• Nietzsche'den yalaşık altı yüzyıl önce Mevlânâ diyordu ki:

    Geçmişi unut
    Koy bir kenara
    Yeni bir sayfa aç
    Kurtar benliğini dünden
    Bugünün çocuğu ol
    Bütün bilgeliği ve gülümseyişiyle gençliğin
    Şu anı hiç terk etme ne olur
    Sonsuza uzanan şu günü , terk etme.
  • Zorsa sev, sevmiyorsa zorlama
  • Mevlana diyordu ki:
    Geçmişi unut
    Koy bir kenara
    Yeni bir sayfa aç
    Kurtar benliğini dünden
    Bugünün çocuğu ol
    Bütün bilgeliği ve gülümseyişiyle gençliğin
    Şu anı hiç terk etme ne olur
    Sonsuza uzanan şu günü, terk etme.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 186 - Doğan Kitap Yayınevi
  • Nietzsche'den yaklaşık altı yüzyıl önce Mevlânâ diyordu ki:

    Geçmişi unut
    Koy bir kenara
    Yeni bir sayfa aç
    Kurtar benliğini dünden
    Bugünün çocuğu ol
    Bütün bilgeliği ve gülümseyişiyle gençliğin
    Şu anı hiç terk etme ne olur
    Sonsuza uzanan şu günü, terk etme.
  • “Galatı meşhur, lügati fasihten evlâdır.” derler.
    Yani; meşhur olmuş, yaygınlaşmış yanlış kelime ve kullanımlar, artık unutulmuş ve bilinmeyen doğru kullanımlara tercih ediliyor
    --------------------------

    Tarihimizde doğru sandığımız ama yanlış bildiği-
    miz konular var ...
    Örneğin ...
    "Gel ne olursan ol yine gel..."
    Bu söz kime ait?
    "Mevlana" dediğinizi duyar gibiyim!
    Ancak ... 1368 yılına ait en eski Mevlana'nın Divan-ı Kebir' inde bahsi geçen rubai yok! İlerleyen yıllarda bu sözler, rubai sıralamasının en sonuna ekleniverdi!
    Sözün; Mevlana'dan 200 yıl önce Horasan'da yaşamış Ebu Said-i Ebu'] Hayr'a veya Efdalüddin-i Kaşani'ye ait olduğu iddia ediliyor ...
    ***
    Hani bildiğiniz meşhur bir Mevlana portresi var; dışı yeşil cüppeli, içi kahverengi abalı, kahverengi külah üzerine sarılmış beyaz sarıklı, boynu mütevazılıktan öne eğik, elinde doksan do-kuzluk beyaz tespihiyle orta boylarda ak sakallı olan.Her fırsatta her yerde kullanılan figür. Tanıdınız. Peki ... Sahiden Mevlana!ni o resimde tasvir edildiği gibi mi? Resimdeki Mevlana mı? Hayır!
    1960'lı yıllar ... Tahran Üniversitesi'nde, Mevlana konulu minyatür ve resim yanşması yapıldı. Birinci gelen resim; bizim bildiğimiz işte o resimdi...
    Mevlana Müzesi Müdürü Mehmet önder bu resmi beğenip Konya'ya getirip kartpostal olarak bastırdı ve kısa sürede tüm yurtta en çok kullanılan Mevlana resmi oldu!
    Kuşkusuz Mevlana'yı şişmanca ve orta boylu gösteren bu resim, Mevlana nın gerçek fiziksel özelliklerini taşımıyordu!
    14. yüzyılda yaşamış tarihçi Ahmet Eflaki Dede'nin Menakıbl'l Arifin adlı kitabında, Mevlana mı boyu yaklaşık 1,80' di ve çok zayıftı. Uzun sakallı değil -uzun sakal bırakmak kişide gururlanmaya neden olacağından- kısa sakala sahipti! Bugün gerçek bir Mevlana resminin var olup olmadığı bilinmiyor ...
    ***
    Yavuz Sultan Selim sanılıp okul kitaplarına bile giren meşhur küpeli resimdeki kişi, Şah İsmail' dir! ..
    ***
    "Kömürü ilk bulan kahraman" diye ders kitaplarına konan "Uzun Mehmet" de efsanedir; öyle bir kişi ve olay yoktur!
    ***
    Bilinir ki ...
    Kanuni Sultan Süleyman sağlığa çok önem verirdi; bu nedenle şu şiiri yazdı:
    "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
    Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi."
    Oysa doğrusu şu ...
    "Devlet" sözcüğü Arapça'dan gelir ve 19'uncu yüzyıla kadar bugünkü anlamda kullanılmazdı. Arapçada "devlet", feleğin çarkının dönüşünün bazı kişileri "talihli" kılması demekti. "Sıhhat" sağlık değil, doğruluk demekti. Yani ... Kanuni diyordu ki:
    "Hayatta en değerli şey mutluluktur
    Mutlulukların en yücesi bir nefes doğruluktur."
    ***
    Bilinir ki;
    "Kızıl Elma" kimi Turana milliyetçilerin hayali.
    gerçekleştirmek istedikleri Kafkasya-Orta Asya Turkleriyle birleşme stratejisi.
    Doğrusu şaşırtıcıdır ...
    Kanuni Sultan Süleyman, Yeniçeri Ocağı'na kendini 1 numara olarak yazdırdı. Ulufe dağıtılacağı zamanlarda sanki kendisi de maaş alıyormuş gibi ulufe kesesini alırdı. Üstellk bir de dokunaklı konuşma yapardı:
    "Kızıl Elma' da buluşalım ... "
    Vatikan'daki San Pietro Bazilikası'run tepesindeki kırmızı elmayı andıran küçük kubbesinden dolayı, Osmanli da "Kızıl Elma" Papa'nın simgesiydi. .. Kanuni'nin "Kızıl Elma' da buluşalım" dediği Vatikan'ın alınma hedefine işaret ediyordu!
    ***
    Tarihi bilmek, kavramak için olaylara iktisat perspektifinden bakmak gerekir.
    Bizim kaderimiz: Ekonomistler tarih bilmez. Tarihçilerimiz ekonomi bilmez!.. Bu nedenle ...
    Derler ki... "Osmanlı' da çok içki yasağı oldu, ama halk tarafından kabul görmediği için hep kaldırıldı!"
    İşte bu iktisat temelli düşünemeyen tarihçilerin uydurmasıdır! İçki yasağının kalkmasının sebebi, "zecriye" adı verilen gelir vergisidir. Osmanlı devleti din ile para arasında sıkışıp kaldı hep. Ekonomisi bozulup vergilere ihtiyaç duyduğundan içki
    yasağını kaldırdı.
    ***
    Tüm yasakların Şeriat'tan kaynaklandığını düşünmek de yanlıştır. Mesela denir ki, "Matbaa'nın gelişini şeriat engelledi!" Doğrusu; bunun dinle pek ilgisi yoktu; direnci gösteren lonca sistemiydi. Yani ... Karşı koyan -elyazmasından para kazanan-hattatlardı! Matbaacılık, elyazılarıyla geçimini sağlayan esnafın ticaretini tehdit ediyordu. Bu yüzden matbaa büyük bir dirençle karşılaştı ve hatta ayaklanmalar bile oldu; "Allah'ın sözleri nasıl makinede basılır?" Sanmayın ki din sadece siyasete malzeme edilir; işte böyle ticarete de mal edilir!..
    ***
    Devletin matbaaya soğuk bakmasının bir diğer yanı ise, matba-ayla çoğalan kitaplar sayesinde Avrupa' da Musevi ve Hıristiyanlar arasında din tartışmaları çıkmıştı; bu tür isyanların Osmanlı tebaası içindeki gayrimüslimleri de etkileyeceğini düşünüyordu.
    Bu korku o derece güçlüydü ki; tarihçi F. Babinger'e göre, elyazması Kuran-ı Kerim'in İstanbul'da çok pahalı olduğunu gören bir İngiliz, Londra'da matbaada bastırdığı Kuran'ı İstanbul'a getirdi. Fakat bunu öğrenen padişah tüm Kuran'ı denize attırdı!..
    ***
    Madem konu yazıdan kitaptan açıldı; doğru bilinen bir yanlışa daha dikkatinizi çekeyim ...
    Diyorlar ki: "Cumhuriyet'in ilk yıllarında az kitap yayımlanmasının sebebi Latin harflerine geçilmesidir." Sanki, Osmanlı döneminde çok mu kitap yayımlanıyordu? 1550'lerde sadece Kanuni hakkında Avrupa' da yüzlerce kitap yayımlanırken bize geç gelen matbaanın ardından 100 yılda bile
    toplam 50 kadar kitap yayımlandı. Aynı 100 yılda Japonya' da 10 bin kadar kitap basıldığı biliniyor.
    Okumayı-yazmayı ve kitap yayımcılığını Latin harflerine bağlamak, meselenin yine iktisadi yönünü kavrayamamaktan ileri geliyor! Gerçekte kitap üretimi ve onunla ilgili basın yayın
    faaliyetleri kapitalist işletme şeklini alınca; kültür, kitlesel boyut kazandı ve "kitapçılık" karlı bir üretim dalı haline geldi.
    ***
    Batı' da matbaa 15. yüzyılda icat edilmekle birlikte, yayıncılıkta kitle üretimine geçilmesi çok sonradır. 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar bir kitabın tirajı bini geçmiyordu. Aydınlanma yüzyılında patlama
    oldu diyebiliriz. Voltaire'in "Örf ve Adetler Üzerine Deneme" si rekor kırarak 7 bin basıldı.
    Evet ... Matbaa, Avrupa'da yeni tip aydın yarattı. Daha önce kiliseye, senyöre, öğrenciye muhtaç olan aydın, matbaa sayesinde kitap çıkardı ve gelir sahibi olmaya başladı. 16. yüzyılda Erasmus, yayınlarıyla hayatını kazanan dünyada ilk aydın oldu.
    ***
    Bugün bir Japon senede ortalama altı kitap okurken, bizde altı Türk yılda bir kitap okumaz! Hep bu Latin harfleri yüzünden!.. Voltaire bir kitabında şu acı tespiti yapıyor: "İstanbul'da bir yılda yazılanlar,
    Paris'te bir günde yazılanlardan azdır!"
    ***
    - ABD Başkam Ronald Reagau'clan ABD başkan adayı Al Gore'a kadar Amerikalı siyaset.çiler yıllarca Abraham Lincoln'den alıntı yaptı:
    •''Küçük adama yardım edeceğim diye büyük adamı deviremezsin; zenginleri yok ederek fakirlere yardım edemezsin!"
    Oysa, Lincoln'ün böyle bir sözü yoktu!.. Şöyle
    bir sözü vardı: "Bildigimiz değil, doğru zannettikleri miz başımızı belaya sokar"
    ***
    Dünyamıza gelen uzaylılan yazdığı Tanrılanrı Arabaları gibi kitaplanyla dünyanın en çok satan kitaplar listesine giren ve -çocukluğumda ben dahil- milyonlarca kişiyi kandıran Erich von Daniken aslında yazdıklarını Planete adlı bilimkurgu dergisinde kaleme alınan kurgulardan kopyalamış Zaten daha önce zimmetine para geçirmekten birkaç kez ceza almış ...
    ***
    Boney M.'den Spice GirJs'e, The Monkees'ten Milli
    Vanilli'ye kadar albüm kapaklannda fotoğraflannı gördüğünüz, ekranda seyrettiğiniz dünyaca ünlü pop şarkıcıları; aslında "perde arkasında" şarkı söyleyenlerin yüzü olup sadece dudaklarını
    oynatıp dans ettiler ...
    ***
    Şampanya Fransızların değil İngilizlerin icadıdır ...
    ***
    - Develer hörgüçlerinde su değil yağ taşırlar; anavatanı Afrika değil Kuzey Amerika kıtasıdır ...
    ***
    - Boğalar renkkörüdür; boğayı sinirlendiren matadorun elindeki kırmızı pelerin değil, pelerinin hareketidir ...
    ***
    Siyasi-ekonomik-kültürel anlamda doğru bilinen yanlışlar üzerinde duracak olursak:
    - Napoleon Mısır'ı işgal ettiğinde Fransızlar, "Gizlice Müslüman oldu; gerçek adı Ali Bonapart'tır" diye halkı kandırdı.
    - Almanlar İkinci Dünya Savaşı'nda Müslümanları yanlarına çekmek için şu yalanı ortaya attı:
    "Hitler gizlice Müslüman oldu; adı, Haydar' dır!"
    - İtalyanlar boş durur mu; "Mussolini gizlice İslam'ı seçti; adı-soyadı Musa Nili," dediler.
    - İngilizler baktılar ... Kıbrıslı Türkler kendilerine ateş püskürüyor; Prens Charles'ı Müslüman yaptılar; adı, "Hüseyin" idi!
    - En renklisini rahmetli Kaddafi söyledi; "Shakespeare Müslüman idi ve adı Şeyh Pir" di!..
    ***
    Galat-ı meşhur; kelime veya deyimlerin yaygın olarak yanlış bir biçimde kullanılması sonucu, doğrusunun yerini alma halidir. Kimi örnekler vereyim: Arapçada "mektep", büro-yazıhane anlamlarına gelirken, dilimizde sadece "okul"
    manasında kullanılıyor.
    İspanyolcadaki "baraka" balıkçı kulübesi anlamında kullanılırken, bizde "eğreti yapı" anlamında kullanılıyor. Farsçada "rüzgar",
    zaman, vakit anlamındayken bizde "yel" anlamında kullanılıyor. Ve ... Türkçeye Arapçadan geçen ve aslında çoğul isim olan; evrak (tekil: varak), evlat (tekil: velet), eşkıya (tekil: şaki) gibi sözcüklere yine çoğul eki getirmek de kabul gören yanlışlardan. Yani, "tüccar" zaten çoğul anlamındayken biz "tüccarlar" diyoruz! Deyimler de var: "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz" atasözünde geçen
    "ana" kelimesinin aslı "ane" ve o dönem Bağdat yakınlarındaki ünlü uçurumun adıdır. "Göz var, nizam var" deyiminin doğrusunun "Göz var, izan var" şeklinde olması gerekir. "İzan", anlama yeteneği anlamında kullanılıyor. Keza ...
    Hayal kırıklığına uğramak anlamında kullanılan "süküt-i hayale uğramak" deyiminde "süküt" sözcüğü yerine doğru sözcük; kırılmak, parçalanmak manasındaki "sukut"tur. vs.

    Soner Yalçın
  • İnsanın hep yaptığı ve daima da yapacağı, -hatta şimdi bu­günün maddeci insanı ve öteki hayata inanmayan mantıkçı fi­lozofları bile yapmaktadır- işlerden biri, örneklikleri, güzellik­leri ve olması gerektiği halde olmayan dünyayı yaratmaktır.



    Tasavvuru ve tahayyülü dahi mevcut değilken bunu nasıl ya­pacaktır? İnsanın bu âlemde hissettiği yoksunluğu gidermeye yönelik çabalarından biri efsane üretmektir. Efsaneler iki çe­şittir. Kimi efsanelerde tarihte yaşamış olan gerçek bir şahsi­yet bulunmaktadır. Bu tür efsanelerde kahraman, tarihte bel­li bir süre yaşamış kişidir, -otuz yıl, elli yıl, altmış yıl yaşamış­tır- fetihler yapmış, zaferler kazanmış, sonra hastalanmış, öl­müş ya da öldürülmüştür.

     

    Daha sonra insan bu şahsı alıp, mâveraî bir şahsiyete dönüştürmüştür; bu, olması gereken, ama gerçekte olmayan, insanın olmasını istediği halde hiçbir za­man olmayacak bir şahsiyettir. Binaenaleyh, sıradan tarihî kahraman alınmakta, daha sonra o, zihinlerde büyük bir efsa­nevi kahramana dönüştürülmektedir. Bu kahraman, artık var olan değil, olması gereken bir kişidir.

    Bunun örneklerden biri Ebu Müslim’dir. Ebu Müslim, Ho­rasan’da kabadayılık yapan bir köleydi. Bir oraya bir buraya gider, karnını doyurmak ve güce ulaşmak için fırsat kollardı. Onun için kime bağlı olunacağının hiçbir önemi yoktu. -Bu, güçlü bir İranlı da olabilirdi, Arap da olabilirdi, İslam olabilir­di, Şia olabilirdi, kısaca her şey ve herkes olabilirdi, onun açı­sından bunların hiçbirinin farkı yoktu.- O, güç peşinde,mace­racı bir insandı, liyakatliydi de. Güçlü bir askeri kabiliyete ve komutanlık liyakatine sahipti. Abbasî hareketi gelişmiş, Benî Ümeyye saltanatı zayıflamıştı. O gün artık rüzgarın Abbasîler’den yana estiği malumdu ve gelecek yıllarda iktidarın Abbasi’lerin eline geçeceği kesindi. Ebu Müslim, hükümette olması­na rağmen oldukça zayıflamış Ümeyye oğullarına karşı, gittik­çe güçlenen Abbasîlerin yanında yer aldı. Onlara sayısız hiz­metlerde bulunuyor, güç ve makam elde etmek için sayısız ci­nayetler işliyordu. Nitekim bazı makamlara da ulaştı. Abbasi­ler, onu işlerine yaradığı sürece yanlarında tuttular; fakat [ken­disiyle çıkar ilişkilerinin bittiği] bir gün Ebu Müslim, ücretini al­mak isteyince, halifenin bir el işaretiyle perdenin arkasından çıkan askerler onu öldürdüler, böylece mesele bitmiş oldu.

     

    Ebu Müslim işte böyle bir adamdı.Ancak daha sonraları gittiğimiz kütüphanelerde, kahvehanelerde ve işittiğimiz kıssa­ların İçinde Öyle bir Ebu Müslim’le karşılaşıyoruz ki onun -bu işleri yapan ve sonra da bu şekilde öldürülen- Ebu Müslim Horasanî ile bir benzerliği bulunmadığı gibi, tarih boyunca yaşa­mış diğer büyük insanlar ile de bir benzerliği bulunmamakta­dır. Bir kere bu Ebu Müslim asla ölmez, canlıdır, ölümsüzdür. İkinci olarak Ebu Müslim, asla yenilmez; üçüncü olarak tekrar zuhur edip işine devam edecektir. O her yerdedir, hem Türki­ye’de, hem İran’da kısaca her yerde ve her şehirdedir. Sonra onun hem çok büyük bir bilge, hem yüce bir ahlak sahibi, hem çok büyük bir güç sahibi olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun artık tarihteki gerçek Ebu Müslim ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

     

    Diğer bir örnek de İskender’dir. Pur-Davud1 ona sitem et­miş ve ömrünün sonuna dek şöyle feryat etmişti: “Neden bu melunu o kadar büyüttüler, o kadar kutsallaştırıp yücelttiler.”

     

    İskender Yunanlı bir gençti. İran’a saldırmış, İran hüküme­tini devirmiş, Cemşîd’in tahtını ateşe vermiş ve Hahamenişlerin2 tüm görkemini yok etmiştir. Kendisi ve halefleri uzun müddet boyunca İran’da hükümetlerini sürdürdü ve İran mil­letinin güçlü ve görkemli medeniyetini Yunan ordusunun ayakları altına serdi. Binaenaleyh onun İran’da tarihin en menfur adamı olarak anılması ve kendisinden iblis ve melun diye bahsedilmesi gerekiyordu. Ondan melun – bunu ben söy­lüyorum – diye söz etmeseler de her halükârda o, batıdan İran’a saldırmış, Dârâ’yı3 yok etmiş ve Hahamenişleri orta­dan kaldırmış bir askerdi. Önce kendisi, daha sonra da halef­leri İran’da bir müddet saltanat sürmüş ardından da yenilip gitmişlerdir.

     

    Evet, İskender de tarihte var olan diğer kahramanlar gibi bir kahramandı. Fakat efsanelerdeki İskender böyle değildir. Tüm hüneri yakmak, yıkmak ve öldürmek olan bu Yunanlı sapkın ve zayıf gençten, ölümsüz, yenilmez ve insanlığın kur­tuluşu için daha çocukken kılıcını kuşanmış muvahhid bir şah­siyet yarattılar. O, Şiîlerin yazdığı İskendernamelerde4 Ali sevgisiyle dolu biridir ve Süleyman’ın sarayına gidip orada Sü­leyman’a ve Süleyman’ın sarayındakilere Ali sevgisinden bah­setmiştir. Tüm erdemlere sahiptir. Peki hangi erdemlere? İnsanlann sahip olduğu erdemlere değil, insanların sahip olmaları gereken ancak sahip olmadıkları ve asla da sahip olmayacakları erdemlere! O asla ölmez, asla yenilmez, ona kılıç işle­mez, onda hiçbir ruhî ve ahlakî kusur yoktur. Onun misyonu sadece ve sadece insanın kurtuluşudur. O, bu yüzden İran’a saldırmıştır. Tek hedefi insanlığın kurtuluşa ermesi ve tevhid düşüncesinin dünyadaki tüm kalplere girmesidir. Mevcut İs­kender’den işte böyle bir yan tanrı ve büyük bir hayalî kahra­man yaratmışlardır.

     

    Diğer bir mitoloji ya da efsane çeşidi daha vardır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu tür mitolojilerde geçen olay­lar da kişiler de dünyada hiçbir zaman var olmamışlardır. On­lar tümüyle hayal ürünüdür ve gerçek değildir. Onlar tanrıça­lar ve yarı tannlardır. Yarı tanrı nasıl yaratılıyor? Mesela insan­da varolan hislerden biri de aşktır. Bir ferdi ya da topluluğu tutkuyla, katıksız ve çıkarsız olarak sevmektir. Bu insanî İhti­yaçta hiçbir çıkar güdülmemeli, onda bencillik, çıkarcılık gibi kirler yer almamalıdır. Ancak insan tüm aşklara bir şeylerin bulaştığını, içine he­veslerin karıştığını, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığını ya da içinde zaaflar banndırdığını ve çabucak tükendiğini gö­rünce, bu İhtiyacını giderememektedir. İnsanın mutlak, temiz ve kutsal bir aşka ihtiyacı vardır ve böyle bir aşk ise yeryüzün­de yaşayan, nefes alan ve diğer binlerce tutkuya sahip olan in­sanın kalbinde oluşamaz ve devam edemez. O halde ne yap­malı? Bu ihtiyacı nasıl gidermeli? Elbette ki aşk tanrıları yara­tarak. Bir duygu ve bir düşünce şahsiyet kazanıyor, dış dünya­da tecessüm ediyor ve bir puta, bir tanrıçaya ve bir hayali za­ta dönüşüyor. İnsanı, tarih boyunca kendi toplumunda ya da kendi döne­minde mutlak derecesinde fedakârlığa sahip bir insan görme­ye muhtaçtır. Yani başkalarının menfaati söz konusu olduğun­da, onun toplumuna, halkına, insanlığa olan aşkı ve sevgisi ön plana çıkar. Artık onun için kendisi yoktur, tüm istekleri ortadan kalkar, kişisel çıkarlarını ve beklentilerini unutur ve di­ğerlerinin menfaati için kendisini kolayca feda eder.

     

    İnsan ta­rihe bakıyor, yeryüzünde yaşayan insanları gözden geçiriyor ve bu dünyada yaşayan insanın böyle bir duyguya ve böyle bir güce sahip olamayacağını görüyor. Hatta, bu dünyada feda­kârlık yapan ve toplum için kendisini feda etmeye hazır bulu­nan İnsanları gördüğü zaman bile şöyle düşünüyor: Onun bu fedakârlığına bencillik ya da şöhret arzusu karışmıştır. Çektiği kılıcın yüzde sekseni başkalannın menfaati içinse de mutlaka yüzde yirmisi gösteriş içindir. Hatta canını ortaya koyma du­rumlarında bile bazen bütünüyle bencillik göze çarpmaktadır. Gerçek insanın en pâk ölümlerinde bile bazen bencilliğin ve gösterişin lekesi açıkça görülebilmektedir.

     

    Mevlana Mesnevî’de büyük bir mücahitten bahsediyor ve diyor ki o kılıçlar çekti, cihatlar etti. Sıcak ve kanlı savaşlar­dan muzaffer olarak döndü. O ömrünün sonlarına doğru otur­du, kılıç çekip kinle ve kudretle kılıç vurmanın kendisine zevk verdiğini düşündü. Kişisel ve bireysel tutkularından biri -bu, kendini göstermek biçiminde olabilir ya da “ben büyüğüm ve ben bir kahramanım” şeklinde gösteriş yapmak biçiminde olabilir- onun bu cesaretinde hatta fedakârlığında etkili olu­yordu. Bunun üzerine adam bir köşeye çekilir ve ibadetle meşgul olur. (Ben onun yaptığı bu işi savunmak istemiyorum, bu örneği başka bir mesele için veriyorum.) Ağır ve zor oruç­lar tutar, çokça namaz kılar, zorlu zikirlere ve riyazetlere yö­nelir. Riyazet halindeyken bir gün savaş davullarının seslerini ve kahramanların cihada çağıran haykmşlannı duyar. Sokak­lardan silahlann, atların ve savaş borazanlarının keskin sesle­ri gelmektedir. Savaş sahnesinin kurulmakta olduğu ve ciha­dın başlayacağı açıktır. Bir ömür boyu savaşmış ve cihat etmiş bu adamy birden irkilip dışarı çıkar. Savaş sesleri ve savaşın is­minin geçmesi onu tahrik eder ve riyazet için inzivada bulunduğu yerden onu dışarı çıkarır. Sonra birden kendine gelir ve der ki: “İşte bu benliktir, bu feda olmak ve cihat ismiyle be­ni aldatmak isteyen “kendi” bencilliğimdir. Niçin? Niçin sen, kendin? Şimdi “kalk savaşa git, İnancın ve dinin uğrunda ken­dini feda et” diyen sen, o zaman cihada çağırdıklarında beni inzivaya yönlendirmemiş miydin? “Bu kez kal, yeteri kadar savaştın artık görevini tamamladın, insan daha ne kadar sava­şır ki…” dememiş miydin? O halde neden şimdi beni savaşa sürükiüyorsun. Sen, aynı sensin, sen aynı adamsın. Sen beni savaşta tehlikesi daha az olan yerlere götürmüyor muydun? Tehlikeli ve ölümün kaçınılmaz olduğu yerlerden beni uzaklaş­tırmıyor muydun? Peki neden şimdi ısrarla beni savaşmaya çağınyorsun?

     

    Neden olduğunu biliyorum. Çünkü sen kendindeki “ben­cilliği” öldürmeğe karar vermişsin, (Yani “Benliği, yani “nefs”i öldürmeğe) bunun başka bir çaresi yok diyorsun. Eğer beni öldürmek istiyorsan neden kimsenin bilmediği ve görme­diği bu ıssız inziva köşesinde beni böylesine boğuyorsun? Bu­rada öleceğime beni o cephede öldür kî benim öldürüldüğü­mü ve feda olduğumu görsünler. Böylece en azından bir mücahit olarak tanınayım. Beni neden bu köşede yavaş yavaş öl­dürüyor ve boğuyorsun? Bu durumda hiç kimse beni anlama­yacak ve yaptığım bu fedakârlığı bilemeyecek!

     

    Bir Müslüman, Ebu Cehil’in göğsüne oturunca o şöyle de­di: “Boğazımın şuradan aşağısını kes.” Müslüman: “Aşağıdan ya da yukandan kesilmesinin ne farkı var?” deyince o şöyle dedi: “Başımı mızrağa takınca herkesten yukarıda dursun ve herkes, bu başın Ebu Cehil’e ait olduğunu anlasın.” Bu duygu az ya da çok herkeste vardır. Fakat bazen o kadar zarif bir gü­ce sahiptir ve o kadar latif perdelere, tevillere ve yorumlara sahiptir ki insanın kendisi bile bunu anlayamamaktadır.

     

    Benim hocalarımdan biri diyordu ki, bir topluluğa girip yer olmadığı halde yukanlarda bir yerlere oturmak isteyen bir ki­şi, kendisine zorla yer açmaya çalışır. Görenler, onun ne ka­dar bencil biri olduğunu düşünür. Bazılanna İse yukarıya bu­yurun diye ne kadar ısrar etseler de: “Hayır biz yere, ayakka­bılarımızın üstüne oturduk” derler. İkinci defa davet edildikle­rinde ise: “Teşekkür ederiz, burası çok rahat.” derler. İnsan­lar, onlar hakkında ne kadar mütevazı insanlar diye düşünür­ler. Halbuki hakkında böyle düşünülen insan, diğerlerinden daha bencil olabilir. Yukarıda oturmak isteyen kişinin az bir bencilliği vardır ve: “Benim yerim orası ben de oraya gitmek istiyorum, herkes benim yukarıda oturmaya layık olduğunu anlasın” der. Ancak aşağıda oturmak isteyen ise demek isti­yor ki: “Benim yerim de orasıdır. Beni, siz oraya davet edi­yorsunuz. Demek benim yerimin yukansı olduğunu anladınız. Bu durumda benim bencilliğimin derecesi de en az onlarınki kadardır. Ancak ben şunu göstermiş oluyorum: Ben o kadar iyi biriyim ki gördüğünüz gibi aslında yerim yukarıda olması­na rağmen, ben aşağıda oturuyorum. İşte bu benim onlara göre sahip olduğum izafi bencilliktir.”

     

    Ruhsal meseleler bazen öyle bir şekilde tecelli eder ki onu dikkatli bir şekilde analiz edip yorumladığınızda, onun yüzün­deki perdeyi kaldırdığınızda zahiren güzel görüntüsünün altın­dan “kişiliğinin”, “nefsinin” ve “çıkarlarının” mutlak hakikati ortaya çıkar.

     

    Ancak insan, sevebileceği, kendisine dayanabileceği, hat­ta tapınabileceği bir ruhunun olmasını ister. Ama o ruh, mut­lak derecede yüce bir fedakârlığa sahip olmalıdır. Yani onda hiçbir şekilde bencilliğin, kişisel çıkarcılığın, hatta -gerçekten kendini feda edecek bile olsa- “ben kendimi feda edebilecek bir adamım” gibisinden yapacağı gösterişin lekeleri bulunma­malıdır. Böyle bir şey mümkün değildir. Kesinlikle mümkün değildir. Ama ona ihtiyacımız var ve yaratıyoruz. Neyi? Pro-mete’yi- Promete’yi yaratıyoruz. Promete, dünyadaki en meş­hur yan tanrılardan biridir. Onu Atinalılar ve Yunanlılar yarat­tılar; fakat daha sonra Roma’ya oradan da tüm dünyaya git­ti. Promete tannlar alemindeki Yunan tanrılarından biridir ve her şeyle dopdoludur. (Güzelliğe, güce, iyiliğe, sevimliliğe, tanrıların sahip olduğu mutluluğa, hayata, her şeye sahiptir; hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur.) Ancak o, heyecan verici bir eyleme kalkışıyor. Yani kendisine, makamına, diğer tanrılara ve içinde mutlulukla yaşadığı dünyaya karşı, insan için kıyam ediyor, gelip tanrılar âleminden ateşi çalarak, bunu yeryüzünde soğukta ve karanlıkta yaşayan, ateşe muhtaç olan ve bu ihtiyacını gideremeyen insana veriyor.

     

    İnsan, aldığı bu ateşle ısınıyor, sonra yemek pişiriyor, dün­yası aydınlanıyor, karanlıktan ve soğuktan ıstırap çeken insa­na ışık ve sıcaklık bahşediyor. Ateşe sahip olmayan insanlığa ateş vermekten daha büyük bir hizmet olabilir mi? Promete işte bunu yapıyor ve diğer tanrıları öfkelendiriyor. {Promete, bu akıbeti önceden göze almıştı.) Onlar Promete’yi yakalayıp zincire vuruyorlar ve onu Kafkas dağlarındaki buzdan bir te­peye hapsediyorlar. Sonra büyük ve keskin bir gagaya sahip korkunç bir akbabayı, gagasıyla o karanlık, soğuk ve ıssız tepede zincirlere vurulmuş Promete’nin ciğerlerini lime lime ederek yemesi için görevlendiriyorlar. Sonra ciğerleri yenmiş olan Promete, bu daimi azaba tahammül ediyor. Bu akbaba gökyüzüne biraz yükseldiğinde onun ciğerlerinin tekrar oluş­tuğunu görüyor ve ikinci defa onun ciğerlerini yiyor. Ateşi İlahların -kendisi de onlardan biridir- iradesine rağmen onlar­dan alıp büyük bir fedakarlık yaparak insanlara verdiği gün­den beri Promete, Kafkas dağlarında sadece o akbaba ile bir­liktedir.

     

    Promete zincire vurulmuştur, akbaba daima gelip onun ciğerini yemekte, yenen ciğerler tekrar oluşmaktadır. Bu, Promete’nin daimî kaderidir. Şimdi bile durum böyle.. (Kafkaslara gidenler, bunu kesinlikle gördüler.) Bu kimdir? Böyle bir adam var mıydı? Böyle bir tanrı mevcut muydu? Böylesine bir dünya var mıydı? Bu âlemde böyle bir şeyin ol­duğunu kabul edecek hiç kimse kesinlikle yoktur. O halde ne oldu da böyle bir Promete yaratıldı? İnsanın Promete’ye ihti­yacı vardı; ancak Promete mevcut değildi. Bu derecede bir fe­dakârlık numunesine insanın ihtiyacı vardı ancak tarihte ve kendi zamanında böyle bir insan bulamamıştı. Mutlak mutlu­luk içerisinde, tanrısal mutluluk içerisinde, tanrılar âlemi içeri­sinde -tüm maddî ve manevî nimetlerin, güzelliklerin bulundu­ğu ve tüm ihtiyaçların giderildiği bir âlemdi- yaşayan birinin, kendisiyle farklı cinsten bir varlık olan insan için kendisini böyle bir azaba duçar etmesi, kendini tanrılar âleminden ve tanrılık* makamından mahrum bırakması ve Kafkas dağında korkunç bir akbabadan daimi olarak işkence görmeyi göze al­ması ve bundan hiç pişman olmaması mümkün değildir!

     

    Promete için yazılan pek çok destan vardır, hatta bugün bi­le yazılmaktadır. ‘”Zincire Vurulmuş Promete” destanı ise And-re Gide5 tarafından yazılmış en son destandır.

     

    Promete destanının bulunmasına rağmen “Zincire Vurulmuş Promete “yi yazdı ve hâlâ Promete tiyatrosu sahnelenmektedir. Neden? Çünkü insan Promete’ye ve bir Promete’nin varlığına (Böylesine bir duyarlılığa ve böylesine büyük bir fedakarlığa sa­hip birinin olmasına) muhtaçtır. Ancak bu, mevcut değildir. Kendisini hastalıklar tehdit ettiği halde, ölüm kendisini kusurlu kıldığı halde ve zaaflar, kendisini yok ettiği halde, insan yine de güzelliğe ihtiyaç duyuyor. Fakat tüm güzellikler nispîdir, tüm güzellikler nakıstır, tüm güzellikler, geçicidir, yapaydır. Buna rağmen o, mutlak güzelliğin peşindedir; ama bu, yoktur. Bu­nun için insan, – bütün güzellikleri kendinde toplayan, zaaflar­dan, kusurlardan ve zamanın etkilerinden uzak olan, mutlak güzelliğe sahip olan- Venüs’ü yaratıyor. Neden? Çünkü aldatı­cı da olsa insanın büyüklüğe ve yüceliğe ihtiyacı var. (Pek çok ihtiyacımızı ruhsal bir aldatma ile gideren, mesela çirkinliğimi­zi telafi eden bizler değil miyiz?) Tüm büyüklükler nispîdir. Da­ha büyük var; ama en büyük yok. Büyüklüğe, ruhî yüceliğe ya da mutlak fikre sahip olan, ebedî olan, kusur taşımayan ve bünyesinde hiçbir sapkınlığı barındırmayan bir İnsan yok; ama, o bunu yaratıyor. İnsanın zamanla, mekanla, bencillikle, çirkinlikle ve bozulmayla sınırlandınlamayacak bir tarihe ihtiya­cı vardır. Fakat gerek insanlık tarihi, gerek tüm kavimlerin ve milletlerin tarihi ve gerekse tüm kahramanların tarihi, kusurlu, münharif ve nispîdir. Bir yanında güzellikler, iyilikler, aşkınlıklar ve kutsallıklar bulunuyorsa da diğer yanında da kötülükler, zaaflar ve yenilgiler mevcuttur. -Tarihin tüm kahramanları ye­nilgiye uğruyorlar, ölüyorlar ve zaaf taşıyorlar- Tarih, kişisel is­tekleriyle, kişisel zaaflanyla, kendi zamanlarıyla, mekanlarıyla ve muhitîeriyle sınırlanmış olan gerçek İnsanların hayatlarının bütünüdür. Ancak insanın olması gerektiği halde olmayan bu tarihe ihtiyacı vardır.

     

    Efsaneler, olması gerektiği halde var olmayan tarihten ibarettir.Binaenaleyh, efsane yaratmak insanî bir ihtiyaçtır. Çün­kü gerçek tarih -gerçekliği olan ve gerçekleşmiş olan tarih-onu tatmin etmemektedir. Bu sebeple o efsanelerin yalan ol­duğunu bildiği halde efsane yazıyor. Mesela Arya ırkının kah­ramanı olacak bir kahraman istiyorum. Kime baksam görüyo­rum ki ya kusurlu, ya bir savaşta yenilgiye uğramış ya da za­afa sahip olduğu için yok olmuştur. Bu yüzden Sîstanlı bir pehlivan buluyorum ve onu Rüstem yapıyorum, onun üç ya­şında savaşa gittiğini söylüyorum, hiçbir zaman yenilmeyen Rüstem’i yenilgiye uğratmaya mecbur kalsam bile kendi baba­sı tarafından yenilgiye uğratıyorum ki her halükârda o büyük bir imtiyaza sahip olsun. O, asla başkası tarafından yenilgiye uğratılmamalıdır. O Sîmurg’la ve diğer kuşlarla yaşayan, on­larla irtibatı olan biridir. O, oklar ve mızraklarla dolu olan çu­kura düşse bile atı ile o kuyuda ilerleyebilen ve asla zaafa düş­meyen ölümsüz bir İnsandır. Rüstem, şimdi bir köyde yaşıyor ve çiftçilikle uğraşıyor. Çünkü bu kahraman ölümsüz olmalı, bu kahraman -bu insan- ölmesi için atıldığı çukurda sağ kal­malı ve ölümsüz olmalı, hiçbir savaşta yenilgiye uğramamah ve asla zaaf göstermemeli. Hatta Rüstem, Turana -Efrasi-yaban diyarına- gittiğinde orada Tehmineye aşık oluyor ve sonra destanda Tehmine’nin, Rüstem’in olduğunu görüyoruz. Burada insan birden kahramanının bir fesada duçar olduğu­nu, bir hataya düştüğünü ve şer’î olmayan bir aşka yöneldiği­ni görüyor. Bu şehvet düşkünlüğü, bizim yüce kahramanımı­za bir leke düşürüyor. Peki ne yapmalıyız? Aynı gece Firdevsî, mubedin [Zerdüşt din adamı] yanına gidiyor, o da gelip, Rüstem’in oğlu gayri meşru olmasın ve Rüstem’in hayatı, hi­kayenin aslı böyle olmakla birlikte o kara lekeyle kirlenmesin diye Tehmine’yİ Rüstem ile evlendiriyor. Neresinde kusur var­sa efsane bunu düzeltiyor, kahramanın öldüğü yerde efsane onu ebedîleştiriyor, bir zaafa veya kötülüğe düştüğünde efsa­ne onu temizliyor. Sonra insan efsane adına bir tarih yazıyor. olması gereken, olmayan ve olması mümkün olmayan bir ta­rihtir bu. Onun içinde öyle olaylar, öyle ilişkiler ve öyle duy­gular vardır, ki, bunlann olması gerekir; ama böyle bir şey yok­tur ve asla da olmayacaktır.

     

    Bu tür ilişkilerin ve duyguların, insanın en eski macerala­rında da var olduğunu, -aslında efsaneler ilkel insana aittir-bugün de var olmaya devam ettiğini görüyoruz.Christian’ın aşkına şimdi baktığımızda yeryüzünde böyle bir aşkın var ol­masının mümkün olmadığını görüyoruz. İtalya’da küçük bir şehir olan Verona’da bir mezar vardır. Bu mezarı bugünün da­hi pek çok aydın, gençler, yazarlar, şairler, sanatkârlar, hatta yaşlılar büyük bir arzuyla, aşkla ve neredeyse hayret verici di­nî bir hürmetle dolduruyorlar. Bu mezar -mabet- onlar için kutsalmış! Orada iki tane kabir yan yana bulunuyor. O iki mezar kimlere ait? Romeo ve Juliet’e. Romeo ve Juliet kim? Aslında hiç kimse ve hiçbir şey. O eskilere ait bir masal idi. Sonraları Shakspeare adında bir yazar, bu hikayeyi tiyatro şekline dönüştürdü. -Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi.- Aslında gerçekte varlıkları yoktu; ama burada kabirleri var! Bu iki ki­şinin kabrini, bir yazar evinde yarattı. Bu iki kişi Romeo ve Ju-liet’tir. Onlar aslında yoktular ve hiçbir zaman da yaşamadılar. Yazarın kendisi bile onların olmadıklarını söylemektedir6 Ya­ni böylesine bir duyguya ve böylesine bir temizliğe o kadar ih­tiyaç vardı ki, bizzat hikayede şöyle deniyor: “Romeo ve Juli­et birbirlerine kavuşamayacaklarını anlayınca birbirinin kuca­ğında ölebilmek için her ikisi de intihar ettiler.” Onlar kitapta öldüler; ama şimdi kabirleri var. Bu hadise bir efsane de de­ğildir. Bunun hikayesi on yedinci yüzyılda ortaya çıktı. On do­kuzuncu yüzyılda ise onlar için kabir yaptılar

     

    Bu kabri yapanlar da oraya ziyaret için gelenler de bunun içinde kimsenin yatmadığını biliyor. Pak duygulara, âdeta münezzeh olma de­recesindeki insanî ilişkilere duyulan ihtiyaç o kadar fazladır. Psikolojide şöyle deniliyor; “İhtiyaç bazen öylesine şiddetli oluyor ki haricî bir gerçeklik kazanıyor” Bu da haricî bir ger­çeklik kazanmaya ilişkin bir örnektir. Bu hârici gerçekliğin bir yalandan ibaret olduğunu bilenler bile, böyle bir yere, böyle insanlara ve böyle bir hikayeye olan ihtiyaçlarından dolayı bu hikayeyi yazmaktadırlar. Bunun yalan olduğunu, aldatma ol­duğunu herkes bilir; ancak o yalana dahi ihtiyacımız var. Pro-mete’nin büyüklüğüne, fedakârlığına -biliyoruz ki Promete yok ve onu biz yarattık- ihtiyaç duyuyoruz. (Promete’yi, Andre Gide yarattı ve tüm Avrupalılar da ondan tercüme ettiler. Fakat tiyatrolarda daima onu görüyoruz.)

     

    Binaenaleyh insan, Promete’ye sahip olmaya muhtaçtır; ama Promete yoktur. Onu yaratıyor ve elimizle yarattığımıza tapıyoruz. Onu seviyoruz. Bunun bizde bazı duyguların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve daimi susuzluğumuzu bir ölçüde giderdiğini düşünüyoruz. Bu açıdan bakıldığında tarih boyunca efsanelerin tarihle beraber olduğu, insanla beraber olduğu gö­rülür. Belli bir ismi olan, sıradan bir seçkinliğe sahip, normal birini alıyor ve onu hayalindeki -muhtaç olduğu, olması gere­ken- insana dönüştürüyor. Bunun dış gerçeklikte mevcut olma­dığını bilmesine rağmen efsane üretiyor. Efsaneler, her duygu­nun, her kutsallığın ve her maddî ve manevî güzelliğin yüce nu­munesinin bir bütünüdür. Öyleyse insan, numuneler yaratıyor. Ancak olanı değil, olması gerekeni yaratıyor. Büyüklüğün en yüce numunesi, Çin’de ve Japonya’da tanrı “Rama” ve “Futuşi Şi” şeklinde, Roma’da ve Yunanda ise tann “Zeus” ve [Mı­sır’da] “Osiris” şeklinde ortaya konuyor.

     

    İnsan, konuşurken ağzından mutlak güzelliğe sahip keli­meler dökülen birini görmek istiyor. Bunlar, günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler olmamalı. Aksine güzel, aşkın ve kutsal olmalı. Böyle bir insan yok. Zira konuşan herkes, sıra­dan meseleleri ifade etmek için söz söylemektedir. Eğer buna bir güzellik veriyorsa bu, sıradan bir güzelliktir, bir benzetme­dir, bîr kinayedir ya da içinde hakikat olmayan bir sözdür ve bu yalanla, çıkarla ve gösteriş ile beraberdir. İçi doğrulukla do­lu, dışıysa söz güzellikleriyle dolu olan bir söz yoktur. Bunun için söz ustası, “Demosthenes”i7 yaratıyoruz. Sözün sembo­lü olan “Tîr’i yaratıyoruz. Bu derecede büyük bir fedakârlık yok, onun için de Promete’yi yaratıyoruz. İçinde hiçbir kötü­lüğün ve zaafın bulunmadığı İnsana duyulan aşk, başkalarına duyulan muhabbet yok. İnsan için fedakarlık yapan tannları yaratıyoruz, hiç yenilmeyen ve hiçbir yerde zaaf göstermeyen kahramanlar yaratıyoruz. Çünkü bizim tüm kahramanlanmız yenilgiye uğruyorlar, tüm kahramanlarımızın cesareti ve gücü belli durumlarla ‘sınırlıdır ve bunlar geçtiğinde her şey bitiyor. Kahramanlık da bitiyor. Tüm kahramanların yaptığı savaşlar, kahramanlıkların tümü; güzelliğin, paklığın ve münezzehliğin en yüce derecesinde değil.

     

    Bunun için “Herkül”ü yaratıyoruz, ya da -Hindistan’da- “Rama”yı veya -Rusya’da ve Doğu Av­rupa’da- “Lahas”ı yaratıyoruz. Sevgi dolu, şefkatli kahraman­lar yaratıyoruz. Her kültürde ve dinde bütün hayatını sevmek­le, aşkla, başkalanna sunduğu hayır ve bereketle geçiren ör­nek insanlar yaratılmıştır. Çünkü bu olmalı, böyle bir insana ihtiyacımız var; ama böyle bir insan yok. Hakikati uğruna, paklık uğruna ve insanın iyi ve kutsal bildiği şeyler uğruna kendisini unutan, kendini ateşe atan, geleceğini karartan ve akbabanın işkencelerine tahammül eden insanı seviyoruz. Ancak tarihte böyle bir insan bulamıyoruz, bunun için onu ya­ratıyoruz. Bu efsaneler, bu numune yaratıcılıkları, bu temiz ilişkiler, insanların yarattıkları ve yaratmakta oldukları bu mut­lak duygular, (bugün romanlar, hikayeler, filmler ve tiyatrolar yapıyorlar, orada yalan ve aldatma bulunuyor) olumsuz değil, olumlu eylemlerdir.

     

    Çünkü insanın yaşaması için, daima yüce, aşkın fmüteal] mutlak ve pak örneklere tapmaya, onları sev­meye ve onları düşünmeye ihtiyacı var. Hatta efsanelerin ha­yali hikayelerinde yer alan insanlığın en yüce, en kutsal ve en güzel derecesindeki numuneler, -gerçek olmasalar bile- daima insan ruhunun ıslahına ve güzelleşmesine sebep oluyordu.

     

    Promete ve benzeri kahramanları düşünmek daima hal­kın ruhundaki fedakârlık ilhamından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bugün psikolojide, sosyal psikolojide ve özellikle de eğitim psikolojisinde her biri bir güzelliğin, bir azametin ya da büyük bir fedakarlığın timsali olan bu örneklere çok de­ğer verilmekte ve bunlar, insan ruhunun ıslahı, gelişmesi, eğitilmesi için en büyük örnekler olarak görülmektedir. An­cak İnsan daima, biri güzellik tanrısı, biri kutsallık tanrısı, bi­ri sevgi tanrısı, biri tahammül tanrısı, biri cesaret tanrısı, bi-vi güzel söz tanrısı ve biri de fedakarlık tanrısı olan bu muh­telif Örneklerin tümünün birinde toplanmasını istedi. Bu ça­ba tüm efsanelerde göze çarpmaktadır. Niçin? Çünkü insan için fedakârlık timsali olan o tanrı -Promete- bizim en yük­sek derecedeki fedakârlığa, görkemliliğe, güzelliğe olan tap­ma İhtiyacımızı bertaraf ediyor. Ancak o Herkül gibi güçlü değil ya da “Heliodorus” gibi ruh güzelliğine sahip değil ya da ‘Demosthenes” gibi konuşamaz ve diğer tanrılar karşı­sında kendisini savunamaz. O, eziyet çekmektedir. Halbuki böyle bir kusurdan uzak olmalıdır. Bu sebeptendir ki mitolo­ji tarihinde tanrılar giderek azalmakta ve her tanrıda birkaç özellik birden toplanmaktadır. Söylediğimiz gibi, bu hayali örnekler ve bu sahte, uydurma ve hayalî efsaneler, insanlı­ğın duygu, düşünce gelişiminin, ıslahının ve eğitiminin ilham kaynağı olan tablolardı. Buna herkes inanmaktadır.