öyle. Mahcup hissederim. Hayır, hayır! Sizle alakalı değil. Tamamen benimle alakalı bir durum. Peki öyleyse, kanıtlayacağım size. Ancak önce bir sorum olacak. Söyler misiniz, insan kendinden olmayana anlam katabilir mi? Yaptıklarında bir mana bulabilir mi?Yersiz hüzünlerine ortak olabilir mi, acılardan kendine düşen payı çekebilir mi? Hayır bayım, bu sefer de ben inanmıyorum size. Çoğu zaman kendini bile anlamaz insan, siz mi beni anlayabileceksiniz?" Evet, çıkacağım karşısına ve aynen bunları söyleyeceğim. Israr ederse... Kaçarım, kaçar giderim. Duramam ki. Hem, o kim ki beni anlayacak?

    -----------
    -Anlayamazsınız siz beni, bakmayın öyle. Mahcup hissederim.
    -Neden böyle düşünüyorsunuz? Bir hatam mı oldu?
    -Hayır, hayır! Sizle alakalı değil. Tamamen benimle alakalı bir durum.
    -Ne desem bilemedim ki.
    -Peki öyleyse, kanıtlayacağım size. Ancak önce bir sorum olacak. Söyler misiniz, insan kendinden olmayana anlam katabilir mi? Yaptıklarında bir mana bulabilir mi?
    -Haklısınız sanırım. İnsan bazen demek istediklerinin ötesinde şeyler söyler. Demek istedikleri farklıdır, dilden dökülenler farklıdır. Dediklerinizi anladım, hatta dediklerinizin ötesini bile anladım. Düşünüyorum da, yersiz hüzünlerime ortak olamazsınız. Acılardan kendinize düşen payı çekemezsiniz. Zaten, acı da yakışmaz size. Mutluluğun kadınısınız siz, gülmelerin kadınısınız. Hüzün birkaç beden büyük gelir size, taşıyamazsınız. Bağışlayın, yordum sizi. Sağlıcakla kalın, yüzünüzü süsleyen gamzeleriniz daima eşlik etsin hayatınıza.
    -Bir dakika, bir dakika... Gidiyor musunuz öylece? Benim demek istediklerim apayrıydı. Konu farklı yerlere çekildi, dağıldı. Ben anlarım sizi, ancak...
    -Hayır, hayır. Çoğu zaman kendini bile anlamaz insam, siz mi beni anlayabileceksiniz hanımefendi? Yapmayın lütfen. Gitmek zorundayım, esenlikle kalın.
    -Ben anlardım, gitmeseydiniz...
  • İnsan öz kardeşlerini öldürür mü ?
  • Mezarlıktan çıkarak, sabah namazını kılmadan önce, dosdoğru Sarıca hamama giderek boy aptesti aldılar. Çünkü adam öldürmüşlerdi.
  • 356 syf.
    ·6 günde·Beğendi·4/10
    On altı yaşında birbirlerinin ilk ve gerçek aşkları olduğuna inanan Charley ile Jake'in hikayesi, Derin Tutku. Başlarına kötü bir olay geliyor ve Jake tüm hırsını Char'dan alarak ondan ayrılıyor. Dört sene sonra okudukları üniversitede yeniden karşılaşıyorlar. Jake'in yeni bir kiz arkadaşı var ve Charley de hayatına devam etmeye çalışıyor. Tabi birbirlerini görüp, onca sene geçmesine rağmen hala arkadaş olmaya cabalamalari ya da cabalayamamalari mı desem bilemedim kitabın kalan 200 sayfası boyunca illallah dedirtti. Her iki karakter de o kadar duygusuzdu ki hele Jake'in ikide bir her cümlesinin sonuna "bebegim" deyişi! Ağzının ortasına vurasim geldi bir yerde. Esas karakterler değil de Lowe ve diğerlerinin olduğu sahneler benim çok daha hoşuma gitti. Umarım ikinci kitap daha iyidir ne diyeyim.
  • 160 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Yorumlamaya bir arkadaşımın espiri mi desem düşüncesi mi desem bilemedim kitabı görünce kurduğu cümleyle başlıyayayım.
    "Türkücü kitap mı yazmış?"

    Evet "Türkücü" kitap yazmış hem de öyle böyle bir kitap değil bu okurken adı gibi "HUZURSUZLUK" kelimesinin her harifini iliklerime kadar hissettim. Mezopotamya bölgesinden başlayıp Amerika'da son bulan Hüseyin karakterini ki hiç tanımasakta arkadaşı olan bir gazeteciden okuyoruz. Kitabın sonunda ki belirttiği duygu gibiyim şu an da, ne yazsam eksik kalacakmış gibi hissediyorum bu kitap hakkında... Ne diyeyim kalemine zeval gelmesin Zülfü hoca.

    Alın okuyun yine efsane denilecek bir tat ile "HARESE" duygusunu sizde hissedin isterim. Zülfü Livaneli
  • "Geceleri yıldızlara bak, özlem dolu mesajlarımı taşıyacaklar sana."
    "Ya yağmur yağarsa?"
    Ne desem bilemedim. Yağmur sahiden de mesajları ıslatır, hüzne boğar, ayrıca geciktirirdi.
  • 244 syf.
    ·1 günde·6/10
    Öncelikle kitapta yazarın biyografisinin yer almamasına çok şaşırdım. Her yerde dillendirdiği gibi; Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden ikincilikle mezun olduğunu ve TUS’ta 7 kez derece yaptığını kitabında da belirtmesini beklerdim. 100’den fazla makalesi olduğunu ve AR-GE çalışmalarına yıllarını verdiğini de eklemeden geçmeyelim. Kendisiyle övünmeyi sever doktorumuz, biz de takdir edelim.

    Girişten anlamışsınızdır, Oytun Erbaş’ı bu kitaptan önce tanıyordum. Aslında onu tanımayan tıbbiyeli yoktur diye düşünüyorum. Bizim camiada meşhur bir hoca. E tabi ülkede, alanında özverili ve hakkını vererek çalışan insan sayısı az olunca böyle az biraz işin ucundan tutup sesi çıkanlar dikkat çekip parlıyor.Hakkında çok da kötü konuşmak istemiyorum. Normalde yaptığım bir şey değil ama ekşi sözlükte kendisiyle ilgili girilen entry’lere göz atabilirsiniz. Çoğuna hak verdim. Ben Oytun Erbaş’ı TEDx konuşmalarından ve katıldığı TV programlarından biliyorum. Çok fazla “hak” dedim ama kendisinin hakkını yiyemem. Mesleğine yıllarını vermiş, literatüre bir sürü katkısı olmuş, çalışmalarıyla ülkemizi de güzel temsil etmiş ama beni başından beri rahatsız eden şey maalesef kibri, insanlara tepeden bakışı ve kendinden oldukça emin oluşuydu. Hâlâ özel bir tıp fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor, arkadaşımın fizyoloji derslerine giriyor. Derste konuştukları falan geliyor kulağıma, maalesef her seferinde beni doğruluyor. Çok kibirli ve annem beynime mıhlamış şunu: “Kibir en büyük günahtır.” Sevemiyorum adamı.

    Kitaba gelirsek önce Allah aşkına şu kaynakça kısmına bir bakın: https://i.hizliresim.com/P1dzdN.jpg Yani yorum yapmak bile gereksiz ama arkadaşlar Google’dan görsel arattığınız zaman ve o görselin üstüne tıkladığınız zaman Google altta size görselin kaynağını veriyor. Kaynak olarak: Google Görseller yazmak ne bileyim üşengeçlik, ciddiyetsizlik gibi de değil. Amatörlükten mi diyelim bilmiyorum. Ayrıca kitap boyunca tıpın dinamik ve devamlı ilerleyip değişen bir bilim olduğunu, hekimlerin gündemi takip etmesi gerektiğini ve güncel bilgiler ışığında hareket etmek zorunda olduklarını söyleyen Ertaş 2007 tarihli bir kaynaktan faydalanıyor. Ne desem bilemedim. Tıp okumaya başladığımdan beri alanımla ilgili kitaplara bakarken özellikle dikkat ediyorum basım tarihine ki inanın 2016 tarihli bir kitap bile içime sinmiyor, bilgiler eskimiştir gibi geliyor. Bir hocamız artık güncellenme sıklığının 7 aya kadar düştüğünü söylemişti. Bakın 7 ayda bir varolan bilginin doğruluğu sınanıyor. 11-12 yıl önceki kaynak ışığında bilimsel kitap yazılır mı? Bu kısacık kaynakçada beni rahatsız eden bir nokta da şu: kendi çalışmasını kaynak olarak göstermesi. Kitaba başından itibaren önyargılı bir şekilde yaklaştığımı kabul ediyorum. Nevzat Tarhan’ın kitapla ilgili yorumunun etkisinde kaldım ama bu yaptığı ego tatmininden başka bir şey değil. Neyse içeriğe geçelim..

    Kitap yabancı olan ve daha önce beyinle ilgili kapsamlı pek bir şey okumamış veya izlememiş birini etkileyebilir ki etkilemiş de. Okuyan herkes bir aydınlanma anı yaşamış gibi duruyor. Aslında internette arayıp bulamayacağınız hiçbir şey yoktu kitapta. Yani tabii ki çalışıp çabalamış o kadar, bir kitap koymuş ortaya. Emeğini takdir ediyorum ama çok da güncel veriler içermiyordu bunu kabul edelim. Bu azönce saydıklarımı ben de yapmış olmasam yani beyinle ilgili okumasam etmesem ve geçen sene kapsamlı bir nöroloji dersi görmüş olmasam ben de etkilenebilirdim belki ama işin mutfağında sayılırım. Psikiyatrik bozukluklara da, beyinle ilgili bilinen bilinmeyen tüm durumlara da, yapılan deney ve araştırmalara da yabancı değilim. Hatta aynı şeyleri o kadar çok gördüm ki deneyin ismini görünce paragrafı atlayasım geliyor çünkü tüm girdileri çıktıları ezbere biliyorum artık.

    Sınav çıkışı kendimi kütüphaneye attım, bu kitaba saatlerimi verdim, inat edip çok kısa molalarla gün içinde bitirdim. Boş bir okumaydı diyemem. Yeni şeyler öğrendim mi? Öğrendim ama bunun yerine daha nitelikli bir kitap okuyabilirdim ve sizin de beyine, nöroanatomiye veya psikiyatriye ilginiz varsa size daha nitelikli birkaç kitap önereceğim:

    1- Yaratıcı Beyin

    2- Incognito - Beynin Gizli Hayatı

    3- Beyin

    Kitapları ayrı ayrı tanıtmayacağım. İlk iki kitaba zaten inceleme yazmıştım. Kendiniz de araştırıp bakarsınız zaten. Üçüncü kitaba da yarın başlamayı düşünüyorum. David Eagleman benim çok sevdiğim ve örnek aldığım bir nörobilimcidir. Bende bu beyine olan ilgi geçen sene uyandı. O dönem kendisinin kitaplarından ve 6 bölümlük beyin belgeselinden haberim oldu. Çok değerli ve saygı duyduğum bir bilim insanı. Kalan kitaplarını da mutlaka okuyacağım.

    Aslında Beyin kitabını da okuyup ikisini karşılaştırmayı düşünmüştüm ama mukayese edilecek tarafları yok ne yazık ki. Oytun Hoca beni şaşırtsın isterdim. Kendi ülkemden bir bilim insanının bu alanda nitelikli ve doyurucu bir çalışma ortaya koymuş olmasını isterdim.

    Kitapla da yazarla da ilgili daha tonla şey yazabilirim ama ben kendisine biraz tepkili olduğum için diğer yorumlarım da çok objektif olamayacak sanırım.

    Okursanız pişman olacağınız bir kitap değil. Okumazsanız bir şey kaybeder misiniz? Beyinle ilgili başka bir kitap okumayacaksanız cevabım: Evet. Ben bu konuda nedense herkesin bilgi sahibi olmasını elzem görüyorum. Çünkü biz beynimiziz. Beynimizden ibaretiz yani hayatımızla ilgili ne olup bitiyorsa orada dönen olaylar sonucu gerçekleşiyor. Bana bu incelemeyi yazdıran da size okutan da o. Kendimizi tanımak istiyorsa beynimizi de tanımalıyız.