• Öncelikle bu bir inceleme degildir kendimi inceleme yazacak kadar yeterli bilgi ve beceriye sahip görmüyorum.Bir kaç düşüncemi karalıyorum buraya okuyun beğenin ya da beğenmeyin ne bilim işte
    Kitabı o kadar çok gördüm ki dedim ben de okuyum ki genelde herkesin beğendiği ilgisini çektiği şeyler beni hiç ilgilendirmez. Yine de bu kitabı okuyum dedim
    Kitapların kapak resimleri ilginizi çeker mi bilmem ama benim çekti. Bir zamanlar TRT 1 de yayınlanan Yeşil Deniz dizisini hatırlattı bana. Bakalım Radyocu İsmail var mı dedim burada 🤭 Sahi ne güzel diziydi ya
    Her neyse tabi bunun kitapla alakası yok
    Her ne kadar böyle neşeli elime alsamda kitabı yüreğimi dagladı Tarık Abi
    Kitabın son kısımlarında seni seviyorum bölümü var. Nedense bu satırlarda Tuğbakimki sen geldin aklıma 🤷
    Kitabın konusuna gelecek olursam bir radyocunun kendiyle konusması bazen tartışması yaşadığı dönemin muhafazakar kesimini, çocuk işçileri,taciz tecavüz ve şiddete uğrayanları anlatıyor.
    Beğendim tavsiye ederim okuyun diyerek sözlerime nokta koyuyorum.
  • Çizgi roman Victor Frankenstein, sanki biyografi gibi geldi bana. Victor'un hikayesi ve yarattığı canavarın hikayesi, sürükleyici bir halde ilerliyordu. 

    Victor, anatomi bilimine merak duyar ve o dalda kendini ilerletir. Ölülerle uğraşarak, onları inceleyerek, kendi de yaratmanın yolunu buluyor.

    Gelelim konuya yaratılan canavar, iğrenç bir dev gibi. Zaten Frankensten'i herkesin bildiğini düşünüp, şekli halinde bilgi vermek istemiyorum. Ve Victor dahil herkes nefret edip, tiksiniyordu. Olaylarda bundan sonra başlıyor. Yalnızlık, hor görülme ve herkes tarafından dışlanınca Frankestein çıldırıyor desem yerinde olur. Heyecan da buradan sonra daha soluksuz devam ediyor.

    Victor'un çektiği acılar, yaşadığı dramatik olaylar, çizgi romanda olsa iyi bahsedilmiş. Ama düşünmedim degil Victor'un çektiği acılar kendi sorumluluğu yüzünden oldu. Yarattığı Frankenstein,  bence daha çok acılar çekiyordu. Hor görünmenin verdiği yalnızlık onu adeta iblise çevirdi.

    Çizgi roman yazımına gelince, çok beğenmedim. Çünkü bazı yerlerde zor okudum. Dikkat istedi ama yine de rahatsız olmadım.

    Kitabı okurken aklıma severek izlediğim "Penny Dreadful" dizisini getirdi. (Ne diziydi ama) Dizi de; Victor Frankesntein vardı. Yarattığı da vardı. Hatta dizi de Van Helsing, Dracula, Kurt Adam ve Dorian Grey gibi birçok karakter vardı. Başrolde "Eva Green" vardı. Ve oyuncu kalitesi de başarılıydı. Yabancı dizi severler, gerilim,korku ve fantastik severler kaçırmasın derim. (Bu arada dizi +18... Game of thrones halt etmiş)

    Kitabı sonlandırırsam artık, keyifle okunuyor. Sürükleyici olarak devam ediyordu.
  • Eskiden atv'nin dizileri pek güzel olurdu. Güzel olurdu derken öyle dizi izleyen biri de değilim ama onlar arasında bir tane var ki en sevdiğim dizi diyebilirim, yıllar sonra oturup bilgisayarın başına internetten izledim :) Hiç mi ekşimez tadı, hiç mi bozulmaz, hep mi aynı kalır, taptaze... Oyuncularıyla, dizinin çekildiği o mükemmel yeriyle, işlenen konusuyla, verilen mesajıyla, yapılan esprileriyle fevkalade bir diziydi. İşte o dizinin adı "Elveda Rumeli"

    Ben Elveda Rumeli'ye bu kadar müptela iken, bu kadar herkese ondan bahsediyorken günlerden bir gün-yanlış hatırladığımı düşünmüyorum- d&r'da bu kitabı gördüm. İsmini yanlış mı okudum acaba diye tekrar yakından baktım ve aldım elime. Evet Elveda Rumeli yazıyordu. Biraz ince geldi, daha kalın bir kitap beklerdim doğrusu. Neden? Çünkü ben izlediğim diziyle paralel olduğunu düşünmüştüm :)
    Sonra aldım kitabı geldim eve hemen okudum, bitirdim. Tabii ki diziyle hiçbir alakası yoktu...
    Biraz hayal kırıklığı yaşadım elbette ama olsun yine de iyi bir kitaptı. Dizinin yerini asla tutmadı ama bu isimde bir kitabın kitaplığımda olması mutlu ediyor beni...

    Makedonya...Eskilerden beri hep gitmeyi görmeyi arzuladığım yer. Hani bazı ülkelerle, şehirlerle ya da ne bileyim mahallelerle bile aranızda bir bağ olur ya, sebepsiz...Benim için öyle işte.
    Tavsiye ediyor muyum? Ediyorum. Kesinlikle hem diziyi hem kitabı.Mutlu okumalar dilerim.

    https://youtu.be/xew2ihHerak

    Bu müziği de sizlere armağan ediyorum...
  • Çok seviyoruz televizyon izlemeyi, hemde şikayet ederiz. Aslinda şikayetimiz kendimizedir de biz fark etmeyiz. Ne diyoruz. "Ya şimdi bu sahne de bizim ülkede olacak iş mi?" - ne var ki sahnede, açıpta izlediğiniz bu dizi değil mi?

    Reytingler bizim sayemizde tavan yapmıyor mu? Ah! O "İffet" yok mu iffet... ne diziydi be... filmi de vardı 🤔 . Ama bizim örf ve adetlere ters !.

    -- İffet' böylece Mega'nın yayınladığı 13. Türk dizisi olurken, aynı saatte yayınlanan Türk dizilerinden 'Elif'i ve 'Paramparça'yı da geçti. Chilevisión kanalı aynı saat aralığında La jueza ile 8.4, TVN kanalı Elif ile 6.9, Canal 13 ise Paramparça ile 6.0 reyting elde ettiler. -- Alintı ---


    MUGE ANLI ILE TATLI SERT ATV 2,89 19,28

    ESRA EROL'DA ATV 1,72 10,17

    18 X-MEN BASLANGIC WOLVERINE (Y.S) ATV 1,57 8,42

    GELINIM MUTFAKTA KANAL D 1,52 9,21

    SOZ OZEL STAR TV 1,33 5,09

    SEV YETER KANAL 7 1,26 4,09

    TOSUN PASA (T.S) TV8 1,26 4,09

    SICAK GELISME KANAL D 1,19 6,15

    30 ASK VE MAVI (TKR) ATV 1,11 6,82


    MASTERCHEF TURKIYE (TKR) TV8 0,76 10,22
    (Özellikle yemek yapan birilerine hakaret dinlemeyi çok seviyoruz)

    KELIME OYUNU TEVE2 0,63 2,34 (buraya dikkat) bu bir bilgi yarısmasi!)

    Öpüstüler seviştiler bilmem neler oldu.. da oldu...
    Izleyende biziz, yayınlatan da biziz.

    Diyeceksiniz ki konu buraya nereden geldi...

    Olay Anketlerde patlak verdi... Beğenen de biziz paylaşmaya mecbur kılanda...

    Sevgilerimle...
  • Ben bir pasifistim. Anarşist değil, liberteryen pasifistim. Bu seçtiğim varoluş fikrimi siz değerli okur dostlarımla paylaştığım, paylaşabildiğim için de mutluyum. Stefan Zweig gibi düşünürüm bu konuda.

    Stefan Zweig, Yahudi olmasına karşın, tıpkı Kafka gibi Siyonizm’in açık bir destekçisi olmamıştır. Her insan doğduğunda birtakım kimliklerle gelir dünyaya. Milleti, dini gibi…Herkes kadar, kendi milletine, dinine karşı sevgi, bağlılık ve ortaklık duygusu hissetmek farklı ve kabul edersiniz ki; doğal bir şeydir. Ama problem, bu aidiyetten şiddet devşirip aidiyeti farklı olanlara hayatı zehir etmek, yani şiddettir.

    Şimdilerde askerde ya değerli Oğuz Aktürk onu hatırladım ya, ona ithaf etmek istedim bu öykümü.

    Hele şu linki bir tıklayın. Okurken dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MmdzIWZbsLw


    ELLER



    Bir beş yıl sonra geldi abimin eşyaları Almanya’dan. Aynı restoranda çalışan bir Yugoslav adam getirdi. Aslında getirecek çok tanıdığımız vardı. Ama adam elinde tutmuş, imkân bulduğu ilk zamanda da getirmişti. Genç öldü abim. Bir kasırga gibi darmadağın etti hayatımızı. Geride kalanlar ancak toparlanıyorduk. Babam hariç. Önce konuşmayı sonra evin yolunu unuttu. Ufak ufak oldu bu unutmalar. Kaybetmeler. İki yıl içinde kendini de. Vasiyeti abimin yanıymış. Yemin verdi annem. Yer bulamadık yanında ama. Mezarlık da farklıydı zaten. Vasiyetler, sözler. Olmadı, tutamadık.

    Eşyaları daha önce hiç görmediğim bir bavula özenle yerleştirilmiş. Sanki öleceğini bilmiş, tüm eşyalarını alışıldık titizliğiyle katlamıştı. Temizlerdi bir de. Her kimse biri yıkamış olmalı. Aynı deterjan, aynı koku. Duygu tellerim titreşmedi.

    Bir kış günü gelmişliğinin üstünden çok zaman geçti. Bavulunu yerleştiriyordum. Bu kokuydu işte. Daha önce bilmediğim bu koku abimin kokusu gibi yerleşmişti kafama. O gittikten aylar sonra kendi çamaşırlarımdan aynı kokuyu aldım. Onun deterjanları burada da üretilmeye başlanmış. Çamaşırlarım abim gibi kokuyordu. Abimi getirdiler. Nasıl bir duygu bu anlatamam. Dudaklarım titremeye, gözlerim dolmaya, kafamda peş peşe filmler oynamaya başlardı. Değişik yer ve zamanlarda kaydettiğim. Abim, ben ve İstanbul.

    Bu duygu çok sürmedi ama. Artık her şey her yerde. Çabuk sıradanlaştı. Komşularda bile aynı deterjan. Sanki bir el sinemamı yıktı, filmlerimi talan etti. Abimle koku üstünden kurduğum bağ zayıfladı. Koptu sonra. Çamaşırların kokusuna hüzünlenemez oldum. Abim gelmez oldu. Neyin ölümüyse artık. Kanıksamak gibi.

    Hayat ne garip. İnsan en yenilmez yutulmaz sandığı şeyleri gün geliyor kucağında buluveriyor. Annemin komşu komşu gezip ona kız aradığı zamanlara denk geldi ölümü. Çabuk geldi haberi. Öncesinde dedikoduları vardı zaten. Sonra ölümü. Trafik kazası diyorlardı. Rahmetli babam, İstanbul’dan Almanya’ya mı gidilirmiş çalışmaya, diye karşı koymuş, dinletememişti. Dedikoduları duydu mu babam, bilmem hala.

    Cenazesi gelmiş, eşyaları gelmemişti. Aslında kimsenin aklında yoktu eşyalar. Bizde eşyalar akla gelmez ki. Kefenle gömülür. Ölünün soykaları elde tutulmaz. Yıkanır, fakir fukaraya dağıtılır. Yugoslav adam arayıp eşyalardan söz ettiğinde şaşırmamız ondandı.

    Gülseren de geldi kocasıyla. Evlenip gitmesinin üstünden çok yıl geçti. Sık gelemese de telefonlaşır bizle. Aman ha abla, adam gelir gelmez beni ara, demişti. İyi ki de gelmiş. Olacakları bildiğimizden bavulu alıp benim odama götürdük.

    Adamcağız çok soğuk karşılandı. Ne kadar gereksiz. Sanki her şeyin suçlusu o. Ne biz ona bir şey sorduk ne de o bir şey anlattı bize. Öylece oturdu. Sessiz ve üzgün.

    İnce kaşlarının altında renkli gözleri kederliydi. Güzel elleri de öyle. Ben en çok güzel elli insanları severim. Ellerimi hiç sevmedim. Oysa önce ellere bakarım. Uzun ve düzgün parmaklar. Belirsiz ince damarlar. Ah teni, yumuşacıksa eğer, içim düşer.

    Onun ellerine bakarken aklıma geldi. Sen daha doğmamışken bile, ben senin yanındaydım, demişti abim. Neden söylediği değil, ama sözü hiç çıkmadı aklımdan. Acaba abim bunu da paylaşmış mıdır bu adamla.

    Almanca bilen komşu olmasa bir çay bile teklif etmeyecektik. Çayları dağıttım. Sonra da girişteki sandalyeye oturdum. Gülseren de girdi o ara odaya. İçim iyice rahatladı. Sonra söyledi, birkaç uygunsuz çamaşır varmış, aceleyle çıkarıp kendi çantasına tepmiş. Onları ne yapmıştır sonra bilmiyorum. Çöpe atmıştır herhalde.

    Gülseren’in gözlerine daha rahat bakabiliyorum artık. Buna da sebep insanın her şeye alışıyor olması mıdır acaba. Belki de filmlerdir. Filmlerden o kadar çok şey öğreniyorum ki. Gerçi, filmlerden öğrenilemeyecek daha ne çok şey vardır hayatta. Kim bilir.

    Aylar öncesinde izlemiştim televizyonda. Bir diziydi. Meksika ya da Brezilya dizisi. Karıştırırım hep. Akşamın ilk saatleriydi. Mutfaktan seslenmiş, duymamışım. Odaya geldi sonra annem, “Ne o kız, içine düşmüşsün televizyonun, ne seyrediyorsun böyle gamlı gamlı,” dedi.

    “Bu kız var ya,” diye filmdeki kızı göstermiş, sonra da devam etmiştim masum masum, “arkadaşının kocasına aşık ne arkadaşı ne de adam biliyor ama.”

    Annem, çehresini saran tiksintiyle televizyona doğru tükürmüş, “Arkadaşına düşen uçkurdan başka uçkur mu kalmamış dünyada, kanı bozuk orospu, hemen kapa bu boku, ar namus kalmadı insanlarda,” demişti. Üstüme alındım, sanki bana tükürmüştü. Kızmakta haklıydı, ama bu gerçek değildi ki. Televizyondaydı.

    İnsanın tabuları, asla kabul edemeyeceği şeyler vardır. Üstünde düşünmek bile ağır gelir. Bu abdestinde namazında kadını bile, böyle küfür sarf edecek kadar çileden çıkaran, işte o kabul edilemez şeydi. Yüz kere tövbe etti sonra.

    Gerçek her zaman ağır geldi anneme. O bunu hiç anlayamadı. Abimin durumunu kabul etmiş midir. Gerçi onun kabul edip etmemesi hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sadece içi içini yiyordur. Gece gündüz düşündüğü belli. Belki de bunun için hiç açılmıyor konu. Bu evde hiç olmamış, sadece aklımızda var olmuş biri gibi.

    Son zamanlarda annemin iç sesini mi duymaya başladım acaba. İnsanlarda hiç susmayan bir iç sesi olurmuş. Her şeyi konuşurmuş bu iç ses. En çok da işlediği günahları, pişmanlıkları. Bir radyo programında söylemişlerdi. Bunu önceden de biliyordum ama. Daha çocukken keşfetmiştim.

    “Ah, bahtsız başım benim. Meğer erkek evlat yokmuş nasibimizde. Ödenecek kefaretimiz varmış. Gencecik öldü.”

    Evet ya, iç sesiydi duyduğum. Namazdan sonra oturup dua ettiği zamanlarda söylüyordu bunları. Sonraları fark ettim, sözler dudaklarının arasından mırıltıyla çıkıyordu. Nasıl olsa benden başka duyan yok diye mi rahattı. Bilmem artık. Belki de annem iç sesini zapt edemiyor. Sözler kendiliğinden dökülüyordur. Artık evlenmemi de istemiyor. Açıkça söylemedi ama hissediyorum. Bir bekar kızı varmış gibi değil. Teklifleri tamamen rafa kaldırdı. Teklif de yok ya. Acuze olacaksın kız, da demiyor. Ömrüne ortak seçti beni. Kim bakar ki ona bu saatten sonra.

    Acaba onca yıl sonra bavulu getirmesine sebep neydi ki. Vefa mı. İçindeki sızı da yas da bitmiştir. Ya da ne bileyim, Yugoslav da olsa, yaşadıklarının pişmanlığı mı?

    Bir radyo programında söylemişlerdi yine. Zaten, artık bildiğim her şeyi ya radyodan ya da televizyondan öğreniyorum. İnsanın sığınabileceği tek bir yer vardır, diyordu. Kendi içimizde bir yer. Kendimizden başka hiç kimsenin ulaşamayacağı ve tahrip edemeyeceği bir yer. Bu yere ulaşmanın yolu diye, bir yığın şey anlatmışlardı. Ben bu yerin içimin neresinde olduğunu bir türlü anlayamadım. Âşık olun diyordu, sevin. Karşılıksız sevin. Yakaladığınız minicik bir güzellik bile olsa, içinizdeki o yere gönderin. Orada büyüyecek, sığmayacak oraya, taşacak. Ve bu güzellik sizi ele geçirecek. Karşı koymayın, besleyin onu. Mutluluk budur işte, diyordu. Ellerine bırakın kendinizi.

    Ben hiç âşık olmadım. Oldum da, radyoda bir sesti o. Geçti gitti. Artık daha çok televizyona bakıyoruz. Hayatımız sıkıcı. Önemsiz şeylerle dolu. Yaşadıklarımız sahte aslında. Gerçi yaşayan yaşıyor. Gece gündüz gösteriyor televizyon. Bize nasip değil. İçimdeki o yer yok olmadı belki, ama çok şeyim virane oldu.

    O gün, Yugoslav adam güzel elleriyle ayakkabılarını giymeye çalışırken kocası da Gülseren’e yardım ediyordu. Şefkatli kocaymış. Mahalledeki o kadar kız arasından Gülseren’i istemişti. Gülseren de, olmaz demedi. Üst sokaktan birine aşıktı halbuki. O ellerin güzel olduğunu fark etmemişti oysa. Ben söyledim. Beni bırakıp gitti. Yoksa Gülseren’e âşık olduktan sonra mı fark etmiştim ben de. Kollarını Gülseren’in boynuna doladı. Sonra o ellerle sırtını okşadı. İlk defa o an, içimdeki teslimiyet duygusu kıskançlık duygumun önüne geçti. Gerçi acelesi yoktu onun. Benim evlenmemi bekleyebilirdi. On dokuzundaydı daha. Olsun, ne yapalım. Mutlu olsun, o bana yeter.

    Uzun, koyu kahverengidir Gülseren’in saçları. Yüzü çok güzeldir. Yanaklarını perçemleriyle gizler. Kocası kıskanır diye yapar bunu. Gözlerinin kahve mi ela mı olduğu ilk bakışta anlaşılmaz. Menevişlidir. Dolgun kalçaları huzursuzdur her daim. Allaha ısmarladık, diyordu Gülseren’in o güzel sesi, Allaha ısmarladık ablam. Dalmışım. Benim sesim de böyle güzel olsaydı keşke. Belki o zaman beni de sevecek güzel eller olurdu.

    Her şeye alışıyor insan. Öyle bir zaman geliyor ki, kendine çok uzak, hatta günah bildiğin şeyler sıradanlaşıyor. Sıradan olmasa da, dedim ya işte, alışıyor insan. Abim ve bu Yugoslav adamın beraber yaşamış olmalarına alışmam da böyle bir şeydi.

    İçeri, televizyonun olduğu odaya geçtim. Bugün sanki omuzlarımdan büyük bir yük kalkmıştı. Artık dürtemeyecekti şeytan beni. Ne kaldıysa miras, işte onu kabullendiğimi fark ettim. Ne öğretildiyse işte. Neye doğru dendiyse. İtiraz mutsuz ediyor insanı. Üstelik televizyonda en sevdiğim dizi başlamış. Sıkılmam da artık. Neşelendim. Gözbebeklerim büyümüş olmalı. Büyürmüş gözbebekler. Gönlümden haykırmak geldi. Haykırdım da, “İçinde hüzün olmayan sevinçler mutlu etmez beni,” dedim. “Amaaan, başka el mi yok.” Annem duymadı. Mırıl mırıl abimle konuşuyordu. “Kanımız bozuk değil bizim.”








    Not: Yahu şu göz bebek var ya, bitişik mi yazılır, ayrı mı? Neden?
  • "Zaman; hızla geçip gittiğini yaşarken değil ancak geriye dönüp baktığımızda anlayabileceğimiz sinsi bir kavram. Komşuluklarımızı, aile bağlarımızı, aşklarımızı biz değiştirdik. Peki iyi mi oldu kötü mü? Memnunmuyum yeni hayatlarımızdan, bilmiyorum. Ama bazı şeyleri çok özlüyorum."
    Ne güzel diziydi be Seksenler.
    Eskiye özlem sanırım hep var olacak. Neden acaba? Yeni, gelecek çok mu kötü? Belki değil, değildir ama belirsiz işte. Bu yüzden belki de. Gerçi özlemin nedeni mi olur? Tabii ki olmaz. Özlüyoruz sebebi olmadan.

    Murathan Mungan'ın dizeleri yine yüreğe dokunuyor.
    https://www.youtube.com/watch?v=1p2rvWilL3g

    Hani erken inerdi karanlık,
    Hani yağmur yağardı inceden,
    Hani okuldan, işten dönerken,
    Işıklar yanardı evlerde,
    Eskidendi, çok eskiden.

    Hani ay herkese gülümserken,
    Mevsimler kimseyi dinlemezken...
    Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
    Eskidendi, çok eskiden.

    Hani hepimiz arkadaşken,
    Hani oyunlar tükenmemişken,
    Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
    Biz kimseyi aldatmamışken,
    Eskidendi, çok eskiden.

    Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
    Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
    Daha biz kimseye küsmemiş,
    Daha kimse ölmemişken,
    Eskidendi, çok eskiden.

    Şimdi ay usul, yıldızlar eski
    Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
    Geçen geçti,
    Geçen geçti,
    Geceyi söndür kalbim
    Geceler de gençlik gibi eskidendi
    Şimdi uykusuzluk vakti.