• 124 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Sabahattin Ali'nin Yeni Dünya adlı öykü kitabını okurken karşınıza beğeninize ve zevkinize sunulmuş on üç adet öykü çıkmaktadır ( Asfalt Yol , Hanende Melek , Çaydanlık , Ayran , Isıtmak İçin , Uyku , Selam , Bir Mesleğin Başlangıcı , Bir Konferans , Yeni Dünya , İki Kadın , Sulfata , Hasanboğuldu ). Ben kitaptaki tüm öyküler hakkında bahsetmektense sadece benim beğendiğim öykülerden kısaca bahsedip , en çok beğendiğim öykü hakkında iki alıntı paylaşacağım. ️

    Asfalt Yol : Ben Sabahattin Ali'nin bu öyküyü kendi mesleğinin sorunlarından yola çıkarak yazdığını düşünüyorum. Nitekim oda Anadolu'da öğretmenlik yapmış ve o yılların (1936) sorunlarına şahit olmuştur. Bu öykü bir köyde muallimlik yapan adamın köylünün ilçeye ve şehir merkezine rahat bir şekilde gidip gelmesini sağlaya bilmek adına giriştiği fedakarlığı konu almaktadır. Konu sadece bir asfalt yol olmasına rağmen öğretmenin ve civar köylerin sayısız başvuruları ve imzaları kifayetsiz kalmış , geri dönüş alınamamıştır. Bir gün Vali köyü ziyarete geldiğinde yolun o lüks makam aracına rağmen ne kadar bozuk olduğunu fark eder ve hemen yol ile ilgili işlemlerin yapılması için malumat verir. Bu bilginin verilmesi üzerine gerçekten yolun yapımı hızlı bir şekilde olmaya başlar. Burada kanımca asıl verilmek istenen mesaj bir öğretmenin ve mevzu bahis köy dahil civar köy halklarının başvurularının yetersiz kalması fakat bir zatın , üst kademeden birisinin bu konu hakkında bir şeyler söylemesi üzerine ona yarana bilmek adına hemen işe girişilmesidir. Bu insan oğlunun sosyal konuma ve unvana nasıl önem verdiğini , yaranmaya ve belki de yalakalık yapmaya çalıştığının acı bir kanıtıdır. Nitekim Valiye yaranmak adına hızla yapılan asfalt yol daha kredisi bitmeden eski haline geri dönmüştür...

    Çaydanlık : Öykü içerisinde hem zamanın (1938) hapishane durumlarını , hemde onların revir koşulları hakkında okuruna bilgiler vermektedir. Bunların yanında bazı bireylerin kibrini , bazı bireylerin aç gözlülüğünü işlerken bazılarının saflığını , iyi niyetini ve saygısını işlemektedir.

    Sulfata : Bu öyküde Sabahattin Ali çok güzel bir şekilde bazı köylerdeki doktorların halka karşı olan acımasızlığı ve gaddarlığını işlemektedir. Öykü kibrin vücut bulmuş hali olan doktorun sıtma hastası bir kadına ve eşine çektirdiklerini işlemektedir. Maalesef ki hepimizin de şahit olduğu üzere (genelleme yapmak yanlış olsa da) sağlık sektöründe çalışan çoğu kişinin halka karşı sert bir tutumla yaklaşması , yardım etmekten çok zor duruma düşürmesi acı bir gerçektir. İşin bundan daha acı olan bir yanı da davranışlarının ve hareketlerinin sebebi olarak yoğun çalışma koşullarını ileri sürmeleridir...

    Ayran : Öykü kitabının içerisinde sosyal farklılıklara ve ekonomik sıkıntıların yaşandığı bölgelerin yaşadıklarına değinen pek çok öykü var ama küçük Hasan'ın hikayesi benim en çok beğendiğim öyküdür. Okurken pek çok yerde duygulanmış , pek çok yerlerini alıntı yapmış ve heyecana kapılmışımdır. Hasan'ın o minik yüreğinde uzaklarda çalışan Annesinin katlandığı fedakarlığa minnet , evde bekleyen iki küçük kardeşinin karnını doyurabileceği hakkında endişe ve korku yatmaktadır. Hasan bunun için çalışmak ve çabalayarak eve destek olmaktadır. İki saatten fazla yol yürümesi gerekse bile...

    Ayran Öyküsünden alıntılar :

    Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu anda aklında değildi. Ayranı satıp satamayacağını da düşünmüyordu. Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek, geri dönmek mecburiyeti...

    Dört bardak, hiç olmazsa dört bardak satabilseydi. Buna mukabil olacağı on kuruşla eve bir kara ekmek götürebilirdi. Onun gelmesini, aç bir uyuşukluk içinde dört gözle bekleyen iki küçük kardeşinin hayali gözünden şimşek gibi gelip geçiyor ve o hep bağırıyordu:
    “Temiz ayran... Temiz”
  • 536 syf.
    ·3/10
    Roman Nazan Bekiroğlu’n un anneannesi Zehra ve dedesi Setterhan’ın hikayesi çerçevesinde geçerken Pers kültüründen alıntılarla dolu bir hikaye, Kitabın bıraktığı lezzet; Itri’yi Sezen Aksu’dan dinlemeye benziyor. Gönül ister ki bunları kaynağından okumak ve derin derin konuşmak.
    Bugune kadar önceliklerimiz arasında Batı edebiyatı (İngiliz Amerikan Fransız Alman) ( Rus edebiyatı) olması nedeniyle Pers Kültürü/İran Edebiyatı hiç yönelmediğimiz bir mecra.
    Ne yazıkki ? Süzülerek gelen Kadim kültüre Pers kültürüne bir pencere açması açısından önce kendime kızıyor sonra da Nazan Bekiroğlu’na tesekkur ediyorum.(Eksiğimi Bekiroğlu ile kapamayalım)
    ***
    DÖNEM VE SİYASİ DURUM: 1912- 1918 .. Balkan Harbi –Bolşevik devrimi- 1. Dünya savaşı-
    YER:
    *Balkan harbinin Trabzon’u, Istanbul’u
    *1 . dunya savaşı ve Bolşevik devriminin Azerbeycan /Bakü’sü ve İran/Tebriz ‘i ve etkileri
    ***
    Kitapta olumlu olumsuz etkileyen paylaşımlarımı derlersem;

    1)Bekiroğlu’nun anlatımı fotoğraflardan hikaye ye geçişlerle yapılıyor. Bu anlatım biçiminim ilkleri Susan Sontag’dır. Bekiroğlu’na inceden bir eleştiri ile twit attım ancak henüz yanıt alamadım. Alırsam paylaşacağım sizlerle.
    Hikaye Trabzonda anneannenin evinde başlarken mitolojik öykü Prenses Kassandra ile giriş yapmış inanın çok havada kalmış.Niye Kassandra benzetmesi yapmış anlamadım.
    Kassandra ile yazar Bekiroğlu yaşanmış tarihi biliyor tek ortaklığı bu. Ancak Kassandra’nın aldığı ceza ile acısını roman ile ilişkisi yok.
    Kasandranın acısı: Troyalıların sonunun ne olacağını ayan beyan görmesi ancak engel olamaması onları inandıramaması
    Biraz zorlarsak Balkan harbine gidenlerin savaşı kaybedeceklerini bilmesi -gitmemelerini söyleyememesi diyebiliriz
    Kasandra ve Bekiroğlu’nun iki acıda birbirinden farkli...

    •2)Romandaki tarihi yanlışlardan biri de:.. Selman Farisi Tasavvuf’da önemli kişilerden biridir. Romanda Selman Farisi için ; köle pazarlarında iken peygambere denk geliyor diye yazıyor. Bu tarihi yanlışı önce düzeltelim. Peygambere ulaşmak için Medine’ye gönüllü olarak köle pazarlarına gidiyor. Ve Peygambere ulaşıyor. Denk gelmiyor.

    3) Roman setterhan ve zehra nin hikayesini anlatsa da sanki setterhan aşki Azam ve ondan kaçisidir.
    Gerçi Azam içinde aşkın kaf halini görmüyoruz. Ayrıca araya da bolşevik devrimi ve azerbeycan baku hattını anlatmak için de sofya giriyor.

    4) -direk aldım metni-
    ..… Bakü Sovyet egemenliğine girdiğinde neft milyonerlerinin hepsinin servetinin bir gecede sıfırlandığını; bu
    dünyadan, geldikleri gibi yoksulluk içinde gittiklerini, hatta kiminin intihar kiminin firar ettiğini, kiminin infaz edildiğini. Söyleyebilsemde inanmazdım…

    (Azerbeycan’daki neft (petrol zengini) milyoneri den NOBEL ve ROTSCHILD bahseder.
    Nobel’i araştırdığımda Nobel ailesi Rus devrimi ile isveç’e döner. Kardeşleri nitrogliserin üretip savaş endüstrisine katkı ile zengin olur. Hatta kardeşi patlamada ölür. Bugün Nobel ödülü ölen kardeş adına yapılmıştır. Nobel ödülünün anlamı savaş endüstrisi )
    Ve Bekiroğlunun dediği gibi Neft milyonerleri dünyadan geldikleri gibi yoksulluk içinde gitmiyor. 

    Bekiroğlu’na haksızlık yapmadan, Kitaptaki değerli bilgileri de sizlerle paylaşmak istiyorum. Yorumlarımı parantez içinde ekleyerek incelememi daha keyifli hale getirmeye çalıştım.
    1) Romanda ; Tebriz halısı desenine yapılan yorum gerçekten müthiş (alıntı olmasa gerek, haksızlık olur)
    Şu pervazlar olmasa bu desenlerin de anlamı olmaz
    çünkü sonsuzluktan gelerek bir pervazdan halıya giren desenler bir süre göründükten sonra diğer pervazdan çıkıp yine sonsuza gider.
    halı sonsuzluğun bir çerçeve içinde seyredildiği bir andır sadece.
    (fotoğrafta öyle değil mi bir an sadece..Halı desenini fotoğraf olarak düşünmemiştim. Benim için etkileyici)

    2) Beyzade Berberden çıkarkan bahşiş bırakır. Bahşişin büyüklüğü berberi şaşırtır.
    Beyzade Bu baş bir altın etmez mi ? der.
    (Bu baş bir altın etmez mi? Sorusunun cevabı nedir bunun üzerinde duralım.
    kafayı berbere teslim eden beyzade bahşişi tabiî ki yüklü olacaktır., Berber isterse beyzadenin şahdamarından kesebilir. Düşmanı tarafından azmettirebilir. Beyzadenin ölümü berberin elinin altındaki şahdamarına bağlıdır. ancak berber sadakatle traşı bitirir.
    Beyzade de kelleyi kurtarmanın bedeli altını verir.
    Zengin böyle çalışır. kendini korumak ve güven altına almak icin hep önlem alır. Ve bunun da bir maliyeti vardır.Mesela Zengin en ucuz yerde oturmaz yemek yemez . Fakirin giremediği yerde onlardan yalıtılmış korunmuş lüks dediğimiz yerlerde yer. Kendini güvende hisseder. Bununda bir maliyeti vardır.)

    3) (Hakikat ve sahte Karagöz perdesinde çok güzel anlatılmıştır. Direk kopyaladım. Yorum yapmaya gerek yok sanırım)

    "İşte o perdenin üzerinde konuşan, edip eyleyen, didişen, sevişen, kavga edip barışan onca suretin hepsi de birer gölge değil mi?"
    "Peki. Perdenin arkasına geçebilsek; o zaman onların asıllarını, daha önemlisi onları hareket ettiren eli fark etmez miyiz?"
    "İşte bu dünyadaki her şey o kadar gölge. Perdenin bu tarafında hepimiz birer gölgeyiz aslında. Oyun bittiğinde bir püf!", muhayyel bir mumu söndürür gibi boşluğa doğru üfledi, "Mum söner. Oyun biter. Bütün suretler de Karagözcünün kutusunda bir araya konur,
    kaldırılır. Geriye ne suret kalır ne perde."

    4) Beyzade, Kirkor ustadan firuze yüzük yapmasını ister ve metini aşağıda kopyalayıp yapıştırdım.

    …Sanat göstermek için önce iyi bir malzeme
    sonra da onu işleyebilecek usta gerekliydi. Kirkor Usta'nın kanısınca. Ama mükemmel eserin ortaya çıkması için onun sunulacağı makam da önemliydi. Eserler biraz da
    müşterilerin eseriydi. Öyleyse, işte cevher firuzesi. İşte Kirkor Usta. İşte talip. İşte makam..
    (..Makam derken anlayamadım.. eşim ile yaptığım sohbetimizde verdiği örnek çok yerinde idi….Madonna tenekeden yüzük taktıgında millet göklere çıkarır. İşte makam eseri uçurur… dedi ve….yani alıcısı da değer katar:)


    5) …Tezgâhın başına geçti. Ve Ermeni Kirkor Usta firuze işleyen bütün ustalarla aynı başlangıcı yaptı:
    "Ya Settar! Ya Gaffar!"

    (Gaffar ve Settar Allahın sıfatlarındandır..
    Gaffar anlamı: örten gizleyen
    Settar anlamı: örten gizleyen
    -yani kulların hatalarını örten gizleyen affeden. Kainattaki çirkinlikleri utandıracak halleri sürekli örten bağışlayan anlamı -
    Dedesi Setterhan da kaderine yaşadığı aşk acısının üstünü örtmeyi, ihaneti affetmeyi Setterhan ismini almakla başta akit vermiştir)
    (Aygulcum tamamladığın için tesekur)

    * Romanda geçen;
    Hay’ dan gelen hu ya gidiyor … hep duyduğumuz laftır. Anlamına bakalım.
    (Hay:canlı
    Hu: Allah
    Yani ;Her canlı Allaha gidiyor
    Bildiğimiz anlam da değil. Anlamı bozulmuş içeriksizleştirilmiştir. Her zamanki gibi kıymetli anlamları amacına ulaşmaması için ya argo ya ilgisiz ya boş bir anlam haline getirerek gerçek anlamından uzaklaştırılmıştır.)
    * Yine romanda;
    gözyaşlarım Vav’ın gözüne sızıyordu.
    (Vav:Allahı temsil eder. Gözyaşlarım Allaha ulaştı diyor)
  • 60 syf.
    ·8/10
    Bilinmeyen Adanın Öyküsü |4/5|
    Adaları sever misiniz? Bilinmeyen adaları sever misiniz? Peki şu anda sizce keşfedilmemiş bir ada kalmış mıdır? Bence vardır ama elbette olup olmadıklarına kesin bir yargı vermeden önce gidip bakmak gerekir. Ya da uydu sistemlerimizle bütün dünyaya bakarız ve bize henüz keşfedilmemiş bir ada olup olmadığını söylemesini isteriz.
    Peki o makine bize doğruyu söyler mi?
    Daha önceden adını işittiğim ama hiçbir kitabını okumamış olduğum bir yazardı Jose Saramago. Oldukça kısa olan bu kitabın, içeriğindeki resimleri de çıkarsak muhtemelen yarısı kalır elimizde. Peki bu yarısı okura ne sunmuş?
    Kitabın başlangıcı oldukça enteresan. Bir krallık var ve o krallığın dilek kapısı var. Halk o kapıya gelip dileklerini diliyor ve kral gerçekleştiriyor. Bir adam bir gün gelip kralın ta kendisinden gemi istiyor, bilinmeyen adayı keşfetmek için ve kitabımız başlıyor.
    Resimlerin olmadığı bir baskısını okusam, bu baskıyı okuduğumda etkilendiğim kadar etkilenmeyeceğimi düşünüyorum. Kitabın kendine giydiği masalsı gömleği pekiştiren güzel bir yardımcı olmuş resimler. Bu kadar sık olmalı mıydı? Belki hayır ama olması güzel bir dokunuş olmuş.
    Yazım da farklı bir üslupla yazılmıştı. Konuşmaları belirtmek için tırnak işaret kullanılmaması ve ilk başlarda hangi cümle diyalog ya da hangi cümleyi hangi karakter sarf etti gibi soru işaretleri uyandırsa da çok kısa bir sürede alışılıyor çünkü kitap uzun sürede alışılacak kadar uzun değil.
    Uzun olmaması bence güzel bir tercih olmuş çünkü uzasaydı ve gerçekten bir ada yolculuğuna çıkıldığını okusaydık o zaman bildiğimiz diğer edebiyat eserlerine benzeme durumu olabilirdi. Yazarın, kitabın son kısmında aldığı viraj ve sayfalarca bir rüyayı anlatması olağandan farklı ve çekici bir dokunuş olmuş, beğendim.
    Karar kapısı ve dilek kapıların yanında başka hangi kapıların olduğu ve o kapılarda neler yaşandığını da ayrı bir roman olarak ya da birbirinden bağımsız öykü derlemesi olarak okumak isterdim. İlgi çekici olabilirdi.
    Bilinmeyen adaları keşfedeceğimiz güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • 419 syf.
    John Kennedy Toole, Alıklar Birliği, 1980 (1981 Pulitzer Roman Ödülü)

    John Kennedy Toole, 17 Aralık 1917 New Orleans doğumlu, tahsilli bir öğretmen. Bir lise öğrencisiyken yazdığı Neon Işıklı İncil adlı kitabı ve başyapıtı olan Alıklar Birliği romanı dışında bilinen başka bir eseri yok. Yazar sağlığında, Alıklar Birliği romanının basılması için başvurduğu tüm yayınevlerince reddedilir. 26 Mart 1969’da, henüz ömrünün baharındayken yaşamına kendi eliyle son verir. Ölümünden sonra, 1976 yılında, Toole’un yaşlı anacığı, roman taslağının okunması dahi çok zor olan el yazmalarını, eğitimci Walker Percy’ye okuyup incelemesi için verir. Önceleri eseri okumamak için büyük bir direnç gösteren Percy, romanı okuduktan sonra elindeki hazinenin farkına varır. Percy, romana içerikle ilgili bir önsöz de yazar (Türkçe çeviri metninde de var). Roman 1980’de basılır ve ertesi yıl Pulitzer ödülüne layık görülür. 1957 Adana doğumlu, çevirmen Püren Özgören’e gelince; hepimiz onu çevirilerinden tanıyoruz, güzel Türkçesiyle ve dilindeki akıcılıkla 1984 yılından beridir bizleri çeviri eserleriyle mutlu kılıyor. Orijinal metne bakmadım ama bu kadar fazla aksan barındıran bir kaynak metni, aslına bağlı kalarak Türkçeye yine harika bir teknikle, yine aksanlı olarak çevirmiş. Metin o kadar akıcı ki, tek bir nefeste 419 sayfayı birden çok rahat okuyabiliyorsunuz. Minik dipnotlarıyla metni zenginleştiren Sayın Özgören’i bu güzel çevirisi için tebrik ediyorum. Kırmızı Kedi Yayınevine gelince; oldukça değerli bir eseri tekrardan yayınlamış (ilk olarak 1994’de basılmış). Yayınevinin Şubat 2014 birinci basımını inceledim; sekiz dizgi hatası dışında, baskıda başkaca bir kusur yok, kapak ta çok güzel olmuş. Umarım yeni baskıda dizgi hatalarını düzeltirler. Ayrıca bu eseri tekrar yayınladıkları için de kendilerini kutlarım.

    Romana teknik açıdan bakacak olursak; Toole, Gustave Flaubert’in fotoğraf tekniği kurgu biçemine uygun olarak, olayları önce merkezden çevreye doğru yayıyor, sonra da tekrar merkezde toplayıp fotoğraf makinesinin merceğinde yoğunlaştırarak kanımca büyük bir başarı elde ediyor. Epeyce karakter var romanında. Birazdan değineceğim. Ama öncelikle, Toole’un romanının; yaşça akranı olmasa da, kendisinin intiharından sadece iki yıl önce bir beyin kanaması sonucu aramızdan ayrılan, aynen kendisi gibi bir nihilist olan –bana öyle göründü- çağdaşı Louise Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” romanı tadında macera dolu, nihilist düşüncelerle bezenmiş bir yeraltı edebiyatı eseri olduğunu düşünüyorum. Karşımızda, New Orleans ve Louisiana’nın düşkün ve sıra dışı insanlarının yaşadığı sokak ve mahallelerinde geçen, kaotik ve de komik bir yeraltı hikâyesi var. Abartmak istemem ama okuduğum yeraltı romanlar içinde en sevdiğim J. D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar (diğer çevirisinin adıyla Gönülçelen) ve Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk romanlarından sonra en beğendiğim kurgu öykü bu oldu.

    “…Ne demek bu Ignatius? Gerçekten ibneleri kaydetmemi mi istiyorsun? Kim tescilli bir eşcinsel olmak ister? Ignatius, çok kaygılıyım. İbnelerle düşüp kalkmaya mı başladın? İşin buraya varacağını kestirmeliydim. Tutuklanmaya ve kazaya ilişkin manyakça düşüncelerin ilk ipucuydu. Şimdi her şey açığa çıktı. Doğal cinsel boşalım yolların öyle uzun zamandır tıkalıydı ki, kabaran cinselliğinin yanlış kanallara akması kaçınılmazdı. Her şeyin başlangıcı olan garip düşüncenden bu yana, sonu apaçık bir cinsel sapkınlığa varan bir bunalım süreci geçirdin. Er ya da geç sapıtacağını biliyordum. İşte sonunda oldu. Grup tedavisi grubumdakiler, durumunun kötüye gittiğini öğrenince gerçekten üzülecekler…” (Sf. 329)

    Kaybedenler ya da eşcinsellerden oluşan kulübün, nam-ı diğer “Barış Partisi” nin kurucu başkanı ve sonsuza dek üyesi, başat kahramanımız Ignatius J. Reilly’dir. Romanda anlatılanların 1950-69 yılları arasında geçtiğinden yola çıkarsak, aslında modern zamanların bir Donkişot (Don Quijote) romanıdır Alıklar Birliği. On yedinci yüzyılın hemen başında Cervantes’in yazıp yayınladığı romanının başkahramanı olan Donkişot’un da, sevdiği kadın Dulcinea del Toboso’ya (aslında bir köylü kızı olan Aldonza Lorenzo’ya) olan aşkı için kurda kuşa savaş açmasının nedeni, ömrü boyunca okuduğu kahramanlık hikâyeleriydi. Bizim koca oğlan Ignatius da, belki yel değirmenlerine savaş açmıyor ama ya çok fazla okuyor olmasından, ya skolastik dini düşünceleri ile katı imanı ve ahlakından, ya da üniversiteyi her normal insan gibi dört yıl yerine sekiz yılda bitirmesinden olacak ki toplumdaki hemen tüm kurumlara savaş açmış durumdadır. Ignatius, her ne kadar çaktırmamaya çalışsa da, kendisine çok düşkün olan ve kendisine hak ettiğinden de fazla değer veren, cinsel savaş devrimcisi, seks düşkünü, okuldan kız arkadaşı Bronx’lu Myrna Minkoff’a olan cinsel açlığı yüzünden (sanırım!) toplumdan kendini dışlayıp anasıyla oturduğu eve kapanmış ve “Günce” dediği pespayeye tüm gün bir şeyler karalamakla meşguldür. Gel gör ki Myrna, Ignatius’a yazdığı mektuplarda, Freud’un paranoyaklık ile eşcinsel eğilimler arasında bağlantı kurduğunu söyleyerek, Ignatius’un mevcut cinsel perhiziyle gittiği yolun eşcinselliğe çıktığını ona ufak ufak ima etmektedir.

    “Büyük Beyaz Fil”, “Gargantua”, “Su Aygırı”, “Duba”, “Şişko Dev”, “Dev Anası”, “Çingene Kral”; bizim Ignatius’a yakıştırılan adlardan sadece birkaçıdır. Anacığıyla aynı evde oturan, otuzlu yaşlarındaki bu çok okumuş ve çok yiyip azmanlaşmış bekâr oğlanın etrafında kimler yok ki: Kızıl saçlı, minyon, yarı alkolik anası Bayan Irene Reilly; Reilly ikametgâhına komşu olma gafletinde bulunmuş, mütemadiyen hemen her sesten şikâyet eden, hafif tırlak komşuları yaşlı Bayan Annie; Irene’in bowlingden kankisi, ihtiyar çöpçatan Bayan Santa Battaglia; Santa’nın, herkesin sürekli çalışması durumunda her şeyin yolunda gideceğine inanan, çalıştığı karakolda kendini çavuşuna ispatlamaya çalışan polis devriye memuru, evli ve çocuklu yeğeni Angelo Mancuso; Neşeli Gece Barının sahibi, kaşalot gestapo lideri, alengirli işler uzmanı Bayan Lana Lee; Lana’nın liseli alengirli işler kuryesi genç George; aynı barda çalışan papağanlı striptizci konsomatris Bayan Darlene; barın pislik içindeki yerlerini koca güneş gözlükleri ardından süpürgesiyle temizlemeye çalışan, asgari ücretin bile altında köle gibi çalışmaya mecbur kılınmış, polisten ölü gibi korkan, dalavereci hademe, siyahi genç Burma Jones; elbise tüccarı, hafif efemine, yüksek ihtimalle gey, Bay Dorian Greene ve onun tüm azgın eşcinsel arkadaşları; Constantinople caddesindeki Reilly malikânesinin hemen önüne demirli, hemen tüm hikâyenin başlamasına sebebiyet veren o elim araba kazası ve malum tazminat sonrası Ignatius’un iş dünyasına atılmasına sebep, aile yadigârı 1946 model Plymouth otomobil; Ignatius’un anasına abayı yakmış, torun torba sahibi, “komonis” (komünist) düşmanı, tren makinistliğinden emekli, Donald Duck benzeri tuzu kuru varyemez amca, ihtiyar faşist Bay Claude Robichaux; Levy Pantolonlarının kayıtsız sahibi, playboy Bay Gus Levy ve masaj yatağı delisi sevgili dırdırcı eşi Bayan Levy; Levy Pantolonlarının muhasebe müdürü Bay Gonzalez ve doksanına merdiven dayamış, sanırız saygıdan hâlâ emekliye gönderilmemiş bunak sekreter Bayan Trixie ile Levy pantolonlarının üretiminde bir miktar faydası dokunan ayyaş ustabaşı Bay Palermo, ayrıca siyahi kadın ve erkek pantolon fabrika işçileri; elbette sosislerin anavatanı olan haşlanmış sosis arabaları teşebbüsü Cennet Satış Anonim Şirketi patronu, hijyenden bihaber, burnu yaralı, pörsümüş sosis imparatoru ihtiyar Bay Clyde; Ignatius’un akademideki öğrencilik yıllarından beri kafayı taktığı hocası Dr. Talc; ve elbette, zengin bir kabzımal kızı olan, akademideki, öğrenciliğinden istifa etmiş, 68 ruhu taşıyan çiçek kız, seks ve cinsellik düşkünü yoldaşı Myrna Minkoff gibi, hepsi de itinayla dantel gibi işlenmiş uçuk kaçık bir sürü karakter var romanda.

    Macera, Magazine sokağındaki D. H. Holmes mağazası civarında, Bayan Reilly tam da Alman pastacı kadından taze jöleli çörekler satın alırken, sokakta masum masum onu bekleyen tuhaf yeşil kasketli, koca göbekli, gözleri sarı-mavi renkli olan dombili oğlu Ignatius’un supabının kapandığı bir günde (supap kapanırsa, kıçtan gaz yerine ağızdan geğirti çıkan o kötü zamanlar), onu giydiği acayip kıyafetler yüzünden tutuklamak isteyen polis memuru Mancuso ile herkesin içinde söz dalaşına girmesiyle başlar. Fortuna (Roma mitolojisinde talih tanrıçası) çarkı bizim koca oğlanın aleyhine dönmeye başlamıştır artık. Polisten kaçıp anasıyla beraber Neşeli Gece Barında kafayı çekerler ve bar çıkışı 1946 Plymouth’larıyla bir binaya çarparak bin dolar tazminat ödemeye mecbur kalırlar. Tazminatın ödenebilmesi için Ignatius çalışmak zorundadır. Levy Pantolonlarında belge arşivleme pozisyonuyla başlayan iş hayatı; Cennet Satış Anonim Şirketinde haşlanmış susis (sosis) arabalarını, yeşil kasketine sardığı kırmızı eşarp, kulağına taktığı küpesi ve belindeki plastik kılıcıyla tamamladığı korsan kıyafetiyle, New Orleans’ın tüm ayak takımının takıldığı Fransız mahallesi ve civarında, mide asidi düşmanı haşlanmış sosisleri satma girişimleriyle yeni bir soluk kazanır. Siyasi parti kurma ve toplumu aydınlatma çalışmaları, güncesine alınan notlar, yavuklusu seks düşkünü Myrna’yla it dalaşı şeklinde geçen mektuplaşmaları, gizli polislerin takibinde sokak kovalamacaları ile uçkuruna düşkün anasının bowling ve alkol maceraları eşliğinde sürüp gider. Hâlbuki Ignatius, kendine örnek aldığı Romalı filozof Boethius’un (480-524; en önemli eseri Felsefenin Tesellisi [ya da Avuncu]) mottosu doğrultusunda din bilim, geometri, ince beğeni ve edebe karşı gösterişle sorgulanan terbiyesizlikler sarmalında kendi erdemli yolunu bulmaya çalışmaktadır. Spoiler vermek istemem ama roman sonuna doğru öylesine gelişmelere gebe ki, hani insanın aklından şu geçmiyor değil: “Sezar’ın hakkı Sezar’a!” Bu çok özel romanı sizlerin de okumanızı ve sevdiklerinize de okutmanızı diliyorum…

    Sonsöz:

    Romanda, Ignatius koluna bir saat takıyor, Mickey Mouse saati. Bu saati Dan Brown hayranları çok iyi hatırlar. Brown’un tüm kitaplarındaki kahramanı Profesör Robert Langdon da bu tip bir saat takar. Brown, ya bir intihal yapmış ya da bir gönderme! Takdir sizin.

    Ayrıca romanın 301. sayfasında (alttan yedinci satır):

    “Baksana,” dedi Jones’un sesi, telefonun öteki ucundan. “Yeşil kasketli o şişko teyze hâlâ sizin orada mı çalışıyo? Bıyıklı, koca bi teyze?”

    Sayın Özgören tarafından ya çeviride bir yer atlandı, ya da yazar böyle olmasına karar verdiğinden çeviri bu şekilde yapıldı. Çünkü çeviri metninde, telefon çalmadan (telefon çaldı, açıldı vb. bir bilgi yok; telefon meselesi birden açılıyor!) Bay Gonzales telefona cevap veriyor ve görüşme bitince telefon ahizesini almaca çarparak kapatıyor. Dediğim gibi, bu eksiklik çeviriden de olabilir, yazarın anlatımından da.

    Son olarak, incelediğim baskıda yapılan dizgi hataları:

    Sf. 42 > …çocuğunda da abuk sabuk şeylerle dolu… (doğrusu: çoğunun da abuk sabuk şeylerle dolu)

    Sf. 44 > …harika bi işi… (doğrusu: harika bi şi)

    Sf. 78 > …Çok o pis şeyi üstümden… (doğrusu: çek o pis şeyi üstümden)

    Sf. 118 > …lambayı sürdürdü… (doğrusu: lambayı söndürdü)

    Sf. 127 > …iki katı sürüyordu… (doğrusu: ikinci katı sürüyordu)

    Sf. 304 > …Bay Palerma… (doğrusu: Bay Palermo)

    Sf. 319 > …neredeyse hazır saydırdı… (doğrusu: neredeyse hazır sayılırdı)

    Sf. 369 > …bir öğrenci olarak oldukça ayrıksıydı doğru… (doğrusu: ?)



    İnceleme: Süha Demirel, 19 Temmuz 2015, İstanbul

    ***

    Romanın Künyesi:

    Yazar: John Kennedy Toole
    Eserin Türkçe Adı: Alıklar Birliği
    Orijinal Adı: A Confederacy of Dunces
    Thelma D. Toole, 1980
    Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013
    Çevirmen: Püren Özgören
    Yayın Yönetmeni: İlknur Özdemir
    Kitabın ilk baskısı 1994 yılında yapılmıştır
    Kırmızı Kedi Yayınevinden ilk baskısı Şubat 2014
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Aslında inceleme yapabilecek kadar yeterliliğim olduğunu düşünmüyorum, bu yüzden burada olduğum kısa bir zaman içinde hangi kitabı okursam okuyayım, alıntılar dışında bir şey eklemedim. Elbette ki kitapları bitirdiğimde beğenip beğenmediğime dair değerlendirmeleri kendi içimde yaptım ama ilk kez inceleme adı altında üç beş şey yazıp da paylaşmak istiyorum. Bunun nedeni kitaba çok hayran olmam değil, sadece kitabı okuduklarıma eklerken yalnızca altı kez okunup hakkında da bir inceleme tek olup, alıntının ise olmadığını görünce ben de bir şeyler yazmak istedim o kadar

    Çocukken pek kitap okumazdım, öyle ki okuduğum az sayıdaki çocuk kitaplarından biri oldu bu. Kitap on iki öyküden ve güzel mi güzel bir adet şiirden oluşuyor. İsimleri şöyle:
    - Baraumi Tilki Okulu
    - ‎Maymun İskemlesi
    - ‎Bol İstek Lokantası
    - Palamutlar ve Yaban Kedisi
    - ‎Sarı Domatesler
    - ‎Geyik Dansının Başlangıcı
    - ‎Çoban Yıldızı
    - ‎Meşe Korusunda Gece
    - ‎Mehtaplı Gecede Telgraf Direkleri
    - ‎Karda Yürüyüş
    - ‎Kedilerin Ofisi
    - ‎İyi Kalpli Volkan Kayası
    - ‎Yenilmeyen Yağmura {şiir}

    Kitaptaki öyküler bence çok fazla derinliği ve de etkileyiciliği olmasa bile güzel, ayrıca yer yer hüzünlüydü de. Çocuklar için yazılmış oldukları için, öykülere bir çocuğun gözünden bakmaya çalıştım. Bu şekilde okuyunca bana eğlenceli gelebildi. Yazar öykülerinde genellikle havyanlar üzerinden yürümüş ve araya tatlı tatlı küçük öğütler serpiştirmiş. Belki bir yetişkinin gözünden çok büyük bir değeri olmaz ama çocukların oldukça hoşuna gider diye düşünüyorum. Keşke ben de küçükken okuyabilseydim.
    Kitapta en sevdiğim öykü "Çoban Yıldızı" idi, bu arada. Öyküyü okurken dinlediğim müzikten mi etkilendim bilmiyorum ama hüzünlendim. Nerede olursa olsun herhangi bir sebepten dolayı dışlanmış bir canlıyı gördü mü, yüreğim koyuveriyor kendini:(
    "Bol İstek Lokantası" adlı öykü biraz korkutucu geldi. Bir an, "bunun sonu nereye gidiyor¿" diyerek telaşlandım diyebilirim
    "Sarı Domatesler" hikayesi de hüzünlü sayılabilecek bir hikayeydi. Çok sevgili hayallerimizden, acı gerçekliğe dönüşü anlatır gibi bir havası vardı öykünün.
    Son sayfadaki "Yenilmeyen Yağmura" adlı şiiri ise çok beğendim Daha önce de okumuştum, kitapta okuyunca alıntı olarak da ekledim. Şiir bana, tam da olmak istediğim ama olamadığım insanı anlatıyor. Bu yüzdendir ki ne vakit okusam gözlerim dolar gibi gelir.
    Kısacası böyle (:
    Eğer çocuk kitabı olmasını ve bu yüzdendir ki basit kalışını umursamayacaksanız okumanızı öneririm^^

    Buraya direkt olarak kopyala yapıştır yaparak yazarın hayatına da yer vereyim

    Hayatı boyunca, Kenji Miyazawa insanlık ve doğa arasındaki ilişkiye büyük ilgi gösterdi. Yarattığı edebi dünya, yalnızca doğanın huşu uyandırıcı güzelliğini değil, aynı zamanda acımasız vahşetini ve korkunç gücünü de yansıtıyordu. Nitekim, doğaya olan derin takdiri, 11 Mart 2011'de sahile çarpan büyük deprem ve tsunaminin ardından Japonya'daki çalışmalarına yeni bir ilgi getirmiştir.

    Miyazawa, Japonya'nın kuzeydoğu kıyısında 1896'te, Meiji-Sanriku depremi ve tsunaminin 9,000 evleri hakkında tahrip edildikten iki ay sonra ve bölgede 22,000 ölümlerinden daha fazlasına neden olan Iwate Eyaleti'nde doğdu. Felakete rağmen, ailesi başarılı bir rehinci çaldı ve Miyazawa zengin bir ortamda büyüdü. Yine de dükkana gelen zorlu çiftçilerin karşılaştığı zorluklara bakıldığında, Miyazawa güçlü bir suçluluk duygusu yaşadı - zenginliği ve yoksulluğu arasındaki zıtlıktan rahatsız oldu. Bu sadece ağır tarım olan Kuzeydoğu bölgesi, soğuk hava ile tekrar tekrar vurulduğu ve ürün hasatlarında önemli bir düşüşe neden olduğu için daha da şiddetlendi.

    İyi kalpli bir çocuk olmanın, Miyazawa'nın insanı izleme deneyiminin, hayatta kalmak için kıyafetlerini ve mobilyalarını satmak için evine geldiği ve onun kendi kendini feda etme arzusunu şekillendirdiği kararını etkilediği söylenir. 1915'te, jeoloji eğitimi gördüğü Morioka Ziraat ve Ormancılık Koleji'ne girdi, şiir ve kısa öykü yazmaya başladı. 1921'de mezun olduktan ve Tokyo'ya taşındıktan sonra, Miyazawa çocuk edebiyatını aktif olarak yazmaya başladı. Ancak, sadece altı ay sonra, sevgili küçük kız kardeşinin hastalığından ve ardından ölümüne bağlı olarak memleketi Iwate'e döndü.

    1921 ile 1926 arasında kalan Miyazawa, Hanamaki Ziraat Yüksek Okulu'nda tarım bilimi öğretmeni olarak çalıştı. 1924'te, maaşından tasarruf eden parayla, çocuk öykülerinin ilk koleksiyonunu yayınladı. Chūmon no Ōi Ryōriten (Bol İstek Lokantası), Bu koleksiyonun bir parçası olan başyapıtlarından biri oldu. Bu hikayede, iki avcı ormana giriyor, iyi düzenlenmiş bir restoran buluyor ve sadece bekledikleri gibi olmayan şeyler bulmak için giriyorlar. İnsan avcıları avlamaya çalıştıkları şeylerin istenmeyen piyonları haline gelirler ve zayıf, çaresiz ve aptal oldukları gösterilmiştir.

    Miyazawa, 1926'teki öğretim pozisyonundan istifa ettikten sonra, kendi yerli Iwate köylülerinin maddi ve manevi hayatını geliştirmeye adadı. Onları evine davet eder ve akşamları onlara ücretsiz olarak ziraat becerilerini öğretirdi. Gün boyunca, bir çiftçi olarak çalışır ve öğrettiği tarım derslerini uygulamaya koyardı. Bu dönemdeki yazıları, doğanın ve geçimi yaşayanların derin bir anlayışını göstermektedir.

    Bu hikayeler, Miyazawa'nın insanların doğayla birlikte yaşaması gerektiği inancına dayanan ahlaki ve eğitici öğeler içerir. Gusukō Budiri no Denki (Budori Gusukō'un Biyografisi), Miyazawa'nın kendi mücadele hayatını tarımla güçlü bir şekilde yansıtmaktadır. Ginga Tetudō no Yoru (Samanyolu Demiryolu), Matasaburō (Rüzgar Matasaburō) Kaze ve Ame ni mo Makezu (Yenilmeyen Yağmura) 30'larde yazılmıştır, ölümünden sonra yayınlanmıştır ve hala Japon edebiyatında kalıcı şaheserler olarak bilinir.

    1933'te, Shōwa-Sanriku Depremi memleketi bölgesini vurdu; Miyazawa, zamanının çoğunu kurtarma çabalarına devam etme amacıyla teşvik etmek için yerel çiftçilerle harcadı. Yarım yıl sonra, 1933, Eylül ayında, akut pnömoni nedeniyle 37 yaşında öldü. Miyazawa'nın bir şiirinin oyulduğu Iwate sahilindeki Shimanokoshi tren istasyonunda bir taş sütun dikildi. 2011'deki yıkıcı tsunamiyi takiben, tren istasyonu tamamen yıkanmıştı, ancak sütun, Miyazawa'nın kutsal ruhunun bir vasiyeti gibi duruyordu.
    https://tr.yourtripagent.com/...-natural-world-10118
  • Aniden açıyorsun gözlerini, herhangi bir Lost bölüm başlangıcı gibi. Eskide kaldı, evet. Ama sen gayet iyi hatırlıyorsun o uykusuz geceleri, sen de eskide kaldın çünkü. İyi uyuyabildin mi bari? O kapalı burunla nasıl yapıyorsun bilmiyorum geceleri? Kaç kere ameliyat ol dediler sana, korkulacak bir şey değil ki, yarım saatte halloluyormuş. Neyse umarım almışsındır uykunu. Hazır olman lazım biliyorsun, bugün öleceksin çünkü.

    Kafanı karıştırmadım umarım, zaten biliyordun bunu, sen planlamıştın fazla ayrıntıya girmesen de. Beni de hatırlaman lazım aslında, ara sıra giriyordum hayatına, eskiden ama daha çok, o eski farklı günlerinde. Anlatıcıyım ben, senin anlatıcın. Aslında tanrı olmak istemiştim başta, daha havalı oluyor insanların aklındakileri bilmek. Gözlerinden anlamış gibi yapacaktım, ben yerleştirsem de düşünceleri oraya. Olmadı ama sağlık olsun seninkiler yetecek artık. Evet, anlatıcınım ben, bu da bir öykü haliyle, sen de öyküde ölecek bir kahramansın işte. Evet, sonunda bir şeyi başarabildin hayatında, bir öykünün ana kişisi oldun. Biraz daha uzun yaşamayı becerebilsen kim bilir bir romana, hadi bir novella'da tepeye bile çıkabilirdin belki. Ama bu da bir şey en azından.

    Hazırsan güne ve o meş'um sonuna devam etmek zorundayız şimdi. Tek işim sen değilsin, tahmin edebiliyorsundur herhalde.

    Gözlerini açtıktan sonra anlamsızca bakıyorsun etrafına, kafanda bir takım sesler. Günün önemine bağlıyorsun anlamsızlığı. Belki de anlamsız olduğunu düşünüyorsun bu kadar önem vermeye bugüne. Fazla göze çarpmasını istemiyorum diyorsun ölümüm de olsa, ama heyecanını gizlemeyi başaramıyorsun başarısız bir öykü anlatıcısından bile.

    Her zamanki gibi mi olacak kahvaltı? 3 biberli zeytin, bir yumurta (kayısı kıvamı- önemli), az yağlı, az tuzlu beyaz peynir, açık çay, bir dilim tam… boş veriyorsun, bir fincan kahve koyuyorsun kendine zift gibi. Titriyorsun içerken, hoşuna gidiyor bir parça ama, farklı hissediyorsun.

    Çıkman lazım, hissediyorsun, ama ilk nereye gideceği çıkaramıyorsun bir türlü. Beraber hatırlamaya çalışalım istersen. Bir öykü için ne kadar klişe de olsa, amansız bir hastalığa (böyle adını söylemeyince daha amansız oluyor) kapıldığını hatırlıyorsundur eminim. Zaten plan (ne kadar plan denebilirse işte) böyle çıkmıştı ortaya. Kısaca her şeyi boş verip hayatına son vermek olarak tanımlanabilse de, başarısız öykücülerin de ara sıra bir şeyler kurgulayabildikleri oluyor. Bu yüzden sen fazla düşünme ve kendini benim ellerime bırak, önümüzde, bolca 1 ve 0’dan oluşan uzunca bir yolculuğumuz var.

    Çıkıyorsun dışarı, ilk gördüğün taksiyi durdurma kararı alıyorsun, artık parasal kaygılardan sıyrılmış bir haldesin, bugün hayatının en güzel günü, bugün hayatının son günü. Ama ne yazık ki İstanbul’daki taksilerin bundan haberi yok. 25 dakikalık bir bekleyişten sonra gelen ilk boş minibüse biniyorsun. Kötü bir başlangıç, öykünün evrensel olması için yer isimlerinden bahsetmeyecektin bir de. Şimdiden aksıyor diye düşünüyorsun ve içinler lanetler okuyorsun şansına ve tanrına. Neyse ki o treni kaçırdım ben, anlatıcılık görevime devam edeyim.

    İlk durak iş yerin. Klasiklerden kopamıyorsun. Patronuna okkalı bir küfür, vurup kapıyı çıkma, araya belki bir yumruk da sıkıştırırsın. Saate bakıyorsun, normalden 20 dakika geç kalmışsın. Daha iyi olacak, sinirlenecek şimdi, bağırmaya başlayacak, işimi kolaylaştıracak diye düşünüyorsun. Asansörden çıktığında farklı bir hava asılı ama ofiste. İş arkadaşların olamayacakları kadar sevecen, patronun halesiyle yanaşıyor yanına, sırtını sıvazlayıp dinlenmen için iki hafta izin veriyor sen daha konuşamadan. Gelince detaylı olarak konuşacaksınız geleceğini. Farkındalar bir şeylerin, hissediyorsun, çok geç olmadan öğreniyorsun da. Doktor belgelerini fakslamış iş yerine, insanların senin için üzülüp kendilerini daha iyi hissedebilmesi için. Konuşmadan çıkıyorsun ofisten.

    İkincisi olsa bari. Bu sefer senin yanında şans, duruyor bir taksi hemen, benim de etkim var tabii bir parça. Karşıya kadar geçiremese de iskeleye bırakıyor en azından. Vapurda bir simit alıp martılara atıyorsun kıç üstünden. Daha önce atmamıştın hiç. Sevmezsin ki hayvanları sen, kedilerden nefret edersin özellikle, martılar hayvan mı peki? Attığın parçalara yaptıkları hamlelerden en azından yırtıcı olma potansiyellerini seziyorsun. Hoşuna gidiyor. Zamanında Sevgi yüzünden dayakları hatırlıyorsun sonra. Vaz geçiyorsun sonra.

    İndiğin yerde de taksi buluyorsun hemen, insanın bir kere şansı dönerse... Evet Sevgi’nin evi, söylemedin daha hastalığını, üzülmesini istemiyorsun, istiyorsun aslında biraz ama böyle değil. İçeri girince ne yapacağına karar vermedin daha, ilişkiyi acı çektirmeden noktalamak mı? Sana çektirdikleri için alınacak bir intikam? Yoksa sadece küçük bir veda mı? Akışına bırakmak istiyorsun hayatı, zaten istesen de kötü bir şey söyleyemezsin ki ona. Belki yarın bir parça vicdan azabıyla…

    Açıyor kapıyı, suratı acayip, her zamankinden değil ama. İçeri buyur ediyor, bir erkek, tanımadığın. Tanıştırmıyor, sen de konuşmuyorsun adamla. Gidiyorum diyorsun. Hiç oralı değil. İki yıldır gözünün içine baktığın kız olur diyor sadece, ara ama unutma diye de ekliyor. Unutamazsın zaten, bakalım deyip çıkıyorsun. Tam olarak ne yaşadığını bilmiyorsun.

    Sırada ne var, boş veriyorsun. Çiziyorsun bundan sonra listedeki her şeyi, şu anı düşünmek istiyorsun. Dinlenmek istiyorsun, uzanmak istiyorsun. Kendini yere atıyorsun ilerideki parkta. Yukarı bakıyorsun sadece, gözünün içine giren güneşe rağmen. Göz yaşlarına mazeret arıyorsun belki, böyle mi olmak zorundaydı. Adam olmayı beceremedin değil mi bir türlü, kimse önemsemeyecek eskiden olduğu gibi seni. Yo, bana bakma, ben yaratmadım seni, sadece anlatıyorum. Böyle olman senin yüzünden.

    İçinden bir ses kalkmanı söylüyor sana, ben değil başka bir ses. Başka bir ses? Ama…

    Aması, maması yok kalkacaksın hemen ve gidip yüzleşeceksin seni bekleyenle. Bunca yıl pısırık kaldın hep. Senin gibi birisinin gerisinde olmak iğrendiriyor beni. Ama buraya kadar. Mademki öleceksin, mademki biteceğiz bari tarihe geçecek bir sonla bitelim. Üçüncü sayfanın ötesini istiyorum ben.

    Kalkıyorsun yerinden. Bir şeyler bulman lazım. Öyle kolay boynuzlayamayacak afişte seni. Neyin var ki kaybedecek? Ama önce günü süsleyecek bir şeyler bulman gerekiyor. Babanın eski silahı duruyor mudur aynı yerde? Zaten dördüncü sırada onlar vardı. Annenin mezarına gitmene gerek yok, zaten buluşacaksın yakında onunla.

    Aslında onlara da benzer bir ziyaret yapmak gerekir. Senden fazla yaşamayı mı hak etti şerefsiz herif? Onun yüzünden bu haldesin sen. Annen daha fazla çekememişti zebaniyi? Son kez görecektin helalleşmek için, belki de ilk kez görecek şimdi gerçek seni, oğlunu ne yaptığını.

    Yok, ama önce burayı temizlemen lazım. Boş ver silahı, başka bir şey bulalım. Benzin, korkarsın sen ateşten. Bıçak, becerebilir misin ki? Spontane olacak o zaman. Görecek o kevaşe başkalarıyla gezmeyi. Sen gitmişsin zaten, 2-3-5 kişi daha ölmüş ne fark eder. Hayatında ilk defa kendini buldun sayemde, gözlerinde deli bir ateş hızla atılıyorsun parktan dışarı.

    Uçuyorsun sonra, buğulu bir huzur kaplıyor içini, hiçbir ses duymuyorsun bir ara, yo beni duyuyorsun. Geri zekâlı, kısa sürüyor huzurun. Beceremeyeceğini biliyordum. Etrafta farklı sesler. Abi vallahi önüme atladı. Adam deli galiba. Frene sesi duymadım ben ama. Lanet herif, üçüncü sayfa derken mobese kamerasına girdik sayende. Adam gibi ölmeyi bile beceremiyorsun. Kapat gözlerini, başka bir şey becereme. Sana da…

    Bitti, güzel bir öykü yazdım senin için, bir ara kontrolü kaybetsem de. Ama temel öğeleri tutturduk nasılsa, Uyandın ve öldün. Yeter bunlar benim için, arası ufak bir karakter çalışması. Hadi iyi uykular her nerede isen.
  • 348 syf.
    ·18 günde·7/10
    Bugün Tanpınar'ın öykülerinden ve öykücülüğünden söz edeceğim. Elbette yazdığı romanlarla öne çıkan, öyküleri ve şiirleri ise biraz bu romanların gölgesinde kalan fakat yine de çok yönlü olduğu, aşağı yukarı her edebi metne istidadı olduğu eserleriyle ortada olan bir yazardan söz ediyoruz. Böyle bir yazarın doğal olarak dili ustalıkla kullandığını; kurgu, anlatım ve özellikle kültürel altyapı açısından çok başarılı eserler verdiğini söyleyebiliriz. Şimdi Tanpınar'ın bu yönleriyle beraber onun öykücülüğüne ışık tutalım. (Bunu yaparken spoiler verebilirim)

    Edebiyatımızda bazı müstakil şahsiyetler vardır. Bunlar bulundukları dönemin edebi karakterinden ayrı yol izleyen, o karakteri oluşturan veya o karaktere ayrı bir içerik katan insanlardır. Bunu yapmaları için elbette belirli bir edebi düzeyde olmaları, yani edebiyatta bir nevi öncü olmaları gerekmektedir. Gerek şiir türünde, gerekse roman türünde varolan ''öncülerden'' bahsetmezsek olmaz: Şiirde bu isimlerden(tabii eski edebiyat için konuşmuyoruz) Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Nazım Hikmet gibi birçok ismi sıralayabiliriz. Bunlardan özellikle Nazım'ın serbest şiirin öncüsü addedilmesi, şiirde ahengi uyak ve ölçü olmadan sese dayalı bir sistemle oluşturması önemli. Özellikle Atilla İlhan gibi birçok şairimize de kaynaklık etmiş. Hamit zaten döneminin ''Şair-i Azam''ı olarak nitelendirilmiş, henüz yeni yeni oturan Türk şiirinde ''Makber'' gibi önemli bir şiiri yazarak bence yine büyük bir edebi sıçramaya imza atıyor. Sonra Fikret var. Devlet ve padişah baskısının büyük ölçüde sindirdiği Servetifünun'dan ayrı olarak yılmadan toplumsal şiir yazmış, çok da aydın bir insan. Özellikle ''Sis''te, ''Tarih-i Kadim''de bunu görüyoruz. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal o kadar toplumsal yazmasalar da gene Milli edebiyat şiirinde saf şiir dediğimiz, büyük ölçüde sembolizmden etkilenen şiirin öncüsü oluyorlar. Dillerini her ne kadar sadeleştirmeseler, hece yerine aruzu kullansalar da onlar şiiri musikiye yaklaştırarak büyük bir sanat icra etmişler. Ahmet Haşim zaten şiirde tabiri caizse ''tek başına bir ordu''. Fecriaticiler dağılıyor, adam dağılmıyor. Anlayışını ve zevkini sürdürüyor. Yahya Kemal de öyle. Onda da şiirler sade, yalnız aruz ölçüsü bu sade şiire mükemmel uyuyor. Biraz da romandan bahsetmek istiyorum. Her ne kadar Ahmet Mithat gibi sorunlu eserler veren ama yine de pes etmeyen bir yazarımız olsa da romanımız ilk olgun serüvenini Halit Ziya'da verir. Mai ve Siyah'taki gerçeklik olgusu özellikle Türk romanında bence büyük bir çığırdır. Onun haricinde Hüseyin Rahmi Gürpınar gene bu müstakil şahsiyetlerdendir. Ahmet Mithat ekolünden gelmesine karşın realizmden ve natüralizmden etkilenir. Servetifünun'a katılmaz ama bir nevi sokağın dilini edebiyata mizahla taşıyarak Servetifünun'un gerçekliğini daha ötesine taşımıştır. Cumhuriyetten sonra da özellikle gelişen romanımız, yine bu örneklerdeki gibi müstakil şahsiyetlere rastlar. Oğuz Atay toplumculuğun edebiyatından bireysel bir çıkış yapmıştır, bu çıkışı edebi olarak değerli görmemek olmaz. Toplumculardan Yaşar Kemal, özellikle destansı ve milli unsurları epik bir söyleyişle karıştırarak dilimize büyük katkı yapmış, Vedat Türkali ise o zamana kadar ağırlıklı olarak köy hayatını ele alan toplumculuğa şehirlerdeki hayatı aktararak ve modern anlatım tekniklerini ekleyerek gene o edebi karaktere müstakil şahsiliğini katmıştır. Nitekim konumuz olan Tanpınar da cumhuriyet devrinin ilk yıllarında, milli edebiyatın revaçta olduğu Halide Edip'ler Yakup Kadri'ler döneminde bu edebiyattan bağımsız bir yol izler.

    Ben Tanpınar'ın yukarıda anlattığımız ''müstakil şahsiyetler'' bilinmeden net olarak anlaşılamayacağını düşünüyorum. Çünkü birer olgunluk aşaması olarak görülen her eseri okunduğunda, farklı bir edebiyat içeriyorsa kafaları karıştırabilir. Bu yüzden yukarıdaki uzun açıklamayı gerekli gördüm. ''Olgunluk aşaması'' diyorum çünkü Tanpınar kendisini hiçbir zaman net bir olgunluğa erişmemiş, ancak olgunluğun peşinde olan bir yazar olarak niteliyor. Bu da onun mükemmeliyetçi anlayışının ürünü olsa gerek ki eserlerinde yakaladığı edebiyat harikasının da başlıca sebeplerindendir. Nihayetinde bağımsız bir edebi çizgiyle yazan Tanpınar, henüz gençlik eserlerinde yukarıda bahsettiğim saf şiir anlayışının ve sembolizmin etkisinde kalır. Yahya Kemal'in öğrencisi olmasının da etkisi vardır bunda. Bununla bağlantılı olarak romanlarında realizmden kopmamak kaydıyla bazı metaforlar, soyut fantastiğe çok kaçmamak kaydıyla birtakım gizli mesajlar verdiği olmuştur(Saatleri Ayarlama Enstitüsü bunun gelişmiş bir örneğidir). Huzur'da yine realizmin psikolojik yönüyle bağlantılı olarak bireyin iç dünyası öne çıkar. Orada bir aydın hesaplaşması vardır, aşk ve ona eşlik eden İstanbul kültürü de romanın motifidir. Saatleri Ayarlama'da daha çok sembolik anlatımlar ağır basar. Huzur'da o kadar yoktur. Anlam kapalılığı burada bazı olaylar üzerinden Türk toplumunun aydınlan(ama)masını anlatır. Sahnenin Dışındakiler ise yine toplumsal, tarihsel bir olayın İstanbul ve milli mücadele nezdinde anlatılmasıdır. Tanpınar'ın kendisinin tam olgunluğa erişememiş gördüğü ama bizim şu anki duruma baktığımızda olgunluğun direği diyebileceğimiz eserlerdir hepsi de.

    Burada öykülerini konuşurken bu eserlerden de söz etmek gerek diye düşündüm. Zira onun öykülerinde -romanlarının gölgesinde kalsa bile- bu romanların ayak sesleri işitilir. Çok fazla öyküsü de olmayan Tanpınar, zaten yazdığı öyküler öykü tekniğinden uzak olmakla beraber, yer yer muhtevası anlamında büyük bir kültür deryasına sahiptir. Onun öykülerinden bazılarını beğenmedim ve -belki ilk gençlik eserlerinden dolayıdır- yetersiz buldum. Kırdığım puan o yüzden. Ancak bazı öyküleri de var ki dediğim gibi onlar her ne kadar öykü tekniğine biraz yabancı iseler de en az romanları kadar derindir. Bunlardan Abdullah Efendi'nin Rüyaları; romanlarını aşarak gelen sembolizm ve o yoğun sisli, fantastik dünyada çok zor anlaşılabilen, ayırt edilebilen kurgusuyla bireyci hikayenin döneminde en mühim örnekleri arasında sayılabilir. Tanpınar'ın bireyci yönüne katılamasam da bu bireyciliğin ona sağladığı yetkin analiz gücüne hayran oluyorum. O bireycilik, toplumculuğa ulaşmada Tanpınar için bir köprü görevi üstleniyor. Yani bireyci diye kendini toplumdan izole eden modernistlerin aksine o, bununla daha çok toplumu anlayabiliyor ki Saatleri Ayarlama'da da bunu görüyoruz. Neyse, Abdullah Efendi'ye dönelim. Abdullah Efendi bu hikayede gerçeklikten sıyrılmış ve gerçek ötesini görür hale gelmiştir. Arkadaşlarıyla meyhanede otururlarken yan masadaki güzel kadınla beraber gelen bu nevi olağanüstü maceraların başlangıcı önemlidir: ''Bu emniyetle sandalyesinde biraz yana doğru kayarak kadının ayaklarına doğru baktı ve işte o andan itibaren gecenin bütün füsunu kayboldu ve Abdullah Efendi, garip, hikayesi güç bir serencama daldı.''(syf. 14) Böylece yazar, hem ilerleyen sayfalardaki maceraların esas müsebbibi olan arzunun, iştihanın haberini gizlice vermiş olur hem de Abdullah'ın iç dünyasını didik didik etmeye başlar. Bu arzu, Abdullah'ı gerçeğin ötesine zorlamıştır. Ancak onun bilinçaltında bu gerçeküstüyle yüzleşmekten ürktüğü de görülür: ''Birdenbire Abdullah, kendisi için hayatın artık sırrı kalmadığını görerek korktu. Evet, o şimdi kendisini, her kapalı şeyin, mütebessim bir insan yüzü için olduğu gibi sımsıkı örtülmüş demir kapıların, hiçbir gediği olmayan yekpare duvarların arkasında olup biten hadiseleri gözlerinin önünden geçiyorlarmış gibi görebilecek bir kudrette buldu(...) O, doğrusu istenirse, bütün ömrünce bundan korkmuş, bir gün insanlar ve eşya ile olan münasebetlerinin, ihsasların sathi planından çok daha derin ve çok başka bir seviyeye çıkmasından, kainatı saran ve ona güzelliğini veren büyük sırrın, ortasından kesilmiş bir meyve gibi birdenbire bütün çıplaklığıyla apaçık görünmesinden, korkunç manzarasıyla onda her nevi yaşama zevkini bir anda, tıpkı bir nefeste söndürülen bir mum gibi söndürmesinden korkmuştu. İşte şimdi, o kadar ürktüğü ve bununla beraber beklediği saat gelip çatmıştı.''(syf. 15) Böylece Abdullah, birçok gelgitlerle beraber bu maceraya dalar. Yaşadığı maceraları konu uzayıp gittiği için anlatmayacağım. Ancak yazarın amacının burada Abdullah'ın nasıl bu hale geldiği, neden bu ruh hali içinde olduğu sorusunu sorgulatmak olduğu aşikardır. Aslında benzer bir şey Birinci İkramiye öyküsünde de vardır. Ancak o da Bir Yol öyküsündeki gibi basit kalmıştır. Bunun haricinde Erzurumlu Tahsin'de olduğu gibi, Erzurum'daki depremin toplumdaki yansımasını anlatarak yer yer bireycilikle toplumculuk arasında köprü kurduğu görülür. Evin Sahibi ya da Acıbadem'deki Köşk öyküleri de yazarın anı merkezli yazınının başarılı örneklerindendir ve hatta Acıbadem'deki Köşk öyküsü için denebilir ki, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün ayak sesleridir. ''Mucit'' Sani Bey'in köşk hayatına olan tesiri ve başına gelenler aynen Halit Ayarcı'dır. Kitaplarına girmemiş hikayeler de başarılıdır. Emirgan'da Akşam Saati öyküsünde, Sabri'nin anılarıyla beraber geri dönüş tekniği kullanılarak psikolojik tahlillere girişildiği gözden kaçmaz. En sonda, yer alan hikayelerin dışında bir de piyes vardır. Bu piyes de bence çok başarılıdır. Herhangi bir memleketin kralının, ölmek üzere iken konuşan hayvanların veda ziyareti yapması hem bize fablı hatırlatır, hem de o hayvanlar üzerinden gene kralın iç çözümlemesini yapar. Bunun yanında bir diğer önemli Yaz Yağmuru öyküsünde yine Abdullah Efendi'de olduğu gibi bireysel dalgalanmaların tasavvuru vardır. Yazın yağmurda evinin bahçesine sığınan genç kadınla tanışan Sabri'nin o kadınla olan muhabbeti ilerledikçe ona benzediğini farketmesi anlatılır.

    Tanpınar'ın edebiyatından ayıramayacağımız hikayelerden önemli gördüklerimi de anlattıktan sonra, incelemenin sonuna geldik. Ben bu öykülerden sonra yine Tanpınar'ın bireyin iç dünyası kategorisine sığmadığını, onun müstakil yazarlığını, romanlarında da esas dikkat edeceğimiz edebi kimliğini inşa ettiğini anlatmaya çalıştım. Evet o, öykülerinde bireysel çözümlemelere, psikolojik tahlillere gidebilir. Ancak unutulmamalı ki o bir öykü yazarı değil ve zaten yazdığı öykülerde başarılı bir öykücülük sergilemiyor. Öykü türü 40-50 sayfa olmaz. Öyküde kısa ve net anlatım vardır. Sabahattin Ali gibi 10 sayfada meseleyi çözersin. Bunu yapmak da ayrı ustalık ister. Romancılar ise bunun aksine sonlandırmaktan çok uzatmayı tercih ederler ki dediğimiz gibi Tanpınar da onlardandır. Bireyin iç dünyası da Tanpınar'da farklı bir mahiyet kazanır, çevreyle ve toplumla iç içe ele alınır. Bundan da yukarıda uzun uzun bahsettik. Modernizmle karıştırmayınız. Bu son eklemeleri ve uyarıları da yaptıktan sonra bir Tanpınar incelemesini daha bitiriyorum. İyi okumalar.