• MEHMET AKİF VE ARUZ
    Rahmetli Mehmet Akif hakkında edip ve şairlerin ittifak ettikleri
    bir nokta da onun aruz üzerindeki mutlak hâkimiyetidir. Şimdiye kadar
    aruz vezniyle şiir yazan Hiçbir şairimiz üstadın o vezindeki kat’i saltanatına
    eremedi.
    (Süleyman Nazif) merhum diyor k i :
    ≪Zebur sahibi Peygamber Davud Aleyhisselamın yedi icazında ahenk ne idiyse, Safahat şairinin desti ibdaında kelime ve aruz da odur. Usul ve kavaidini bilmediğim
    ve fakat kırk seneye karib bir zamandan beri naz ve kahrını çektiğim
    (Efail ve tefail) in bazen ne kadar serkeş, ne kadar mütereddit olduğunu
    bilirim. İhtimal ki Mehmet Akif de bu melekeyi ihraz için uzun seneler
    çalışmış ve yorulmuştur. Fakat (Buse fal) İskender’in azmi sebatına
    nasıl mukaadı olduysa, tevsen-i aruz da Safahat sahibinin iradesine
    öyle teslim-i inan etti. Nesirlerimize bile gıpta aver olacak selaset-i ifade
    ve suhulet-i beyan şairin manzumelerini emsalinden tefrik ve temyiz
    eder. Suhulet mi? Heyhat!.. Meslekten olmayanların su gibi okudukları
    o mısralar, meslekten olanların pek çoğunca mumteniul’ibda’dır...
    — Esere methal olan mükâlemede, lisanımızın son tekâmülü ve
    kabiliyeti inşatıyla o serkeş aruzun Mehmet Akif gibi bir üstat elinde
    ne kadar munis ve mülayim hale geldiği görülür. Bunlardan başka
    muhavere seraba şiirdir; Seraba zarafet ve letafet...≫

    Akif şiirlerindeki bu dupduru ve çok akkın vezni ve ahengi buluncaya
    kadar kim bilir ne derece uğraşmıştır. Eğer Safahatındaki şiirlerinden
    önce yazdığı eserlerini elde etmiş olsaydık bunu daha iyi anlardık.
    Mamafih, Safahat’ındaki ilk ve nispeten İptidai şiirleri de bu hususta
    bir fikir verebilir.
    Akif bey, şiir ve sanatta olduğu gibi, vezin ve ahenkte de mütemadiyen
    ilerlemiştir. Mesela: Birinci ciltteki (Dervas) ile diğer şiirleri arasında
    derece derece tekâmüller göze çarpar. İşte, Akif’in en çok okunan
    bir şair olması sebeplerinden biri de budur. Onun şiirlerini okuyanlar
    imale gibi, zihaf gibi, tenafür gibi takıntıları görmeden, sezmeden emniyet
    ve zevk ile yürüyebilirler.

    Mehmet Akif’in aruzu sakin havada gah ağır, gah süratli uçuşlar
    yapan, bazen iki büyük kanadını dümdüz açarak, hakimiyetle süzülen
    ve olduğu yerde duran, bazen da kendisini boşluğa atıp, tekrar uçuşlar
    yapan, harikalı bin bir marifet gösteren kartala benzer. Kuvvetli pazısının,
    pehlivan bünyesinin alaturka güreşlerde gösterdiği oyunlu maharetleri
    üstat, olgun melekesiyle, ince zekâsıyla daha çok aruzda göstermiştir.
    Bir Mahalle ilmühaberini, bir Çıngıraklı ilali, bir Eşek masalını, bir
    Kırağısı hikayesini pürüzsüz ve akkın nesirden daha selis bir surette
    şiire, nazma çeken Akif artık aruzda kimseye işleyecek, oynayacak bir
    yer bırakmadı. Onun kelimeler üzerindeki hakimiyetini, aruzdaki saltanatım,
    şiirlerindeki selaseti, sadeliği, düzgünlüğü, akkınlığı görenler,
    sandılar ki: ≪Bu eserler dümdüz birer nazımdır, onlarda şiiriyetten bir
    şemme bile yoktur!≫
    Halbuki, Akif’i inikat edenlerden Hiçbiri o eserlerin bir kısmını olsun
    henüz meydana getiremediler ve bu gidişle getiremeyecekler de...
    Mamafih, Milli veznimizin parmak sayışından daha kolay bir
    vezni aruzu :
    — İşte bizim asıl veznimiz budur, diye herkese okutan bir adama
    kim eş olmak ister?! Bu, bir tenezzül değil mi?!

    Bütün eserlerini aruz vezniyle yazmış olan üstadın hece veznimiz
    hakkında ne düşündüğünü anlamak elbette bir meraktır.
    Kadıköy’de, (Şark musiki cemiyeti) karşısındaki bir evde oturuyordum.
    Tedavi altında idim. Üstat Üsküdar’daki evinden her gün kalkar,
    yaya olarak lütfen hastalığımı ziyarete gelirdi. Bir gün ona aruz ve
    hece vezinlerindeki yazılarımdan bir kaçını okudum. Tevazuu icabı olarak
    beğendi. Maksadım hece vezni hakkındaki düşüncesini anlamadı.
    Dedim ki ;
    — Bizim gibi acezeye de böyle hece vezni yakışır.
    Derhal cevap verdi:
    — Hayır hayır, vezin bir ölçüdür. İş o ölçüye intibak edebilmekte
    ve şiir yazmaktadır. Ben hece vezniyle çok güzel eserler okudum. Söz
    hayide olduktan sonra onu aruza çeksen de boştur, heceye koşsan da.
    Evet, aruzu beceremeyenler parmak hesabına kalkıyorlar amma, bir çoğunun
    yazdıkları şiir olmaktan uzak düşüyor. (Yunus Emre) ne kudretli
    bir hece şairidir. O aşık, yüreği yanık adamın, o koca Türkün bir çok şiirleri
    hafızamdadır. Son zamanlarda hece vezniyle yazan bazı gençler
    var, muvaffak olacaklar gibi görünüyorlar.
    Sordum:
    — Kimdir onlar? Üstat? Dedi ki :
    — Ankara’dan siz de tanırsınız.
    Üstat sözüne devam etti;
    — Ben şiir telakkisinde şekle o derece itibar edenlerden değilim. Vakıa,
    kendi yazılarımda biraz müşkülpesendim. Fakat, ben o yazıları şiir
    addetmiyorum ki...
    — Estağfurullah.
    — Yok yok, öyledir. Bir eser hem şiir olmaz, hem şekilden, kaideden
    mahrum bulunursa berbattır. Bunun aksini al; Şekil de, sanat da
    dürüst oldu mu, oh ne güzel!
    *
    Üstadın eski bir (Musahabe-i Edebiyesinden) :
    — Bizim nazmımız acem vezinlerine tabi olduğu için her istediğimizi
    kolayca söyleyemeyiz. Şairlerimiz ekseriya zarureti vezin denilen hastalıktan
    vefat ederler!
    — Acem veznini asırlardan beri işleye işleye bu günkü derecesine
    getirmişiz. En muktedir şairlerimiz bu vezni büsbütün terk edip de hece
    vezninde bir çok eserler meydana getirmedikçe arkanızdan kimse gelmeyecektir!
    — Elimizdeki vezin vakıa dar, lakin size söyledikleri kadar değil.
  • 176 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhabalar :)Efendim şiirlerine sığındığım, derinliğinde kaybolduğum ve kendimden bir parça bulduğum, kendine ait bir dil oluşturmuş güzel şairin güzide şiirlerini biriktirdiği kitabın 2.cildidir kendisi benim sairimdir öyle düşünüyorum:)
    şiirlerini ayrım yapmaksızın severim lakin itirafım olsun en sevdiğim şiiri kitapta "Ömur hanımla güz konuşmaları "dir. Kendimi bulduğum ve ilk okuduğumda uzun süre etkisinde kalıp ağladığım şiirdir kendisi..spotify'da kendi sesinden şiirlerine ulaşabileceğiniz muhteşem şair. şiirle ilgilenenlere duyurulur..Biraz kendisinden ve bu şiiri sevme sebebimle incelememi bitirecegim
    benim şairim şükrü erbaş...
    şükrü erbaş, eşine aşık bir şair. eşi hatice erbaş 2,5 sene kanser ile mücadele ettikten sonra 2015 yılında hayatını kaybetti. şükrü erbaş onu şiirlerinde yaşattı ve onun için; yaşıyoruz sessizce şiir kitabını çıkardı.
    ölüler yaşayanlarda yaşar, onu da ben yaşatacağım dedi.
    eşine, ömür hanım ve köroğlu diye seslenirdi.
    şöyle yazmıştı hatta eşi için dostlarım,

    Ömür hanım;
    güzelliğin geçici olmadığını senden öğrendim
    emeğin aşktan büyük bir hazine olduğunu senden
    zaman, kâküllerinden doğar topuklarından batardı
    al yeşil soluğum, yarasına döndüğüm, sözümün sahibi
    sevmenin, dünyayı sevmek olduğunu senden öğrendim.
    okuyun dostlarim şiir kitabını mutlaka, şiddetle tavsiye ediyorum.Kitaplığınızda mutlaka olsun
    şükrü erbaş ilginç bir şair. sadece aşk, sevgi, sevmek konularında değil, siyasi meselelerde de çok farklı düşünüyor ve yazıyor.
    köylüleri niçin öldürmeliyiz , edip'e yanıtı bilinen sorular ve avlu genişliği şiirlerinde olaylara nasıl mükemmel yaklaştığını görebilirsiniz.
    ayrıca, ömür hanımla güz konuşmaları şiirini dinledikten sonra, şükrü erbaş'a farklı bir sempati duymamak elde değil.
    yazdığı onca şiir, tutunduğu siyasi tutum, olaylara yaklaşımı, sevgiyi bu kadar güzel anlatması ile kalbimizde yer edindi şükrü erbaş.
    dünyayı böyle insanlar güzelleştiriyor. iyi ki tanımışım, iyi ki seneler önce hayatıma girmiş, iyi ki şiirleriyle büyümüşüm.
    iyi ki varsın şairim, iyi ki varsın. bütün şiirleri, bütün yazıları, kitapları tekrar tekrar okunası. bir yazarı daha ne kadar fazla sevebilirdim, bilmiyorum.bazı şiirlerini okurken sayfanın sonu geliyor, bitmesin ya der mi insan ? şiirin hakkını veriyor. hani içinizde dilinizin açıklayamadığı, sözcüklerinizin yetmediği duyguları şiirler söylemeli ya, bu sairin şiirleri yapıyor bunu.içinizden geçirdiklerinizi söyleseniz sizi anlayacak biri çıkmaz gibi hissettiğiniz anlar oluyor mu hiç bilmiyorum ama benim çok olur. işte şükrü erbaş yazdığı bazı şiirlerinde öyle güzel dokunuyor ki hislerime. ben anlatsam beni anlarmış gibi tebessümle bakar sanki yüzüme. ama yine de unutmamak lazım ki “herkesin gerçeği kendine acı, herkesin acısı kendine biricik”. öyle diyor canım şair.Vesselam dostlarım ..
  • - "... Tabiat, atomlarına varana kadar sürekli gerilim yani dans halindedir. Kızılderili için şarkı ya da şiir, hayatı kutsayan ruhun soluğudur. Kızılderili bunun için önemli anlarda şarkı söyleyerek dans eder. Kutsal soluğun ritmiyle aynı ritmi yakalamak için. O ışıma anlarında hem geçmiş hem gelecek bir nur tablosu olarak önünde belirir. Ben ağaçlardan çok şey öğrendim, diyor birisi. Bu bir şiirdir işte. Şiiri bulduğunda, geç git der, dünyaya, ben burada duracağım. Konuşmasını bilen bu bilge ağacın, bakmasını bilen suskun taşın, duymasını bilen ezgili ırmağın yanında. Var olan her şey durmasını bilmelidir çünkü. Bir Dakota bilgesi şiir gibi anlatır bunu. Der ki kuşlar yuva yapmak için, insanlar dinlenmek için durur. Tanrı da öyle yapmıştır onlara göre. Mesela güneş, Tanrı’nın durduğu yerlerden biridir. Ay, yıldızlar, ırmaklar da öyle. Kızılderili güzel bir yer bulduğunda durur, dualar gönderir. Ne için? Cesaret, umut ve merhamet bulmak için. En çok da Tanrı’nın durduğu yere ulaşmak için. İlk sorunun cevabını burada vermiş oldum belki. İnsan güzel bir yer ya da şiir bulduğunda durmalı. Çünkü oradan daha güzel, daha sonsuz biri geçmiştir daha önce. Onu tanıdığında kendisi de güzelleşecektir. Estetik ilminin bizdeki karşılığı İlm-i Cemâldir bu yüzden. Güzel olan her yer O’nun durduğu yerlerdir aslında. İnsan da bu anlamsız koşuşturmaya ara verdiğinde bir sükûta ulaşır. Önünde bir boşluk açılır. İşte orası şiirdir.
    Ben, diyor Laurence Stern, ne zaman bir kötülük yapmışsam bu mutlaka bir aşkla öbürünün arasındaki boşluğa denk gelmiştir. Bu anlarda yüreği kilitlenir, fukaraya üç kuruş verecek kadar bile iyilik bulamaz içinde. Bu da bir şiirdir. Şiir bu boşlukları doldurur. Yeniden aşka, yeniden merhamete, iyiliğe çağırır insanı. Boyutlarını, imkânlarını keşfeder yeniden. Bizim vicdan dediğimiz de insanın imkânlarını keşfedip derinleşmekten başka şey değildir aslında. Dans demişken bazı Afrika yerlileri köye yeni bir öğretmen geldiğinde önce dans testinden geçirirlermiş onu. Eğer halkın dansını becerebilirse öğretmen olarak kabul ederlermiş. Bu tabii bugün bildiğimiz anlamda bir beden teşhiri ya da eğlence dansı değil. Tüm bildiklerimiz kitabî olduğu için bunu ne kadar anlayabiliriz, bilemiyorum. Tabiatın ve halkın ritmini yakalama becerisidir aslolan. Eylem halidir. Dil, eğitim peşinden gelir. Yerlilik bilinci olmayan bir öğretmenin çocuklarına da vereceği bir şey olmadığının derin ve hikmetli bilincidir. Halkın derin bilgeliğidir. Mevlana’nın Konya’ya geldiğinde şiiri hiç sevmediğini Köprülü’den öğreniyoruz. Ama muhitin icapları onu şiire mecbur etmiştir. Geldiği yer olan Harizm’de şairlik utanç duyulacak bir uğraştır çünkü. Vallahi ben şiirden bîzârım, der; benim yanımda şiirden fena bir şey yok. Ona göre bulunduğu vilayetin tabiatına uygun bir şekilde yaşamaktır aslolan. Hak Teâlâ böyle istedi, ben ne yapabilirim, diyerek şiire yönelir. Bu da aslında az önce söylediğim dans testinden başka bir şey değildir. Mevlana ilmi ve feraseti sayesinde geçmiştir bu testi. İyi ki de geçmiştir. Köprülü, Yunus’un kıymetini anlamayan tezkire yazarlarının Anadolu’nun ve İstanbul’un yoksul mahallelerinde, Yemen illerinde Veyse’l Karani nidalarının neden yankılandığını da anlayamadıklarını söyler. Neden Yunus? Neden yoksullar? Neden şiir? Cevabı özetleyecek olursam şiir anlaşılma değil arama şiiridir. Doğru cevabı değil doğru soruyu arama işi. İbrahim Edhem, doğru soruyu bir ceylanın ağzından duymuştur mesela. Doğru yerde aradığı için bulmuştur. Her insan teki, onu hakikate ve kendine yaklaştıracak soruyu aramakla mükelleftir..."

    (Atakan Yavuz İle Mülakat, Dergah Dergisi)
  • Zembîlfıroş zembîla tine (Zembîlfiroş, zembiller getirir)
    Dikan bi dikan di gêrîne (Dükkan dükkan gezdirir)
    Hiş li Xatûnê namîne (Xatûn’un aklı başından gidiyor)
    Serî li zeman di gerîne (Aklıyla arıyor zaman yaratmak için)
    Gazi dike ku bibîne (Sesleniyor ki, onu görmek için)
    Were ser doşeka mîr e (Gel Beyin döşeğinin üstüne)
    Li te helal, herama mîr e (Beyin haremi sana helaldir)
    Bidime te zulfî harîr e (Güzel zülüflerimden sunayım sana)
    Çavê min ê xezalan e (Gözlerim ceylanların gözüdür)
    Sîngamin wek zozana ne (Bağrım yaylalar gibidir)
    Bejna min wek rihane (Endamım reyhan gibidir)
    Çiqa bêjî hêjan e… (Dilediğin gibi güzel ve uygundur …)
    Bu hikaye Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde (Amed-Farqin) yaşanmıştır.

    Kürdistan coğrafyasının zenginliği olan efsanelerden biridir Zembîlfiroş. Tıpkı Mem û Zin, Xecê û Siyabend gibi yöremizde çok bilinen, şiirlere, masallara, filmlere, türkülere konu olan hazin aşk hikayelerinden biridir Zembîlfiroş.
    “Gökten zembille inmiş.” Gibi güzel sözlere de konu olmuştur zembîl (sepet)…

    Zembîlfiroş’taki aşk, karşılıksız bir aşktır. Ölümü çare gören aşkın hikâyesidir. Efsanenin Mezopotamya’nın tarih ve kültür bakımından oldukça zengin ve bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış, Mervanilerin başkenti Farkin’de geçtiği yaygın olarak söylenir.

    Yörede hüküm süren bir kralın çok yakışıklı oğluyumuş. Görenin bir daha dönüp baktığı, prenseslerin gönlünde yatan beyaz atlı prensmiş Zembîlfiroş. Önceleri kral oğluna yaraşır bir yaşam tarzı varmış. Zevk û sefa içinde yaşar sık sık ava çıkarmış. Yine avlanmaya çıktığı bir günde Allah aşkı onu avlamış. Öylesine avlamış ki ilahi aşkın etkisiyle adeta mecnun olup yollara düşmüş.

    Avlanma esnasında gördüğü bir mezar ve mezardan dışarıya çıkmış iskelet parçaları onun ölüm gerçeğiyle yüzleşmesine vesile olmuş. Zenginlik ya da fakirliğin ölüm karşısında hiçbir hükmünün olmadığını, bir gün kendisinin de bir iskelete dönüşeceği gerçeğiyle hemen oracıkta Allah’a sığınarak dünya nimetlerinden vazgeçeceğine ve sadece Allah yolunda yürüyeceğine diz çökerek hûşu içinde yemin eder. Yaşadığı sarayı, ihtişamı hiç arkasına bakmadan geride bırakarak eşiyle birlikte yollara düşer. Diyar diyar gezerek zembil yapıp satar ve hayatını böylece idame ettirir. O, artık bir ZEMBÎLFIROŞ’TUR… Çocuklarıyla, hanımıyla birlikte sırtlarında çadırları, üstlerinde eski püskü elbiseleriyle köy köy, kasaba kasaba dolaşan bir Allah dostudur.

    İşte böyle dolaşırken kader onu son durağı Farkin’e getirir. Farkin Beg’in karısı Xatûn Xan’ın dikkatini çeker Zembîlfiroş. Zembîl alma bahanasiyle onu saraya çağırır. Xatûn Xanım yıldırım aşkına çarpılmıştır adeta. Bir yanda beg xanımı olmak diğer yandan yana tutuşa bir aşka kapılmak… Çok zor durumdadır ama yüreğe söz geçiremez, gönül beglik meglik tanımaz. Aşkını dizelerle anlatmaya çalışır…



    Zembîlfroş zembîla tine
    Dikan bi dikan di gêrîne

    Hiş li Xatûnê namîne

    Serî li zeman di gerîne

    Gazi dike ku bibîne

    Were ser doşeka mîr e

    Li te helal, herama mîr e

    Bidime te zulfî harîr e

    Çavê min ê xezalan e

    Sîngamin wek zozana ne

    Bejna min wek rihane

    Çiqa bêjî hêjan e…

    Zembîlfiroş, zembiller getirir
    Dükkan dükkan gezdirir

    Xatûn’un aklı başından gidiyor

    Aklıyla arıyor zaman yaratmak için

    Sesleniyor ki, onu görmek için

    Gel Beyin döşeğinin üstüne

    Beyin haremi sana helaldir

    Güzel zülüflerimden sunayım sana

    Gözlerim ceylanların gözüdür

    Bağrım yaylalar gibidir

    Endamım reyhan gibidir

    Dilediğin gibi güzel ve uygundur …

    Ama Zembîlfroşdünya nimetlerinden vazgeçmiş bir derviştir. En önemlisi tövbe etmiştir. Sadece Allah’a kulluk etmeye yemin vardır, haramı yaşamından silmiştir. Hem bunun için değil miydi onca malını, mülkünü, ihtişamını, zevk û sefayı bırakıp yollara düşmek?.. Hem evliydi hem de karısını çok seviyordu. İşte bu yüzden ölüm fermanı olan REDD-İ AŞKI hiç çekinmeden yapar ve Xatûn’un aşk çağrısına olmusuz olarak o da dizlerle cevap verir.

    Xatûnê ez tobedar im
    Delalê ez tobedarim

    Zarok birçîne li malin

    Ji rebbê jorî nikarim…

    Xatûn ben tövbekarım
    Güzel kadın ben tövbekarım

    Çocuklar evde acdır

    Allah adına yapamam…

    İşte bu dizlerle Zembîlfiroş, Xatûn’un aşkını reddeder. Farqin beginin karısı Xatûn, red cevabını kabul etmez. Ölesiye bir tutkuyla aşıktır Zembîlfiroş’a. Ne yapıp edip yakışıklı Zembîlfiroş’la birlikte olmaktır amacı. Xatûn’ın ısrarları karşısında Zembîlfroş çareyi kaçmakta bulur. Xatûn peşini bırakmaz, sora sora Zembîlfiroş’un kaldığı çadırı öğrenir. Xatûn, bir gece çadırda kalmak için Zembîlfiroş’un karısına yalvarır. Karşılığında tüm mal varlığını ve mücevherlerini bağışlayacağını anlatır, sadece bir gece Zembîlfroşile kalmak ister. Xatûn’un bu kadar yoğun ısrarı üzerine Zembîlfiroş’un eşi, çocuklarını da yanına alarak oradan ayrılır. Xatûn, Zembîlfiroş’un eşinin giysilerini giyer ve yatağa girerek Zembîlfiroş’u beklemeye başlar. Karanlık Farqin’e çökerken, Zembîlfroşzembillerini sattıktan sonra çadırına döner. Xatûn’un yatağında olduğundan habersiz, aynı yatağa uzanır. Ancak yataktaki kadının kendi karısı olmadığını, Xatûn’un ayağındaki gümüş halhalın çıkardığı sesten anlar. Bunu anlar anlamaz, çadırdan dışarı çıkar.

    Efsane bu ya, sonuçla ilgili yörede bir çok anlatım var. Her anlatım ölümle sonuçlanır. Kimilerine göre Zembîlfiroş, Xatûn’dan kurtulamayacağını anlar ve gidip sarayın burçlarından kendini aşağı atar. Efsanenin başka bir anlatımına göre ise, Zembîlfroşbu noktadan sonra çaresiz kalır ve canını alması için Tanrı’ya yalvarır. Zembîlfroşölünce, peşinde koşan Xatûn’da aynı dilekte bulunur ve ikisi de ölür. Bu sevda masalının da diğer masallar gibi sonu hazindir… Aynı Mem û Zîn destanındaki gibi, Xatûn’un Zembîlfiroş’a olan aşkında da ölüm çare olmuştur…

    Şarkılara, öykülere konu olan Zembîlfroşile Xatûn’un aşk hikayesi, bugün sadece olayın yaşandığı Diyarbakır`ın Silvan ilçesinde değil, Kürt kültürünün olduğu tüm bölgelerde hala dillerde.

    İnanç ve tutuklu aşk arasında efsaneleşen ZEMBÎLfroşile Xatûn’un aşk hikâyesi, olayın yaşandığı söylenen sadece Farkin’de değil Kürt kültürünün olduğu tüm bölgelerde hala dillerde dolaşır. Kimi zaman bir türküdür, kimi zaman bir şiirdir kimi zaman uzun kış gecelerinde anlatılan hazin bir öyküdür ZEMBÎLFİROŞ…
  • Rakı Nedir? (Hiç böyle güzel anlatılmışını okumamıştım..!)

    RAKI...!

    Dönülmez akşamın ufkundayız azizim...!
    Arap aklıyla bize akıl vermeye kalkıyorlar
    ama "alkol" kelimesinin kökeni bile Arapça
    Peki napalım?
    Kullanmamak lazım.
    Hatta, yasaklansın.

    Rakı ise, özbeöz Türk. "Ne malum?" derseniz.
    Nerede, ne zaman ve kim tarafından icat edildiği bilinmiyor. Oradan malum...!
    Eğer, biz Türklerden başka bi milletin icadı olsaydı, yazılı tarihi olurdu, şeceresini bilirdik..!

    Şampanyanın mucidi Fransız keşiş, Dom Perignon..
    1638'de dünyaya gelmiş mesela...
    Evliya Çelebi'nin 1635 tarihli seyahatnamesinde "rakı" geçtiğine göre, şampanyadan eski demekki.!
    Yani...?
    yanisi şu;
    Şampanyayı icat eden Dom Perignon,
    kundakta ana sütü içerken,
    biz aslan sütü içiyorduk..!

    Başka "aydınlatıcı" veri var mı.? Vaar..!

    Memleketi "ampul" yönetiyor ama,
    elektriğin ampulden önce, rakıya faydası olmuştu. Çünkü, elektriğin icadıyla birlikte "buz" üretildi.
    Buz üretilince,
    "rakıya niye buz koymuyoruz azizim?" keşfi yapıldı. Bu tarihi keşif neticesinde, rakının üstüne buz koymak için daha uzun bardağa ihtiyaç oldu.
    Zahmet edip özel bardak icat etmek zor geldiği için de, pratik Türk zekâsı devreye girdi, " limonata bardağı ne güne duruyor muhterem " keşfi yapıldı.

    "Asil"dir rakı...!

    Bakın, 1900'lü yıllardan bir davetiye aktarayım size ;
    "Muhterem efendim,
    Teşrin'i saninin 21'inci gününe müsadif Cuma akşamı, Hristo'nun Meyhanesi'nde taam eylemek ve hususi bir eğlence tertip ederek vakit geçirmek istiyoruz. Sizi pek seven cümle dostlarımız teşrif edeceklerdir. Binaenaleyh, icabetiniz bizim içün mücib-i şeref olacaktır. Bu lütfu bizden esirgemeyeceğiniz ümidi ile takdim-i ihtiram eyleriz efendim.Pera sahaflarından Şener Efendi."

    Nezakettir, zarafettir..!
    Adab-ı muaşerettir."Milli"dir..!

    Hem de Üstelik, AKP'nin "milli"sidir..?

    Bu arkadaşların döneminde "milli" oldu.
    Rakıyı "milli içki" olarak tescilleyen Türk Patent Enstitüsü Başkanı, o makama, AKP tarafından atandı... Eşi de, AKP milletvekili...!
    Ki o milletvekili, Suudi Arabistan Riyad Eğitim Fakültesi İslami İlimler mezunudur iyi mi...

    Dolayısıyla, "rakı balık Ayvalık" gibi, zincirleme reaksiyonla, AKP'nin "milli"sidir!

    "Rakı içeceğinize meyve yiyin,
    kavunun yanına 35'lik salkım açın"
    filan gibi gayri ciddi yaklaşılamaz ona..!
    Ciddiyet ister.
    Fava, pilaki, şakşuka, memleket "meze"lesidir..

    Yurtseverdir...!
    İki tek attın mı " n'olacak bu memleketin hali ?"
    diye aslaa endişelenmezdin, aksi olsa...

    Evrim Teorisi'nin kanıtıdır..!
    fazla kaçırırsan, özüne dönersin,
    yani maymun olursun...
    Bilimdir...!
    Maymun değilsek bile; ne anlamı var onsuz, radika'nın, cibes'in, turp otu'nun, inek miyiz biz? Madem gıcıksın rakıya,
    niye balık avlıyorsun boşu boşuna?
    Şerbetle mi yiyeceksin lüferi..?

    "Fevkalade"dir..
    "Aliyül'ala"dır..
    ''Kadın'' dır...!
    1926'da üretime başladığında, rakılarına şu isimleri koymuştu Tekel, Cumhuriyet'in ilk yıllarında.. "Sevim, Elif, Hanım, Denizkızı, Üzümkızı, Jale" isimlerini taşırlardı...
    Botoks'tur aynı zamanda.
    ''Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır..!'' mesela...
    En kaknemi bile bir başka görünür gözüne,
    içilir, güzelleşilir....!

    Hayatın anahtarıdır.
    Büst gibi oturan adamın bile çenesini açar.
    "çilingir" sofrası denmesi, ondan..
    Kontörsüz muhabbettir... Kahkahadır...!

    İçki içen,
    neler yaptığını hatırlamaz; rakı içen hatırlar..! Acısıyla tatlısıyla hatıraları kaydeden
    hard disk'tir çünkü...
    Tıp bazen çaresizdir. O ilaçtır.
    Dişe de, Gurbete de iyi gelir...!

    Herkesin gençlik hatası olabilir,
    önce bira içersin...
    Sonradan para kazanınca,
    şarap içmeyi bi matah zannedersin...!
    Amerika'da kamyon şoförlerinin içtiği viskiye Etiler'de, Reina'da bi kamyon parası ödersin, o ayrı. Kürkçü dükkânıdır Rakı...,
    Döner dolaşır, gelirsin....!

    Çocuktur... Ağlarsın...

    Orhan Gencebay'dır.
    Entel dantel barlarda dinlemeye utanırsın.
    Ama hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin...
    Tatlıses'tir. Realite'dir...!

    Peynir, Rakı, Kavun, (PRK), örgüttür.
    Ama, bölücü değil, birleştirici örgüt...!
    Türk'ü de içer, Kürt'ü de..!
    Çerkez'i de içer Ermeni'si de..!
    Laz'ı da içer Yahudi'si de....!
    Rumlar öyle bi meze yapar ki,
    AB'ye almasalar da helali hoş olsun,
    Kıbrıs'ı veresin gelir...!

    Orhan Veli'dir...!
    "Şiir yazıyorum,
    şiir yazıp eskiler alıyorum,
    eskiler verip musikiler alıyorum,
    bir de rakı şişesinde balık olsam..!"dır.

    Şiirdir...!
    Dönülmez akşamın ufkudur aynı zamanda...

    Ve...,
    Mustafa Kemal'dir...Rakı!
    Rakı içiyordu diye " sarhoş " demeye getiriyorsan eğer.., "sarhoş kafayla kurup
    yücelttiği bu memleketi,
    ayık kafayla niye yönetemiyorsun..? "
    diye sorarlar adama...!

    Oof, oofff çok uzattım...!
    Vakit tamam, güneş batmak üzere,
    bana müsaade,
    *cümleten şerefe...!*

    iki yazar birlikte içilir,kadehi wurduğun adam sa son kadehi pay edilir
    bir de ufak Rakı warsa masanda mutlak bir büyüğe geçilir... ( lütfen ekleyiniz son satıra :) :D )

    Mustafa Yılmaz
  • 192 syf.
    ·2 günde·8/10
    ''Sevmek belki bir gün okur diye şair olmaktır.''

    İlk şiirimiz ELİF GİBİ SEVMEK: bir sevda şiiridir.

    Elif gibi dosdoğru, sağlam koşulsuz şartsız sevmektir. Elif gibi sevmek bir başlangıçtır. Zamansız mekansız sevmektir. Hareketsiz, yalansız yanlışsız ve derinden sevmektir. Seveceksen elif gibi seveceksindir. Çünkü elif gibi sevmek cesarettir.

    İkinci şiirimiz GECE DOSTLARINA: Bu şiirde bir kişiyi sevmekten ziyade yağmurlu geceleri özleyen, yalnızlığı gözlerinde taşıyan, anlatamayan ve anlayanı olmayan kitapları seven dostlara selam gönderen bir şiirdir.

    ELİF: Elif ismi ömrün diğer yarısı ve dudaklarımı yakardı diyen şairimiz elifi yüreğine köprü yapmıştı. Sevmenin tarifi Elifti.

    KISACA SEVMEK: Şairimiz burada sevince yemek yiyemediğini, hayatını feda etmesi gerektiğini anlatır. Sabah namazını beraber kılıp Venedik sokaklarında kaybolmayı düşlüyor. Sevmek önce satır aralarında kaybolup sonra ete kemiğe bürünecek. Görenler ise bu adam / kadın seviyor diyecek. Son olarak da hayatta iki önemli günden bahsediliyor. Biri onu tanıdığın gün diğeri ondan ayrıldığın gün yani bugün diyor.

    KIZ KULESİNDE: Şairimiz ilk tanıştıkları gün gittikleri kız kulesinde Beni ne kadar seviyorsun diye sorulan soruya susmuş ve dünyada sevgimi anlatacak kadar çay yoktur demiştir. Yani sevgisi o kadar uzun ki anlatmaya ömür yetmez demek istiyor.

    GÖZLERİN: Bu şiirde şair sevdiğinin gözlerinin yaratılma nedenini şöyle vurgular

    ''Canım cennet çeksin diye sanki gözlerin''

    SEN BANA YANGIN OL EFENDİ: Her şiirin ona yazılası geliyordu. Çünkü o aşktır. Dünyanın en büyük sevdasıdır.

    GELİNCİK ÇİÇEĞİ: Bu şiirde şair sevdiğinin sesinden dinlediği kuranın ve beraber kıldıkları namazda aynı secdeye baş koymanın nasıl bir sevda olduğunu anlatır.

    YAĞMURDAN DAHA FAZLA SENİ SEVEBİLDİM: Gözlerini gördüm yağmur oldum ıslandım

    HUZUR: Bir anlatmaya kalksam senli solumu, huzurun adıdır Elif

    TESADÜF: Kirpiklerin nasıl bir tesadüf ki cennetten gelmişçesine dizilidir der şair sevdiği kadına...

    SIRILSIKLAM: Şair bu şiirde Yağmur ne kadar yağarsa yağsın gözlerime sen düşersin diyor.

    BURUŞUK DEFTER: Sol yanıma dualar yaz ey sevgili

    MEVSİMLER: Gönlün mevsiminin sevgili olduğu vurgulanmıştır bu şiirde

    YEŞİL GÖZ: 27 Yaşında bir çift yeşil gözde bulunan sevdadır aşk.

    SENİ DÜŞÜNÜYORUM: Seni ama sadece seni düşünüyorum çünkü seni sevmek başlı başına yaşamak diyor şair.

    SEN OLMADIĞINDA: Şair bu şiirde sevdası yanında olmayınca yapacak bir şeyi olmadığı için hep yazası geldiğinden bahseder.

    ÇINAR: Bu sevdanın ulu bir çınar olduğu ve kolay kolay yıkılamayacağı aşikardır şair için.

    Bir bilsen ne kadar özledim, utanır, nefes alamaz gelirsin...

    GEÇİT: Şair bu şiirde iki sevgili arasında şiirlerden geçit kurmak istediğini anlatır.

    SEVDA ÖZETİ TEK HARFTİR: Sevda tek harftir. O harfte sevdanın baş harfidir.

    ''Seni özlemek her şarkıda şair kesilmektir ister istemez''

    BİZ OLACAKSAK EĞER: Eğer ikimiz bir bütün olacaksak sana en güzel şiirlerimi yazacağıma dair söz veriyor şair.

    KÖY SEVDAMIZ: Şair bu şiirde aşırdığı eriklerin çekirdeklerini gömdüğünü ve o çekirdekler ağaç olunca sevdasına kavuşacağını ümit eder.

    Şiirler Tasavvuf ağırlıklı Allah arzusuyla dolup taşmış, çoğu yerde karşısındaki insanı, insan ötesi bir varlığa dönüştürmüş. Gerçek hayatta böyle bir sevda olur mu diye düşündürtüyor. Yazar dilini çok güzel kullanmış. Bu kadar çok okunmasının hakkını vermiş..
  • 512 syf.
    ·4 günde·9/10
    Okumanın boş zaman uğraşısı olarak görüldüğü, kültür ve sanata yaşamda çok az yer ayrıldığı hızlı, yorucu ve yıpratıcı bir çağda yaşıyoruz. Karşılığının maddi menfaatlerde arandığı meşgaleler, görsel ve sosyal medya belirliyor tercihlerimizi. Uzun olmayan, kolay anlaşılır metinlerin zirve yaptığı günler yaşıyoruz. Böyle bir ortamda gerçek ve nitelikli edebiyata omuz verenleri görünce bir başka mutlu oluyoruz. Necip Tosun; özellikle son yıllarda yayınlanan pek çok kitap ve dergiyle altın çağını yaşayan öykü türünün çalışkan isimlerinden.Öykü yazıyor, süreli yayınların pek çoğuna yazı yetiştiriyor, kitaplar çıkarıyor, söyleşilere katılıyor. Yazarken bizim yorulduğumuz tüm bu işleri üstelik asli işi memurluktan arta kalan zamanda yetiştiriyor. Bu sabrı, çalışkanlığı ve fedakarlığı takdir etmemek mümkün değil. Necip Tosun’un yeni kitabı ‘Edebiyat Atlası’ Dedalus etiketiyle raflardaki yerini aldı. Yazarın otuz yıllık öykü ve edebiyatla içi içe yaşamının bir yansıması diyebileceğimiz kitap yalnızca öykü değil, hemen her türün dünyadaki ve bizdeki gelişim çizgisini takip etmemizi sağlama yanında, her türün en önemli eserlerinin değerlendirilmesiyle, yayınlanan binlerce kitap içinde bilinçli bir seçim yapmamıza da ciddi katkı veriyor. Edebiyat Atlası’nı  yazma amacını; ‘Bu kitabın öncelikli hedeflerinden biri günden güne gücünü yitiren, gözden düşen edebiyatın hayatımızdaki karşılığını yeniden sorgulamak, gündeme getirmek, önemini vazgeçilmezliğini ortaya koymaktır.’ şeklinde vurgulayan Tosun’un, ‘ …edebiyatsız bir dünyanın nasıl barbar, hoşgörüsüz ve ötekini anlamaktan uzak kaba bir dünya olacağı hatırlatılmaya çalışılmakta’ değerlendirmesi de, onun edebiyat aşkının boyutlarını net bir şekilde ifade ederken, bir zamanlar özellikle de romanın zirvesindeki Rusya’nın, o altın çağlarda dillere destan zulümlerini yapmasına edebiyatın yazık ki mani olamamasını da hatırlamadan edemiyoruz. Necip Tosun, yakından tanıyanların da bildiği gibi oldukça nazik, naif bir insandır, edebiyatın amacına bakışı da ideal olanı, temennisi de güzel ama bu görüş pek de yerini bulmuş gibi gelmedi bana. Geçelim.Kitapta konuların ele alınış biçimi, Necip Tosun’un daha önceki bazı hikaye kuram ve inceleme kitapları paralelinde özetlemeler, nokta atışı hükümlerle oluşturulmuş. Okurken sıkılmıyorsunuz. Seçilen örnekler, başta Mansfield, Borges, Tanpınar, Oğuz Atay vd. gibi önemli isimlere yapılan atıflar dikkatimizi her an ayakta tutan belli başlı amiller. Önce edebiyatın, okumanın önemine değinen Tosun; edebiyatın ahlak, dil gibi kavramlar ile ilişkileri ve edebiyat mahfilleri, yazar okulları, edebiyat dergileri gibi çetrefilli meseleleri ele almış. Edebiyatın hayatımıza neler kattığı, hemen her uğraşıyla bir ilişkisinin olması giriş kısmında bizi karşılayan konular. Her türlü uğraşının sonucunda elde edilecek bir karşılık alma beklentisinin olduğu günümüzde edebiyatsız bir yaşamın boşlukta kalmasının kaçınılmaz olduğu vurgulanır. Kitaptan buna bir örnek verecek olursak, Necip Tosun, Enis Batur’a atıfla, Sezai Karakoç okumadan Ortadoğu’da olup bitenin anlaşılamayacağını vurgular. Bir diğer önemli tespit de çeviri eserler konusundadır. Batı kaynaklı eserler yayıncıların ve çevirmenlerin desteğini alırken, yakın coğrafyamızdaki komşularımızın eserlerine yeterli ilginin gösterilmemesi, bu türden çevirilerin yeterli olmaması  edebiyatımız adına bir eksikliktir. Yazmaya meraklı olanların, yazılarını öncelikle dergilerde yayınlatmak isteyenlerin ne gibi engelleri aşmaları gerektikleri noktasında adeta rehber vazifesi gören Edebiyat Atlası, birçok makalede, ülkemizin edebiyat ortamının bir fotoğrafını çektikten sonra doğruları ve yanlışları masaya yatırır. Pek çok süreli yayında, hikaye türü başta olmak üzere çeşitli türleri, eserleri ve yazarları konu edinen önemli makaleler yayınlayan Necip Tosun, bu ortamları en iyi bilen ve sözü geçen eleştirmenlerdendir aynı zamanda. Adam kayırma, orantısız övme ve yerme, gruplaşma gibi edebiyatımızın baş ağrısı başlıca meseleleri hakkında son derece yerinde tespitlerde bulunan yazarın, bu yanlışları engelleme noktasında umudumuz olduğunu üstüne basa basa vurgulamak istiyorum. Çünkü, tekrar ifade etmemiz gerekirse Necip Tosun edebiyatımızın saygın, sözü geçen, bilgili, çalışkan kalemlerindendir ve birçok olumsuzluğun ortadan kaldırılmasında ya da azaltılmasında etkili bir güce sahip sınırlı sayıdaki aydınımızdan biridir. Okuyanların da ilgisini çekecek ve onları heyecanlandıracak güncel konulardan sonra kitapta, deneme türünden başlayarak hemen her türün ülkemizdeki ve dünyadaki gelişim çizgisi özetlenir, okunması gereken en önemli eserler özlü bir şekilde değerlendirilir, önemli yönleri vurgulanır. Bu makaleler, okuyucuların ilgi duydukları türlerin nereden nereye geldiğini görmelerini ve ömrün yetmeyeceği binlerce eser arasından hangilerini okumaları gerektiğini belirlemeleri açısından da son derece faydalı bir işlevi haiz. Kitabın sürprizlerinden biri de, roman ve hikaye türlerindeki okuma listeleri Bu listelerin, Necip Tosun’un seçtiği birer tavsiye okuma listesi değil, türlerin gelişim çizgilerinin önemli sac ayakları olduğunu ifade etmekte fayda var. Listedeki isimlerden Suat Derviş’ten Kara Kitap’ın alınmasını da son derece olumlu buluyorum, Derviş’in hakettiği değeri ve ilgiyi görmesine, gündeme gelmesine katkısı olacağını umut ediyorum.Türk Edebiyatının yaşayan en önemli isimlerinden biri olan Necip Tosun’un büyük emek ve fedakarlık ürünü ‘Edebiyat Atlası’; okuma ve yazma meraklılarına rehber olma, edebi türlerin gelişim çizgilerini toplu olarak bir arada sunma ve tanıtma gibi amaçları ehil bir kalem tarafından ortaya koyan kıymetli bir eser, okunmasını hararetle öneriyorum...KİTAPTAN...Çağımızda aklın, zekanın her şeyi kavramada yetersiz olduğu görüldü. İşte edebiyat, gerçeğin arkasındaki görünmeyeni, hakikati bize bildirir. Sanat, edebiyat bunun için de sezgimizi harekete geçirir.(…) Dünya, sahteliği, ikiyüzlülüğü, körlüğü geçer akçe yapmaya çalışırken, edebiyat bunu iyiliğe, güzelliğe, samimiyete çevirmenin yollarını açıklar. ( s.14)Edebiyat tarihin atladığı boşlukları doldurur. (…) İnsanlığın büyük ütopyalarını önce büyük edebiyatçılar kurar. ( s. 18-19)Edebiyat asla flörtü kabul etmez apaçık bir evlilik ister. (s.47)Yazınsal türler içerisinde dille ilişkileri en gerilimli olan tür şiirdir. (s.69)Günümüzde edebiyat dünyasındaki en büyük yozlaşma eleştiri kurumunda yaşanıyor. (s. 84)Edebiyatçı etrafında olup biten, gelir geçer olaylara kendini kapamalı, iç dünyasını sadece edebiyata açarak onu bir sanat eseri olarak korumalı, her şeyi içine alarak içinin düzenini, ahengini bozmamalı, orada özenle kendi kozasını örmelidir. (s.98)Yazar, yalnızlığını üzerinden attıkça sosyal çevrelerde itibarı artar ama genellikle yazdıkları kötüleşir.(s.100)Türkiye’deki edebiyat ortamının en temel meselelerinden biri yazar olmayı düşleyen insanların nasıl bir yöntem izleyeceğini bilmemeleri ve yazarlığa giden yolların  belirgin araçlardan, yöntemlerden yoksun olmasıdır. (s. 117)Suç ve Ceza’dan hukuk, psikoloji, sosyoloji gibi disiplinlerin öğreneceği hala çok şey var. (s.310)
  • Cansu Biray
    Cansu Biray Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir'i inceledi.
    @CansuBiray·21 Nis 2019·Kitabı okumadı
    "Aşk, bir bedende iki kişi."
    “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın”
    .
    Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi.
    Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor.

    Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş.
    Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış.
    Kitabı herkese önerir ve şimdiden Kitaba göz nuru dökerek gönlünü bırakacaklara keyifli okumalar dilerim.

    BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI

    Duygusal Açlık
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştiren, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Oysa sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Sevecekseniz güzel sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın,
    Mesela ben, sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    .
    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yetiyor.
    .
    Anladım ki
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    .
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.)

    Kadın...!
    Kimi eskiler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    2.
    Kadına Şiddet
    .
    Kadın...!
    Kimi erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.

    3.
    Adam !...
    .
    Hasta zihinli bazıları, terörün vücut bulmuş hali.
    .
    Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Yapma !...
    -Kadınlar kimsenin duygusal işçisi değil.-
    Onlara kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatamazsın.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Ve her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.)

    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    4.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Göster onlara okyanusun öfkesini.
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    Öz Benlik !..
    5.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan defalarca kırdılar seni.
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Oysa,
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Her şey boş bu Dünyada diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Zira hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.)

    6.
    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-
    .
    Aç parantez (Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak yorar insanı.
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    .
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.)

    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    7.
    Çocuk ve Umut !...
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.

    -Ben saklandığı yerde unutulmuş bir sokak çocuğuydum.-
    .
    -Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-
    .
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları misali,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Yüreğimin varoşları, kardan kıştan kaçanlarla dolu.
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    .
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    .
    Zira,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    .
    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    .
    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    -Zira ışığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    8.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    -Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.-
    .
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-

    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    9.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    .
    Ancak,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içine attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Ve şimdi sevmek zamanı deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    10.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balan gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    -Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-

    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    11.
    Bazıları, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırlar.
    .
    Oysa,
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Kör yıllar ve yaşanmışlıklar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-

    Tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.)
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-

    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    12.
    Toplumsal Dejenerasyon !...
    .
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Parantez içi (Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.)
    .
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Tekrar parantez içi (Herkes çirkinliği fiziksel sanıyor.)
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    .
    Aç parantez (-Bazen hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.-)
    .
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    -Oysa,
    İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-
    .
    Parantez içi (Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.)
    .
    Anlayacağınız arsız zamanlardayız...
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    13.
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    .
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    Hayatta kalmayı paraya bağladık,
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    .
    Oysa önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.

    -Bu arada kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören bir toplum haline de geldik.
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    .
    -Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-
    .
    Parantez içi (Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya.
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    Bu dünyanın insanı değilim ben, yaşamayı beceremiyorum.)

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.)

    15.
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    16.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    17.
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Bir çocuğun düşlerini,
    Hangi mayın, hangi bomba hangi mermi vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    18.
    Doğa...!
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    19.
    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    .
    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    -Dalgaların pes ettiği yerdir sahil.-
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)

    Dua
    20.
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”
    .
    Parantez içi (Benim için de,
    Bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür daha ver.)

    Ve Yaşamın Son Evresi
    21.
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    .
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan.-
    Ve hayat insanı perte çıkarır.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    .
    -Çünkü Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma,
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014