• Ahhh,dostların çokluğu ile yalnızlığın mevcudiyeti arasında hiçbir alaka olmadığını zamanla anlayacaksınız. Ne diyordu şair, ne zaman bir dosta gitsem evde yoklar...
  • Ne diyordu şair:
    Gülmeyi çocuklar icat etti,bizler tüketiyoruz..
  • "Adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir?" Augustinus

    Bu kitabın içeriği hakkında detaylı iki incelemeye rastgelince, ben farklı bir yol izleyeyim dedim.
    Bu iki incelemeyi de sizler için şuraya bırakayım;
    #26225287 ,
    #30236775

    "Büyük bir hayretle, dünyadaki her şeyin çok basit bir gerçeğe, insana, insani yaşama ve insanı değerlere ilişkin olduğunu gördüm..." diyordu.

    Yemek sofrasında, bir inşaat işçisinin nasır tutmuş ellerini, sofradaki diğer kişilerin midesi almaz diye, gizleme çabasındaki o hoşgörü, bu dünyaya yetmeyecek mi?
    Ya da sevdalı türküler mırıldanan eski bir radyonun, o tadına doyulmaz, ruhu okşayan, huzurlu terapisi...

    Dünya gördüklerimizle mi sınırlı salt bizim için, hissedilenler de varlığa bir delil olarak gösterilemez mi?
    -Huzur mesela...
    -İç hastalıkları ilacı gibi bir şey değil mi?
    -Ya da şu havada gece-gündüz uçuşanlar, hani renkli olanları da var, insanın gözlerini göğe dikmesine sebep...
    -Bilmiyor musun gerçekten?
    - O koca yürekli şair'in dizelerinde bahsettiği,
    "Bir de kuşlar var hakim bey, her şeyin başı onlar. Onlar özgürlüğü koyuyor insanların kafasına."
    -Sen de haklısın, daha önce ne bir huzursuzluğun, ne bir hissiyatın olmamıştı?
    -Önüne ne konmuşsa, çiğnemeden yutmuşsun, tadını dahi bilmiyorsun...
    -Yedirenin olmasa, giydirenin olmuştur efendin.!

    Savaşlardan mesela,
    yıkımları, kıyımları meşrulaştıran o savaşlardan.
    Onlardan daha çok öldürmeliyizli savaşlardan...
    Ölü sayılarıyla büyüklüğüne karar kılınan, ölüm odaklı, o çok mühim ve gerekli olduğu sanılan savaşlardan.(!)
    Uzun'un deyimiyle,
    "sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?

    "askerlerin ölü asker kokularından öldüğünü"

    "Söylemeye bile gerek yok, Türkiye'de hükümetlerin Kürt halkının dili, kültürel kimliği üzerine yürütmekte olduğu bu ilkel politika elbette çoktan değişmeliydi." Bu hususta,
    Dom Freman'ın şu dizeleri de hafızamızda yer edinsin isterim; "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."

    Velhasılı kelam, kalemini çok sevdim Uzun'un, hani fırlatıp başımı yarsa; gık etmem, o derece... Kaleminin çok ünsiyetli bir tarafı var, hatta Yaşar Kemal'le bağ kurulabilir, en nitelikli sıfatı da bu olduğunu gözlemledim... Halka-acılarına olan eğilimleri, hayatlarının acıyla yoğrulmuş olması, suratları asık, dudakları bükük gezmesi gereken bu insanların; elleriyle bize uzattıklarının, bir sopa ya da ateşten bir demir değil de, çiçek oluduğunu görünce, hayret ediyor insan. İşte o vakit anlıyoruz ki, acı çeken insanların, daha umut dolu, daha sevgi yüklü ve daha candan olduğunu. Demin sigara almak için markete çıktım, böyle dudaklarda debelenen cinsten, ne idüğü belirsiz bir kaç harften oluşan, sevinç çığlıkları beni beklemesin mi... Hemen sonrasında 2'si el arabasının içinde, biri de el arabasını ittiren-süren, 3 çocuk hızla geçip gittiler, rüzgar gibi derler ya öyle işte. Ya da çocukluk gibi, hızla, ne olup bittiğine anlam dahi veremeden, benden yitip başka yerlere vardılar...Çoçuklar; tasasız, sevinçli, güleç, meraklı, vicdanlı, merhametli, masum ve de yürekli, 3 çocuk işte...

    Günlerden bir gün, sene 1999-2000, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Bir gömleği var bir çoçuğun, mavi renkte, çiçekler de var üstünde. Çok güzel anlayacağınız... Arkadaşları da var o çocuğun, hani tenekelere vura vura, ritimli ritimsiz bir şarkı tutturmaya çalıştığı arkadaşları, belki de saz ekibi denilen düğün merasimlerinde görev alan bir çalgıcı olma hayalleriyle... İşte o çocuk, o senelerin bahsettiğim o gününde, ailesiyle köy ziyaretinden dönerken yolları kesilir, güvenlik önlemleri alan bir grup jandarma tarafından... O gün o çocuk bir suç işler, evet suçmuş. (!) Hem de sürgün bile edilebilirmiş işlediği suç açığa çıkarsa. Ne mi yaptı o çocuk; İçinde Kürtçe dengbej şarkıları bulunan bir kaseti sakladı. Bir kaset, tekrarlıyorum arkadaşlar, bir kaset... Rengini de hiç unutmaz, sarı bir kaset sakladı. Teybe yerleştirince içinden Kürtçe şarkılar söylenecek bir kaset... Neyse uzatmanın anlamı yok, üzülecek yanları çok olan bu tür olayların, idrakına varmanın acısını, ne ben kelimelere sığdırılabilirim, ne de kelimelerin bu durumu ifade edebileceğini zannetmiyorum. Evet, o gün bir çocuk olarak bir suç işlemişim, bunun nasıl bir suç olduğunu öğrenmemde en etkili kitap bu oldu.

    Ve yine günlerden bir günmüş hatta seney-i devriyenin ilk günüymüş, sene de 1953. Dünya'ya normal, sıradan diğer bebekler gibi bir bebek gelmiş. Milan Kundera'nın da dediği gibi, "Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız." Öyle sıradan her bebek gibi... Uzun'un ifadeleriyle, "İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı, suçu ne?"
    Bir isim konmaya ihtiyacı var, çünkü ona o isimle seslenilecek, sevilirken o isim eşliğinde gıdısıyla oynanacak... Şimdi neden anlatıyor bu durumu diye iç geçirmeden sizler, kısaca o bebeğin hayatına değineyim;
    Bu bebeğe bir isim bulunup, nüfus müdürlüğüne gidiliyor, ismi bulan ve ismini koymak isteyen kişi, dedesi. Dedesi torunu için Kürtçe bir isim koymak istemiş, ama yok, nüfus müdürü illa ben koyacağım ismini demiş. (!) Soyadında da aynı sorunu yaşamış. Yani anlayacağımız o dönemlerde Kürt çocuklarının ismine, bizim ailemizin bizim için istediği değil, nüfus müdürlüğünden herhangi birinin zevkine göre konuluyormuş... Bu işin lélési derler ya, daha bu işin lolosu da var arkadaşlar; okula başlarken kuvvetle muhtemel 7-... yaşlarında olacak bu çocuk, hiç tanışmış olmaması ihtimali dahilinde, farklı bir dille karşılaşacak, bu dil onun eğitim dili olacak, o yaşta bir çocuk kendi diliyle bile kendini ifade edemez durumdayken, yaşayacakları zorlukları bir bir benim yazmamın lüzmu yok. Ana dili yok sayılan, bir çocuk. Kendi dilinde bile eğitim görse zorluk çekecek bir çocukken... Dile kolay, değil mi? Yaşamadan ne kadarını anlayabiliriz ki bunun. Bu çocuk sonraları, yaşadığı coğrafyanın acılarıyla büyüyüp serpiliyor, 18 yaşlarına gelmiş, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında, 3 Mart 1972'de tutuklanır, fikir suçlusu olarak hem de, şuan hala günümüzde en büyük örneklerinden birinin de, "Ahmet Altan" olduğu gibi, unutmuştuk değil mi? Unuturuz biz, alışkınız biz, bize dokunmayan yılan bizdendir bir nevi, ayağımıza değmeyen taş yoktur, çığlığını işitmediğimiz feryad koparılmamıştır...

    - Rüzgar ne taraftan esiyor, rüzgar...
    - İnsanın kendi suratına tüküresi geliyor!

    Kendisini, "Ben yasaklı bir dilin yazarıyım" diyerek tanımlayan, sürgün hayatında birçok Kürtçe esere imza atan, yazar-aydın Mehmed Uzun, "çok iyi bir edebiyatçı olmakla birlikte çok iyi bir okur" imiş, kardeşi Mahmut Uzun'un deyimiyle. Kitapta yer vermiş olduğu alıntılardan da anlaşılıyordu zaten bu. Tüm yaşamını Kürt halkı ve diline adayan, halkımıza ve bu coğrafyaya yeni bir dil(!), yeni bir anlatı tarzı(!), katmış olan o güzel yürekli insanı, "yeni ülkeme niye geldiğimi anlatmaya çalışırken utandım" diyen o adamı, saygı ve sevgiyle bir kez daha anıyorum.

    İncelemede daha fazla yer vermek, bahsetmek istediğim şeyler vardı. Bu sözlerim, bir çoğunuza çok uzun ve de abartılı da gelmiş olabilir. Mehmed Uzun'u, yaşadıklarını ve halkının acısına, acıyla göğüs germişliğini, sürgünde ne tür duygular içerisinde olduğunu okudukça bana hak vereceksiniz. Misal şöyle diyor Uzun, Sürgün ve yaşantısı için;
    "...toprağından, sevdiği insanlardan, korkulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geriye dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor. Gözler artık geride kalmış insanların yüzlerini arıyor. Yanlızlık duygusunun ağır perdesiyle örtülü geceler, geçmişin hayalleriyle doluyor. Artık her şey şu sözde ifadesini buluyor; geçmiş zaman olur ki hayali cihan eder."

    Duygularımın zekatını dahi buraya dökemediğimi söyleyerek, başka kitaplarına yazacağım incelemeleriyle kendimi avutmayı düşünüyorum.

    Mehmed Abi'sinin Okuma Etkinliğini düzenleyen,
    yüreği kadar kendi de güzel Esra 'ya bir kez daha teşekkür ederim. İncelemeyi okumaya vakit ayırmış her birinize de, ayrı ayrı teşekkür ederim.

    İlhan Berk ne de güzel demiş:
    "Bu yükle öleceksin” dedim hamala “Ölüm kolay sen umuttan haber ver” dedi “Umut varsa dünyayı vur sırtıma”

    Fakat şimdi bu umudun sömürüldüğü hatta bunun bile çok görüldüğü zamandayız...

    Herkese sorgulamalı, farkındalıklı okumalar diliyorum.
  • Bu sefer nasıl bir giriş yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Aşk izah edilebilir mi, belli kalıplara sığdırabilir mi? Kelime ile açıklanacak bir durum değil, his ile gösterilemeyen, eskiden beri kullanıldığı haliyle, midede kelebekler uçuşması vaziyetidir. Tabiatı dolayısıyla hareketsiz duran bir taşa anlam yüklemek, Sohrap Sepehri'nin tabiriyle, taşın bile halinden anlamaktır. Şu son cümlemi okuyan aşık bir insan, "taşın bile" deyişimdeki taşı küçümsememi, yargılayacaktır belki de.

    Nedir peki? Fikir ve duygu karışımı, akıl ve kalp kavgasıdır. Incecik bir ipe atılan sıkı düğümdür. Sadece üç harf içine sığmaya çalışmış lakin her seferinde insandan da taşmış bir sarhoşluk halidir. Ateş ve suyun aynı ortamda varoluş sanatıdır. Birbirinin zıttını oluşturan her şeydir. Yıllardan beri açıklanamayan bir sır olarak kalırken gönüllerde, sinirbilimcilerin, aşkın nörobiyolojisi başlığı altında çalışmalara ayrılan zamanın ana temasıdır. Bazen tüm suçu Eros'a atmak, mantıklı hareket edeceğim derken akıl ve korkunun esiri olmaktır. Bazen bomboş gibi görünen bir sayfanın, daha da boş bir köşesine yazılmayı bekleyen kelimedir. Susarak konuşmayı bilmek, derin sessizliklerde bulunmuş ve içinde kaybolunmuş huzurdur. Göz göze gelebilmenin bayıltıcı etkisini hissedebilmek, duyulacak bir ses tonunun gönülde iz bırakabileceğine şahit olmaktır. Hayatın süreğen akışında boğulmak, öldüm zannederken yeniden can bulma sırrına erişebilmektir.

    Tüm bunları söylüyorum ama net şekilde işte şudur diyebileceğim bir tanımı da yoktur. Kendimce ve anlatabildiğim kadarıyla yansımalarını bahsetmekle yetiniyorum. Iskender Pala'nın kendisi de aynı fikirde. Tanımlamayan... Belki binlerce kez tanımı yapılmış olmasına rağmen tanımlanamayan, diyor. Aşkın tanımlanmaya ihtiyacı yok ki zaten, hissedilsin hakkıyla, yeter! Denir ya yine, "Gülü tarife ne hâcet, ne çiçektir biliriz."

    Tanımlanamayan bu aşk kelimesinin yansımalarını görüyoruz kitapta. Beş farklı hikaye, kimisi yarım kalmış, kimisinden dolup taşmış. Ilk hikaye "Şehnaz Beste" isminde, Hayal Banu ve bir şair arasında geçiyor. Babanne makamındaki Hayal Banu ve torunu Dilşeker otururken, Dilşeker tamburu ile öğrendiği Şehnaz Beste'yi çalmaya başlar. Hayal Banu'da zamanında kalma derin bir anlamı olan bu besteyi yıllar sonra duyduğu an yarası kabuk bağladığı yerden kanar. Ürperir, halden hale girer. Hayal Banu kapanan eski defterlerin yeninden aklında ve kalbinde hatırlanmasıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Düşünür, düşünür ve düşünür. Dilşeker ne olduğunun farkında bile değildir, gördüklerine anlam veremez. Hayal Banu aşkın, içinde yanan mum ışığında, elinde sıkıca tutulmuş bir kağıt ve gümüş bir kolye ile sanki bu besteyi duymayı beklemiş gibi hayata gözlerini yumar.
    Hayal Banu ve şair birbirlerine mektup göndermişlerdir. Anlaşma şekilleri ve birbirini tamamlayış şekillerini sadece kendileri anlıyordur. Birbirlerine has olan bir anlaşma.
    *Bu Hayal Banu'nun gülümsemesidir*, cevabına karşın, *Bu, şairin gülümsemesidir*, cevabı.

    Kitapla alakalı okuduğum birkaç yorum, hikayelerdeki aşk kavramının abartıldığı, bu kadar olamayacağı, aşklarda gösterilen fedakarlıkların, günümüz zamanında bulunamayacağı şeklinde. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum açıkçası. O zamanlarda yaşanmış şeylerde kadir kıymet kavramı varmış, insanlar hislerini göz nazarında tutarlarmış. Şimdiki kanıtı zaten, Şu anda 19.yy'dan kalma hikayelerin çevirilerini okuyor olmak.

    İkinci hikaye "Pervanenin Kanatlarında" isminde. Bu hikayeyi daha önce, yine İskender Pala'nın Kitab-ı Aşk kitabının en sonunda okumuştum. O zaman çok beğenip tekrar tekrar döndüğüm bir hikâyeydi. Şimdi başka örneklerini de görmek beni ayrı şekilde mutlu ediyor. Hikâye Ebubekir Efendi ve Tiryandafila arasında geçiyor. Kırk yaşını almış Ebubekir Efendi, Hristiyan papazın kızı Tiryandafila'yı görüp aşık olmasıyla başlıyor her şey. Bu niyetini Tiryandafila'ya söylemeden önce Müslüman birinin Hristiyan birine olan aşkının ilerde nasıl şekilleneceğini düşünüyor. Ilerlemiş olan yaşının engel olabilme ihitmalini sorguluyor kendi kendine. Bu düşüncelerden doğan bir sıkıntı kaplıyor içini, çeşitli gazeller yazmaya başlıyor. Tam bu sırada verilen bir pervane örneği var.

    *...O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen bir pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarı çapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. 'Galiba benim bu pervaneden farkım yok! O da bende bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz.' Göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek gerekiyordu. Gönülde tutuşan ateşi söndürmek için göz damla damla su akıtıyor, ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini artırıyordu. 'Şu mum mu bana benziyor; ben mi muma dönmüşüm? Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın!' diyordu. Pervanenin, kanadını muma değdirdiğini ve o ilk yanlış ile birlikte biraz gerilediğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu.*

    Farkına vardığı şu örnekten sonra içindeki aşkı söylemek için Tiryandafila'nın yanına gitme cesaretini buldu içinde ve yanında kırk tane inci tanesi verdi. Tiryandafila'nın Rahip babası bu aşka hiç sıcak bakmadı. Ebubekir Efendi de kavuşamayan aşıklar kervanına katılmış oldu. Tirayndafila gizliden gizli mektuplar yazdı Ebubekir Efendi'ye. Her mektubuyla birlikte kendisine verdiği incilerden bir tanesini saçının bir teline takarak kendisine gönderdi, karşılığını da Ebubekir Efendi'nin lirik gazelleri olarak okudu.

    Ardından dört sene geçmiş Ebubekir Efendi Tiryandafila'nın aşkından vazgeçmemiş ve Papa, 'Eğer dinini değiştirip Hristiyan olursan sana kızımı veririm deyince bizim Müslüman Ebubekir Efendi o beklenen cümleyi kurmuş oldu: "Kırk yıllık Kâni olur mu yani!" Şimdi günümüzde kullanılan bu latifeli cümlenin de hikayesi bu şekildeymiş. Ebubekir Efendi gazellerinde mahlas olarak Kâni'yi kullanırmış. (Kâni, maden ocağından çıkarılmış cevher gibi sözler söyleyen)

    Dininden vazgeçmeyen Ebubekir Efendi'nin bu tavrı karşısında Papaz kızını başka bir yere gönderir. Aradan yıllar geçer, Ebubekir Efendi bir sürgün gemisinde Tiryandafila'nın olduğu yere gelir. Karşılaşırlar ve Ebubekir Efendi Tiryandafila'yı görür görmez sesi titrer, gözü kararır ve yere yığılır. Gece, yakacak odun bulamayan Tiryandafila Ebubekir Efendi'nin üzerine kapanır ve onun üşümemesi için sarıp sarmalar. Ebubekir Efendi uyandığında son inci tanesinin mektubunu göndermediğini söyler. Tiryandafila, son mektubu gönderdiği taktirde Ebubekir Efendi'yi kaybetme korkusuyla göndermediğini söyler. Tüm gece üşümüş ve vücut sıcaklığını kaybetmiş olan Tiryandafila, başı Ebubekir Efendi'nin omuzlarına düşmüş şekilde ölmeye ramak kalmışken, Ebubekir Efendi son şiirini de Tiryandafila'ya okur ve yüzündeki son gülümsemesiyle huzurla ölür.

    Üçüncü hikaye ise "Denizle Boyunca Aşk" isimli hikayedir. Istanbul'a Japonya'dan gelen heyete, iade-i ziyaret amacıyla bir geminin gönderilmesi ile başlar. Gemide Ali Ruhi Bey isminde, gemide gidilen yerde olup bitenleri yazmak için gelen bir sivil bulunuyordur ve bir teğmen olan, ünlü kaside şairi Nef'i Efendinin, uzaktan torunu olan Yusuf Naf'i ile olan aşk üzerine edilen sohbetleri bahsedilir. Birinden biri ortaya bir düşünce atar, soru sorar, diğeri bir beyit ya da hikaye ile cevap verir, düşünceyi pekiştirmiş olur. Zaman zaman geçen sohbetlerden bazılarını Aşkın Gözyaşları kitabındaki Şems ve Mevlana'nınkine benzettim.

    Diğer hikaye "Aşk ve Şiir" isminde, Aşkî lakaplı İlyas ve Cemile arasında geçen uzun soluklu bir aşk hikayesidir. Bu sefer hikayenin içeriğinden çok anlatılmaya çalışılan fikirden bahsedeceğim. Incelememin başında, yaptığım tanımlamalar arasında, birbirinin zıttını oluşturan her şeydir demiştim. Bu hikayede de ilk olarak o cümlenin yansımalarını görüyoruz.
    *Aşk hep böyleydi zaten. Âşığa niyazı, mâşuka nazı verir, oradaki eşitliği bozar, birini yüceltip diğerini düşkün hale koyar ve ortadaki liyakati kaldırırdı. Eşitlik ve liyakat oradan kalkınca sevilen ne dese, âşığına hangi zulmü reva göre mazur, seven ise neye uğrasa, hangi belaya tutulsa layıktır. Mâşukun kendisi her halükarda sevilendir, dolayısıyla istiğna (gönül tokluğu) onun özüne yerleşmiş olur. Aşığın kendisi de her durumda sevendir, yoksunlukta onun özünü kaplar.*

    İfade edilen azlık-çokluk, derinlik-yüzeyselliğin belirtildiği zıtlık durumu, âşık ve mâşuğun rolleridir bir bakıma. Diğer anlatılmaya çalışılan mesele ise İlyas'ın Cemile'ye duyduğu aşkın kendini, beşeri aşktan ilahi aşka bırakmasıdır. Zaman zaman içindeki ilahi aşkı, Cemile'ye duyduğu aşk ile bir tutmaya kalksa da, tekkedeki şeyhinin anlattığı hikayelere verdiği örneklerle yine kendine gelmiş olacaktır.

    Son hikaye ise "Yollarda" ismi ile, Sâ'di Çelebi ve Hersekzade arasında geçmekte. Yoğunlukta olarak birbirlerine yazdıkları mektupları okuyoruz. Yazıcının araya girerek belirttiği açıklamalar ile karmaşık ve karanlıkta kalan kısımlar açıklığa kavuşmuş oluyor.

    Hikayelerin -ikinci hikaye hariç- içeriklerine çokça değinmek isteyip büyüsünü bozmayı istemedim. Derin hisler, hiç bozulmamış ve anlamdırılmamış cümlelerde saklıdır diyelim.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Ahmed Arif: Halkımın duygularına ve
    çı­karlarına yabancı ve aykırı olan bu moda akımından başka bir şiir akı­mı
    yok muydu? Vardı kuşkusuz.
    Nâzım diye bir okyanus vardı. Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Suphi Taşhan ve Abdülkadir Demirkan gibi yürekli ağa­ beyler de vardı. Bunlar, hapiste ya da sürgündeydiler. Şiire yeni başlamış devrimci bir delikanlının karşısına Nâzım'ı dikerseniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur, yahut ezilir, kötü bir kopyacı ke­silir. Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri ne yapabilir? Üniversi­tede ve mahpusanede bazı arkadaşlarım, "Nâzım' dan sonra şiir yazmak, boşuna bir gayret, hatta saygısızlık," diyordu. Onlarla hiç tartışmadım, hep sustum. Çünkü dedikleri bir bakıma doğruydu.
    Ne var ki "Nâzım gibi şiir yazmak" ile "Nâzım'dan sonra şiir yazmak" arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum vardı. Elbette Nâzım'ı yahut başka bir ustayı budalaca izlemekle kimse şair olamazdı. Ama Nâzım'dan da, başka ustalardan da sonra şiir yazılacaktı. Yoksa Shakespeare'den sonra trajedi, Moliere'den sonra komedi yazmak gerekmezdi. Nitekim, Dede
    Korkut, Yunus, Pir Sultan, Şeyh Galip ve Fuzuli gibi büyük ustalardan sonra da soylu şiirler yazılmıştı...
  • (Aşağıdaki beyitler kitaptan alıntıdır)
    Sevgiliden gelmiş, satırları onun da dilinde dolaşmış bir kitap kadar ne tad verir bilemiyorum.
    Mahbub... sana anlatamadığımı kime diyeyim, ne diyordu şair:

    Kaniya raz-ı dili açmak olur dildara
    Korkumuz natıka esrarımıza mahrem olur

    (Gerçi gönlümüzü çalana aşkımızın sırrını açmak olasıdır, ne var ki biz ona söylerken belki sırrımıza söz ortak olur diye bundan kaçınıyoruz.)

    Sonra halimizi de bulduk tercümanı da birbirimizi de.

    Tab'ım ne mantık u bedi u beyan arar
    Bi-harf u savt söyleyecek hemzeban arar

    (Yaratılışım sanatlı sözlerin, hikmetli kelimelerin peşinde de değil, sessiz ve harfsiz söyleyecek bir sohbet arkadaşı arıyorum.)
    ...
    Aşıkların dilinden düşmeyen kelimelerin anlamlarını ne kadar biliyorsunuz kitapla ortaya çıkıyor, sondaki o efsane hikaye, beyitler, şerhler ve kapanış Osman Nevres
    ...
    Sonra...
    Çiçekleri koparmaya kıyamayan adam naifliği...
    Anlatır dururum da... Ne demiş Fuzuli:

    Şeb-i yeldada uzar fecre kadar kıssa-i aşk
    Ta ki Mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler

    (Aşk hikayesi, yılın en uzun gecesinde bile şafak sökene kadar sürer, öyle ki Mecnun sözünü bitirse Leyla başlar, Leyla sussa Mecnun anlatır...)

    (Ayinemiz Aşk olsun) Istifadeli okumalar dilerim...
  • Ne diyordu şair;
    Yıkıldı yolunu bekleyen şehir.
    Artık gelsen de bir gelmesen de bir..