• 256 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitap dostları.Öncelikle hepinize şiirle,edebiyatla hemhâl olacağınız bir gün dilerim.Bugün size tanımadan arkadaş olduğum,tanımadan hasretini duyduğum bir Arkadaş'ımı tanıtmak istiyorum.Arkadaş Zekai Özger.Adı Zekai ama bugün kulağıma fısıldadığı sırrıyla Arkadaş ismini kendi kulağına kendi fısıldamış.İyi yürekli bir türkücü o."Arkadaş şiir yazmıyor muydu ne türküsü?"diyebilirsiniz.Siz bilmiyor musunuz? İyi yürekli herkes biraz türkü söyler.Kötü insanların türküleri yoktur!

    Merhaba Arkadaş! Ben az konuşan çok yorulan biriyim. Bu yüzden kısaca yazacağım sana. “Bir gün nasılsa bütün acılar eskiyecek.” demiştin bana. Dediğin oldu Arkadaş, eskimiş acılarımı çekmecelerimin en arka köşesine sıkıştırdım şimdi. Göğü kucaklayıp getirdiğin günden beri açıldım Arkadaş, zihnimin en karanlığına kadar açıldım. Şimdi gücüm yettiğince seni düşünüyorum. Kısa süren bir baharı anımsatıyorsun bana. Sen baharın sonunu zaten göremedin. Baharın ortasında, yazı da atlayıp kışa gittin, Arkadaş. Yetişemedik biz sana. Ama ardında bıraktığın delikanlı mısraların abimiz oldu bizim. Abi öğütleriyle büyüdük. “Hayat sığmıyorsa gövdene, yüreğini sığdır çocuk.” dedin, dinlemedik bazen. Çocuktuk bilemedik. Kızmadın bize, “Hangimiz yanlış yapmadık ki?” diyerek gülüp geçtin. Bu yüzden sevdik seni.

    Yoksullukla,acılarla,hastalıklarla geçti çocukluğum diyor Arkadaş.Kitabı okurken bu satırlar ciğerimi yaktı.Şiirlerinin ardından arkadaşlarının mektupları ve kendi yazmış olduğu mektuplar var."benim hiç bacağımdaki mayomla güneş bacağımı yakmadı"diyor Arkadaş."ben hiçbir denizde yüzmedim"diyor."hiçbir arkadaşlığı eskitmedim çünkü arkadaşım olmadı"diyor.

    1948’de Bursa’da doğmuşsun. İstanbul Basın Yayın Yüksekokulu’nu bitirmisşin. 25 yaşındayken, yani daha 10 yıl varken yolun yarısına, bir sokakta ölü bulmuşlar seni. Ölüm sebebine baktım, beyin kanaması olarak düşülmüş kayıtlara. O anı, öldüğün anı defalarca kurguladım zihnimde. Gerçekten yürürken bir anda mı yığılıvermiştin öylece sokağa ya da yoksa… Bilmiyorum, zaten hiç kimse bilmiyor nasıl bırakıp gittiğini bu dünyayı. Bu kısacık ömrü birçok şiirle doldurmayı başarabildiğin için sana ne kadar çok hayranlıkla baksak az. Sen bu şiirleri Dost Dergisi’nde yayınladığında belki de bilemediler değerini. Bilirsin sen de Arkadaş, sanatın değeri hep geç anlaşılır. Tüm şiirlerin bir kitapta toplandı şimdi, kitaplığımızın en nadidelerinden biri oldu “Sevdadır” başlığıyla. Senin adına bir şiir ödülü bile var artık; Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödülü. Öldüğün tarih olan 7 Mayıs adıyla bir yayınevi bile kurulmuş. Yani demem o ki; yaşayacaksın aslında nesilden nesile.



    Ankara’nın bu en sarışın, en ince şairi;  şair olmanın, şiir yazmanın sorumluluklarını da taşıyacaktır hep. Şiirinin üslup itibariyle İkinci Yeni’ye ve soyut şiire doğru evrildiğinin söylenildiği dönemlerde dahi toplumsal olanla, güncel olanla bağ kurmayı sürdürecektir.  En imgesel metinlerinde dahi, birlikte yaşamanın, dostça yaşamanın, eşit ve adil yaşamanın özlemini dillendirecek ve mücadeleye çağıracaktır bizleri.

    Neredeyse her şiirinde bir anne imgelemine yer vardı. Sonradan öğrendim, çocukken kemik hastalığından hastanede kalmışsın uzunca bir süre. Annen hep başucundaymış. Ö yüzdenmiş anneye düşkünlüğün. ‘Ana’ sözcüğünü hep kaba bulduğundan ‘anne’ diye seslenmişsin mısralarında.

    “hiç kimse bilmiyor içimin yangınını
    ah! herkes mi susuyor
    kalbimi kalbine bağladığım dostum
    ah! herkes mi susuyor”

    Okuyunuz kitap dostları."Sevdadır"kitabı bize dostluğu,kardeşliği,yoksulluğu,hastalığı,dünyayı,çiçekleri,hayvanları,kâinatı hüzün makamında anlatıyor.Mahrum kalmayın bu güzel adamdan.Bu güzel adam bizi iyiliğe,Arkadaşlığa çağırıyor.
    her ne kadar kitabında "bu dünyadan Arkadaş Zekai Özger"geçmedi dese de 'bu dünyadan Arkadaş Zekai Özger geçti.İyi ki geçti!'
  • 212 syf.
    Nâsihât ehli, cümleleri maksadı gözeten en kısa ve sade olanlarından seçtiğinde, muhatabın ihtiyacatına adeta devakâr bir sağnak isabet ediyor. Öyle bir yağmur ki bu, her damla, özün turabına bereket izhar edip ona bir sığınak olma, ruhun köklerine nüfuz etme keyfiyeti bahşediyor. O an değil belki ama vakti geldiğinde bu farkındalığı zihnimizin satırlarında okuyabilmek lutufların en güzeli...

    "De ki, göklerde ve yerde Allah`tan başka kimse gaybı bilmez..." (27/65)

    "Gayb Allah`a mahsustur" (10/20)

    "Gaybın anahtarları onun katındadır, onları ondan başkası bilmez" (6/59)

    "Allah sizi gaybe muttali kılacak değildir. Fakat Allah Resüllerinden dilediğini seçer (ve onlara gaybi bildirir)" (3/179)

    "Gaybi bilen O`dur. Resullerinden diledigi dışında kimseyi gaybına muttali kılmaz" (72/26)

    Kur'an-ı Kerim'de "gayb" kelimesi ellisekiz yerde geçmektedir.

    Ve 'gayb' ile ilgili bilgilerimize, şulesini indiren bir Hadis-i Şerif de, Resulullah Efendimiz şöyle buyurur;

     "Beş şeyi Allah`tan başka kimse bilmez:
    1- Kıyametin zamanı Allah katındadır.
    2- Yağmuru indirir.
    3- Rahimlerdekini bilir.
    4- Hiç bir canlı yarın ne yapacağını bilmez. 5- Kimse nerede öleceğini bilmez ( el-Camius-Sağîr-H. No: 3963 4-Askalanî F`ethul-Karı 1/124 ) 

    'Futuhu'l Gayb' ; Rahmani olana Seyrisüluk... Gizli olana değil, sen de âşikâr olana, özünde yer tutan fazlın ümidiyle yükseliş...

    Bundan seneler evvel, uzaklardan gelen bir dostumu, şehrin en yüksek yerlerinden birinde ağırlarken, her nasılsa yol üstünde denk geldiğimiz kermesten birşeyler alıp, uzunca bir sohbete koyulmuştuk. Dostum bu eseri bana hediye etti ve ara ara eserden kısımlar okuyup üzerine uzun uzun konuşmuştuk. Şimdi dahi okudukça, o sohbetten bende kalanlar az fakât oldukça taze...

    https://i.hizliresim.com/j6PDbn.jpg

    Fütûhu’l-Gayb, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri'nin oğlu Abdürrezzak’ın 78 adet sohbet, vaaz ve hutbesinden derlemiş olduğu eserdir.Şimdi biraz makalelerin muhteviyatına değinelim inşallah.

    "Münkesiret’ül-kulüb " zümresinden söz eder Abdulkadir Geylânî Hazretleri,Kalbi Allah için hüzünlü olanlar... Dünyevi ve uhrevi bütün nimetleri terkeden kulun, yalnız Rabbini dinlemenin, O'nun varlığıyla zenginleşmenin, O'nun izzetini amelen ve kalben övmenin lezzetini herşeyden üstün tuttuğunu ve Rabbin sevgisini kazandığını bildirir.

    Allah Sevgililerine açılan iki keşif perdesinden, yani Cemal ve Celal sıfatlarından, Cemâl sıfatının tecellisinden bahsederken Abdulkadir Geylani Hz. şöyle der;

    "Cemal sıfatının tecellisine gelince: Bu sıfatın tecellisinde kalb nurla dolar ve
    bununla boş olur. Bu halde kalb rahat eder. Lütuflara erer.Güzel konuşmaları
    burada duyar. Güzel sözleri bu halde işitir. Bununla beraber, kendisine yüksek
    hediye müjdeleri burada verilir. Ve yüksek derecelere çıktığı kendisine burada
    haber verilir. Bu öyle bir makamdır ki; bundan sonrasında kulun hiçbir dahli olmaz.
    Her şey ezeli nisbete bağlanır. Kalem kurur. Artık taksim ne ise o gelmeğe başlar.
    Allah fazlını ve rahmetini istidatlar nisbetinde verir, rahmet ve şevkatini onlara
    ispatlar. Bu hal ecel gelinceye kadar devam eder. Ki, bu malum olan ölüm
    zamanıdır. Bundan sonra daha fazla açılır. Perdeler kalkar.
    Yükseldikçe yükselir.
    Bunun dünyada verilmemesinin sebebi, Allah’a karşı olan sevgi ve muhabbetlerinin
    onları bir tehlikeye götürmemesi içindir. Sonra takâtları kesilir. Helak olurlar, zayıf
    düşer, ibadetlerini yapamazlar. Halbuki onlar ölünceye kadar ibadet etmekle
    mükelleftirler. Bunlara, bu maddi hayatta tam tecelli etmemesi ve tam tecelliyi
    öteki aleme bırakması O’nun merhametinin eseridir. "

    Bu paragrafı okuduktan sonra, bizi istikametimizde, yürüdüğümüz, mihmanı olduğumuz yol üzerinde en son noktaya eriştirmeyen Mevlâ 'nın bundan muradının bizim nefsimize ağır gelmesi, belki rehavete ve kibre kapılma ihtimalimize istinaden nasipleri ertelemesi ve bizim bundan duyduğumuz üzüntüler saatlerce düşündürdü beni. Demek ki alim zatların; 'mümin ne verilene sevinen, ne de kaybettiğine üzülendir. ' öğütlerinin işaret ettiği hâkikât burada devreye giriyordu. Aslında Mevlâ kulunu O'nunla kavuşma anını erteleyecek kadar ÇOK seviyordu... Bunu hissetmek dahi, bir sevginin şafağına ilişmek değil midir... Bu hususla ilgili bir akşam sohbetinde babamın anlattığı bir kıssa geliyor hatırıma.

    İmam-ı Azam Ebû Hanîfe Hazretleri gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırmış. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslenmiş.
    "Ya imam, gemin battı!..."
    İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra  "Elhamdülillah" demiş.
    Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber vermiş.
    " Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş. "
    İmam-ı Azam Hazretleri, bu havadise de, "Elhamdülillah" diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düşmüş.

    "Ya imam, gemin battı diye haber getirdik Elhamdülillah dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine Elhamdülillah dedin. Muradın nedir?

    İmam-ı Azam Hazretleri izah etmiş.

    "Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim."

    Allah dostlarının Zühdünü niyaz ediyoruz Rabbirahimimizden.

    Rabbin'le öyle dost ol ki diyor Abdulkadir Geylânî Hazretleri, diğer bütün dostlukları ve yakınlıkları yalnız aslolan kurbiyyete rehgüzar eyle. Hayrına şükreyle,sıkıntısına sabreyle, dostluğun gereği budur.

    Yunus Suresi,107. Ayeti Kerime'sini, 'Hakkı Şikâyet Etmemek' isimli makalesinde şöyle tefsir ediyor;

    “Allah (CC) sana bir zarar verecekse alacak yine O’dur (CC). Şayet sana bir hayır murat edecekse, o hayrı senden çevirecek yoktur.”

    "İhsanını istediği kullara verir. O (CC) hem Rahîm (CC), hem de Gafûr’dur (CC)…
    Afiyette bulunduğun halde Hakk’ı (CC) şikayete kalkışma. Yanında Allah’ın (CC) bol nimeti olduğu halde fazlasını isteme. Sana verdiği nimeti görmez olup inkar yoluna sapma. Bu halin bir nevi istihza olur. Sonra, Allah-ü Teala (CC) seni inceden inceye hesaba çeker. Dünyada belanı arttırır, ahirette ise seni azarlar. Cehenneme atar.Sonra, seni manevi halden soyar, rahmet nazarını senden çeker."

    Kâlbi, Allah'ın ihsanıyla terbiye etmek... Önüne serilen dünyevi zenginliği umursamayıp, uhrevi ziynetler peşinde ömrünü infak etmek...

    Mus’ab bin Ümeyr'i (r.a) bilir misiniz? Hem anneden,hem de babadan zengin,soylu bir ailenin oğluydu. Ailesi putperestti ve Islamiyetle şereflendiğinde ,bütün varlığını infak icin yola cıkmıştı... Evveli hayatından bir leyli,fecrin eşiğine silkeler gibi,gecip gitmişti... Resulullah’ın da izniyle Habesistan’a hicret etti ’Selvi Cihan’ ve bir süre sonra yeniden Mekke’ye Peygamber Efendimizin yanına döndü.

    Bu anı, Hz.Ali (r.a) şöyle naklediyor:
    "Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus'ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:

    - Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu."

    O’na verilen pürüssüz beyan gücünü, gölgelerle hemhal olmuş yüreklere Sırat-i Mustakim’in emin kapılarını, kadirşinas bir asaletle ardına kadar müşehhes kılarak hamdini ölümsüzleştiriyordu.Uhud harbinde şehit düştü ve defin sırası gelince, Mekke’nin en zengini olan Mus’ab bin Umeyr için kefen bulunamıyordu.

    Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) o ana dair şunları anlatıyor:

    Mus’ab bin Umeyr Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmus ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhir denilen kokulu ottan koymamızı emretti" (Buhari, Cenaiz 27; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 121).

    Evet onlar Ensâr-ı Kirâm’dı ve “Seni kendi nefsimizden üstün tutacağız!”
    diyerek infak etmişlerdi ruhlarını…

    Bir müminin imtihanı, onu gafletten alıkoyar ve en çetini Peygamberlere, sonra ulemalara, sonra velilere, sonra da mertebe sırasıyla diğer kullara verilmiştir. Derdini seven, ilahi dermanı bulmuştur vesselâm.

    Dua'nın aile kurmakta ki önemine, "Allah'ın Rahmet Kapısına Teşvik' makalesinde etraflıca değiniyor Abdulkadir Geylânî Hazretleri . Dua, mukadder olanın halâsiyetidir. Kalbe indiği vakit, nasipler yola çıkmıştır. Evladın da, eşin de taktir edilen bir zamanı vardır. Talip olurken dahi ölçülü olun diyor, isterken aşırıya kaçmayın.O'ndan O'nu isteyin. Ne dünya nimetini, ne de Ahiret lezzetini...

    Futuh'ul Gayb'ı elinize aldığınızda, belki de sizin dahi üzerinde durmadığınız size dair çok şey söylediğini göreceksiniz. Muhtelif konularla ilgili en insani noktalara, açık seçik bir izah bulacak, cevaplardan sizde ki soruların keşfine varacaksınız.

    Hayır ve şerri aynı kökten gelen iki ayrı dala ve meyvelerini de şifaya ve zehre benzetiyor. Hangisini seçerse o istikamette yürüyen kulun, Allah'ın yardımından asla ümidini kesmemesi gerektiğini öğütlüyor ve sözlerini şu Hadis-i Şerif'le perçimliyor;
    “Hiç kimse ameli ile cenneti kazanamaz.”

    İhlaslı kulların Allah (c.c) tarafından korunduğunu pek çok makalesinde vurgulayan Abdulkadir Geylani Hazretleri, gayretin ve samimiyetle yönelmenin ne denli büyük bir Rahmeti celbettiğini Kur'anın nuruyla beyan ediyor.

    Eserin sonunda ki münâcaat şöyle;

    "Allah (CC) cümlemizi bu iyi işleri yapmaya muvaffak buyursun. Allah (CC)
    cümlemizi sözü özü bir olanlardan eylesin. Ömrümüzün son deminde imanla
    götürecek her türlü yararlı işi yapmamız için bize yardımcı olsun. Nefsimizin ve
    şeytanın şerrinden hepimizi korusun.
    AMİN…"

    “Böylece ondan kötülükleri geri çevirdik; çünkü o, bizim ihlas sahibi
    kullarımızdandı.” ilahi müjdesine mazhar olabilmek duası ile...
    Feyizli okumalar...
  • Gülen çocukluğuna bir ağlama senfonisidir banklar...

    -R.M.
  • ( KUKLABAZ, KUKLA’yı dikmektedir, bitirdikten sonra, ışık söner ve açıldığında, ikisi karşı karşıya bakışmaktadır. )
    KUKLABAZ – Sıkıldım usta… bedenim, geçmişin yorgunluğunu sırtlamış, geleceğin zihnine tacizde bulunuyor… dilim, yabancı topraklarda anlaşılma savaşında, oysa ki anlaşılmak… duyduklarım, gördüklerim, kalbimle, vicdanımla bir savaş halinde, oysa ki savaşmamak… barış bizim topraklarda sakil bir kelime, her gün giyotine vuruluyor düşünceler, duygular, seçimler, inançlar… doğruların yalan görüldüğü, yalanların doğru görüldüğü bir çağ, pozitiflikten, negatifliğe, negatiflikten… keşke… bir bilene ihtiyaç yok, herkes bilmiş, herkes gelmiş geçirmiş, herkes herkesleşmiş… çıkarların, tuhaf ama çıkmadığı bir çağ. Dağ gibi duruyor tabular, totemler, eski yüzler, eski bilenler, eskiler… eskicilerin gezdiği ama eskilerin bir türlü kaldırılamadığı topraklar…
    ( Ayağa kalkalar KUKLA’yı alır ve oynatmaya başlar. )
    KUKLA – Sessiz, sakin insanların asfalt gibi görünmesi, onları yol olarak kullanıp, üstünde yaşayan, kendince zeki görünen, bilgili davranan, örnekli, örneksizler toplulukları!. Maskesiz gezinen maskeliler!. Artık sessiz kelimeleri görün, duymuyorsunuz, bari en azından denersiniz, görebilirsiniz… Bugün hiç sokakta, Kafka’ya rastladınız mı bayım?. Ya da Eistein’a veya siz hanımefendi, gittiğiniz herhangi bir restaurant da Chopin’i gördünüz mü, dinlediniz mi O’nu?. Sizler öldürdünüz onları, yeniden doğmalarına izin vermiyorsunuz ama eğer etrafınıza dikkatle bakarsanız bayım, görebilirsiniz onları, belki de çok sevdiklerinizin arasında… yine aynı kaderi yaşıyorlar… Ben kim miyim?. Ben bir hiçim, benden medet ummayın, mevkim yok, mikrofonum da yok, sesim duyulmaz, ellerimi uzatamam, ölüm bekliyor onları…
    ( Bir hışımla KUKLA’yı oynatmayı bırakır. KUKLA yere yığılır. )
    KUKLABAZ – Hayatım, bir paradoks içinde gidip gidip, gelen gelen bir dolap, beynimin dışında, beynimin içini görüyorum, içini duyuyorum, içini sevdiğim gibi yapamıyorum, bir şeyler karşı geliyor, bir şeyler engelliyor, bir şeyler istemiyor… sizleri duyuyorum, sizleri hissediyorum, sizleri, sizleri, sizleri görüyorum!.
    ( Seyirciyi fark eder. )
    KUKLABAZ – Her yerde bir ekran, insan ekran, televizyon ekran, bilgisayar ekran, telefon ekran, dünya bir ekran, her daim izliyor ve izleniyoruz… ( Delirmişçesine. ) Merhaba bilinmeyen!. Her şey olması gerektiği gibi gidiyor, çok saygı değer bilinmeyenler… gibi gidiyor ama… gibi… nefesimizin üstüne inşa ediyoruz kelimelerimizi…
    KUKLA – ( Birden olduğu yerden kalkar, KUKLABAZ korkarak ondan uzaklaşır. ) Ne oldu?. İnsan yalnız kalınca anlar, yalnız bıraktıklarını... Adım yok benim, dilim yok, zihnim geçmişin içinden kurtulmak isteyen bir gelecek… Delilerin içerisinde deli olduğunu düşünen, düşünmeyen delilerin adlarını sayıklayan bir ben yok bu meydanda… Çizgideyiz Kaîr, ben ayaklarıma emanet, onlar bana…
    KUKLABAZ – Bıçak…
    KUKLA – Bir hayalbazın hayalleri küçük olursa, kuklaları da küçük olur…
    KUKLABAZ – Kan…
    KUKLA - O kadar büyük büyük kandırdılar ki insanları, küçük küçük gerçekleri söyleyenler, büyük yalanların içinde kayboldular…
    KUKLABAZ – Ne dedin?!.
    KUKLA - Bıçak…
    KUKLABAZ – Çık kafamın içinden!. Sen gerçek değilsin!.
    KUKLA – Kim ben mi?.
    KUKLABAZ – Evet, sen gerçek değilsin!.
    KUKLA – ( Seyirciyi gösterir. ) Ya onlar?.
    KUKLABAZ – Onlar da gerçek değiller…
    KUKLA – Düşemezsin daha derine, zaten en diptesin… Sen kahrolası aşağılık birisin!. Doğruyu bilemezsin, sen bilgisizin tekisin… Sayarsın yerinde çünkü hep yalan söylersin, devam et böyle… Sen böyle oldukça zaten onlar hep bir adım ileri de, onlar geçer senin hak ettiğin yere, boşver dostum… takma gel beni dinle, sende düşünme işte onlar gibi, gerçekten yalan söyle, doğruları öğretme, siktir et!. Bencil ol ulan, bencil ol işte!. Bırak düşene de sen bir tekme koy, sen koy yoksa… Sana tekme atmaya devam ederler. Kendine çeki düzen ver, gir düzene… hem bak düzende, düzen düzene… onlar mutlular, çünkü düzenbazlar, düzen bozanlar…
    KUKLABAZ – Kan…
    KUKLA – Bu hayatta tek gerçek sensin, senden öte herkes gerçeğin yansıması sadece… Dün öldü, bugün canlı, yarın meçhul Kâir… ( Seyirciye ) Siz benim iplerimi gördünüz mü?. Ben sizinkini görebiliyorum… Güzel oynuyorsunuz rolünüzü, berzahta değilsiniz, ne mutlu!. Siz virgülsünüz, ben ise… Ben bir noktayım, devam edemem… Hiç mürekkep yapıştığı kağıttan, kopar mı bayım?.
    KUKLABAZ – Kapa çeneni artık!.
    KUKLA – Sadece yenilgilerin insanısın sen, becerebildiğin tek şey yenilmek, her şeye uymak veya uymamak, işte tek gerçek bu…
    KUKLABAZ – Ben sadece görülmeyen bir rüyanın habercisiyim…
    KUKLA – Evet, aslında rüyalarımızda oynadık, bizler hayalimizde ki oyunları… Gözünün içinde inşa ediyorlar dünyayı… Ne diye ciddiye aldın ki, ciddilik kavramını?!.
    KUKLABAZ – Dilim yorgun, nefesim de yüzemiyor…
    KUKLA – Dilimizin ucunda bir gardiyan var Kair…
    KUKLABAZ – Tutuklandık mı?.
    KUKLA – Henüz değil…
    KUKLABAZ – Sen gerçekten var mısın?.
    KUKLA – Çok önemli mi?.
    KUKLABAZ – Dışarıdan nasıl göründüğümü merak ediyorum?.
    KUKLA – İstersen sor onlara?.
    KUKLABAZ – Beni dinlemiyorlar, benim var olduğumu bile umursamıyorlar.
    KUKLA – Şu an hangimizin beyninin içindeyiz?.
    KUKLABAZ – Herkesin, aynı anda… Senin bir beynin mi var?.
    KUKLA – ( Olduğu yeri gösterir. ) Bu beyin yalnız sana mı ait?.
    KUKLABAZ – Sorulardan bıktım… Cevapları istiyorum!.
    KUKLA – Evet, şu an senin beyninin içinde, var olmuş bir kuklayım, senin maskenim ve beni sunuyorsun, onlara… Benim benliğim içinde, senliğim gizli… ( Gider KUKLABAZ’ın saçından tutar. Sert bir şekilde seyirciye yüzünü çevirir. ) Yüzleş onlarla, bak sana bakıyorlar…
    KUKLABAZ – Konuşamıyorum…
    KUKLA – Korku çağındayız Kair!.
    KUKLABAZ – İnsanın içinin yanması nedir bilir misiniz?. Kendi kendine yanan bir candan bahsetmiyorum. Fiziksel şiddete maruz kalmış bir candan bahsetmiyorum… Zihinsel olarak can yanması bunun adı… Her şeyin sebebi olan zihnin yanması nasıl bir şey biliyor musunuz?.
    KUKLA – Ne diyorlar?.
    KUKLABAZ – Duymuyorum…
    KUKLA – Seni nasıl görüyorlar?.
    KUKLABAZ – Göremiyorum… ( KUKLA, KUKLABAZ’ın saçından tutmayı bırakır, KUKLABAZ kaçar ondan. )
    KUKLA – Hadi değiştir ekranı yine, yok et onları, kaç, kaç aptal, saklan kabuğuna… Gözlerini mi kapatmak istiyorsun!
    KUKLA – Hayır!.
    ( Işıklar söner. )
    KUKLA – Böyle iyi mi?.
    KUKLABAZ – Hayır, korkuyorum!.
    KUKLA – Kimden!.
    KUKLABAZ – Karanlıktan!.
    KUKLA – Burada kimse yok!?. İnsan yarattığı kötülükleri kendi gözleriyle görememekten korkar, ve bu olanağı tanıyan en verimli ortam karanlıktır. Aslında renksizlik olan siyah öyle bir renktir ki, tüm karanlığı, kötülükleri, nefretleri, her türlü kötülüğü içine alır, siyah saklar tüm iyi ve güzel duyguların zıtlıklarını… Sen karanlıktan değil, bilinmezlikten korkuyorsun!.
    KUKLABAZ – Sus!.
    KUKLA – Ya da yarattığın tüm kötü şeylerden!. Bunda siyahın suçu ne?
    KUKLABAZ – Sus lütfen!.
    KUKLA – Susarsam, varlığımı ararsın… İstersen başka bir rüyaya geçelim mi?.
    KUKLABAZ – İstemiyorum!. Gözlerimi aç!.
    ( Işıklar yanar. )
    KUKLA – Bir karar ver!.
    KUKLABAZ – Hiçbir şeyden kaçamıyorum…
    KUKLA – Ölelim mi?.
    KUKLABAZ – Sus, yeter!. Önce adımı fısıldadılar kulağıma, yürümeyi öğrenmek için emekledim, büyümeyi öğrenmek için koştum, zıpladım, dans ettim, eğildim, öğrendim, gördüm… işittim, hep konuştum, hep sustum… araştırdım, gezdim, dokundum, yazdım, sildim, hep sevdim… sevildim, oldu, evet, sevilmediğimde oldu, sevinmediğimde… Mutsuz oldum, mutlu oldum, inandım!. O’nun, o’nların olduğuna hep inandım, taptım, egoya yenildim, dürüst oldum ama yalan da söyledim… utandım, unuttum, dua ettim, sabrettim… evet evet ağladım, evet evet güldüm de… üşüdüm, ısındım ama hep düşündüm, derini gördüm, gökyüzünü, doğayı, tüm canlıları, canlı görünüp, cansız olanları, sadece cansızları, toprak altında ki evleri, yatakları, onlar uyuyorlar, bekliyorlar… bilmiyoruz… bilmediğimiz halde bizler çok konuşuyoruz… bitmek bilmeyen geceler, güneş, ay, gökyüzü lambaları, evet yıldızlar!. Saniyeler, saatler, günler, aylar, sus!... ( Derin bir sessizlik!. ) istenilen karanlık, istenilip de istenilmeyen şey, neden zor gelir insana şu aydınlık?. Birazdan kapı açılacak ve içeriye girecek, keşke… keşke… keşke…
    KUKLA – İnsanı ayakta tutan sadece ayakları değildir…
    KUKLABAZ – Ne dedin?.
    KUKLA – Hiçbir şey…
    KUKLABAZ – Hayır az önce bir şey söyledin…
    KUKLA – Ne dememi istiyorsun?.
    KUKLABAZ – Az önce dediğin şeyi…
    KUKLA – Ben hiç konuşmadım ki Kair?. Unuttun mu, benim dilim yok, adım yok benim…
    KUKLABAZ – Bıçak!.
    ( KUKLA daha önceden davranıp masanın üstünde ki bıçağı kavrar. KUKLABAZ, KUKLA’nın iplerinden tutup, KUKLA’yı yönetmeye başlar. Bıçağı KUKLA’nın iplerini kesmeye doğru yöneltir… Bir süre bakışırlar… KUKLA, boşta olan eliyle, KUKLABAZ’ın başında ki ipleri kavrar. )
    KUKLA - Bir hayalbazın hayalleri küçük olursa, kuklaları da küçük olur…
    ( KUKLA, bıçakla o ipleri keser. KUKLABAZ yere yığılır… Seyircinin üzerine ipler düşer…
    Işıklar söner, ışıklar hemen açıldığında,
    ilk başta ki gibi Kukla bu sefer,
    kadını bir Kukla olarak hazır etmek için dikerken görürüz... )

    SON