• 484 syf.
    ·41 günde·Beğendi·9/10
    Profesör Maximilian Wagner ile Nadia'nın sınır din millet önyargı tanımayan aşkı.
    Insanoğlu ne zulümler yaşamış ne acılar çekmiş, nelerin üstü örtülmüş diyor insan kendi kendine.
    Nazi almanyasında yaşanan bir Aşk olma sebebiyle, biraz da yakin tarihi öğrenmiş bulunuyoruz.

    Yine Livanelinin okunması gereken güzel eserlerinden biridir.

    Kitap okumaya devam diyoruz.
  • Profesör Maximilian Wagner ile Nadia'nın sınır din millet önyargı tanımayan aşkı.
    Insanoğlu ne zulümler yaşamış ne acılar çekmiş, nelerin üstü örtülmüş diyor insan kendi kendine.
    Nazi almanyasında yaşanan bir Aşk olma sebebiyle, biraz da yakin tarihi öğrenmiş bulunuyoruz.

    Yine Livanelinin okunması gereken güzel eserlerinden biridir.

    Kitap okumaya devam diyoruz.
  • Kovalıyor günler peş peşe bir birini hergün bir macera heyecan sarmış çocukluğumuzu .

    Ramazan bayramının gelmesine bir hafta kadar zaman kaldı .

    Ve biz çocuklar o dönemlerde eczanelerden alınan o küçük ince üzerleri baskılı poşetleri. Bir halının altında biriktirirdik .
    Bayramda o poşetler ile şeker toplamaya gidecektik . Komşularımızın ellerini Öpecektik
    Mesela banko komşularımız vardı el öptüğümüzde bize para veren .

    Bir cumartesi günü mahalle pazarı kurulmuş
    Mahalleli pazar alış verişi yapıyor çarşıya gitmek istemeyen pazardan çocuklarına bayramlık alıyorlar. .

    Herkesde bayram telaşesi vardı o hafta
    Bayramda giyer
    Bayramda yeriz
    Bayramda bizede gelin
    O bayramlıklar alınmış
    Şeker toplayan çocuklara şu cam şekerlerden ver
    Eve gelecek olanada çikolata ve içi dolgulu şekerlerden karışık yap .
    Tel kadayıfı alanlar .

    O gün pazar daha bir kalabalıktı herkes bayrama hazırlıyordu kendini .


    Biz pazarda geziniyorduk mahallemizde pazarcılık yapan komşularımıza yardım ediyorduk .
    Beş kilo al dört kilo ödeee
    Gel vatandaş gel
    Sulu sulu. Taze taze
    Böylesi daha bu pazar da görülmedi

    Diye bağırıyoruz , meyve sebze satan,textil,ayakkabıcı artık kimlere denk geldiysek yancılık yapıyoruz yanlarında .

    Annemi gördüm gittim yanına ne almış diye
    Poşetleri tırtıklıyorum şekerleri gördüm bi acuç kadar aldım .
    Katır kutur yemeye başladım emerek yemek ne yazıkkı tarzımız değil .

    Annemin elinden bir kaç taşıya bileceğimiz poşetlerden aldık gidip bizim eve bıraktık

    Geri döndük pazara doğru çünkü prensip edinmiştik pazar yeri girişinde takılıp komşularımıza yardım etmeyi .

    Gelen gidene yardım ediyor pazardan artık bizim yiyeceğimiz ne varsa poşetlerden onları tırtıklıyorduk her zaman olduğu gibi

    Bayram iyice yaklaşmaya başladı mahalledeki kadınlar bir ekip kurup baklavalık yufkalar açıyordu .

    Annem kendi ponçik kankalarını toplamış
    Herkese 3-4 tepsi baklava yufkası açıldı tepsilere dizildi

    Artık kim neyli istiyorsa fındıklı,cevizli,fıstıklı

    Bu sahnede kabuklu cevizleri ve kabuklu fındıkları kırmak bize düşmüştü

    3 tane kırıyor ayıklıyor , bir iki tane yiyorduk
    Buda bizim oklava ile kovalanmamıza sebeb olmuştu . Sürgün yemiştik Bizde haliyle o ortamı terk etmiştik kimde para var ben de , bendede var , bende de var iyi hadi eski moo alalım gittik Eskimo yapan komşunun her zaman ki gibi. Mutfak camını tıkırdamaya nerdeyse camı kıracağız ama açan yok

    Camı biz yaşlarda bir kız açtı ama tanımıyoruz
    Sonra TEYZE diye seslendi
    O an anladık misafir gelmiş ne güzel kızdı diye konusuyoruz kendi aramızda ama tertemiz duygular ile

    Bizim çetenin bütün üyeleri o Kıza aşık olmuştuk .
    Bir daha görür müyüz diye teyzesinin evinin çevresinde kamp kurduk resmen sürekli evlerinin etrafında takılıyoruz

    Arkadaş olmuştuk mahallenin diğer kızlarıda
    Vardı. Fakat odak noktası SUDE idi neden kimse bilmiyor ama odak noktası o idi mahalleye yabancı olmasından sanırım

    Bizim kızlar kıskanıyor ama çaktırmıyorlardı .
    Artık yavaş yavaş durumlar şaç çekmeye başlamıştı. Taki sudenin teyzesi hadi teyzem gel yemek vakti burası Almanya gibi değil burda yemek aile ile beraber yenir demişti
    Vay be diyoruz Almanya gerçi neresi bilmiyoruz da ama Almanya .
    Yavaş yavaş herkes dağıldı evlerine yemek yemeye sonra tekrar buluştuk saklambaç oynuyoruz kızlarda var .
    Ebe saymaya başlıyor bütün erkekler sudenin olduğu yere saklanıyor resmen biz Kendimizi
    Sude için sper ediyorduk .

    Bizim sobelenmemiz önemli değildi sude söbelenmesin di herkesin derdi bizim kızlar kıskançlık yaparak sek sek oynamaya başladı
    Sude de o tarafa geçmiş oldu

    Biz erkekler kasap önündeki kedi gibi ciğere bakıyoruz . Sonra öğrendik bayram tatiline gelmişler bayramdan sonra gidecekler .

    Bayramlıklar alındı jilet gibi giyildi .
    Abdestimizi aldık bayram namazına gittik
    Namaz çıkışında bütün herkes. Bir biri ile bayramlaştı . Evlere gidildi kahvaltı yapıldı , Ben hemen annem,babam,ablalarım ve abimle bayramlaşıp yakın komşulara gidip el öptüm harçlıkları topladım .
    Eve gelip aylar öncesinden hazırladığım poşetlerimi aldım , ben arkadaşlarımla şeker toplamaya gidiyorum dedim .
    Çete üyeleri toplandık ve bütün mahallenin altını üstüne getirdik gitmediğimiz ev öpmediğimiz el kalmamıştı .

    Poşetlerimiz ağızlarına kadar şeker dolmuştu
    Ben güzel şekerleri ayrı koyuyordum SUDEYE verecektim 🙈
    Bitti şeker Faslı mahalle hallaç pamuğu edilmiş ve kendi aramızda konuşuyoruz
    Ordaki evde verilen şekerler çok güzeldi
    Herkes de hobby almış felan diyorduk
    Düşünmüyorduk kimsenin bütçesini
    Aldı alamadı durumu var yok çünkü çocuktuk heveslerimiz isteklerimiz hayallerimiz vardı

    İstediysek olmak zorundaydı ,

    Ben bütün güzel şekerlerimi sudeye hediye etmiştim hayatımda verdiğim en şeker hediyeydi oda kırmadı beni sevinerek aldı

    Bayram evet şeker gibi. Geçiyordu
    Eve gelen giden komşular , evin kapı girişi ayakkabı dolu biz çocukların görevi söylenmeden O ayakkabıları toparlamak düzgünce koymaktı
    Eve geldim o görevimi yaptım içeri girdim tekrar herkesin elleri öpüldü .
    Bayram böyle şeker gibi geçti geçmeye devam edildi sohbetler yapıldı özlemler giderildi. Bayramı ziyadesi ile yaşadık şekerlerin tadına doyduk . Sude bayram dan sonra gitti biz erkeklerin gönlü buruk kaldık . Ama kızlar öyle düşünmüyordu Ohhhh canımıza deysin gene bize kaldınız der gibiydiler . Sanırsak öylede görünüyordu .

    ARTIK BENİM OKULA BAŞLAYACAĞIM SÖYLENDİ OKULLAR AÇILACAK MIŞ .

    18.BÖLÜM “ŞİMDİ OKULLU OLDUK”
  • Bakıp duruyoruz öyle uzun uzun, geçtiğimiz yollara
    Daha ayak izlerimiz kaybolmamış.
    Bir özlem duyuyoruz inceden inceden, o yıllara
    Anılar mıh gibi saplanıp kalmış.
    Sahip çıkamıyoruz zamana
    Her birimiz Sezai Karakoç olup çıkıyoruz
    Ve diyoruz ki:
    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona..
  • - Kuran'ın ilk cümlesi "Oku!"dur. Kuran, Islamiyet'in kutsal kitabı olduğuna göre, kendisini Allah elçisi olarak tanıtan Muhammed'in 63 yaşına kadar okur-yazar olmaması nasıl açıklanabilir? Bu durumda karşımıza şöyle bir olumsuz tablo çıkmaktadır: (Bu mantık, Kuran'ın gerçekten kutsal bir kitap ve Muhammed'in de gerçekten Allah'ın-varsa eğer- peygamberi olduğu varsayımı ile mümkündür): Birinci durum, Allah'ın Muhammed'e gönderdiği ilk ayet "Oku!" olmasına rağmen, Muhammed bu emri dikkate almamış, okuma-yazma öğrenmek için bir gayrete girmemiş demektir. Ya da, Allah, okumanun önemini bu denli bir hassasiyetle vurgulamış olmasına rağmen, Muhammed'e okuma-yazmayı becerecek akli yeteneği vermemiştir.
    Oysa, kutsal bir kitabuı insanlara duyurmak için seçilmiş olan birisi için bular geçerli olamaz. Çünkü, her iki durumun da geçerli olması halinde bir iç tutarsızlık ortaya çıkar. Birinci durumun, yani Muhammed'in Allah'ın emrini dikkate almamış olmasının kabulü halinde, Muhammed, Allah'ın emrine itaatsizlik göstermiş demektir. Bu da hemen işin başında iken, peygamberlik sıfatını kaybetmesi anlamına gelir. Zira, İslam inancına göre, bir insanın peygamber olabilmesi için zorunlu beş temel koşuldan birisi olan "sadakat" sıfatına sahip olması gerekir. Bir başka deyişle, bir peygamberin "Tanrı'sına sadık ve onun emirlerini harfiyen yerine getirmesi" beklenir. Bu asgari bir koşuldur. Bundan ayrı olarak, diğer ikinci koşul olan "emanet" de yerine getirilmemiş sayılır. Allah'tan "Oku!" emrini alan kişi, bu emri yerine getirmeyerek güven vermemiş olur. Bu herşeyden önce, Kuran'a karşı suç olsa gerekir. Zira, peygamberliğin bir diğer koşulu da, "ismet"tir. Yani, masum-suçsuz olmak demektir. Muhammed, ömrünün sonuna kadar peygamberlik sıfatını taşıyacağına göre, tüm bu koşullara ömrünün sonuna kadar sahip olması gerekiyordu. Hal böyle olunca, önermemizi, "Muhammed, Allah'a sadık, bağlı ve onun emirlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren aynı zamanda güven verici birisidir" şeklinde formüle ettiğimiz durumda da, onun neden okur-yazar olmadığını açıklamakta çaresiz kalırız.
    Burada elimizde tek bir yol kalıyor. O da, ilk çözümlemede ele aldığımız ikinci olsasılık. Yani, Muhammed'in okur-yazar olamayacak kadar zeki ve becerikli olmadığı.. Oysa, bu durumda da bunu düşünmek mümkün değildir. Öncelikle, peygamber olmanın diğer bir koşulu olan "fetanet" karşımıza çıkar. Fetanet, akıllı ve zeki olmak demektir. Şu halde, Muhammed, akıllı ve zeki olmalı idi.
    Buna ilave olarak, İslam inancına göre madem ki Allah herkese dilediği ölçüde zeka ve beceri verme kudretine sahiptir, yine made mki Muhammed Allah'ın en sevgili kuludur, o halde Allah, belki de ilk olarak Muhammed'e okuma-yazma konusunda gerekli yetenekleri vermiş olmalıydı. Bu durumda, Muhammed'in sorunu daha da büyüyecek, öyle ki; Muhammed, sadece "Oku!" emrini yerine getirmeyen bir kişi olarak değil, peygamberlik görevinin gerektirdiği beş zorunlu koşuldan dördünü ihlal edip, sadece "tebliğ" koşulunu yerine getiren bir peygamber olarak karşımıza çıkmış olacak. Bu durumda da, Allah'ın emirlerini insanlığa aktaran/duyuran, ancak kendisi o emirleri yerine getirmeyen bir peygamber durumuna düşer.
    Ayrıca, Muhammed'in ashabından olan Zeyd bin sabit, 15-20 gün gibi çok kısa bir süre içinde İbraniceyi öğreniyor ise, Muhammed'in okuma-yazma bilmediğini ve öğrenemediğini gerçekçi bulmak çok güçtür. (Zeyd'in 15-20 günde Muhammed'in emriyle yazı öğrendiğine ilişkin kaynakça: İbni Esir, el-kamil, 2/176, "Üsd", No:1824; Ebu davud, İlim, 1; Tirmizi, İstizan, 22, No:2716; Buhari, Ahkam, 40).
    Netice olarak, şu sonuca varıyoruz: Muhammed, kendi zamanının duyarlı insanların en önemlisi ve gerçekten de kendisi en iti yetiştirmişlerden birisidir. "Okur-yazar olmaması" iddiası ise, bu kendi düşüncelerini topluma kabul ettirebilmek için uydurulmuş bir taktitktir. Böylece, "Kur'an, Allah'ın, Muhammed aracılığıyla insanlığa gönderdiği bir kutsal kitap değildir. Kuran, Muhammed'in ve arkadaşlarının hazırlamış olduğu bir beşeri eserdir."
    Bütün bu bilgiler değerlendirildiğinde, Muhammed'in okur-yazar olmadığı iddiası pek gerçekçi olmuyor. Ancak; varsayalım ki, Muhammed okur-yazar değildi; bu durumda da yine birşey değişmez. Zira onun "vahiy katipleri" denilen ve aynı zamanda Muhammed'in çoğu kez kendileriyle iştişare yaptığı bir kurmay kadrosu vardı. Dört halife de bu kadronun içinde yer alıyordu. Bu durumda, Muhammed'in yazdırdığı ayetlerin bazılarının, bu seçkin kadro tarafından şekillenmiş olması mümkündür. Enes bin Malik'in şu anlatımına bakınız:
    "Vahiy katiplerinden birisi, Muhammed'i sınamak için hep kendisine yazdırılmak istenenenin tersini Kuran'a yazıyordu. Özellikle bu ters ayetleri, Bakara ve Al-i Imran surelerine yazıyordu. Adam, Muhammed'in bu yanlışları farketmediğini görünce, onun peygamberliğine inanmıyor ve sonuçta Islamiyet'ten vazgeçip, Hristiyanlığa geçiyor. Doğal olarak da bu olayın propagandasını yapmaya başlıyor. Birgün adam vefat ediyor. Mezara gömülünce, onun cenazesi ertesi gün mezarın dışında bulunuyor. Bunun gerekçesi de, Muhammed'e karşı geldiği ve Kuran'a da yanlışlar yazıp propaganda yaptığı için,, Allah'ın onu cezalandırması olarak öne sürülüyor. Bu durumda, adamın akrabası ile Muhammed ve taraftarları arasında sert tartışmalar yaşanıyor: Akrabası, 'Cenazemizii siz çıkarmışsınız' diyor, Muhammed ve müslümanlar da 'Hayır, biz öyle birşey yapmadık, adamınız işlediği günahtan dolayı Allah tarafından mezardan atılmıştır' diyorlar. Bir daha gömülür ve ertsi günün sabahı onun cenazesi bir hada mezarın dışında bulunur. Tekrar tartışma, tekrar gömülme derken, üçüncü gün bir hada cenaze dışarıda bulunur. En son, orta yerde kalır." (Bu efsanenin anlatıldığı kaynaklardan bazıları: Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, No: 1477-9/309; Buhari-Müslim hadisleri, el-Lü'lüü ve'l mercan, No:1772; Buhari, menakıb, 25; Müslim; Sıfat-ı Munafıkin, Bo:2781; İbn-i Seyyid-in Nas, Uyun-ül Eser, "Katipler" bölümü, 2/316; Ebu davut Sicistani, Kitabü'l Mesahif, s.3; Ahmet bin Hanbel, Müsned, 3/121).
    Bu olay, Kuran'dan sonra İslamın ikinci anayasaı olan ve aynı zamanda Diyanet tarafından tercüme edilen Tecrid-i sarih'te sanki bir mucize olarak değerlendirilmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki, kabrin cenazeyi dışarı atması hep geceleyin oluyordu. İlmi verilere ve aklı selime ters düşen bu masaldan ibret almak gerekiyor!.
    Muhammed okur-yazar olmasa bile bu Kuran'ı hazırlayamayacağını göstermez, diyoruz. Ve bir iki örnek veriyoruz: Bilindiği gibi Aşık Veysel de okur-yazar değildi ve küçük yaşta da görme kabiliyetini kaybetmişti. Ancak, onun hazırladığı şiirler ve besteleri o kadar güzeldir ki, herkes tarafından tanınan bir ozan olmuştur. Yine, zamanımızın ses sanatçılarından İbrahim Tatlıses de okur-yazar değildi. Ama, ezberleyerek okuduğu, yorumladığı türkü ve şarkılar ile zamanımızın en ünlü sanatçılarından birisi durumundadır. Şimdi, okur-yazar olmamalarına rağmen insanlara hitap etmekte bu kadar kabiliyetli olan bu insanları, peygamber mi ilan etmek gerekiyor?
    Şu halde, acaba Kuran'ın Ankebut Suresi'nin 48,ayetiyle benzerlerinde yer alan "Ey Muhammed, sen okur-yazar değildin" sözünden ne amaçlanmış olabilir? Evet, olay aslında bir taktiktir. Bu taktik ile "Okur-yazar bile olmayan birisi, nasıl olur da böyle bir kitabı ortaya çıkarabilir? Elbette çıkaramaz. Arkasında ilahi bir güç bulunmayan bir ümmi böyle bir kitap hazırlayamaz. O halde, Muhammed'in arkasında ilahi bir güç yani Allah vardır, Kuran, Allah'tan inmiş semavi bir kitaptır" denmek istenmiştir.
  • - Kızılderililer ile Türkler nasıl olur da akraba sayılırlar? Bu sorunun yanıtını Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan 20, Şubat 1996 tarihli Hürriyet gazetesinde başlayan ve yalnızca iki gün süren yazı dizisinde şöyle verir:
    "Bu çok eskiye, 15.000–20.000 yıl öncesine varan bir evlenme hikâyesi. O zaman Kızılderililerin ataları Amerika'da değil, Doğu Asya'da, Sibirya'da yaşarlardı. Sonra göçmeye başlıyorlar. Bir kısmı Bering Boğazı üzerinden Amerika'ya (Alaska'ya) geçerken, bazıları da Asya'da güneybatıya, Aral Gölü'ne doğru göçüyor. Oradan Ural Dağları'ndan doğuya, Aral Gölü'ne doğru göçüp yerleşmiş olan ak tenli Alpin soyuyla karşılaşıyor, karışıyor, evleniyorlar. İlk Türkler böyle doğuyor, daha sonra bu iki ırkın evlenmesi, Altay Dağları bölgesinde bir kere daha oluyor, bu sefer de ön Türkler-Hunlar ortaya çıkıyor. İşte bunun için Kızılderililer bir koldan bizimle akraba oluyor. Bu sebepten onlara Türk değil, akraba diyoruz."
    (...)
    Şurası unutulmamalıdır ki, Kızılderililer ile yalnızca Türk değil, birçok kültür arasında bağlantılar aranılabilir. Kızılderililerin yaşam tarzı, kilimleri, folklor ve inançları ile Çingeneler arasında da bir köprü rahatlıkla kurulabilir. Üstelik böyle bir karşılaştırmayı Ernest Hemingvvay "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" adlı eserinde yıllar öncesinden yapmıştır. Hemingvvay'in ünlü kitabından konumuzla ilgili olan bölümü dikkatle okuyoruz:
Robert Jordan, "insanın göğsü de ayının göğsüne benzer" dedi. "Postunu yüzdükten sonra insan adaleleriyle ayı adaleleri arasında büyük benzerlik vardır."
"Doğru" dedi, Anselmo. "Çingeneler ayının insanın kardeşi olduğuna inanırlar.
Robert Jordan. "Amerika'daki Kızılderililer de öyle" dedi. "Onlar bir ayı öldürdüler mi ayıdan af dilerler."
    "Ayının postu altında insana birçok benzerlikleri bulunduğu için Çingeneler onun insanın kardeşi olduğuna inanırlar, o da bira içer, o da müzikten hoşlanır, o da dans etmeyi sever."
    
"Kızılderililer de aynı şeye inanırlar?"

    "Demek Amerikan Kızılderilileri de Çingene ha?"
"Değil, ama ayı hakkında onların inançları da aynı."
Yukarıdaki diyalogu okuduktan sonra çanların kimin için çaldığı anlaşılmıyor mu?
Sayın Türkkan, Bozkurt motifinin Kızılderililer adasındaki yaygınlığından da söz ederek, Orta Asya'ya göz kırpıyor, unutulmaması gereken bir nokta da şudur: Kurt yalnızca Asya'da değil, dünyanın birçok köşesinde yaşayan bir hayvandır. Üstelik Kızılderililerin motif olarak kullandıkları hayvan Bozkurt (Canis Lupus) sayılamaz.
Amerika'nın batı ve orta bölgelerinde Kızıl Kurt (Canis Niger) ve Kır Kurdu (Canis Latrans) yaygındır.
Kızılderililer ile Çingeneler arasında ayı konusunda inanç benzerliği olması Kızılderililerin Çingene soyundan geldiğini göstermeyeceği gibi Kızılderililer ile Türkler arasında kurt konusundaki ortaklık da, Kızılderililerin Türk soyundan geldiğini göstermez. Çünkü ayı dünyada yaygın bir hayvandır. Tıpkı kurt gibi... Kızılderililerde kanguru motifine rastlamak! Bakın, işte bu şaşırtıcı olabilirdi.
Amerika'ya Kolomb'tan önce Vikinglerin gittiği bilinir. Romalılar, Galliler, Fenikeliler, Japonlar, Çinliler ve Türklerin de gitmiş olabileceği bilim adamları tarafından ortaya atılmıştır. Bu kültür temasları sonucunda Kızılderili dilleri ile Türkçe arasında da benzer sözcüklerin bulunması doğaldır. Yazısının başında, Kızılderililerin atalarının Amerika'da değil (!) Doğu Asya'da yaşadığını söyleyen Ord. Prof. Dr.
Reha Oğuz Türkkan, dil benzerliğine de değinerek, son paragrafta şu açıklamayı yapar: "Bu demek değildir ki, Kızılderililerin dili Türkçedir.
Ural - Altay dil ailesiyle irtibatı bile tartışılmalıdır. Kızılderili dillerindeki 300–500 Türkçe kelimenin bir tek anlamı vardır: Tarihlerinin bir çağında (hatta birçok kereler), Türkler Amerika'ya gelmiş, Kızılderililere karışmış
 ve dillerinden hatıralar bırakmışlardır.
  • Hepimizin beklediği bir gemi var çok uzaklarda.
    Biz ise o gemilerin kıyılarımıza gelmesini bekleyen ıssız limanlarız.
    Öyle bir ıssız limanlarız ki içinden o inmese de o gemi yeterki gelsin kıyımıza diyoruz.
    Beklediğimiz evet onlar ama onlara ait bir toz zerresine bile tamam olmuşuz.
    Bir gemide olmak varken hayatlarımızın kaptanlarıyla.
    Bir uzun yolculuğa gitmek varken, mavi hayallerle.
    Biz bize gelmeyeceğini bilsek de en azından belki yanaşır umuduyla kaç gemi kaçırmışız limanlarımızdan.
    Sanmayın bu da o gemilere olan sadıklıktan
    Sadık olduğumuz tek şey yalnızlığımız.
    Gördünüz mü?
    Yine hayatımızın gerisinde kalmak için uğraşıyoruz sanki.
    Kendimize hiç uğramayacak gemiler için.
    Kendi hayatlarımıza uğramıyoruz.
    Öyle bir kendimizi boşlamışız ki
    Mutlu olmayı becermemek için direniyor.
    Kıyı da yalnızlığımıza boğuluyoruz.
    En son kendin için ne zaman bişey yaptın?
    Ben buna cevap veremiyorum.
    Benim ağlamalarım bile kıyıma bile yaklaşma ihtimali olmayan başka rotadaki bir gemiye çünkü.
    Doğru gemilerin kıyılarımıza gelip bizi alması ümidiyle..