• 88 syf.
    ·1 günde
    Saklı Şiirler - Ayşe Kulin

    Ben şair değilim ama, o günlerde babamı özellikle mutlu etmek istediğimden, 80. Doğum günü için ona bir şiir yazdım ve şiirimi aylık sanat dergilerinden birine götürdüm. Yöneticiler bana, şiiri basacaklarını söylediler. Babamın doğum günü 1 Nisan'a rastlıyordu. Her ayın birinde satışa çıkan dergiyi, edebiyat sayfasında kızı tarafından kendi için yazılmış şiirle babama vererek, ona hoş bir sürpriz yapmayı düşünmüştüm. Bir Nisan sabahı erkenden koşup dergiyi satın aldım. Şiir basılmamıştı. Telefonla dergiyi arayıp sordum. O ay, araya'Anadolu Medeniyetleri Sergisi'girdiği için şiire yer kalmamıştı. Bir sonraki ay basılacağına söz verdiler. Neyse ki şiirimi kaligrafi dostum Yılmaz Özbek e kocaman bir karton üzerine yazdırıp çerçeveletmiştim. Babama şiirini, önümüzdeki ayın sanat dergisinde de yer alacağı müjdesi ile birlikte verdim. Şiir Mayıs ayında da basılmadı. Keşke bana söz vermeselerdi de babama mahçup olmasaydım, diye düşündüm.
    Babam Mayıs sonunda hastalandı. Amansız bir yaşam mücadelesine girişti. Bilincinin yerinde olduğu ender zamanlarda, şiirin basılıp basılmadığını soruyordu. Ben de hep "söz baba, önümüzdeki ay dergi de çıkacak şiir" diyordum. Ağustos ayında, yüzümü kızdırıp dergiyi bir kez daha aradım. Babamın çok hasta olduğunu, ona ithaf edilen bu şiirin, bu son armağanın, söyle kalan günlerinde onu çok mutlu edeceğini sesim titreyerek anlattım.
    Babam 30 Ağustos sabahı öldü.1 Eylül'de dergiyi aldım, şiir yine yoktu, iyi ki yoktu, çünkü babam da yoktu artık.
    Onun hasta yatağı günlerde ve ölümün hemen ertesinde, yüreğimden taşan duyguları yazıya aktarmıştım. Ama bu kez, şiir formatında. Çünkü, düz yazının tarife yetmediği içsel coşkuları, şiir daha iyi dillendirebiliyordu sanki...
    Kitabın basımının 'Babalar Günü'ne denk gelmesi hoş bir rastlantı oldu.19 yıl sonra da olsa, bana, babama verdiğim sözü yerine getirme fırsatını tanıyan yayımcıma içten teşekkürlerimi sunuyor, kitabımı, çocuklarının sevgisini olduğu kadar saygısını da hak eden tüm babalara armağan ediyorum.

    Bu kitapta okuyacağınız satırlar, şiir niteliği taşımaktan çok, Cumhuriyet dönemini coşkuyla yaşamış bir babaya, kızının sevgisini ve saygısını içeriyor.!.
  • 200 syf.
    ·9/10
    Es-Selam Dostlar...

    Cemil Meriç ile Ali Fuat Başgil’in tavsiye yazılarını okumam ile kitaplığıma kazandırdığım disiplinli çalışma,irade eğitimi ve ahlak üzere yazılmış bir eser…

    Yazarımız Julet Payot karakter eğiminin önemi ile başlıyor ve özellikle vurguluyor sağlam nitelikli bir eğitim ile karakterin değişebileceğini.
    Sonrasında başarı için en temel unsurun irade eğitimin olduğunu vurguluyor.
    Acaba bu eğitim nasıl sağlanır ve günümüzde iradeyi engelleyen unsurlar nelerdir?

    Eğitimci olarak yazarımızın başarısızlığımızın en büyük etkeni iradesizlik ( irade zayıflığı ) sözüne sonuna kadar katılıyorum.
    Derslere girdiğimiz zaman malumunuz üzere öğrencilerimizin en büyük sıkıntıları çaba göstermekten ve özellikle süreklilik gerektiren gayretten uzak kalmaları, nasıl verimli bir şekilde başarı sağlanır bilmemeleri…

    Neticesinde ise hasıl olan şu davranışlar şekilleniyor;
    Hantallık,rehavet,tembellik ve aymazlık.

    Soruyum niçin çalışmıyorsun;
    -Hocam canım istemiyor, cevabı en çok rastlanan zaaflık göstergesi diyebilirim.

    Peki bu süreçte bizler eğitimciler daha doğrusu büyüklerimizin payı ne?
    Maalesef ve maalesef dün sitede arkadaşlarla da istişaresini yaptık müfredat öğrenciyi gerçekten tanımaya veya değerlerini ortaya çıkarmaya yönelik değil.
    Sadece bilgiye dayalı bir sistem dahlinde hareket ediyoruz.
    Bir örnek veriyim;
    Öğrencim rapor aldı ertesi gün aynı kağıdı verdim ve arkadaşlarından soruları aldığı için 87 aldı.
    -Dedim ki olmaz bu haksızlık ki Cuma günü idi.Pazartesi gel yeniden farklı sorular ile sınav yapacağım.
    Dostlar!
    Sadece soruların yerleri değiştirdim ve aldığı not;57…

    Anladım ki bir konuyu fikri ne derseniz artık bütüncül olarak düşünmek ve gün yüzüne çıkarabilmektir asl olan.
    Yoksa lüzumsuz detaylar ile bilgi yığını ancak gerçekleri gizler ve tembellikle bir olup gözümüzü boyar.

    Yazarımız öncelikle irade eğitimi için 2 temel unsur ile mücadele etmemizi şiddetle tavsiye ediyor;
    1-Tembellik
    2- Nefse Düşkünlük

    Biraz daha somutlaştıracak olursak aslında ahlaki çöküntünün yansıması tembelliktir.
    Öğrencilerimle muhabbetim iyidir.
    Özellikle sınıf ortamında değil de ev ziyaretleri ve sosyal etkinlikler vasıtasıyla gönüllerini kazanmanın daha kolay olduğunu düşünüyorum.
    Numaralarını alırım durum paylaşımlarında beğenilesi paylaşımlarına yorum yazarım, doğum günlerinde veya hasta olduklarında özel mesaj atarım.

    Hatta geçenlerde üniversite ziyareti dönüşü ne istersiniz dediğimde,
    _Kız öğrenciler özellikle Bowling i merak ettiklerini ve oynamak istediklerini ama ayıp olur mu mantığı ile çekindiklerini ifade ettiler.
    Aksaray da görev yapıyorum ve malum İç Anadolu tutucu bir yer.
    Dedim ki;
    -Gezi sonu hemen ilk işimiz Bowling oynamaya gitmek:)))
    Her ne kadar Müdür bey gezi biter bitmez gelin dese de o gün okulu ektik ve Bowlingimizi oynadık:))
    Peki geriye ne kaldı ,Üniversite gezisinde Profların saatlerce konuşması mı yoksa Bowling mi…:))

    Öğrencilerimiz lisede görev yapıyorum ve 8 saat ders görüyorlar. Resmen ızdırap.
    Sağ olsun öyle bir müfredatımız var ki öğrencilerimiz tüm sözel sayısal ve eşit ağrılığa dair derslerden anlamak zorunda.
    Peki enerjilerini nasıl harcayacaklar?
    Beden Eğitimi en elzem ders olması gerekirken hiç seçilmeyen gereksiz bir ders olarak algılanır saygıdeğer! Müdürlerimiz tarafında…
    Erkek öğrencilerimle özel muhabbetim vardır, etkinlikler sonunda tatlımızı yeriz ve konuşmaya başlarız.
    Ve derken sonuç nereye varır biliyormusunuz; Cinsellik evet cinsellik…

    Ve anlıyoruz ki enerjilerini tüketen, şevklerini kıran ,iradelerini zayıflatan ,hayallerini körelten temel sebeplerden biri de Pornografik filmler…

    Soruyorum kaçınız pembe romantik bir hayat yaşıyorsunuz?
    Hayat hep bu şekilde mi devam edecek?
    Cevap……size bırakıyorum.

    Özellikle 18-20 yaşlarına giren gençlerimize baktığımızda gencin iradesi mart ayı gibi.
    Asla hava güzel diyemezsiniz, ya da görünüşte güzel ama bir anda esen rüzgarla hava soğuyup buz gibi bir hava ile değişiveriyor:))))

    Bu bağlamda öncelikle gençlere F.Gros’un ifadesiyle Yürümenin Felsefesini öğretmeliyiz.
    Bildiğimiz anlamda bir yürüme değil tabi ki ama enerjilerini sarfetmeleri için bu şekilde de olabilir yeter ki öğretelim…
    Ve der ki;
    ‘’ Aklınıza estiği gibi atamazsınız adımlarınızı.
    Hangi sapaktan döneceğinizi şaşırırsanız bedelini ağır ödemek zorunda kalabilirsiniz.’’

    Yazarımız bu eğimin önceliğinin kötü arkadaşlardan gençlerimizi uzak tutarak başlamamız gereğini vurguluyor.
    Bu tipler, içi boş muhabbetleri ile karşısındakinin karakterini zedeler. Akıl sağlıklarına dahi zarar verir.
    Burada veliye de çok büyük görev düşüyor.
    Unutmayalım ki;
    Öğrenciye ilgisizlik, gelecek kaygısının olmamasına sebep olur ve hayattan kopar.
    Benliğini dahi yitirebilir.

    Değerli Dostlar!
    Yazarımıza göre İrade terbiyesinde en önemli etkenlerden biri de tefekkürdür.
    Tefekkür derken;
    Salt anlamda düşünmek değildir.
    Düşünme ile birlikte nefse hakim olma ve ruhunda yüce duygular, uyandırmak, erdemli kararlar almasının da yolunu açıp bir bal arısı gibi damla damla karakterinin oluşmasına yardımcı olabilmektir.
    Neticede kendinden emin ,istikameti doğru ,belli olan bireyler yetişmesinde doğru adımlar atmış oluruz.
    Ayrıca verimli bir tefekkür ;kelimelerle düşünüp düşünce yapısını tahlil etmek ve hakikate ulaşmaktır.
    Neticede;
    Kargaşadan uzak durmak,
    İçimizi dinlemek,
    Özümüzü bulmak,
    Faydalı, nitelikli kitaplar okumak,
    Hangi davranışın nasıl bir tehlike meydana getirebileceğini derinlemesine düşünmek,
    Tefekküre dayalı en önemli adımlardır diyebiliriz irade eğitimine dair…

    Hamiş;

    "Okumayı ve yazmayı öğrenmenin insana ne faydası var ki, düşünmeyi başkalarına bıraktıktan sonra."der Ernst R. Hauschkam
    Üstün insani ve liderlik niteliklere sahip, bilge, alanında temayüz etmiş kişiler ‘akademia’ dahil eğitimci ve eğitimde yönetici olursa, yaratıcılık ve ruh birlikte dirilir, canlanır.
    Bir an önce üniversite ve okullara yaratıcı bir ruh getirmek lazımdır.
    Eğitimde bir çocuk bile ihmal edilemez; aksi durum, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğururve doğurmaktadır.
    Öğrencinin kalbine ne koyduğumuz akademik başarıdan daha da önemlidir.
    Ve her öğrencinin bir hikâyesi vardır.

    Unutmayalım ki çocuklarımız,gençlerimiz,
    Kalbimizin sevinci, hüznümüzün tesellileridir..."
  • 240 syf.
    ·5 günde·10/10
    Bu esere (eser diyorum çünkü her kitap eser değildir ama bu kitap bir eserdir) eserin yazarı olan Senai Demirci ile ilgili iki çift laf ederek başlamak istiyorum. Kendisi tıp doktoru-televizyoncu radyocu şair ve yazar. Birçok deneme ve öykü kitabı olmasına rağmen Öldüğüm Gün yazarın muazzam bir edebiyat, felsefe,aşk,din, ilim, bilim ve kurgu harmanlayarak ortaya çıkardığı bir sentezdir.İlk romanıdır. İddia ediyorum bu eseri ünlü bir yazar yazmış olsaydı uluslararası bestseller olurdu. İddiamı daha iddialı kılıp diyorum ki bu eseri Dostoyevski,Balzac,Zweig Tolstoy, Victor Hugo yazmış olsaydı dünya klasiği olurdu.Yaşam ve ölümü mantıklı ve lezzetli bir kurguyla anlattığı bu eser,nasıl ki her Vanlı otlu peyniri tatmışsa,yaşamı ve ölümü tadacak her canlı olan tüm dünya insanları da bu eseri bir istiridye kabuğunun içindeki inci gibi keşfedip bulmasını çok isterdim. Tavsiye üzerine birşeyler yapmak çetrefilli bir iştir farkındayım. Konu kitap sinema ve müzik olunca da bu çetrefil daha da salkım saçak haline gelir onun da farkındayım. Ancak yaşam ve ölümü; varoluşçuların ve çağdaş filozofların en ciddi itirazı olan "dünyada beni var ederken neden bana sormamış Tanrı" düşüncelerini naif ve hoşgörülü bir felsefe ile cevaplayıp çağdaş filozofları kendi inanç ve değerlerinin felsefesi ile yani kendi silahlarından çıkan bir mermi ile cevaplayan bu roman her göze, her yüreğe değsin diye samimi olarak söylüyorum ki her sayfasının gönüllü olarak hamallığını yapabilirdim.70 ülkede 70 dilde yayınlandı deseler az olmuş diyecekken sitede 100 kişinin okuduğunu görünce üzüldüm :) 100'üncü kişinin ben olduğunu görünce de hayra yordum. İmran İçen kardeşimin 2.tavsiyesi olarak okuduğum bu eser İlk tavsiyesi gibi (Antep Canavarı-Abdullah Dayı) muhteşem bir tat bıraktı dimağımda. Kendisine teşekkür ediyorum. Yüzyüze ettim birkere de burdan ediyorum. :)


    Kitabın gizli saklı bilinmez kalmasının nedeni yazar mı yayınevi mi bilmiyorum ama PR,reklam ve pazarlama konusunda başarılı olup bizi katarakt eden içi boş kof sayfalar ömrümüzü yiyen o kıçı kırık ama tanınmış kitapların yanında bu eserin bilinmemezliği canımı sıkıyor.Madem böyle bir eser çıkardın ortaya madem beynimden başlayarak her yerimden vurdun beni, kovalasana be Senai Hocam? Ölüye hizmet eden esnafların (kefenci,mezarcı,mezar kazıcı,pamukçu) reklam kaygısı olmaz bu yüzden hiçbiri reklam vermez çünkü işleri her zaman iyidir diyorsun anlıyorum bunu ama yaşam ve ölümü bu kadar güzel anlattığın eserin reklamını yapmamanı acemiliğine bağlıyorum.Ya da gerçekden tok gözlü olmana.
    Eser 3 ana karakter olan Yazar-Yaşar-Rüya ve bu karakterlerin ara karakterlerinden oluşuyor.Bölüm bölüm oluşan eserde Sıralama ikişer, üçer sayfada bir yazar-yaşar-rüya olarak akıyor.Yazarda başlayıp yazarda bitiyor.Senai Demirci Yazar karakterinin "kendi tabutunu taşıyan adam" kitabının ana karakteri Yaşar ile okuyucuya her Yaşar bölümünde sayfalarla adeta tokat atıyor.Öldüğü günü yazan benim,okuyan her okuyucu yaşadığına göre Yaşar sensin mesajı veriyor.Ancak Yaşar'ın da kendi yazarına bir kaç okkalı cevabı oluyor.Eser içinde kısa kısa anlatılan Kral ile Kahin,Şariya ile Mitra,Peygamber Çizgisi ve Mardin'de bulunan Kasimiye Medresesinin havuzu ve havuzun şifresi hikayeleri çok etkileyici.Kitap baştan sona içinizdeki boşluklar ne ise bir bir bulup dolduruyor.Zaman zaman doldurduğu yetmeyip taşırıyor.Okuyana haddinden fazla şey kattığı su götürmez bir gerçek.


    Bence kitabın kapağı bile doğru okunup doğru anlaşıldığında kitabın bir eser olduğunu bağırıyor.Nedir bu simge ve bu renk? Yeni doğan bir bebeğin ayak izi bir boyaya batırılıp doğum karnesine mühür gibi bastırılır.Kendimden olmasa da çocuğumdan biliyorum bu uygulamayı.Sonra yaşamdan ölüme giden o uzun bazen de kısa yolda yürürüz o ayaklarla.Ve kaçınılmaz son vuku bulup öldüğümüzde ise morgun rafından bir tuzluk gibi çekilip alınır soğuk bedenimiz. Etiketimiz ayak parmaklarımızda asılı kalır ölüm karnemizde.Renk peki? Yeşil renk.Tabiattaki yaşamı simgeleyen o yeşil renk. Allah'ın en sevgili kulunun, habibinin en sevdiği renk yeşil renk. Ve paketlenip koyulduğumuz tabutun üzerindeki örtünün rengi o yeşil renk. Kapağı bu kadar anlam taşıyorsa içini varın siz hesap edin.Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir düşüncesiyle ve gerçek anlamda tat almak için konsantre olunarak okunması gereken bir eser.Özellikle edebiyat ve felsefe severler için çok çok iyi.Ben ezelden beri özenle kurulmuş edebi ve felsefi sentezi cümlelere tavım diyorsanız mutlaka okuyun.Yaşam ve ölüm değil sadece. Ölümün bir son olmadığını,bütün dini terimlerden sıyrılarak keyifle anlamak için tavsiye ediyorum.Umarım bu kitap kadar alıntı paylaşabileceğim başka bir kitapla daha buluşabilirim.Elimde olsa alıntı değil komple kitabı yayınlamak isterdim :) pdf adresini aşağıda paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum.İyi okumalar.

    He,son olarak. Ölüm de bir tecrübedir,yalnızca ölülerin bildiği.

    Kitabı okuduktan sonra derviş moduna geçiyorsunuz.Benim ismim derviş olmak için müsait değil,bu modda ne kadar kalırım bilemiyorum ama birkaç gün başka bir kitaba başlamayacağım.Allah'a emanet olun ölümlü arkadaşlarım.

    http://ekitapulkesi.net/...m-gun-pdf-indir.html
  • İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı.
    Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar.
    Ya da hiçbir şey çıkmaz.Oğuz Atay

    Sahte mutluluk oyunları..



    Fotoğraf çekilirken, nedense kendimizi gülümsemek zorunda hissediyoruz.
    Yani aslında ona bile mutluluk oyunu oynuyoruz.Oğuz Atay



    Bazen ne yaparsan yap yaranamıyorsun.
    Ve yaranamadıkça yaralanıyorsun.Oğuz Atay

    Korkuyu Beklerken adlı eserinden bir söz..

    Sponsored Content

    25 Insanely Cool Gadgets Flying off Shelves (Should #7 Be Banned for Civilians)Top25.nexttech.com

    25 Insanely Cool Products from the USA Finally in TurkeyNext Tech

    Recommended by



    Beni anlamıyorlardı. Zarar yok. Zaten beni, daha kimler anlamadı.Oğuz Atay



    Yalnız insanların kendi içinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.Oğuz Atay

    Tutunamayanlar adlı eserinden yalnızlık üstüne anlamlı bir söz..





    Önce Kelime vardı,” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.Oğuz Atay



    Tabiat, sırlarını bakmasını bilene açıklarmış.Oğuz Atay



    Sırf onun eseri diye… Öyleyse, ben de hayatımın sonuna kadar aynı yerde kımıldamadan oturacağım.
    Herkes istediği kadar koşsun.
    Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur…Oğuz Atay



    Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma, boş yere mağaramdan çıkarma beni.
    Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna.Oğuz Atay



    Zaten senin ‘’hiçin’‘ fesat.Oğuz Atay



    Yemek koyulurken, “bu kadar yeter” dedikten sonra mutlaka bir kaşık daha yemek koyan kişiye “anne” denir. Ve o her şeye değerdir.Oğuz Atay



    Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: Kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız.Oğuz Atay

    Tehlikeli Oyunlar adlı eserinden bir söz..



    Beni anlamalısın. Çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.Oğuz Atay



    Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.Oğuz Atay



    Hayır dostum ben en acıklı anlarımda bile güldürücü sözler bulan bir insanım, kendime acımam bundandır.Oğuz Atay



    Hayatımın başı ve sonu belliydi; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıydım.Oğuz Atay



    Zaman her şeyin ilacıysa, fazlası intihara girmez mi?Oğuz Atay



    Kimsenin yaşantısını beğenmedim. Kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.Oğuz Atay

    Hayata tutunmak ile ilgili güzel bir söz. Hayatla ilgili özlü sözlerden derlediğimiz bu sayfada ilgiliniz çekebilir..



    Ne zaman hayata tutunmaya çalışsak, hep mahrem yerleri geldi elimize.Oğuz Atay



    Siz bilmezsiniz albayım, insanlık tek başına kollarımda can verdi. Yanında kimseler yoktu.Oğuz Atay



    Söyle evladım’ diye teselli ederdi annem beni. Söyle de içine hicran olmasın. Hicran oldu anne.Oğuz Atay



    İyi geçinmek iki kişinin kusursuz olmasıyla değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmesiyle olur.Oğuz Atay



    Hiç kimseyi anlamıyorum. İnsanların arasına karışıp onlara uyduğum için de kendimden nefret ediyorum.Oğuz Atay

    Oğuz Atay’on aşk ve sevgili üzerine sözlerini bu sayfamızda topladık..



    Neden yalnızlıktan şikâyetçidir ki insan. Ne yani, mutlu olması için bir sevgiliye mi muhtaçtır her zaman.Oğuz Atay

    Günlük adlı eserinden bir söz..



    Ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz, Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz. İyi aile çocukları aramızda, onlara çamur atan mahalle çocuğu gibiyiz.Oğuz Atay



    Artık gelecek planlarımı hayattan gizli yapıyorum. Sanki hayat, işini gücünü bırakıp planlarımı bozmak için her şeyi yapıyor.Oğuz Atay



    Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşadıklarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.Oğuz Atay

    Oğuz Atay’ın Olric ile ilgili 13 sözünebu sayfamızdan ulaşabilirsiniz. .



    Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?Oğuz Atay

    Kategori:HayatEtiketoğuz atay

    report this ad

    En Güzel Aşk Sözleri ve Mesajları



    Mutsuzluk Sözleri



    Özlem Mesajları – Sevgiliye Özlem Dolu Sözler



    Hasret Sözleri – Resimli Hasret Mesajları



    KATEGORİLER

    Arkadaş

    Aşk

    Din

    Doğum Günü

    Hayat

    Sevgi

    ETİKETLER

    abi abla acı adalet anlamlı arkadaş atarlıayrılık ağabey ağır aşk dayı delikanlı din dinidostluk duygusal düşündüren etkileyici giderligüzel hasret hayat iltifat kadın kanka kapak sözler komik oğuz atay para romantik sevgisevgili sevgiliye sevmek vatan vefa yalnızlıkyaşam yaşamak zaman ölüm özlem özlü özlü söz

    SON YAZILAR

    En Güzel Aşk Sözleri ve Mesajları

    Mutsuzluk Sözleri

    Özlem Mesajları – Sevgiliye Özlem Dolu Sözler

    Hasret Sözleri – Resimli Hasret Mesajları

    Hüzünlü Sözler – Hüzün ile ilgili Anlamlı Sözler

    KATEGORİLER

    Arkadaş

    Aşk

    Din

    Doğum Günü

    Hayat

    Sevgi

    report this ad

    Bize Ulaşın | Hakkımızda | Gizlilik Politikası

  • Cemal Süreya yı 9 Ocak 1990’da kaybettik. Alevi kızı Gülbeyaz’la nakliyeci Hüseyin’in, Pülümür’de doğan ama doğum günü olmayan çocuğu... Uğruna Chevrolet’ini sattığı, edebiyat dergisi Papirüs’ün sahibi.
    Yolsuzluğu önlemeye çalışırken bakana çarptığı için işinden olan Darphane Başmüdürü.
    ‘Bayan Nihayet’le tamamlanan 5 evliliğin faili Cemal Süreya, “şairin hayatı şiire dahil” der...

    Ölüm yıl dönümünde sevgi ve saygıyla anıyorum.

    Biliyorum sana giden yollar kapalı
    Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

    Ne kadar yakından ve arada uçurum;
    İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

    Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
    Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

    Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
    Ben artık adam olmam bu derde düşeli

    Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
    Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

    Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
    Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

    Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
    Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

    Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
    Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

    Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
    Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

    Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
    Bu böyle pek de kolay değil gerçi…

    Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
    Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

    Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
    Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

    İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
    Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

    Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
    Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri

    Cemal Süreya
    9 Ocak 1990
  • 308 syf.
    ·10/10
    Henna'nın Coachella festivalini babasıyla geçireceği bir plan yapması ama babasının gece yediği suşi yüzünden gelememesi, taksiye binen Henna'nın taksiyi Bodhi'yle paylaşmasıyla başlıyor hikaye. Yazdığım şeyi okuyan biri giriş kısmını biraz klişe falan bulabilir ama öyle değil. Öyle görünüyorsa da o benim yazış şeklimden dolayıdır.

    *Henna, sevgililerinin omzunda konseri izleyen kızların arasında tek başına konseri izlemeye çalışırken Bodhi gelir ve Henna'yı omuzlarına alır. Henna'da diğer kızlar gibi konseri izleyebiliyordur artık lfkjggd

    *Zengin bir ev partisine gitmeyi teklif eden Henna, Bodhi'nin tişörtünün ketçap lekeli olduğu ve o ortama uygun olmadığını düşündüğünü duyar. Ama bu bir sorun değildir, lekeli tarafı zaten arkaya getiren Bodhi Henna'nın lekeyi kapatmasını kolaylaştırır... Henna, Bodhi'nin sırtına atlar ve partiye öyle girerler dlkg

    *İkinci günü birlikte geçirmeyi planlarlar, hatta biraz geçirirler de ama iş bitiminde geleceğini söyleyen Bodhi gelmez. Babası yüzünden Henna'yı ekmek zorunda kalmıştır. İlk karşılaşmaları böyle olmuştur ve yaz boyunca haftada ya da ayda bir 'selam, beni hatırladın mı?' diye mesaj atar. Çünkü Bodhi onu unutmayacağını söylemiştir. Ve tabii ki de unutmayacaktır.

    *Okullar açılır. Henna 19 yaşındadır ve lise son sınıfa yeni başlıyordur. Çünkü bir kaza yüzünden sınıf atlayamamıştır. Doğum gününde arkadaşıyla konsere gitmiş ve helikopter arızalanıp kaza yapmıştır. Arkadaşı ve pilot ölmüş, kendisi de ömrü boyunca acısını çekeceği bir yaraya, yara izine sahip olmuştur. Son sınıfa başlayan ve bu kaza yüzünden rehberlik öğretmeniyle haftada bir saat geçirmek zorunda olan Henna'nın yeni rehberlik hocası tahmin edilebileceği üzere Bodhi'dir. Birbirlerinden kötü ayrılmamışlardır ama artık öğretmen ve öğrenci rolündelerdir. Bodhi'nin babasına bakabilmesi için bu işe ihtiyacı vardır. Henna'nınsa tek istediği Bodhi'dir.

    Buraya kadar yazdığım şeyler saçma sapan bir öğretmen-öğrenci ilişkisini işleyecek görüntüsü çizmiş olabilir... Ama gerçekten nasıl göründüğü umurumda değil. Okurken ağladığım, beni şaşırtan, asla düşündüğüm gibi ilerlemeyen, unutamayacağım bir kitap oldu. Bu yılın ilk gönülden tam yıldız verdiğim kitabı...

    Bazı kitaplarda aradan geçen zaman dilimleri çok fazla olur ve arada hiç konuşmaz karakterler birbirleriyle. Sonra ne alakaysa karşılaşırlar falan. Burada, bu kitapta, tekrar karşılaşmalarının ve neden daha önce hiç karşılaşmamış olduklarının bir nedeni var.
    Ayrı kalmalarının ve neden bir türlü bir araya gelemediklerinin bir nedeni var. Ve bu neden Bodhi'nin Henna'nın öğretmeni olması falan değil. Zaten bu öğretmenlik kısmı kitabın ana konusu değil.

    Bodhi'nin hayatını yaşayamamasının, Henna'yla çekip gidememesinin nedeni, babasına karşı duyduğu suçluluk hissi, onun tekerlekli sandalyede olmasının nedeninin tamamen kendisi olduğunu düşünmesi... Düzgün iş yapmayan at çiftliğinden para gelmediği için Bodhi'nin babasına bakabilmesi için okuldan atılmaması lazım...

    Yani aslında o kadar çok şey yazdım ama aslında o kadar az şey yazdım ki yukarda... yazdığım şeyler kitabın 50 sayfasını zor anlatıyordur.

    Harikaydı. Bayağı bir korkuttu beni ama korktuğum başıma gelmedi ve epilog kısmını hiç yazmasaydı keşke dedirtse de
    b a y ı l d ı m.
  • Bayram, yılbaşı, doğum günü gibi özel günleri kaç yaşında ve hangi koşullarda olursa olsun çocuksu bir neşeyle karşılayan insanlara daima özenmişimdir. Ben hiçbir zaman öyle biri olamadığım için belki.

    Herkesin aynı anda eğlenmesi ve neşelenmesi öngörülen ‘kutlu günler’ eşitsizliklerin de yitirilenlerin bıraktığı boşluğun da en ağır hissedildiği günlerdir aslında.
    Hayat zaten adil değildir ama onun da ötesinde bizimki gibi bir memlekette bir yılbaşı hediyesi olarak kısmetinize ne düşeceği belirsizdir; soğuk cezaevi duvarları da olabilir, uzak bir memlekette sevdiklerinizden ayrı olmanın hüznü de.

    Örneğin bundan yedi yıl önce ülkenin bir tarafında sokaklar ışıl ışıl yılbaşı coşkusu içindeyken diğer tarafında cenazeler geliyordu katırlarla, yer yarılmadı, hayat olağan seyrinde devam etti, yeni yılın gelişi kutlanabildi. Neyi kaybettiğimizi anlamamız zaman aldı…
    Yılın son günleri kazandıklarımızın, kaybettiklerimizin, bir takvim yılını neyle geçirdiğimizin hesabını kitabını yapma günleridir çoğumuz için… Ve gelen yeni yıla dair hayaller kurup -belki de hiç uygulanmayaca- bazı kararlar almak vakti.

    Lâkin biz bir vakittir bunlardan epey uzağa düştük galiba çünkü bir yıl sonra bugün hangi koşullarda ve nerede olacağımızı pek kestiremediğimiz, hatta sabah neye uyanacağımızı bilemediğimiz bir ülke artık bizimki. Sıklıkla kurduğumuz tek bir hayali saymazsak, hayal kurmak da epey zorlandığımız bir eyleme dönüştü.

    İşte soğuk ve gri bir İstanbul sabahında aklımda bu düşüncelerle yürürken ve bir yıl sonu yazısı nasıl olmalı diye düşünedururken tam karşımda Fındıklı’daki inşaatın cephesinde şu cümle karşıladı beni: “Şehir senin, hayat senin.”

    Şehir bir vakittir bizim değil halbuki, bu hayat da bir rivayete göre bizimdi ama biz mi seçmiştik orası şüpheliydi işte. Ömrümün sonuna kadar sevmekten asla vazgeçmeyeceğimi düşündüğüm şehir, çeyrek asırdan uzun bir zaman önce eski Köprüaltı’nda bağıra bağıra “Sen bize layıksın biz de sana İstanbul” diye şarkılar söylediğimiz şehir bu şehir değildi sanki. Haramiler hakkında fikir sahibiydik ama saltanatı görebilmek için biraz zamana ihtiyacımız varmış demek….

    Uğruna kimbilir nelerden vazgeçtiğimiz ve nelere katlandığımız, sokaklarında güldüğümüz, ağladığımız, sarhoş olduğumuz, sevdalandığımız, ayrılık acısı çekip kendimizi sokaklarına vurduğumuz, bir sengine değil yekpare Acem mülkünü, bir ömrü fedâ etmekte beis görmediğimiz şehirdi ya burası biz yabancı olmuştuk belki de.

    Bu hayatın ve bu şehrin bizim olduğuna dair hatırlatma üstüne, zaman zaman ülkeden gidenlerin yazdıklarını okuduğumda düşündüğüm şey geldi aklıma; gidenlerin gittiği yerde yabancı olması normal ve belki nispeten aşılabilir bir durumken kalanların kendi şehrine yabancılaşmasına bir çare var mıydı acaba? Şair “Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” dizesini yazarken bizim bugünlerimizi düşünmüş olamazdı sanırım.

    Birkaç gün önce okudum; ülkeden ayrılanların oranı bir önceki yıla göre yüzde 48 artmış 2018’de. İstatistik olarak da çarpıcı elbet ama asıl yanımızdaki yöremizdeki eş dosttan memleketi terk-i diyar eyleyenleri düşündüğümüzde, ete kemiğe büründüğünde, boğazımıza düğümleniyor bu iki haneli sayı.

    Türkiye’den gidenlerin hissiyatına dair yazılanlar oluyor arada, ‘geride kalan olmak’ üstüne ise söylenebilecek pek bir şey var mı bilmiyorum. Bildiğim, cesaretle veya erdemle bir ilgisi olmadığı ikisinin de. Üstelik gidenin de kalanın da kırk türküsü varsa kırkı da aynı ağrı üstüneyken. Umutsuzluk aynı umutsuzluk, kasvet aynı kasvet…

    Yaşadığımız toprak parçasıyla aramızdaki gönül bağı, üstündeki canlı cansız varlıklarla, mekanlarla, insanlarla, yaşayış biçimimizle teşekkül eder. Hatıralarımıza eşlik etmiş şarkılarla, hafızamıza yerleşmiş tatlar ve kokularla. Bunlar eksildikçe biz de aidiyetimizi sorgulamaya başlarız.

    Bir de tanık olduğumuz veya öznesi olduğumuz adaletsizlik var tabii sorgulatan, bazen bildiklerimizi unutturan. Adaletsizliklere baka baka görme ve gördüğümüzü idrak edebilme yetimizi yitirdiğimiz günlerin hiç eksikliğini çekmedik bu yıl da. İnandığı değerleri inkâr edenleri de gördük, inandığını söylediği için mahkeme önlerinde bedel ödettirilenleri de.

    Yıl sonları geriye dönüp bakmak için iyi bir zamandır, geçmiş güzel günleri hatırlamanın buruk hazzına karşılık, karanlık günlerin bizi getirdiği hâl üstüne de kafa yormaya vesile olur. İnsan çoğu zaman yaşarken anlamaz zamanın ruhu denen şeyin bazen nelere mal olabileceğini, en ağırı bu olsa gerek.

    Yaşlı başlı sanatçıların ömürlerinin son demlerinde sınandıkları hâller buna örnektir sanırım. Yahya Kemal’in şu dizesini ve o dizenin geçtiği şarkıyı hatırlatıyor bazen tüm olan biten , “Bir bitmeyecek şevk verirken beste Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.”

    O tel çoktan koptu ama yeni bir yılı sevdiklerimizle ve iyi dileklerle karşılamanın bir anlamı olabilir, ahenk bozulsa bile ebediyyen kesilmesin, umuda dair birbirimize verdiğimiz bir ses olsun diye.

    Bunu iyimserliği elden bırakmamak ile filan açıklamak istemem, nitekim Terry Eagleton ‘İyimser Olmayan Umut’ adlı kitabında “Bir durumun iyiye gideceğine inanmak için birçok makul neden olabilir ama sırf siz iyimsersiniz diye bunun böyle olmasını beklemek bunlardan biri değildir” der. Bir mizaç olarak ‘Hayata hep iyi yanından bak’ düsturundaki gibi bir ‘profesyonel iyimserliği’ de “Çilli veya düztaban olmak ne kadar erdem ise bu da o kadar erdemdir” diye açıklar.

    İyimserlik telkin eden öğretilerin kimseye bir faydası yok, hele de ömrümüz iyimser olamayacağımız bir dünya düzenine isabet etmişkken. Ama umudu elzem kılan, kötülüğe ve adaletsizliğe karşı çıkma zaruretimiz olduğunu hatırlatan da yine bu aynı dünya düzenidir…

    Bu şehir bizim, bu hayat bizim demekten geri adım atmayacağımız, kötülüğe karşı sözümüzü söylemekten vazgeçmeyeceğimiz daha mutlu bir yıl olsun bu. İster cezaevi duvarları ardında, ister uzak diyarlarda, ister yanıbaşımızda, aynı dünya tasavvuruna inanmış, aynı şeylere öfkelenip kederlenmiş iyilerin ve haklıların kazanacağı bir yıl olsun…
    (Hürrem Sönmez)