• 572 syf.
    ·6 günde·9/10
    Notre Dame’ın Kamburu genelde dünyalar güzeli çingene kızı Esmeralda’ya aşık olan iki adamın hikayesi olarak anılsa da aslında ardında bir dönemin tarihi, mimarinin önemi ve toplum eleştirisi var.

    Evet kitabın konusu güzel Esmeralda’nın toplumsal eşitsizlikten dolayı başına gelenleri kapsıyor. Suçsuz yere idama mahkum edilmesi, kilisenin zangocu olan çirkin Quasimodo’nun Esmeralda’ya aşık olması ve onun için yaptıkları, bakir kalmaya yemin etmiş bir papazın Esmeralda’ya aşık olup tutkusuna yenik düşmesi. Bunlar kitabın iskeletini oluşturan olaylar.

    Ama bütün bunların ardında, Notre Dame’ın Kamburu Fransa’nın karanlık günlerinden kesitler sunan bir roman. Paris’in sokaklarında kurulan idam sehpalarını ve haklı haksız asılan insanları da görüyoruz bu kitapta.

    Bu kitapla ilgili genel eleştiri çoğunlukla çok fazla tasvir ve betimleme içeriyor olması gördüğüm kadarıyla. Fakat bir noktada kitabın amacının da bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Hugo bu romanı 19.YY başlarında Paris şehir planlamacıları Notre Dame Katedralini bakımsızlığından ötürü yıkmak istediklerinde halkın ilgisini buraya çekmek ve katedralin yenilenmesini sağlamak için yazmış. Ve bunda da başarılı olmuş.

    Kitabın içinde bir bölüm var ki tamamen Notre Dame Katedralinin ve Paris’in tasvirine ayrılmış. Benim de okurken en zorlandığım ama neden yazılması gerektiğini de anladığım bir bölüm oldu. Buradan Victor Hugo’nun mimariye ne derece önem verdiğini de görüyoruz sanırım.

    Ben kitabı çok çok severek okudum. Kitabın iskeletini oluşturan hikaye muhteşemdi. Diğer her şey bu hikayenin yanına çok güzel bir şekilde yedirilmişti. Hugo vermek istediği mesajları sizi sıkmadan veriyordu.

    Şubatta Sefiller ile Hugo okumaya devam etmek için sabırsızlanıyorum.
  • 1008 syf.
    ·36 günde·Beğendi·10/10
    Ne yazabilirim diye düşünüyorum. Ne yazarak anlatılabilir acaba bu kitap? Bin küsür değil on bin küsur de olsa okunur ve hiç sıkılmadan yaşanırdı zihinlerimizde yaşattığı mekânlarda. O kadar içine alan, o kadar derinden yaşatan bir kitap ki bu kitap, sadece okumak istiyorsunuz, sadece okumak… Ama bitmesin istiyorsunuz.

    Sadece bir öykü üzerinden değil, kitapta olan hemen her karakterin bir öyküsü vardı. Sadece tek bir konudan değil bir kaç konudan ilerleyerek anlatılmak istenenleri anlattı üstad. Çok büyük bir eser. Değil bir kere, bir kaç kere okunması gerek. Elden bırakamadan okunan eşsiz çeviriyi de unutmamak gerek. Eğer Karamazov Kardeşler okumak ise niyetiniz Nihal Yalaza Taluy çevirisi olmalı. Yıllar evvel farklı bir çeviriyi okumuştum bu yüzden farkı çok iyi görebiliyorum.

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğimle yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin okuduğum en iyi romanı diyebileceğim bir eseri. Herhangi bir şekilde sıralama yapma ihtiyacı duyulursa en başa alınması gereken eşsiz bir kitap. Kitapta sadece insanlarıni hayatlarına girişiniz değil, aynı zamanda insan psikolojisine, hayatın etiklerine, yazıldığı dönem Rusya’sına, ilişki ağlarına, inanca daha doğrusu yaşamda karşınıza çıkabilecek her tür olguya girmiş oluyorsunuz. Bunu yaparken ne bir sıkılma ne bir daralma ne de bir ders alıyormuş tadı alıyorsunuz. Dostoyevski size sadece bir gezinti temenni eder gibi dolaştırıyor. Sadece bir gezinti, hepsi bu. Sonrasında ne çıkartırsın ne düşünürsün bunlar sana kalmış…

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğim yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Kitabın herhangi bir özetini yapmak istemiyorum. Kabaca değinmek istiyorum sadece. Sizlere konu hakkında üstün körü bir bilgi vermek ve ilginizi çekmek adına. Adından da anlaşılacağı üzere kardeşlerin hikâyesi bu kitap. Birde baba var tabi. Her ne kadar baba desek de siz bakmayın tam olarak babalık gereklerini yapmayan bir baba. Kardeşlerden biri babası gibi kadın düşkünü, bir diğeri nihilist, en küçük kardeş ise dini bütün bir insan. Bir kardeş daha var esasında ama bu konuya girmiyorum. Çünkü o gayrimeşru bir çocuk. Fakat hikâyede yeri çok büyük.

    Sadece kardeşler değil elbette daha birçok karakter daha var. Kardeşlerin âşık olduğu kadınlar, kitabın çıkış noktası olduğunu düşündüğüm İlyuşa, çiftlikteki kâhya, handaki kumarbaz Polonyalılar ve küçük kardeşin keşiş hocası… Çok geniş bir karakterler zinciri ve bu zincirin tüm halkaları bir şekilde birbirleri ile bağlı. İşte kitabın en sevdiğim yeri de bu oldu. Bu karakterlerin hepsinin bir hayatı var ve biz bu hayatlara tek tek değiniyoruz kitabı okurken. Üzerinden bir betimleme ustalığı ile geçmek yerine, derinlemesine bir karakter analizine giriyoruz.

    Kitabı okurken bu karakter neden böyle yaptı şimdi? Diye sorduğum çok yer oldu. Tam bu soruyu sorduğumda Dostoyevski, “şimdi siz soruyorsunuz neden böyle bir davranış sergiledi, çok hatalı bir hareket bu diye. Ama bir bakalım neden böyle yapmış” diyerek o karaktere giriyor ve bir bakıyoruz konunun bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz bir yönü varmış. İşte bu kitapta en fazla etkilendiğim bu oldu. Kitabın yazılışına olan hayranlığımı belki on misli kuvvetlendiren bu durum, kitabı okurken büyük bir keyif verdi.

    Çok fazla uzatılabilecek bir konu ama dediğim gibi burada zaman kaybetmeden hemen alın ve okumaya başlayın. Ama unutmayın herhangi bir çeviri değil bu çeviriyi tavsiye ediyorum. Çünkü inanın çeviri çok ama çok önemli. Özellikle klasik eserlerde buna dikkat etmek size bir klasik eseri sevdirir ve güzel bir okuma yapmanızı sağlar.

    İyi okumalar.

    Metin Yılmaz duygularımızın tercümanı olmuş.
  • 354 syf.
    ·Puan vermedi
    Drina köprüsü bir kasaba özelinde bir devletin üç yüzyılına şahitlik etmiş bir Osmanlı eseridir. Sokullu Mehmet Paşa tarafından yapılmış ve insanlara taştan nasıl sanat eseri yapılacağını öğretmiştir. Bu kitap bir köprünün ağzından yazıldığı için farklıydı. Okuması benim için meşakkatli olsa da iyi ki okumuşum dediğim bir kitap. Özellikle balkanların ne kadar bizden ne kadar bize yakın olduğunu ve çeşitli dine, dile, ırka rağmen nasıl birlik içinde yaşadıklarını gördüm. Yazarın betimleme gücü beni kitaba çekti açıkçası bu sayede devam edip kitabı bitirebildim. İvo Andriç öyle güzel ve okuyanı olayın içine alarak anlatıyor ki sanki kapiyada sohbet eden, yıldızları seyreden, Arap' ın hayaletinden korkan, ırmağın sesi eşliğinde türküler tutturan ve de her hücremle kazığa oturtulan bendim. Sayfalar dolusu harfin bana böyle yoğun duygular yaşatabilmesi muhteşemdi. Kitabın sonunda Vişegarlılar tanışım olmuş, Papaz Efendi, Ali Hoca ve nicesi arkadaşım olmuştu. Gerçekten herkese şiddetle tavsiye ediyorum.
  • 332 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Juliette adındaki karakterimiz kimseye dokunamıyor yani uzun süre kimseye dokunmamış en son dokunduğunda birinin ölümüne sebep olmuş ondan sonra da Juliette'i hasteneye hapsetmişler. Dünya perişan bir halde tek bir ağaç ve kuş yok, hastalıklar ve açlık had safhada. Yeniden Kuruluş adlı yapılanma sözde insanların iyiliği için dünyayı yönetiyor. Aslında yönetmek değil herkesi kandırıyor gücü elinde bulundurmak için.
    Dünya bu durumdayken Warner adlı Yeniden Kuruluş'a hizmet eden insan müsveddesi, Juliette'in kimine göre güç kimine göre hastalık olarak görülen durumunu kendi çıkarı için kullanmak istiyor. Sonrasında olaylar gelişiyor.
    Yorumuma gelecek olursam
    Açıkçası başta distopik bir kitap okuyacağım için bayağı mutluydum ta kii kitabın çevirisi beni hayal kırıklığına uğratana dek Çevirisi keşke daha iyi olsaydı Bak yine sinir oldum. Çeviri gerçekten kötü devrik cümlelerin içinde yiten anlamdan mı yakınırsınız yoksa betimleme çevirilerinin iticiliğinden mi yakınırsınız bilemedim. Kitap ilk 200 sayfada size hiçbir şey vermiyor. Birçok şeyi anlayamıyorsunuz ilk sayfalarda.  Sadece Juliette ve Adam'ın ortak geçmişiyle ilgili bir şeyler öğreniyorsunuz. Tabi dolayısıyla bi sayfalarda Warner dışında pek karakter yok ki bu da durağan geçmesine sebep oluyor. Ben kitaplarda çok karakter olmasını severim o çokluk bir dinginlik ve akış getiriyor kitaba ama daha kitap başındayken bu dinginlikten yoksun başladı. Tabi distopik bir kitap olunca olay istiyorsunuz doğal olarak yazar bunu bize çok sonra verdi. Kitaba dinginlik katacak yan karakterlerde yine ileriki sayfalarda boy gösterdi. Kenji mesela canım Kenji iyi ki çıkıp geldin yoksa saç baş yolacaktım
    Ee tabi sevgili aşıklarımız Adam ve Juliette, bahsetmezsem olmaz! İkisini de çok sevdim. Özellikle Adam, Juliette için her şeyi yapabilecek olan Adam beni kendine aşık etti Juliette'in hümanist tarafını oldukça sevsem de şimdilik birazcık pasif bulsam da sevdim! Kitabın içindeki olaylar sonradan açıldı ve bir iskelete büründü bundan önce biraz soluk bir yol izliyordu. Kitap daha güzel yazılabilir miydi bence yazılabilirdi. Distopik romanlarda okuyucuyu kendine bağlamak bir tık daha zor oluyor çünkü kitabın  içinde anlatılan dünyanın okuyucuya inandırıcılık açısından bir şeyler vermesi gerekiyor bence. Bu istediğimi bana sonradan verdi ama olsun. Bakalım sonraki kitaplarda neler olacak!
    Puanım 3.9/5 (ahh o çevirisi ve bir türlü ilerlemeyen olay örgüsü olmasa ne de güzel kitapsın ama..)
  • Güneş İbret
    Güneş İbret Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler'i inceledi.
    693 syf.
    Yorumuma bir ara bu kitaba alışamayacağım diye korktum diyerek başlıyorum. Çünkü kendisi okumayı 4 gözle beklediğim bir kitaptı. Daha önce hiç bir kitabı okumak için bu kadar sabırsızlanmamıştım. Ama serinin ilk kitabında yazar Camorr'u yani yarattığı o kurgusal dünyayı o kadar detaylı,güzel ve çekici (hırsızların,fakirliğin ve hastalığın kol gezdiği bir şehir ne kadar çekici olabilirse işte)bir biçimde betimlemiş ki sanki okumadım da resmen Camorr sokaklarında gezdim gibi hissetmiştim. Bu yüzden ikinci kitapta ki yeni şehire alışmam uzun sürdü ,ne zaman Camorr'la ilgili geçmişe bir atıf yapılsa yüzümde güller açtı. Yani bu yüzden yazarın betimleme yeteneğini gökleremi çıkarayım yoksa yerlere mi vurayım bilemedim. Kitabın ikinci yarısında karadan uzaklaşıp deniz macerası başladığı zaman işte bu dedim. Bence denizde geçirdikleri zamanda yaşadıkları olaylar daha hareketli,dikkat çekici ve eğlenceliydi. Lamora'nın denizde bambaşka bir kişiliğe bürünüp,sahte kimliğini benimsemesi ise benim için oldukça şaşırtıcıydı. Kurgu olarak ilk kitapla aynıydı. Onlar planlar yapıp tuzaklar kurarken aynı zamanda başkalarınında onlar hakkında plan ve tuzakları vardı. Daha farklı bir yönde gidebilirdi bence ikinci kitap. Farklı karakterler ve mekanlar dışında birinci kitabın kopyası ama daha zorlu versiyonu gibi olmuş. Yine de insanı bayacak veya iyi de ilk kitapta da aynıları yaşandı denilecek tarzda değildi. Yine şaşırtmacalar ve ters köşeler vardı. Jean ve Lamoranın dostluğu bu kitapta daha da ön plandaydı ve bu kez geçmişe dair anılar yoğunlukta değildi. Genel olarak serinin ilk kitabına benzetebilirim. İkisini de okurken oldukça keyif aldım. Ama üçüncü kitap için biraz ara vermem gerekiyor çünkü ikinci kitabı bitirmek o kadar uzun sürdü ki bunun beni yorduğunu söyleyebilirim.
  • 264 syf.
    ·3 günde·8/10
    Roman okumakta sigara içmek kadar bağımlılık yapan bir alışkanlıktır. Birinde bedeninizi doyurarak uyuşturur, değerinde ruhunuzu doyurarak dünyalıklığınızı uyuşturursunuz.

    Bu durum dışarıdan bakıldığında her ne kadar faideli gibi görünsede içeriden seyredildiğinde haddinden fazla roman tüketmenin üreten bir zihne köstek olduğu, tahkiki düşünceyi taklidi düşünceye çevirerek yaratıcılığı tahrip ettiği bir çok kez görülür.
    Dolayısıyla roman okumayı bırakmaktan ziyade azaltmayı düşündüm ilk başlarda. Çünkü bırakamayacağımı en baştan biliyordum. Daha sonra bununda mümkün olmayacağını anlayınca en azından seçici olmam gerektiğini karar verdim.

    Böylece klasik romanları okumaya başladım. Klasik romanlara dadanıp derinliklerine şahit olan her sığ okuyucu gibi bende modern romanlara ön yargı beslemeye başladım. Derken kendimi, (sanırım yazarlarıyla tanışmış olmaktan kaynaklı bir mecburiyet yüzünden) okumak zorunda hissettiğim, sığ olmayacağınada inandığım bir kaç modern roman okurken buldum. Bu romanlar beni saplantılarımdan kurtarmayı başardı.

    Farklı bir girişle değerlendirmeye başlamış olsamda aslında “İnsanın hayatında yanılarak öğrendiğini ve insana yalnızca yanılgılarının tecrübe kattığını” vurgulamaya çalışıyor ve işte şu an yine böyle modern bir romanın değerlendirmesini yazıyorum.

    ...

    Roman, akranlarının aksine popüler bir olayı konu edinmemiş. İçerisinde yaratılan baş karakter, akran kitaplardaki baş karakterler gibi dünyalık olana tamahkar değil lakin bu öyle gelişi güzel bir felsefik hava katmak içinde değil tamamıyla bir mecburiyetten halk edilmiş. Her romanda görüldüğü gibi bu eserin motiflerinede aşk yedirilmiş olsada buda öyle göze batacak şekilde ortaya konulmamış. Bölüm girişlerinin betimlemelerinde hatırı sayılır bir başarı yakalanmış lakin hisse denemelerindeki cümlelerde acemilik göze çapsada bunuda fikirlerin özleri kapatmış.

    Eserin en beğendiğim özelliği ise her zaman bir eserden beklediğim, gereksiz edebiyatları, gereksiz sayfa doldurmalarından fazlaca kaçınılmış olması. Böylece yerine göre ve dozunca ayarlanıvermiş her şey. Gereğince de nadiren felsefe satırlara yedirilmiş. Buda felsefenin özü olan idraki kolaylaştırmış. Tüm bu hakikatler göz önüne alındığında yazar, modern romancıların bulaşıcı hastalıklarından kendisini büyük oranda koruduğunuda kanıtlamış.

    Kitabın başlarında olaylar hızlıca geçilip duygu idraki yakalanamasa da kitabın ortalarına doğru bu problemde çözülmüş ve olaylar yedirile yedirile geçilmeye başlanmış. Böylelikle betimleme gücü artırılarak her bir anın hissi okuyucuya daha etkili yansıtılmış.

    Ayrıca yazarın ilk romanı olması, kitabın sürükleyiciliğine mani olamamış ve bu vesile ile yazar romanın sonundaki kurguları ilede büyük bir victor hugo hayranı olduğunu kanıtlamış.

    Bunların dışındaki tek negatif durum, eserin başında ve kitabın temelini oluşturan olayda, ana karakterin ruh halinin ön plana gerektiğinden daha az çıkartılmasının tercih edilmemesiyle ortaya çıkan okuyucuyunun, karakterin ruh halini hissedemeyerek olaya odaklanmak zorunda kalması olmuş. Buda durumda ihtiva edilen duyguyu biraz perde arkasına iterek kitabı polisiye roman havasına sokmuş.

    Tüm bu olumlu ve olumsuz değerlendirmeler ışığında kitap, hatırı sayılır bir puanı yani 10 üzerinden 8 i hak ettiğini düşünüyorum ve gelecekte büyük romanlar yazacağına inandığım yazarın, ilk romanının değerlendirmesini böylece noktalar iken kendisini ruhuma ruh kattığı için kutluyor ve başarısının devamını Tanrıdan diliyorum.