• 160 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Vasiyetim şu...
    Varsa param, hepsini bağışlayın. Vücudumda kullanılabilir ne kadar organ varsa ve kime ne yarıyorsa, dağıtın. Ama kalbimi vermeyin. Kalbim sadece ona ait ve hep öyle kalacak. Ben ondan başka kimseyi sevmeyeceğim, sevemem. Çünkü onun baktığı gibi bakamaz kimse bana. İçimden hep “ beni neden sevmedin” diye sordum.
    Olsun.
    En azından sevdim, bu ikimize de yeterdi. Bu bedende bu kalp sadece olna ait diyorum işte, sevmese de ona ait. Kimseye vermeyin. Bencil olduğumu mu düşünüyorsun? Bana sorarsan o bunu hak ediyor yine de. Kimse bunu bana çok görmesin. Hayatı boyunca kimseye sevgi besleyememiş bir adamın son isteği bu.
    Kalbimi ona verin. Kabul etsin.
    Hal ediyor muyum bunu? Bilemem.
    Belki de etmiyorumdur...


    Harika bir yazı, daha ne olsun...
  • "Hadiseleri ne kaba çerçeveler içinde hapsediyorsunuz. Dünya umduğunuz gibi dört köşe değil."
  • 248 syf.
    Türk edebiyatında en sevdiğim yazarlardan biri olan Nazan Bekiroğlu'nun merak ettiğim kitaplarından biriydi. Beni öncelikle kendine çeken ismi olmuştu.Divan edebiyatında hani Fuzuli diyor ya" Aşk mumdan gemilerle ateş denizinde kürek çekmektir. " Nazan Bekiroğlu bunun gibi imkansızı tasvir etmek için mi böyle bir kitap adı seçti bilinmez. Bir kez daha ismim ne kadar önemli olduğunu hem yazdıklarıyla hem de kitabın içeriğiyle gösterdiği için okurken de bir hayli keyif aldım. Kitap birbirinden güzel altı hikayeden oluşmakta aynı zamanda yazarın okuduğum altıncı kitabı. Kitaba Elif ve Be'nin hikayesiyle başlıyorsunuz önce bir tekrar aşka kucak açtırıyor peşinden hayal kırıklığı... Kitabın sonlarına doğru cam ve taş ustası selamlıyor sizi ve İsimle Ateş Arasında kitabından da tanıştık olduğum Nihade'yle tekrar karşılaşıyorum. Nihade'yi bir kez daha okumak bilmek benim için sevindiriciydi. Daha detaylı derine inilmiş kadın kimliği duyguları iyice irdelenmiş bu sefer. Ben en çok Nihade'yi sevdim. Umarım siz de keyifli okursunuz.
  • 191 syf.
    ·2 günde·9/10
    "Ama daha ayrıntılı, sevgili dostum, çok hızlı gitmeyin."

    Proust hakkında tez yazmış olan Kereviz arkadaşım bu kitap ve genel olarak Proust okumaları hakkında daha içselleştirilmiş bir bilgiye sahiptir. Ben kitabı sadece Kayıp Zamanın İzinde serisine başlamadan mı yoksa bitirdikten sonra mı okumalı ya da kitabı edinemeyenler açısından çok kısa bilgilerle Proust'a ve Kayıp Zamanın İzinde'ye ön hazırlık olması açısından sunacağım.

    Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir kitabı kendi görüşümce Kayıp Zamanın İzinde serisine başlamadan önce okunması gereken bir kitaptır, eğer serinin yarısında olsanız dahi bir şey kaybetmiş değilsiniz. Zira Proust okumalarınızdan aldığınız payı ne kadar artırabilirseniz Proust'un sizin yaşamınıza etkidiği payı da o derece artırırsınız.

    Misal olarak Swann'ların Tarafı romanında karşılaştığımız kuvvetli anne-çocuk ilişkisi çocuk Proust'un gerçekte anne Proust'a duyduğu şiddetli sevgiden kaynaklanmakta. Proust'un neden bu kadar uzun ve detay içeren cümleler yazdığını merak ediyor musunuz? Annesine yazdığı mektup ve yazılarda uyku düzeni ve günlük rutinleri hakkında çok yüzeysel yazılar yazmasının ardından annesinin çocuk Proust'tan daha çok detay istemesi sayesinde!

    Babası Adrien Proust'un doktorluğundan gelen başarısını ve ezici otoritesini kıskanan Marcel Proust, kardeşiyle karşılaştırıldığında fiziksel ve ruhsal güç, yeteneklilik, sağlık konularında da çok terstir. Kayıp Zamanın İzinde serisi sırf bu ailevi sebeplerden ötürü bile bir başkaldırı, Marcel'ın kendi Marcel ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinde en tepede bulunma güdüsü olarak görülebilir.

    Kayıp Zamanın İzinde serisi bir iyileştirme romanı olarak ve kendi gözlerimizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyamıza bakmamızı gerektiren bir bakış açısıyla okunmalı. Yaşamdan keyif almaya başlamanın yollarını detaylarda ve izlenimlerde sunan Marcel Proust, aynı zamanda zamanı boşa harcamayı da bırakmamızı istiyor. Herkesin, okuduğu bir romanda kendini bulmak ve bir karakteri içselleştirmek istemesi gibi Kayıp Zamanın İzinde serisindeki karakterlerin hayatlarının da bizim kimliklerimizden, duygularımızdan ve izlenimlerimizden o kadar da farklı olmadıkları anlatılıyor.

    Aşırı ama aşırı kibarlığıyla "Proustmak" gibi bir eylemi yaşadığı dönemde insanların ağzına pelesenk eden, serisinde bahsettiği kasaba olan Combray'den esinlenmesiyle Proust keklerinin satıldığı kasaba pastanesine turistleri akın ettiren, klişeleri kabul etmeyip kalıpların dışında yazmayı icat etmek isteyen, Woolf'un yazma isteğine kendi yetenekliliği sebebiyle sekte vuran, kitaplarında bahsettiği kontlar ve dükler minvalinde pek çok arkadaşı bulunan Marcel Proust'tan başkası değil. Fakat Proust'u ve edebiyatını esas şekillendiren hiçbirimizin kıymetini bilemediği fiziksel ve ruhsal acılardır. Ne annesi ne babası ne de arkadaşlarından herhangi bir tanesi bile Kayıp Zamanın İzinde gibi bir başyapıtın onun tarafından yazılacağını tahmin edemezdi. Halil Cibran'ın dediği "Şayet kış; "Bahar kalbimdedir benim." deseydi, kim inanırdı kışa?" cümlesindeki kış Marcel Proust'un çocukluğu, bahar ise kalemi eline aldıktan sonraki çağlarıdır.

    Gerçek aşkı bulamama sendromundan ve yüzyüze kaldığı derin saplıktan dolayı kendini durmadan mastürbasyona veren, erkeklere duyduğu eşcinsel eğilimlerin de pek karşılık bulamamasıyla beraber anne Proust'un "Bey, bu Marcel'a bir kız bulalım artık" demesiyle baş gösteren anlaşılmamak, rahatsızlık ve acı çekme tohumları ileride kendine astım, beslenme sorunu, sindirim sıkıntıları, cilt duyarlılığı, fare fobisi, sürekli soğuk olması ve üşümesi, yükseklik farkından rahatsızlık duyması ve sesli öksürmesi gibi fiziksel tezahürlerde yer bulur. Kayıp Zamanın İzinde karakterlerindeki sosyetik figürler de özellikle bu sosyetik dış görünüşlerinin altında büyük vasatlıklar ve noksanlıklar taşıyan dümdüz insanlardır.

    Proust artık bazı şeylerden rahatsız olmanızı istiyor, bazı gerçeklerden acı çekmenizi istiyor. Nasıl ki sürdüğünüz araba bozulmadıkça sizin o arabayla ilgilenmemeniz gibi hayatlarınızda da çeşitli sorunlar oluşmadığında kendinizle ilgilenmediğinizi yüzünüze vuruyor. Bir adam düşünün, delicesine astım ve çiçeğin her türlüsünden alerji kapan biri. Yahu ben sırf alerjik bronşiti geçirebilmek için 4 yıl aşı oldum. Fakat Proust böyle yapmıyor. Acılarının hepsine karşı dimdik duruyor, onlarla başa çıkıyor ve doğayla, insan doğasıyla, detaylarla ve izlenimlerle dost oluyor. Hatta üstüne insanın bitkilerle ilişkisini belki de en detaylı anlatan etnobotanik yazarı oluyor! Kendimi bu kitaptan sonra Proust'un yanında çok zavallı hissettim diyebilirim.

    Unutmayalım ki, her şey sanat için potansiyel bir konudur. Tuttuğunuz bilgisayar faresinin hareketlerinden, kafamızı sağa çevirdiğimizde uçan martıların havadaki eğrisel uçuşlarına; binaların toprak tarafından sert bir şekilde tutulmasından, pitoresk bir manzaraya karşı hissettiklerimizin manzaranın içerisinde bulunduğumuzda artık o kadar hisli olmamasına kadar. Kayıp Zamanın İzinde serisi de etrafımızda devinen bütün hareketler ve canlılar bütününün aslında bir kitapta ne kadar da gerçek hayatlarımızla benzeşik olabileceğinden yola çıkılarak okunmalı. Proust'u hayatımıza sadece okuyup kenara atmak için değil, aynı zamanda izlenimlerimizi detaylandırıp hayatın zaman skalasını yavaşlatabilmek adına uyarlamalıyız.
  • Bir keresinde bir kızı sever gibi olmuştum; bu kız bana söylemişti, her şey gibi aşk da soluklaşır demişti. Kendi de soluk benizli, zayıf bir şeydi. Dediği gibi olmuştu. Aşk da soluklaşmıştı. Artık ne sevgi kalmıştı, ne ülkü, ne de itici gizli mezhep. Hepsi tutuklanmıştı. Eve kapanmalıydı insan, daha hiç çıkmamalıydı, gerçekten çıkmamalıydı. Çok yoruldum diye söylendim, bir ağacın gölgesine yaslanıp; dolaşacak, evden çıkacak gücüm kalmadı. Evlensem iyi olacak.”
  • Günümüzde ister bir terörist, ister bir kahraman olarak anılsın, Mahir Çayan ne biri ne de diğeridir. O, yaşadığı topraklara nüfuz eden gericiliği, kapitalist saldırganlığı, ırkçılığı ve toplumsal ve ekonomik adaletsizliği türlü biçimlerde görmüş, anlamış ve çözüm yolları araştırmaya başlamış, rasyonalist bir insandır. Ne kahraman ne de terörist olmak gibi bir niyeti yoktur. Onun amacı, ülkenin içine düşürüldüğü yar sömürge durumdan kurtarılması ve akabinde sosyalist bir topluma geçilmesidir en basit anlatımla...