• Bu bir anlatı olsun hatta bir nevi dertleşme.

    Pembe mi mor mu ?
    Bu soruyu kaç defa sordunuz kendinize veya çevrenize ?
    Ben eflatun diye bir rengin varlığını öğrenene kadar sordum.Böyle bir rengin adını öğrendiğimde yedi yaşındaydım, beş yaşındayken annemin bana ördüğü kazak sayesinde öğrendiğim yavruağzı renginden sonra duyduğum en havalı renkti.Söylemesi de değişik ve güzeldi ağzın önce açılıyor sonra büzüşüyor komik yani:Eğlenceli.Üstelik nasıl da güzeldi hem mor vardı hem pembe ! Pembe aşığı,mor sevdalısı bir kız çocuğu daha ne isteyebilir ki harika bir birleşim.
    Bu renkle tanışmam arabayla önünden geçtiğimiz bir apartman sayesinde oldu hayatımda gördüğüm en harika apartmandı küçüktü ama benim küçük bedenim için büyüktü,beyaz Pimapen camlarıyla dantelli tülleri arasındaki değişik renkli menekşelere kadar gözümü kapattığım an karşımda beliriyor bugün bile.İlk olarak Pembe dedim heyecanla evin rengi hakkında yorum yapacak kapasitede gördüm kendimi. Kafamdan bir ses "Hayır ya mor a daha çok benziyor." dedi. Kafamdaki kavganın bir sonucu olmadığını anlayıp bir bilene danıştım hemen.O zamanlar şimdikinden daha akıllıymışım galiba yine kafama takılan her soruyu böyle soruyor olabilsem belki hayat daha kolay olur belki de artık daha iyi bir bilen yoktur.

    Annem o gün tanıştırdı beni eflatun ile, en sevdiğim olmuştu bir anda kalbimin ortasına gelip konmuştu.Hep o yolu kullandığımız yerlere gitmek isterdim yine aynı yoldan geçelim yine göreyim eflatun evi diye. Arabayla yanından geçtiğimiz o birkaç saniye yetiyordu bana.Asla direkt olarak söyleyemezdim eflatun evi görmek istediğimi bu bir sırdı çünkü kendim ve kendim arasında olan bir sır.

    Okumayı öğrendikten sonraki geçişimizde adını okudum apartmanın:Avcı apartmanı. Ne kadar çirkin bir isim diye düşündüm. Böyle güzel renkli bir yere Prenses veya Barbie gibi bir isim koyabilirlerdi Avcı ne kadar da kötü.İsmini sevmesem de orası benim için hep değerli oldu ve hep bir sır.
    Bir süre sonra yolumuz değişince Avcı apartmanını da eflatun aşkımı da unuttum.

    Küçücük bedenimin kocaman olduğunu düşündüğüm ortaokul günlerinden bir gün yine aynı yoldan geçtiğimiz zaman yepyeni bir renk karmaşası beni şaşkına çevirdi kırmızı,siyah,beyaz çizgilerden ve geometrik desenlerden oluşan büyük bir bina.Bu şaşkınlığımın asıl sebebi bu görkemli bina tam olarak Avcı apartmanının yanına yapılmıştı.Uzun zamandır görmediğim eflatun güzellik artık yaşlanmış,yer yer boyaları atmış hele böyle ihtişamlı bir binanın yanında boynu bükük bir ihtiyar gibi kalmıştı.Ne kadar güzel olursa olsun bana Japon tapınaklarını andıran bu yeni binayı hiç sevmedim.İlk göz ağrımı gölgede bırakmayı amaçlayan bu şatafat da neyin nesiydi olamazdı,olmazdı,olmadı.
    Hala yolumuz oradan farklı olduğu için çok uğrayamadığım bu öfke bir süre kafamı kurcaladı sonra da geçti.

    Birkaç yıl önce yine yolum düştü oraya liseliyim ve hala asabiyim, şatafat düşkünü çizgilerin rengi solmuştu bu görüntü beni sevindirdi kimse ilk göz ağrımın yanında havalı havalı duramazdı.Çok sevdiğim Avcı apartmanı da tadilat geçirmiş pasparlak bir eflatunla bana göz kırpıyordu.Rengi bir ton koyulaşmıştı ama olsun o hala çok güzeldi.
    Bu etkinliği görünce bu şehre ait aklıma gelen bu anım daha da gerçekçi olsun diye gidip dünya gözüyle görmek istedim.Birkaç yıl önceki halimden çok farklıydım bir sürü şey yaşamış gerçekten büyümüştüm ya da öyle düşünüyordum,çocukluğumdaki bu yarışı hala sürdürüyor muyum merak ettim ve görmeye gittim.Artık önünden bir alt geçit geçen bir yol ile karşılaştım hatta bulamayacağım için baya endişelendim iki apartman yine aynı yerde duruyordu rengi solmuş bir eflatun ve yanında yavruağzı renkli bir bina.Gülümsedim ve devam ettim.

    Bu şehri hiç sevmedim,sevemedim.Ama öğrendiğim her şeyi bu şehirde öğrendim.En iyi arkadaşlarımı burada tanırken en kötüleriyle de burada birlikteydim.En mutlu günüm diye sevindiğim gün aynı toprağa basarken "Daha fazla dayanamıyorum yaşayamam" dediğimde yine aynı şehrin havasını soluyordum. Hayat asla her şeyin istediğimiz gibi olmasına fırsat vermiyor belki de istemiyor.Şimdilerde durup durup geçmişi özlüyorum herkesin dürüst olduğu güzel günlerimi, evet yine bu şehirde yaşadığım geçmişi.Burası kaderim mi yoksa sadece vakit geçirdiğim,hayatın beni öylesine fırlattığı bir yer mi bilmiyorum ama o iki apartmandan çok şey öğrendiğimi biliyorum.

    Not: Gittiğim gün o apartmanların fotoğrafını çektim ama buraya koymamayı tercih ettim çünkü gerçekler asla hayalimizdeki gibi mükemmel olamıyor.
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
    O
    Allah (cc) herkese böyle eş nasip eylesin … SON..

    #38883893 👈
  • SENA

    elim ayağım
    epeydir kimin kime ne anlattığını bilmiyorum
    adında hem ekmek hem gül geçen kimseyi görmedim
    tanımıyorum
    ben biraz yavaş
    günde beş defa hiçbir şey yapmayan biri
    ben biraz en üzgün baharatlara fena meyilli
    mümkünse haşhaş
    yoksa benzeri sözcüklerle de kırabilirim kalbimi
    diyelim zencefil
    diyelim hatmi

    elim ayağım
    başımdan geçenle aklımdan geçenin karıştığı bu masal
    aşk her şeyi daha yavaş yapmaktır diye diye yürüdüğüm bir sokak
    kalbinde tef ve delik
    kalbinde dünya lekesi taşıyan bir çocuk resmi demişti
    madem günde beş vakit kalkıp sana baktım
    madem dünyanın bu kadar sabahını ben uyandım
    ben uyudum bu kadar uykusunu
    diledim dünyaya fena inanmış bir yüzüm olsun
    kendimi seninle öldüreceğim dediğim feci bir kalbim
    bir elim
    bir ayağım
    ağzıma doldurduğum rüzgarla üfleyeceğim sözlerim
    diyelim fena
    diyelim feci

    elim ayağım
    artık nereye ne götürdüğümü bilmediğim bu sapakta
    sesini burada bırakıp giden şeylere baharat diyen o aktar dedi
    tamam olmak küfür
    tamam etmek hâşâ
    bir ömür ağrıma gitse de dünyadan oluşmuş harfler
    yarım dalgın ve kusurlu geldim ben buraya
    günde beş defa hiçbir şey yapmamaktansa
    kalıp sana baktım
    kalıp sana bakmak oldu dünya
    baharatları tek tek
    zamanın bizi nasıl terlettiğini tane tane
    dünyaya inanmış bir yüzü üzgün üzgün anlattım sana
    dedim belki de bir yere üzgün üzgün bakmaktır dünya

    dağlarına yedi
    çarşılarına bir kez kar yağan doğu
    durup beklemenin durup beklemekle devam ettiği günler
    uyanınca da süren rüyalardan geldim ben buraya
    diyelim fesleğen vardı
    durup fesleğen çalıştım buralarda
    diyelim fesleğen çalışmış kadar yoruldum ben dünyada
    bil dedim
    ilk kez ekmek ve gül geçecek yanımızdan
    ilk kez ekmek ve gül geçecek adımızda
    yalvarırım beni dünyaya bulaştırma

    elim ayağım
    ilkin ruhunu ve duvarını duayla koruyan bir evde karıştı aklım
    karıştı kalbim
    doğu dağlarını yedi diyen ninem
    her baktığını görmesin diye su içirdi kız kardeşlerime
    rüzgar yedirdi her bildiğini demesin diye
    işte ona hep bir çukurdan baktım
    hep yutkundum ninem ve dünya demeden önce
    dağlarını yiyen doğunun adıyla bakışsız bu yüzü seçtim kendime
    dedim belki de bir yutkunma yeriydi hayat
    o avlu
    o dam
    o çocukluk
    dedim belki de bir yutkunma yeriydi dünya

    elim ayağım
    yani kalbi yutkunmakla dolu kız kardeşlerim
    bu nasıl mümkün
    saçlarından başladılar konuşmaya
    dedim değil mi ki simsiyah yaşımdayım
    değil mi ki ekmeğimi yüzümün teri içinde yedim
    ben de gitmeliyim artık o en fena bitkilere
    çağırdığım haşhaş
    gittiğim hatmi
    olduğum zencefil
    aslında hep bir odun sarsınlar onu içeyim dedim kendi kendime
    duvarımızda dua
    dualarda büyülü o nine

    elim ayağım
    taşıma düşman beğendirmekle geçirdiğim o günlerde
    ben iyiyim de kalbim delik
    ben iyiyim de burası doğu
    ben iyiyim de çevrem kötü diye tarif edildiğim her yerde
    bu farz dedim bu farz
    bu kesmediğim şeyleri uzatıyorum sanmanızdaki uzun kusur
    bu kalbinizin kenarındaki yavaşlık
    cümlelerimi yarım
    beni duman eden her neyse onun adına
    bu nasıl mümkün ki
    önce gözlerimden başladım ben konuşmaya
    akşamını gördüm dünyanın
    merak kuşku ve bekleme yerlerini
    hayatın beni tahtaya çıkardığı bir sabah
    kırıldı dünya soğuktur diye yazdığım o kalem
    o ayna

    gördüm
    nereye gitsem ben dik gölgem kamburdu bu dünyada

    elim ayağım
    sen gittin yağmurun sürdü sonra
    denediğim taş çarşıları oldu dünyanın
    sabır bitkileri
    kırk uykusunu uyuduğum doğu
    kırk yolunu yürüdüğüm sokak
    hayat hep tuhaf bir yapışkanlıkla kaldı boynumda
    dedim kırk sesle yıkansam da gitmez kalbimden sesin
    ben dik gölgem kambur
    bu leke başka

    S. Kömürcü
  • Uykunda ağlıyorsun...
    Uykunda öpüyorum seni... Korkmadan ağlıyorum
    seninle...
    Senin için bir şey yapamayışıma, seni bu dünyada
    yapayalnız, kimsesiz bırakışıma ağlıyorum...
    Senin için gerçeklik yok, bu hayat, bu hayatın
    kuralları yok... Kendine nasıl derinden ve katıksız
    inanıyorsan, bu hayata, bu insanlara da öyle
    inanıyorsun... Bunu sana ben anlatamam. Bak bu sensin,
    bak bu da hayat, bu da kuralları; bak, insanlar seni
    aslında nasıl görüyor, yok bu hayatta duygularının
    karşılığı, diyemem. Seni sevginden uyandıramam...
    Yıllar önce senin olduğun yerdeydim ben de. Tam orta
    yerde. Benim de saçlarım sevecen bir kardeşlik
    kokardı.
    Herkese koşarken açıkta kalırdı öldürülmeye en açık,
    en savunmasız yanlarım. Nereme bıçak saplanırdı
    bilmezdim, ama hep yersiz kanayan o zavallı saçlarıma
    dostluklara gölge düşürüyor, diye kızardım...Umudu
    ürkütüyor diye yaralarıma kızardım... Ben en çok beni
    yaralayanlara koşar; bir suç, bir yanılgı varsa,
    çoğunu omuzlamak için kendimden vazgeçerdim...
    Sırf sevgiler bitmesin, sırf hayatın sevinci
    gölgelenmesin, dostlukların son günü gelmesin diye
    üstüme alırdım bütün günahları, bütün yanılgıları,
    geçmiş ve gelecek bütün kötülükleri... Sevginin
    umutları sürsün diye, göze alırdım kalbime akıtılacak
    zehirleri... Göze alırdım eksik yaşanmış bütün
    sevgilerin tanığı ve sürgünü olmayı...
    Sonra baktım kimsesiz ve tesellisiz ölüyorum... Gördüm
    kendimi nasılsa. Gördüm anısız ve habersiz öldüğümü...
    Son kez baktım etrafıma, bir yakın, bir içten ses, bir
    kardeş kokusu aradım kendime. Bağlanmak istedikçe
    öylesine kopmuştum ki insanlardan, öylesine çok
    sevmiş, öylesine çok inanmıştım ki, nasıl oldu
    bilmiyorum, içimden bir kötülük, bir acımasızlık;
    içimden zavallı bir intikam duygusu çıkartıp, o yaralı
    kendimi, beni ben yapan o kimsesiz sevgimi o boşluktan
    çekip aldım... Aldım onu ve korumaya başladım.. O
    yaralı, o parçalanmış, o kimsesiz sevgimi, kötülükle,
    acımasızlıkla, hırsla, kıskançlıkla korumaya
    başladım... O da yetmedi, yazmaya başladım sevgili.
    Yazmaya... Ne hissedersem, ne hissedeceksem, hayatımda
    ne varsa, her şeyi yazmaya başladım...
    Yazmak, acılardan, aşklardan, yitirişlerden, itilip
    kakılmalardan kurtulmanın en geçerli yolu oldu benim
    için...
    Kimse elimden söküp almasın diye o yaralı, o kimsesiz
    sevgimi ve bir daha o karanlık boşluğa düşmemek için
    yazmaya başladım...
    Yıllar sonra şimdi sen o boşluktasın. O yaralı, o
    kimsesiz sevginle bir zamanlar benim olduğum yerdesin.
    Saçlarındaki kan kokusunu buradan duyabiliyorum. Bu
    kokuyu iyi bilirim. Çünkü yıllarca, sevginin peşinden
    koşulsuzca koştuğum o yıllar boyunca hep kendi kanımı,
    hep bu kokuyu koklamak zorunda kalmıştım...
    Arzuladığım ne varsa her şey karşılıksız kaldı bu
    hayatta. Saçlarımdaki kan kokusu şimdi içimde sahipsiz
    bir nefrete dönüştü...
    Kin öyle bir şeydir ki sevgili, her şeyi; yaşanmış ve
    yaşanan bütün sevgileri, gerçek adına ne varsa her
    şeyi çamurunda gizler.. Gün gelir, artık hiçbir şey
    anlaşılmaz olur. Haklılar haksızlara, kurbanlar
    cellatlara, sevgiler nefretlere karışır... Ve bir
    bakarsın, sen de bu acımasız hayatın hakemliğini kabul
    etmişsin. O kanlı nehrin kenarına gider ve günlerce,
    hatta yıllarca oradan düşmanının cesedinin geçmesini
    beklersin... Bu bekleyişin sonu yoktur. Çünkü
    düşmanlarının sonu yoktur... Biri biter, diğeri gelir
    ardından. Ve sen düşmanlarınla uğraşmaktan bezgin ve
    kimsesiz sevginle uğraşmaya dayanamaz, öylece
    kalırsın...
    Yalnızlığınla birlikte düşersiniz boşluğa. O çok
    korktuğun boşluğa... Öyle kirletirsin ki yalnızlığını,
    o kirlettiğin yalnızlığını sevsinler diye, dünyanın en
    samimiyetsiz insanlarına, kardeşim, diye sarılırsın...
    Biliyor musun, sen benim o çok eski halimsin... Sana
    bakıyorum yazılarımı yazdığım bu soğuk, bu uzak
    odadan. Bana umutsuzca sevdalanmanı seyrediyorum.
    Bende hiç umut yokken, beni vazgeçilmezin yapmanı
    seyrediyorum... Seni seyrediyorum sevgili, seni...
    Saçlarındaki kan kokusunu içime çekiyorum. Yıllar
    önceki kendi kokumu içime çekiyorum... Hayır,
    acımıyorum sana, sendeki kendimi özlüyorum en çok.
    Sendeki o çocuk cesaretini, o çıplak sevgiyi
    özlüyorum. Sendeki o kanayan, o kimsesiz, ama saf, o
    tepeden tırnağa sevgiye inanan kendimi özlüyorum...
    Bedelsiz, acıtmayan, hesap sormayan ve çok savunmasız
    bir güzelliğin vardı senin... Duygusuzlara göre çok
    kolaydın. Kurbanın o doyumsuz şehveti vardı sende. En
    kırgın, en yaralı insanları bile bir cellat yapardı o
    saf, o gerçeküstü sevgin...
    Seyrederdim seni o uzak odamda, bir şey yapamadan
    seyrederdim seni yazarken...
    Buruk bir sevinçle izlerdim cellatlarınla sevişirken
    aldığın hazzı. Nasıl da kıskanırlardı seni,
    kendilerine duyduğun sevgiyi bile kıskanırlardı...
    Seninle sevişirken aldığın o inanılmaz hazzı
    kıskandıkları gibi... Sen o çıplak, o bedelsiz
    sevginle bütün dengelerini bozardın onların. Aldığın o
    hazla kendilerine duydukları o bütün sahte güvenlerini
    derinden sarsardın... Senin bu sınırsız hazzı, bu
    çıplak sevgiyi, bu derin ve çılgın bağlanışı onca
    yitirişler, onca göze alışların sonucunda kazandığını
    anlamazlıktan gelirlerdi... Ne kadar zevk alsalar da
    bu kimsesiz sevginden, her yakınlığa hazır oluşundan,
    çabucak bağışlamandan, yine de seni kendilerine
    benzetmek, dahası yorulmanı, güce ve gerçeğe teslim
    olmanı, onları bütün o kayboluşlarında,
    tükenişlerinde, yani her durumda, her şekilde
    kabullenmeni isterlerdi...
    Onları her halleriyle kabul ettiğinde ise senden
    korkmaya başlarlardı... Çünkü öylesine korunaklı,
    öylesine derinlerde saklıydı ki sevgileri, seni
    anlaşılmaz, tuhaf, hatta bulaşıcı bir hastalığa
    yakalanmış, tehlikeli biri gibi görmeye başlarlardı...
    O çıplak, o sahipsiz sevgin yıllar önce terk ettikleri
    kalplerini, düşlerini, inançlarını hatırlatırdı
    onlara. Çekiciliğine kapılıp yanına geldikleri anda ve
    seni anlar anlamaz ölümcül bir ürküntüye kapılmaları
    bu yüzdendi...
    Çünkü bugünün insanı kimden korkuyorsa, kim ona yok
    ettiği kendisini hatırlatıyorsa onu öldürmek ister
    sevgili.
    Safı, çıplağı, koşulsuz seveni, kendisine yitirdiği
    insanlığını hatırlatanı öldürmek ister...
    Kabul et artık, kimi sevsen, kimin özgürlüğünü istesen
    ölümünü istemedi mi senden. İstemedi mi... Kabul et
    artık...
    Ben onlardan hiç olmadım. Ben gözümü senden hiç
    ayırmadım. Çünkü sen benim saf çocukluğumdun. Sen
    benim o yaralı, o kimsesiz gençliğimdin...
    Hayatı bitirdiğim yerde sen yeniden başlıyorsun..
    Dokunurken içimi acıtan başında benim kanım var...
    Anla artık, seni değil, en çok kendimi yalnız
    bırakıyorum o rutubetli evde... Senin o affedemediğin
    kalbinde yatıyor benim tek ve gerçek sevgim...
    Tek umudum senin bu savunmasız halin. Senin bu
    kimsesizliğin... Uyumsuzluğun. Tek çıkışım senin bu
    deli, bu çıplak sevdan...
    Kötülüklerin yok muydu, yok muydu hırsların... Vardı
    elbet. Ama öylesine acemiydi ki hırsların;
    kötülüklerin bu hayat karşısında öylesine çaresiz ve
    öylesine masum kalırdı ki, sonunda yine sana dokunurdu
    zararı; karşındakileri değil seni engellerdi o
    kimsesiz öfken... Kötülüklerinin zararı sonunda sana
    dokunmasaydı, yenseydin karşına çıkanları, yenseydin
    kalbini, hayat senin için hiçbir zaman böyle
    olmayacaktı... O kutsal, o hiç sönmeyen ışık nereye
    gitsen ardından gelmeyecekti... O sevinçli ıstırap
    kalbini hiçbir zaman böylesine içtenlikle
    ısıtmayacaktı.
    Bu şehri ebediyen terk edip giderken, bana söylediğin
    o son sözde saklı olmayacaktı hayatımızın gerçeği:
    'Hayatın kuralları derdin hep, biliyor musun, bu
    hayatta hiçbir şeyi başaramadım ben...'
  • 400 syf.
    Kendimce yaşayıp giderken ne zaman, nasıl çarpıldığımı , kimde kaldığımı anlatmam güç. Hiç beklemediğin bir an, sanki tüm boşluklar bir kişiyle doluveriyor. Diyorlar ki; ayrılık olmazsa aşk olmazmış... Benden gittiğinde canımdan kopardığın parçalar mı ilden ile savrulmama, bilincimin bulanmasına sebep oldu, hemen ardından aldığım ölüm haberin mi? Bilmiyorum. Son kez gösterdiklerinde kalbinin üzerindeki örümcek ağı gitmiyor gözümün önünden. Yoksa hep oradaydı da sen bile farkında değil miydin?
    Adım Bünyamin...Yazarım...İster kendimden kaçtığımı söyleyin, ister kaderinin bağlı oldukları çağırdı o diyardan bu diyara deyin, farketmez...

    Ateş, dilini bilmediği bir şeyi yakmaz...



    Delhi'den geldim İstanbul'a. Şah, Sultana gönderdi beni. İlimkârım. Birgün kader beni öyle bir yere sürükledi ki, o zaman, orada gördüm onu.Ruhhanede... Turuncu bir yağmur gibi ya da kuru bir yaprak...Kalbinin üzerindeki örümceği atıp ezdiğinde duydum sesini ilk.
    Diyorlar ki; ayrılık olmazsa aşk da olmazmış. Buldum dediğim yerde kaybettiğimde ,parmağımdan akan kan yüreğimde çağlamaya başladı...
    Adım Gülbadem. Padişahın hizmetkârıyım. Kaybettiğimi bulmak için o kapıdan geçmeye razı oldum. Ben, kaybettigimde kendimi buldum...



    Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil...
    Hikâyenin çoğunu bir papağandan dinliyorsunuz aslında. Aşk nedir, sır nedir, dostluk nedir bilen bir papağandan.

    Bir zaman İstanbul'dan Kars'a, başka bir zaman Delhi'den İstanbul'a uzanan bir hikâye Uzakların Şarkısı. Romanını yazmaya çalışan bir yazar, bir papağanın sırları, Osmanlı, isyancılar.... ve 13 rengin ifade ettiği 13 duygunun açtığı bir zaman kapısı anlatılıyor kitapta.
    Uçurtma Mevsimi ve Butimar 'dan sonra Uzakların Şarkısı yine zevkle okuduğum bir kitap oldu. Kaan Murat Yanık' ın anlatımı bu defa daha derin ve daha güçlü. Meselâ 13 rengin ifade ettiği 13 duygunun açtığı kapı gönül kapısıydı ve o kapıdan girdiğinde sevdiği kişinin kendi olduğunu görmesi de ikinin bir olmasının asıl sevgi olduğu...
    Okudukça birbirinden ilginç bağlantıları olan birçok olay karşınıza çıkacak.

    İçinde, sonsuza kadar inen bir kuyu hayal et. Ağzına kadar başkalarının düşünceleriyle dolu olduğun için kendi sesini bulamıyorsun. Konuşamıyorsun...

    Bazen kulaklarımızı tıkamak, gönlümüzün sesini duymak için gereken yegâne şey. Aradıklarımızı gözümüzle değil, gönlümüzle bulabiliriz zira...

    Keyifli okumalar...
  • "Seni korkutmak istemedim. Dönecek George tabii ki. Ben kendimden söz ediyordum. Gece burada tek başına bir adam düşün, işte ya kitap okuyor ya da bir şeyler düşünüp öylece oturuyor. Bazen düşüncelerini birine söylemek ister doğru mu yanlış mı diye ama kimsesi yoktur işte. Bir şey gelince bir de onu gördüğünden tam emin olmaz gösterecek kimsesi olmadığından. Yanındakine dönüp 'Gördün mü sen de?' diye sormaz ki. Bilemez ne gördüğünü. Soracak kimsesi yoktur ki. Ben de burada bir şeyler gördüm sarhoş edildim uyuyor muydum onu bilmiyorum. Yanımda biri olsaydı, 'Uyuluyordun' derdi belki bana, ben de o zaman 'Tamam,' derdim kendi kendime 'Öyle bir şey görmemiştim.' Ama şimdi hiç bilmiyorum görüp görmediğimi."