• Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • Bütün kitaplarımı seviyor olsam da, bu kitabın yeri bende başkadır:) Doğum günü hediyem olarak geldi iyi ki de geldi.

    Zülfü Livaneli, öyle bir hikaye yazmış ki içinde aşk var, tarih var, müzik var, en önemlisi de insanlık dersi var. İçinize işliyor, ağlıyor, gülüyor, acıyor, kızıyor yani sizi duygudan duyguya sürüklüyor.

    Hikaye 2001 yılında Türkiye'ye gelen bir profesörün, 60 yıl öncesine dayanan acıklı hikayesini anlatıyor. Temel konu, profesörün hayat hikayesi gibi görünse de içinde tarihi de, siyaseti de, savaşı da bulabilirsiniz. İşte o anda tarihi katleden siyasi rejimlerin hepsine küfrü basıyorsunuz.
    Ulus-devlet adına başlayan kıvılcım nice insanı yaşadığı yerden, ırkının diyarlarına sürgün etmiştir. Binlerce insan o yollarda sefil olup ölümle yüzleşmiş, bu durumsa devletlerin alınlarında kara bir leke olarak kalmıştır.

    Öyle bir duyarsızlık örneği okuyacaksınız ki, kendi ülkenizin denizinde, gidecek yeri kalmayan bir geminin infilak edilmesini hazmetmekte güçlük çekeceksiniz.

    Struma.. Bu geminin adını unutmayın. Ben unutamıyorum. Ha bir de Mavi Alay ayıbımız var. Başkalarını eleştirmekten geri durmuyoruz fakat kendi hatalarımıza karşı körüz resmen. Devlet denen şeyden işte bu anda nefret ettim. Sen, dinine bakmadan, insan olduğu için! o gemideki Yahudilere yardımı çok gördün tamam; ama kendi halkını, Almanların yanında savaşa sokup da, sonra onları kendi kaderleriyle başbaşa bırakıp, ölüme nasıl sürükledin?.

    Tarihin üstünü kapatmak devletlerin işidir o belli. Yıkılanın yerine yenisi kurulur ve eskiye dair ne varsa siler, söker, atar. Yeniden yazar. Temiz olduğunu düşünür, çünkü yenidir. Ama bilmez ki onur, bir devlet için temel omurgadır. Onursuz davranmak ise senin yaptığın laikliği de yıkar, cumhuriyeti de bozar.

    Struma ve Mavi Alay'ı bu kitapla öğrendim ben. "Türkler yardımseverdir" algısını sarsan bir bilgi oldu benim için. Söylemek istediğim çok şey var aslında, daha doğrusu ne söylesem de hıncımı alamam diye burada son veriyorum yazıma... Kesinlikle tavsiyedir, okuyunuz. Hatta bundan sonra Halit Kakınç'ın Struma adında bir kitabı varmış. En kısa zamanda onu da okumayı istiyorum. İyi akşamlar olsun hepinize.
  • ''Zweig her seferinde kendisine böylesine hayran bırakmayı nasıl başarabiliyor?'' diye düşünüyorum hala. 50 sayfalık kısacık bir hikayeydi oysa. O gerçekten usta bir yazar.

    Zweig'in genel olarak dram türünde eserleri olsa da bu kitabı hem polisiye hem de dram tarzında farklı bir ,tanıtım kısmında da ifade edildiği gibi, kitap. Hikayenin temelinde kibirlilik ve aşırı sevgi durumu yer alıyor. Hikaye emekliye ayrılmış bir karı kocanın huzurlu, nehir kenarında, pek bilinmeyen bir İngiliz taşrasına taşınması ekseninde gelişiyor. Bu karı koca buraya taşındıktan kısa bir süre sonra bir başka yeni evli sayılabilecek (7 yıllık) bir çift taşınıyor. Bunlar Frau Limpley ve Mr. Limpley. Her şeyiyle mutlu bir hayatları olsa da çocukları uzun bir süredir olmuyor bu çiftin. Mr. Limpley aşırı derecede çevresine coşkun ve sevgi dolu bir mutluluk yayan birisi. Sevgisiyle insanı boğan ve daraltan Mr. Limpley ilk başlarda yaşlı çifti rahatsız etmese de bu sevgi coşkunluğuyla tıpkı Frau Limpley gibi bir süre sonra onları da daraltıyor bu sevgi dolu iri cüsseli çocuksu adam. Yaşlı çiftten Betsy, Frau Limpley'i biraz olsun nefes aldırmak için, bir arkadaşının yavru köpeklerinden birisini onlara hediye ediyor. Ama Mr. Limpley yine bu aşırı sevgisiyle köpeğe öylesine bağlanıyor ki neredeyse köpeğin kölesi oluyor. Bu durumdan dolayı da köpekte, aşırı sevgiden dolayı ''kibir'' duygusunun tohumları atılmış oluyor. Köpeğin ruhsal durumunu öyle güzel aktarıyor ki Zweig, köpeğin konuştuğuna, tıpkı bir insana benzediğine ikna ediyor okuyucuyu. Ama Mr. Limpley tarafından köpeğe gösterilen bu aşırı sevgi, kölelik de pek uzun sürmüyor çünkü Frau Limpley'in bir bebeği olduğunu öğreniyorlar. Ve tahmin edebileceğiniz gibi de köpeğin pabucu dama atılıyor. Mr. Limpley tüm bu sevgisini, enerjisini karısına harcıyor. Köpeği görmüyor dahi. Köpek ilk başlarda anlayamıyor bunun nedenini. Zweig bunu hayvanların muhakeme yetenekleri olmadığı için anlayamadığını söylüyor bize. Yani geleceği öngöremediği için köpeğin afalladığını anlatıyor. Köpek de bu süreçte kendisinden mahrum bırakılan sevginin, ne için ve kim için olduğunu anlayamıyor. Öyle bir nefretle doluyor ki, hem bu üzerinden alınan sevgi taşkınlığından, hem de durumu anlayamamaktan bir düşman yaratıyor kendine. Bebeğin doğum günü gelip çattığında, yani Ponto'nun (köpeğin ismi) düşmanın ortaya çıktığı o gün anlıyor kendisinin neden ilgisiz ve sevgisiz bırakıldığının.

    Okuyacaklar olacaktır bu kitabı o yüzden bundan sonra neler olduğunu söylemek istemiyorum. Ama mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Sevginin aşırıya kaçtığında insanları nasıl boğduğunu ama bir yandan da bir köpek bile olsa aşırı sevgiyle nasıl egosunun hortlayıp kibirli bir canavara dönüştüğünü ve bir kanıt olmadan bir şeylere kanaat getiremediğimizi tam olarak inanamayışımızı usta bir şekilde dile getiriyor. Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Usta yazar Stefan Zweig'i bir kez daha anarak incelememi burada bitiriyorum.
    Vakit ayırdığınız için teşekkürler...
  • Yeni yaşa girerken
    Geri kalandan çıkmak istiyorum .. 😏

    (Bana sözler)
  • İlk defa 10 kasım da Ankara da bulundum. Kızılay da işimle ilgili toplantı oldu. Bir hüzün göremedim. Sevgi gösterisi yoktu demiyorum. Eğlenme tarzı gibi duruyordu. Düşündüm de başka bir ülke den türkiye ye gelsem şenlik mi var derdim. Çünkü herkes de bir bağırma isteği ve izmir marşını canı gönülden bağırma arzusu vardı. Yapılmasın demiyorum ölüm yıl dönümün de düşüncem, sessiz bir gün, saygı 1 dakika beklemekle biter mi? Nedir mesela o nu anlatan duygusal yaşanmış şeyler anlatılır herkes dinler. Yada doğum günün de yapılır bu tür şeyler. Başka ülkeden geldiğim de bu kalabalığı sorduğum da deseler Atatürkün doğum günü derim ne çok seviyorlar Atatürkü. Sessiz bir gün olur o gün. Gençlik yada sevgili çiftler eğlence arıyor gibi bir ortam vardı sürekli. Bu paylaşımla belki çok eleştiri alacam ama içimden gelen bu.
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • Bugunun 10 Kasım oldugunu bütün televizyonlar itina ile duyurururken dün Rebiülevvel ayının girdiğini. Efendimizin bu ayda dünyaya geldiğini 11 ise Mevlüt Kandili oldugunu niye haber yapmıyorlar. Alemleri senin içİn yarattım Ey Habibim sen olmasaydın ben bu kainatı yaratmazdım övgüsüne layık bir peygamberi gözümüzün nurunu hiç anmıyorlar bile ne yazık ama biz müslümanlar onların her bayramını kutluyoruz.Tek kelimeyle yazıklar olsun😑😑Allahım hidayet nasip etsin Kaçımız biliyor acaba bu ayın efendimizin dogum günü oldugunu sayılıdır.Utanmamız gerekiyor çünkü biz Müslümanız sorunca hani diyorsunuz ya Elhamdülillah Müslümanız diye seven sevdiğinin ne zaman dogdugunu bilmez mi ne yazık 😔😔