• Mîlâdî 609 yılında Mekke’de dünyaya gelen Hz. Fâtıma (rah) Hz. Peygamber’in (sav) en küçük kızıdır. Lakabı “beyaz, parlak ve aydınlık yüzlü kadın” anlamında Zehra olmakla beraber, kendisi “iffetli ve namuslu kadın” anlamındaki Betûl ismiyle de tanınmıştır.[1]

    Siyer kaynaklarında Hz. Fâtıma’nın (rah) adı ilk kez müşriklerin Hz. Peygamber’e (sav) karşı gerçekleştirdikleri bir saldırı vesilesiyle geçer. Rivayete göre Kâbe’de namaz kılmakta olan Rasûl-i Ekrem’in (sav) secdeye vardığı sırada müşriklerden Ukbe b. Ebû Muayt tarafından omzuna bir deve işkembesinin atılması üzerine hadiseye şahit olan küçük yaştaki kızı Fâtıma koşarak babasının üzerindeki pislikleri temizlemiş, bu esnada bunu yapanlara kızıp söylenmiştir.[2] Hz. Peygamber’in (sav) hicretinden kısa bir müddet sonra Hz. Fâtıma (rah), yanında Hz. Ali (ra) ile onun annesi Fâtıma bint Esed (rah) olduğu halde üvey annesi Sevde (rah), kız kardeşi Ümmü Gülsüm (rah) ve Ebû Bekir’in (ra) ailesiyle birlikte Medine’ye hicret etmiştir.[3]


    Evlilik çağına geldiğinde Hz. Fâtıma (rah) ile ilk önce Hz. Ebû Bekir (ra) evlenmek istediğini bildirdi. Ancak Rasûlüllah (sav) kendisinin bu konuda Allah’ın vereceği hükmü beklediğini bildirerek, onun talebine olumlu cevap vermedi. Hz. Ebû Bekir’in (ra) ardından Hz. Ömer (ra), Hz. Fâtıma ile evlilik talebinde bulundu, ancak o da olumsuz cevap aldı. Bu arada Hz. Ali’nin (ra) ailesi, kendisine Hz. Peygamber’e (sav) giderek kızını ondan istemesi tavsiyesinde bulundular. Hz. Ali (ra) bunun üzerine Allah Rasûlü’n’e (sav) kızıyla evlenmek istediğini bildirdi. O da gelen teklifi kızı Fâtıma’ya (rah) bildirdi. Hz. Fâtıma (rah) bu teklif karşısında susup ses çıkarmayınca, bunun rıza anlamına geldiğini düşünen Hz. Peygamber (sav) Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın (rah) izdivacına onay verdi.[4] Evlilik hicretten beş ay sonra Receb ayında gerçekleşti.[5]

    Hz. Fâtıma (sav) ile evlenmeye karar verdiği sırada son derece fakir bir delikanlı olan Hz. Ali (ra) nikahta geline mehir verecek kadar mala sahip değildi. Bu halini kendisi şöyle anlatır:  “Hz. Peygamber’e kızıyla evlenmek istediğimi bildirdim, ancak kendisine hiçbir şeyimin olmadığını söyledim. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sav) bana “Hani şöyle şöyle bir günde sana verdiğim el-Hutamiyye[6] denen zırhın nerede?” diye sorunca onun yanımda olduğunu söyledim. Bana mehir olarak bu zırhı Fâtıma’ya vermemi söyledi. Rivayete göre Hz. Ali (ra), Bedir Gazvesi’nde ganimetten payına düşen zırhı, başka rivayetlere göre ise devesini ve bir kısım eşyasını satarak 450 dirhem gümüşü Hz. Fâtıma’ya (rah) mehir olarak vermiştir. Düğün esnasında Hz. Fâtıma’nın (rah) babasının evinden götürdüğü çeyizi ise kadife bir örtü, içine hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni ve yine deriden yapılma iki su kabından ibaretti.[7] Hz. Ali de düğün esnasındaki mal varlıklarını şöyle özetler: “Fâtıma ile evlendiğimde bir koç derisi dışında yatağımız yoktu. Onu gece yatak, gündüz de oturmak üzere sergi olarak kullanırdık. Bu zamanda herhangi bir hizmetçimiz de yoktu”. [8] Sahabeden Esmâ bint Umeys (rah) ise Ali-Fatıma evliliği esnasında onların fakirliklerine şu ifadeleriyle şahitlik eder: “Fâtıma ile Ali’nin yatağını evlendiklerinde ben hazırlamıştım. Yatakları ve yastık olarak kullandıkları şey hurma lifinden başkası değildi. Ali, düğünde ziyafet verdi. Düğün masrafları için zırhını bir Yahûdîye yarım çuval arpa karşılığında rehin bırakmıştı”.[9]

    Rivayete göre Ensârdan bir grup Hz. Ali’ye (ra) Fâtıma’yı (rah) istemesini söylediklerinde Hz. Ali (ra) de bu amaçla Rasûlullah’ın (sav) evine ulaştı. Rasûlullah (s) “Ebû Tâlib’in oğlunun ihtiyacı nedir?” diye sordu. Hz. Ali, “Ben de Fâtıma bt. Rasûlullah’ı (s) istediğini söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), “Hoş geldin! Sen zaten aileden birisin.” dedi. Daha sonra aralarından herhangi bir konuşma geçmedi. Oradan ayrılan Hz. Ali (ra) Ensâr’dan grubun yanına döndüğü zaman kendisine ne haber getirdiğini sorduklarında Hz. Ali “Bana “Hoş geldin!” sözünden başka bir şey söylediğini bilmiyorum.” dedi. Onlar da “Rasûlullah’ın (sav) söylediği bu sözlerden biri dahi sana yeter. Sana evden biri gözüyle baktı ve merhaba demekle sana evinden yer verdi.” dediler. Nitekim Allah Rasûlü (sav) kısa süre sonra Hz. Ali’nin (sav) kızıyla nikahlanmasına izin verdi. Ardından da kendisine, “Ey Ali! Düğün için yemek vermek gerekir.” dedi. O da yanında bir adet koçun bulunduğunu söyledi. Ensâr’dan bir grup her biri avucunda bir miktar un getirdi. Bu şekilde düğün yemeği için gerekli malzeme de temin edilmiş oldu. Düğün gecesi geldiğinde Hz. Peygamber (sav), Hz. Ali’ye, “Benimle karşılaşıncaya kadar hiçbir şey konuşma.” dedi. Hz. Peygamber (sav) gelince bir kap istedi, onunla abdest aldıktan sonra abdest suyunu Hz. Ali’nin (ra) üzerine serpti. Ardından da, “Allah’ım! Her ikisine de mübarek kıl, onlara nesillerini de mübarek kıl.” diye dua etti.[10]

    Ali-Fâtıma evliliği gerçekleştiğinde yeni çift bir süre Hz. Peygamber’in (sav) evinde kaldılar. Ancak Allah Rasûlü’nün (sav) ailesi de kalabalıktı, yeni evlilerin burada uzun süre kalmaları mümkün değildi. Bunun üzerine Ensar’dan Hârise b. en-Numân, Rasûlullah’a (sav) gelerek “Ya Allah’ın Rasûlü! Duydum ki, Fâtıma’yı yanına almışsın. İşte benim evlerim. Bunlar Neccâroğullarının sana en yakın olan evleridir. Şüphesiz ki, kendim de, mallarım da Allah ve Rasûlü içindir. Allah’a yemin olsun ki, ya Rasûlullah! Benden aldığın mal bana bıraktığından daha hayırlıdır” sözleriyle yeni evli çiftlere evlerinden birini tahsis etti. [11]

    Hz. Fâtıma (rah) Hicretin 3. yılının Ramazan ayında (Şubat 625) ilk çocuğu olan Hasan’ı, bundan bir yıl sonra Şaban (Ocak) ayında Hüseyin’i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda küçük yaşta ölen Muhassin ile Ümmü Gülsüm ve Zeyneb doğdular.[12]

    Hz. Ali ile Hz. Fâtıma zor şartlarda evliliklerini yürütmeye çalıştılar. Zira diğer Müslümanlar gibi onlar da rahat geçinebilmek için maddî imkanlardan mahrumdular. Rahat bir hayat sürebilmek için hem paraya, gerekse hizmetçiye ihtiyaç duyuyorlardı. İmkansızlıktan bunalan Hz. Ali (ra), eşi Fâtıma’ya (rah) bir gün şunları söyledi: “Allah’a yemin olsun ki, su çekmekten artık göğsüm ağrımaya başladı. Babana bir savaş esiri verilmiş. Onu bize hizmetçi olarak istesen!” Bunun üzerine Fâtıma (rah) da kendisinin de değirmen taşında un öğütmekten ellerinin kabardığı şikayetiyle babasına müracaat etmeye karar verdi. Rasûlullah’a (sav) gittiğinde “Seni buraya getiren şey nedir ey biricik kızım?” sorusuna muhatap olunca, Fâtıma (rah), “Sana selam vermek için geldim.” diyerek utandığından bir şey istemeden geri döndü. Hz. Ali (ra) hanımına ne yaptığını sorduğunda Hz. Fâtıma (rah), utandığından bir şey isteyemediğini söyledi. Bu sefer her ikisi birlikte Hz. Peygamber’in (sav) yanına vardılar. Hz. Ali (ra), “Allah’a yemin olsun ki, ya Rasûlullah! Su taşımaktan göğsüm ağrımaya başladı.” dedi. Onun ardından Hz. Fâtıma (rah) da “Benim de un öğütmekten ellerim kabardı. Allah sana bir esir nasip etti. Onu bizim hizmetimize versen!” deyince Rasûlullah (sav) onları şöyle cevap verdi: “Allah’a yemin olsun ki, şu Suffe ehli aç iken, onlara infak edecek bir şey bulamazken, onları bırakıp da sizlere verecek değilim. Ben o esirleri satıp ele geçeni Suffe ehline infak ediyorum.” Bu söz üzerine ikisi de evlerine döndüler. Bu gelişmeden kısa süre sonra Rasûlullah (sav) bizzat onların evine ziyarete geldi. Gördü ki her ikisi de yorgana sarılmış halde idiler. Başlarını örttüklerinde ayakları, ayaklarını örttüklerinde başları açıkta kalıyordu. Onun gelişini fark edince toparlandılar. Rasûlullah (sav) kendilerine yerlerinde durmalarını söyledikten sonra “İkinize de benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi?” diye sordu. Onlardan “olur” cevabını alınca da “Cibrîl’in bana öğrettiği sözler var. Her namaz sonrasında on defa “sübhanallah”, on defa “elhamdülillah”, on defa da “Allahu ekber” dersiniz. Yatağa girdiğinizde de otuz defa “sübhanallah”, otuz üç defa “elhamdülillah” ve otuz dört defa da “Allahu ekber” dersiniz” dedi.[13]

    Her ailede olduğu gibi bilhassa evliliklerinin ilk yıllarında Hz. Ali (ra) ile Fâtıma (rah) arasında küçük çaplı bazı anlaşmazlıklar meydana gelmiştir. Zaman zaman da Hz. Ali’nin (ra), Hz. Fâtıma’ya (rah) karşı sert davrandığı olurdu. Nitekim bir defasında Hz. Fâtıma (rah), babası Allah Rasûlü’ne (sav) giderek kocasını şikayet etti. Hz. Ali de hemen peşinden gidip Hz. Fâtıma (rah) ile Rasûlullah’ın (sav) konuşmalarını duyabileceği bir yerde durdu. Hz. Fâtıma (rah), Hz. Peygamber’e (sav) Ali’nin kendisine karşı sergilediği sert tavır hakkında şikayette bulundu. Rasûlullah (sav) “Ey biricik kızım! Dinle, kulak ver ve aklet! Kocasının isteklerini yerine getirmeyen kadını idare etmek mümkün değildir.” dedi. Daha sonra da yanına gelen Hz. Ali’ye (ra) dönerek niçin eşine böyle davrandığın sordu. Bunun üzerine Hz. Ali (ra), yaptığından vazgeçtiğini söyleyerek artık eşini hiçbir şekilde üzmeyeceğine dair söz vermiş, bundan sonra da eşler arasında herhangi bir tartışma meydana gelmemiştir.[14]

    Bu bahiste zikredilen başka bir rivayete göre ise Hz. Ali (ra) ile Hz. Fâtıma (rah) arasında bir tartışma olmuştu. O sırada Rasûlullah (sav) onların evine girdi. Kendisine bir sergi serilince üzerine uzandı. Hz. Fâtıma (rah) bir yanına, Hz. Ali (ra) de diğer yanına uzandı. Rasûlullah (s), Hz. Ali’nin (ra) elini alıp göbeği üzerine koydu. Sonra Hz. Fâtıma’nın (rah) da elini alıp göbeğinin üzerine koyduktan sonra onları barıştırarak aradan çekildi. Hz. Peygamber’i (sav) görenler, “Sen içeri girerken başka bir hal üzereydin; şimdiyse yüzünde bir hoşnutluk görüyoruz.” dediklerinde Allah Rasûlü (sav) “Sevdiğim iki kişinin arasını bulunca beni sevinmekten hangi şey alıkoyabilir ki?” karşılığını vermiştir.[15]

    Hz. Peygamber (sav), Hz. Ali (ra) ile Hz. Fâtıma (rah) arasında meydana gelen ve neredeyse onların evliliklerine mal olabilecek bir krize de müdahale ederek onların evliliklerinin kurtulmasına vesile olmuştur. Rivayete göre Mekke’nin fethinden hemen sonra Hz. Ali (rah) Ebû Cehil’in kızı Cüveyriyye ile evlenmek istemiş veya Ebû Cehil’in yakınlarının kızlarını Hz. Ali (ra) ile evlendirmek istemişlerdi. Bu gelişmeden son derece rahatsız olan Hz. Peygamber (sav) ashâbına hitaben yaptığı konuşmalarda Fâtıma’nın (rah) kendisinin bir parçası olduğunu, onun üzülmesini istemediğini, Rasûlüllah’ın (sav) kızı ile Allah düşmanının kızının kesinlikle bir araya gelemeyeceğini, Cenâb-ı Hakk’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kılmamakla beraber, bu evliliğe izin vermeyeceğini, Ali’nin (ra) ancak Fâtıma’yı (rah) boşadıktan sonra bir başka kadınla evlenebileceğini söylemiştir. Hz. Peygamber’in (sav) yaptığı konuşmada damadı Ebu’l-Âs’ın kendisine verdiği sözde durduğunu belirtmesi, Ebu’l-Âs’a Zeyneb’in (rah) üzerine bir başka kadınla evlenmemeyi şart koştuğunu hatıra getirmekte, aynı şekilde Hz. Ali’den (ra) de böyle bir söz aldığını, fakat Ali’nin (ra) bunu unutmuş olabileceğini düşündürmektedir. Hz. Peygamber’in (sav) şiddetli tepkisi sebebiyle Hz. Fâtıma’nın (rah) üzerine evlenmekten vazgeçen Hz. Ali (ra) Fâtıma’nın (rah) vefatına kadar bir başka kadınla evlenmemiştir. Buna karşılık Rasûl-i Ekrem (sav) de her fırsatta Ali (ra) ile Fâtıma’nın (rah) evine gelerek ikisinin arasına oturması, hem kızına hem de damadına beslediği derin sevgiyi ifade etmesi onları birbirine bağlamış, hatta zaman zaman her biri Rasû­lüllah’ın (sav) kendisini daha çok sevdiğini ileri sürerek onun gönlündeki müstesna yerlerinden emin olduklarını ifade etmişlerdir.[16]

    Hz. Fâtıma (rah), eşi ve çocuklarıyla ilgilenmesinin yanı sıra evliliği döneminde cihad faaliyetlerinden de geri durmamıştır. Nitekim Uhud Gazvesi’nde on hanımla birlikte gazilere yiyecek ve su taşıyan Hz. Fâtıma (rah), bu esnada yaralıları tedavi etmiştir. Bu savaşta Hz. Peygamber’in (sav) dişinin kırılması üzerine yüzündeki kanları temizlemiş, kanın dinmediğini görünce bir hasır parçasını yakıp küllerini Rasûlüllah’ın (sav) yüzüne bastırmak suretiyle kanı durdurmaya çalışmıştır.[17]

    Allah Rasûlü (sav), Hz. Fâtıma’ya (rah) son hastalığı sırasında Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrail ile her yıl bir defa birbirlerine okuduklarını, bu sene Cebrail’in aynı maksatla iki defa geldiğini, bunun ise vefatının yaklaştığına işaret olduğunu söylemesi üzerine Fâtıma (rah) ağlamaya başladı. Hz. Peygamber’in (sav), ailesinden ilk önce kendisine onun kavuşacağını, ayrıca onun mümin kadınların hanımefendisi olduğunu söylemesi üzerine de tebessüm edip sevinmiştir.[18]

    Hz. Peygamber’e (sav) çok düşkün olan Fâtıma (rah) babasının vefatından dolayı çok sarsıldı. Rasûl-i Ekrem (sav) defnedildikten sonra gördüğü Enes b. Mâlik’e (ra) “Rasûlüllah’ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl razı oldu?” diyerek çıkıştı, ağladı, günlerce gözyaşı döktü. [19]

    Hz. Fâtıma (rah), Rasûlüllah’ın (sav) ahirete irtihalinden beş buçuk ay sonra 3 Ramazan 11 (22 Kâsım 632) tarihinde vefat etti. Cenaze namazını Hz. Abbâs (ra) veya Hz. Ali (ra) kıldırdı. Vasiyeti üzerine geceleyin Hz. Ali (ra), Hz. Abbâs (ra) ile oğlu Fazl (ra) tarafından Cennetü’l-Bakî’a defnedildi.[20]

    Rasûlüllah’ın (sav) hususî terbiyesiyle yetişen Hz. Fâtıma (rah) onun hem haya ve edep gibi özelliklerini, hem de konuşma tarzından yürüyüşüne kadar birçok vasfını kendinde barındırmıştır. Bu güzel hasletleri sebebiyle Rasûl-i Ekrem (sav) Fâtıma’yı (rah) görünce sevinir, kendisini ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, ona iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Fâtıma (rah) da onu aynı şekilde karşılayıp ağırlardı. Hz. Peygamber (sav) sefere giderken aile fertlerinden en son Fâtıma (rah) ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk olarak onunla görüşürdü.[21]Kadınlardan en çok Fâtıma’yı (rah), erkeklerden de Ali’yi (ra) sevdiğini söyleyen Rasûl-i Ekrem (sav), “Fâtıma benim bir parçamdır, onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen de beni üzmüş olur” ve “Bana melek gelerek Fâtıma’nın (rah) cennetliklerin hanımefendisi olduğunu müjdeledi” demiş[22]cennetlik kadınların en faziletlilerini saydığı bir başka hadisinde de önce Hz. Hatice (rah) ile Fâtıma’nın (rah), sonra da Âsiye ile Meryem’in adlarını vermiştir.[23]

    Allah Rasûlü (sav), Fâtıma’nın (rah) Hz. Ali (ra) ile evliliğinden dünya gelen oğulları olan Hasan (ra) ve Hüseyin’i (ra) çok severdi. Ebû Hureyre (ra) bir gün Allah’ın Rasûlü (sav) ile dışarı çıktıklarını ve Fâtıma’nın (rah) evine geldiklerinde Peygamber’in (sav) Hasan’ı (ra) kastederek “Küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu, ardından Hasan’ın (ra) geldiğini, kucaklaştıkları sırada Allah’ın Rasûlü’nün (sav) : “Ey Allah’ım ben onu seviyorum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ettiğini bildirmiştir.[24] Üsâme b. Zeyd’in (ra) rivayetine göre ise Hz. Peygamber (sav) Hasan’ı (ra) ve onu alır: “Ey Allah’ım!, onları sevdiğim için, senin de onları sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ederdi. Bir başka rivayette Üsâme b. Zeyd (ra), Rasûlüllah’ın (sav) kendisini ve Hasan’ı (ra) dizlerine aldığını, bir dizine kendisi, diğer dizine Hasan’ı (ra) oturttuğunu ve “Ey Allah’ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyorum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini söylemiştir. [25] Yine Üsâme b. Zeyd (ra) şöyle der: “Bir gece bir işim için gittiğimde, Peygamber dışarıya elbisesinin içinde bir şeyle çıktı. Ben, ona elbisesinin içinde ne olduğunu sorunca elbisesini açtığında Hasan (ra) ile Hüseyin’i (ra) gördüm. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Bunlar benim oğullarım, benim kızımın oğulları! Ey Allah’ım ben onları seviyorum, senin de onları ve onları sevenleri sevmeni niyaz ediyorum”.[26]


    [1]    İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, I-VI, Kahire ts, (Dâru Nehdati Mısr), IV, 1893.

    [2]    Buhârî, Salât, 109.

    [3]    Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, I, (thk. Muhammed Hamidullah), Jerusalem, 1963, s. 269-270.

    [4]    İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır), VIII, 19-20.

    [5]    İbn Sa’d, VIII, 22.

    [6] “el-Hutamiyye” “kılıçları kıran” anlamındadır. Zırhlar imal eden, kendilerine Hatme b. Muhârib denen Abdülkays’ın bir boyuna nispet edilir.

    [7]    İbn Sa’d, VIII, 20-21.

    [8]    İbn Sa’d, VIII, 22.

    [9]    İbn Sa’d, VIII, 23.

    [10]   İbn Sa’d, VIII, 21.

    [11]   İbn Sa’d, VIII, 22-23.

    [12]   İbn Sa’d, VIII, 26; İbn Abdilberr, IV, 1894.

    [13]   İbn Sa’d, VIII, 25.

    [14]   Buhârî, Edeb, 3, 11; İbn Sa’d, VIII, 26.

    [15]   İbn Sa’d, VIII, 26.

    [16]   Buhârî, Fedâil, 16, Nikâh, 109; Müslim,Fedâil, 17.

    [17]   Vâkıdî, Meğâzî, I, 249.

    [18]   Buhârî, Menâkıb, 25.

    [19]   Buhârî, Meğâzî, 83.

    [20]   Buhârî, Fedâil, 12; İbn Sa’d, VIII, 29-30; İbn Abdilberr, IV, 1898-1899.

    [21]   İbn Abdilberr, IV, 1895.

    [22]   Buhârî, Fedâil, 12.

    [23]   Buhârî, Menâkıb, 25, 31.

    [24]   Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17.

    [25]   Buhârî, Fedâil, 24.

    [26]   Buhârî, Menâkıb, 27; Tirmizî, Menâkıb,31.
  • Kur'an ve Sünneti beğenmeyip Modernistlerin Hindistan'da uydurduğu Kur'âniyyûn hareketinin Türkiye versiyonu olan Mealizm dinine mensup kişilerden bugüne kadar tesbit edebildiğim bazı akıl almaz fetvaları kaydettim.
    Yeni fetvalarına şahid oldukça ekleyeceğim, zira liste çok uzayacak gibi görünüyor...
    1. 'Peygamber de bizim gibi bir insandı' diyorlar.
    Bektâşi gibi, ayetten, "De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım..." kısmını okuyor;
    "...Fakat bana ilahınızın yalnızca bir tek ilah olduğu vahyediliyor..." kısmını okumuyorlar! (Fussilet 6)
    Yoksa siz de mi vahiy alıyorsunuz ey Mealistler?!
    2. 'Hayvanlarla ilişkiye girilmesini engelleyen bir ayet yok' diyorlar.
    Halbuki Kur’an, “...O (Resul) onlara iyiliği emreder, onları kötülükten nehyeder, onlara iyi ve temiz olan şeyleri HELAL, kötü ve pis olan şeyleri de HARAM KILAR...” buyuruyor. (A’raf 157)
    3. 'Gaz çıkarmak abdesti bozmaz' diyorlar! Kur’an’da yazmıyormuş!
    Oysa Resulullah aleyhisselatü vesselam yellenme ile alakalı şöyle buyurdu:
    “Biriniz karnında bir şey hisseder de ondan bir şey çıkıp çıkmadığını kestiremezse, ses işitmedikçe veya koku duymadıkça mescitten/namazdan çıkmasın.” (Müslim, Hayz, 99 (362) / Buhari, Vudû, 4, 36)
    4. 'Çocuklarımızı sünnet ettirmemizi emreden bir ayet yok' diyorlar.
    Oysa Allah, “Peygamber size NE VERİRSE onu alın, o sizi neden men ederse ondan sakının.” diye ikaz ediyor. (Haşr 7)
    Usaym b. Kelib'in babasından, onun da dedesinden naklettiği rivâyete göre, dedesi demiş ki:
    "Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam)'a geldim ve İslamiyeti kabul ettim. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdular:
    “Kendinden küfrün kıllarını at ve sünnet ol." (Ahmed İbn Hanbel III, 415; Ebu Davud, Tahare, 129)
    5. 'Zekat emri kırkta bir değildir!' diyerek zekat vermiyorlar. Bunun yerine küçük miktarda sadakalarla Allah'ı kandırdıklarını sanıyorlar.
    Oysa, "Allah'ın Resûlünde sizin için güzel bir örnek vardır." buyuran Kur'an, ‘Peygamberim ne kadar vermenizi söylerse, o kadar vereceksiniz’ diye ikaz ediyor. (Ahzâb 21)
    6. 'Sigara içmek orucu bozmaz, ayet göster' diyorlar.
    7. 'Çıplak kızlarla dans etmek helaldir, yasaklayan ayet yok' diyorlar.
    Bilakis Kur'an, "Mü’min erkeklere söyle, GÖZLERİNİ HARAMDAN SAKINSINLAR, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır." buyuruyor. (Nur 30)
    Bunlar Kur'ân'ı nasıl okuyor?
    8. 'Kızlarla el sıkışıp medeni olarak öpüşmemizi engelleyen bir ayet yok' diyorlar.
    Ama Kur'an, "Zinaya YAKLAŞMAYIN. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur." diye uyarıyor. (İsrâ 32)
    9. 'Ters ilişki helaldir' diyorlar.
    - Yâhu Resûlullah (aleyhisselatü vesselam), 'yapan mel'undur' buyurmadı mı?
    - 'Çıkk! Ben Peygambere inanmam, ayet göster!' diyor.
    10. Mucizelerin tamamını inkar ediyorlar.
    Oysa Kur'an, "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve 'süregelen bir sihirdir' derler." buyuruyor. (Kamer 1-2)
    O gün, müşrikler nasıl mucizeleri inkar ettilerse, bugün Mealistler de öyle inkar ediyor!
    11. Cuma namazlarına gitmiyorlar! Vakit namazlarına gitmiyorlar!
    “Peygambere uyarak şirk koşan bir cemaatin içinde ve müşrik bir imamın arkasında namaz kılınmaz” diyorlar.
    12. Bayram namazı kılmıyor, Cenaze merasimlerine gidiyor ama namaz için safa durmuyorlar! Eski sosyalistler gibi öylece yakınlarının tabutuna bakıyorlar.
    Kur’an’da olmadığı için şirk namazıymış bunlar!
    Peygamberimiz ve yüz bin sahabesi şirk işlemiş(!)
    13. ‘Flört haram değildir’ diyorlar. Evlenme niyeti olduktan sonra istediğin kadar gez, eğlen serbestmiş! Sen yeter ki niyetini düzgün tut(!)
    Özellikle zengin çocuklarının, bu yeni Mealizm mezhebini benimsemelerine şaşırmamalı...
    14. ‘Domuz eti yemek helaldir’ diyorlar!
    Yahudi ve Hristiyanların kestikleri yenilir ayetinden yola çıkarak, “onlar en çok domuz kestiklerine göre domuz da bize helaldir!” diyorlar.
    Oysa Kur’an, “Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı...” buyurarak, domuzun bu ümmete haramlığını tescilliyor.
    15. Ramazan’da Teravih namazı kılmıyorlar!
    Mealistlere göre teravih namazını Hazreti Ömer uydurmuş! Peki son Peygamberin kıldıkları neydi?! (sallallahü aleyhi ve sellem)
    16. Ramazan ve Kurban bayramlarını -Kur’an’da yazmadığı gerekçesiyle- kutlamıyorlar!
    Bayramlar geleneksel bir şeymiş! Dinde yeri yokmuş, sonradan uydurulmuşmuş...
    Hz.Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Medine'ye geldiğinde, Medinelilerin iki (bayram) günleri vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi.
    "Bu iki gün(ün mana ve mahiyeti) nedir?" diye sordu.
    "Biz cahiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!" dediler. Aleyhissalatu vesselam:
    "Allah, bu iki bayramınızı onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Kurban bayramı, Fıtır (Ramazan) bayramı" buyurdu..." (Ebu Davud, Salat 245, (1134); Nesai, Iydeyn 1, (3, 179)
    17. Kelime-i Şehadet söylemenin şirk olduğunu söylüyorlar!
    Mealcilere göre, müslüman olmanın şartı olan şehadet, bir şirk aracı! Peygamberimize düşman oldukları için, Allah adının yanına Muhammed isminin bulunmasına tahammül edemiyorlar.
    Oysa Allah, Kur’an’daki yüzlerce ayetinde, “Allah ve Resulü...” diye söze başlıyor.
    Şu halde, Allah bize, kendisine şirk koşmamızı mı emretmiş oluyor?!
    Şu ayete bakın ki, Allah Teala, Resule itaat etmeyeneleri, ‘kafirler’ olarak tanımlıyor:
    “(Ve yine) de ki: “Allah’a ve Rasule itaat edin; eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kafirleri sevmez.” (Al-i İmran 32)
    18. Eski insanların uzun yaşadığını inkar ediyorlar! Nuh aleyhisselam'ın 950 yıl yaşadığı yalanmış!
    Halbuki Kur'an şöyle buyurur:
    "Andolsun ki biz, Nuh'u kendi kavmine gönderdik de, O, dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Sonunda, onlar zulümleri­ni sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi. Fakat biz, O'nu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık." (Ankebut 14-15)
    19. Kâbe puttur! Kâbe’yi tavaf etmek şirktir diyorlar!
    “ Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.” (Hacc 29)
    Allah, burada Kâbe’yi tavaf etsinler diyor. Allah, bize şirk koşmamızı mı emrediyor!
    “Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik.” (Hacc 26)
    Bu ayette ise, Kâbe’yi tavaf edenleri namaz kılan, rüku ve secde edenlerle beraber evine misafir gelenler olarak betimliyor...
    20. “Kadınlar, hayızlı günlerinde namaz da kılar, oruç da tutarlar” diyor Mealistler!
    Oysa; Bir kadın Hz.Âişe’ye sordu: “Hayızlı kadının hayızdan temizlendikten sonra hayız zamanında kılamadığı namazları kaza etmesi gerekir mi?” Hz.Âişe şöyle cevap verir: “Sen Haruriyye misin (Haricilerden misin?) Biz Peygamberin (aleyhisselatü vesselam) yanında hayız âdetini görürdük, sonra temizlenince guslederdik. Peygamber, namazı kaza etmemizi bize emretmezdi.” (İbni Mâce, Taharet: 119)
    21. “Abdestsiz de Kur’an’a dokunulabilir”, “Hayızlı kadın da Kur’an’a dokunabilir” diyorlar.
    Oysa Allah Teala: "Ona (Kur'ân'a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez" buyurur. (Vâkıa 79)
    Oysa Resulullah aleyhisselatü vesselam şöyle buyurmuştur: "İddetli kadın ve cünüp olan, Kur'ân'dan hiç bir şey okuyamaz." (Tirmizî, Tahâre, 98; İbn Mâce, Tahâre, 105)
    22. Yahudilerin ve Hristiyanların da cennete gideceğini söylüyorlar!
    Mealciliğin bir Vatikan projesi olduğunun belki en önemli delili bu fetvalarıdır. İslam’a ve son Peygambere inanmalarına gerek yokmuş kurtulmaları için!
    Oysa Allah, Kur’an’da onlar hakkında şöyle buyurur:
    “Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli (Yahudi ve Hristiyanlar) ile Allah'a ortak koşanlar (putperestler), içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.” (Beyyine 6)
    23. ‘Peygamberin helal kılma ya da haram kılma yetkisi yoktur’ diyorlar!
    Oysa Allah şöyle buyurur:
    “...Allah’ın ve RESULÜ’NÜN HARAM KILDIĞINI haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)
    Allah’a din öğretenlere yazıklar olsun!
    24. ‘Kandil kutlamak şirktir’ diyorlar lakin Yılbaşını kutluyorlar!
    Oysa Resulullah aleyhisselam buyurdu:
    “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o, onlardandır.” (Ebu Davud
  • Efendim, geçenlerde bir dostum. “Cağfer hoca sen kerameti mi inkar ediyorsun?” diye sordu. Dedim, düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü. “Hayırdır, nereden çıktı bu, benim sana geçen gönderdiğim yazıyı okumamışın anlaşılan”, dedim. Çünkü o dosta gönderdiğim yazıda keramet meselesinden bahsediyordum.

    Dostum, bana birisi seninAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet Akaidi kitabınla ilgili fotoğraflar gönderdi, dedi. (O birisinin ismini de verdi ama şimdi söylemeyim, fitne fücuru dökülmesin ortaya) Bu kitapta tehlikeli fikirler varmış, kerameti inkar ediyormuşsun, okunması sakıncalı kitapmış.

    Dedim ona, gönder o fotoğrafları bana. Gönderdi. Anaaa… bu da ne? Allah’ım dünyada böyle tipler de varmış. Adam, idam fermanımı yazmış, sonra gerekçe aramaya koyulmuş. Aman ne gerekçeler!?


    Acele etmeyin efendim hepsini yazacağım. Ta ki bu madrabazı siz dahi tanıyın. Size de bulaşabilir bir şerri. Allah korusun! Allah beni, sizi, bütün Müslümanları, hatta dinimizi ve şerefimizi bunlardan korusun! Bunlarda şeref kıtlığı çeken varlıklardır, efendim.

    Evet efendim! Neymiş bu beni darağacına gönderecek 10 (on) madde? Madrabaz herifin yazdığı gibi yazıyorum, berbat yazısını okuyabildiğim kadarıyla. Sonuna fotoğrafları da koyacağım imkan olursa inşaallah.

    Kitaptaki sakıncalı yerler:

    1.                      S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.

    2.                      S. 30. Küfür tanımı?

    3.                      S. 30-32. Kafir, mümin, münafık dememişken hal anlatmış. Küfür…

    4.                      S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.

    5.                      S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.

    6.                      S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak (nasıl bir anlatmadır?)

    7.                      S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.

    8.                      S. 68. Kaç peygamber belli değil

    9.                      S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar

    10.                  S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil


    Buyurun efendim. Siz söyleyin ne anladınız bunlardan?

    Ama bitmedi. Kitabın kapağına hem dikkat işareti yapıp hem de yazıyla dikkat yazdıktan sonra şu veciz (!) ifadeyi yazmış: “Çok sakıncalı yer var.” Herhalde yukarıdaki on (10) maddeyi kast ediyor. Daha da var efendim. İlave etmiş: “Ayet hadis dışında çoğu yerde (çoğunlukla) kaynaksız”

    Demek istiyor ki, on (10) maddede hatan var, ayet ve hadis dışında bir de kaynak vermemişsin. Senin yatacak yerin yok.

    Siz karar verin efendim ben bu densize ne deyim. Her neyse, ben gene de cevabımı vereyim.

    Yalnız, lütfedip izin verirseniz kitabımın kısaca hikayesini anlatayım önce:

    Sen 1990. Henüz Yüksek Lisans derslerine başlamışken arkadaşlarım benden Akaidle ilgili bir seminer istediler. Bendeniz de İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l-Ekber; Teftazanî’nin Şerhu’l-Akaid; Ömer Nasuhi Bilmen’in,Muvazzah İlm-i Kelam ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu; Ahmet Saim Kılavuz’un Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş kitaplarını esas alarak bir seminer hazırladım. Seminer çok beğenildi ve bunu bastıralım dendi. O zaman Seha Neşriyat’a teklif ettik onlar da kabul ettiler ve kitap 1991 yılındaAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet  Akaidiadıyla Seha Neşriyat yayınları arasında basıldı. Yıl 2017, Otto yayınları sahibi Veli Aknar beyle bir karşılaşmamızda. Hocam sizin Akaid kitabınızı ben lisede öğrenci iken okudum çok beğenmiştim. Eğer izin verirseniz basmak isterim dedi. Ben de kitabın bir iki nüshası kaldı. Bilgisayar ortamında yazılı bir metni de yok, oturup onu tekrar yazmam çok zor, dediğimde. Hocam bir nüsha ver, ben yazdırırım dedi ve hakikaten yazdırdı. Bana gönderdi. Ben de yaklaşık üzerinde bir ay çalıştım ve eskiyi bozmadan yeni bir takım ilavelerle kitabı tamamladım ve teslim ettim. O da yayınladı. Kitap bir çok şehirde binlerce dağıtıldı. Benzer şikayete hiç rastlamadım. Rastlanmaz da, akıl var izan var, böyle itiraz mı olur? Halbuki kul yazısı hata olabilir. Var da, ama öyle bir kin ve garezle kitabı okumuş ki, hataları değil de, hata olmayanları görmüş zavallı. Zaten var olan bir iki yazım hatasını düzeltilmek üzere yayıncıya da gönderdim.

    Efendim, kitap cep boy, 107 sayfa halka yönelik sade ve anlaşılır bir dille anlatma çabasının ürünü. Bu bir akademik / bilimsel çalışma olmaktan öte, adından da anlaşılacağı gibi kısa ve öz olarak Akaid konularını anlatma derdinde…

    İlk defa böylesine rastlıyorum dostlar… Yaşadıkça neler göreceğiz. Ne deyim? Aklıma mukayyet ol Ya Rabbi! Eee… bunlara cevap vereceğiz elbet. Takdir edersiniz ki meydanı bu madrabazlara bırakmak olmaz.


    CEVAPLARIM

    Cevapların madrabazın diline doladığı kitabın kendinden efendim…


    1.      Cevap (S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.)

    Kitapta zarurat-ı diniyye kavramının geçtiği kısım şöyledir:

    “Mümin, zarûrât-ı diniye denilen dinin kesin hükümlerinden hiç birini de inkâr etmemelidir. Öte yandan dinî hükümlerin yerine getirilmesi hususunda inatçılık, büyüklenme ve kendini beğenmişlik tavrı göstermemelidir.” (S. 29)

    Hacmi böylesi küçük kitapta daha ne yazabilirim ki?!


    2.      Cevap (S. 30. Küfür tanımı?)

    Kitapta küfürle ilgili kısım da şöyle:“1. Küfür

    Sözlük anlamı örtmek ve kapatmak olan küfrün dinî anlamı, Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ buyurduğu kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlamak veya tevatüren bize ulaşan esaslardan birini veya bir kaçını inkâr etmektir.”

    Daha ne dememi istiyorsa?!


    3.      Cevap (S. 30-32. Kafir, müşrik, münafık dememek için hal anlatmış. Küfür…)


    Konunun başlığı “İmana Aykırı Haller” alt başlıkları da “küfür, şirk ve nifak” şeklinde. Allah aşkına bir insan bu kadar mı,  tosun altında buzağı arar? Allah’ım aklıma mukayyet ol. Küfrü taşıyan kafir değil midir? Be adam!


    4.      Cevap  (S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.)

    Buyurun muhtasar bir kitabın kıyamet alametleri kısmını bizzat siz okuyun.

     “B. KIYAMET ALAMETLERİ

     Küçük alâmetler: Hz. Peygamber’in (sav) son peygamber olarak gönderilişi, İslâmî ilimlerin yok olmaya yüz tutması ve âlimlerin bulunmaması, cehaletin yayılması, fuhşun artması, içki kullanımının açıktan yapılması, fitnenin kol gezmesi...

    Büyük alâmetler: Hz.Peygamber (sav) kıyametin büyük alâmetleri olarak, şu on hususu zikretmiştir: Duman, dâbbetü’l-arz, güneşin batıdan doğuşu, Hz.Îsâ’nın (a.s.) inişi, Ye’cüc, Mecüc’ün çıkışı, doğuda yer batması, batıda yer batması, Arab yarımadasında yer batması, Yemen’de ateş çıkması.(Müslim, “Fiten ve Eşrâti’s-sâa” 13) (S. 94)

    Allah’tan bu zat, Müslim ve Tirmizi’de geçen Cibril hadisinin sonunda Hz. Peygamber (sav) tarafından zikredilen kıyamet alametlerini okumamış!? Çünkü orada birkaç tane alamet geçmekte. Oraya bile itiraz edip sakıncalı damgası vurabilirdi.


    5.      Cevap  (S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.)

    Şefaatle ilgili yazdıklarım şöyledir:

     “Şefaat: Müminlerin günahkârları için, Hz.Peygamber’in ve ümmetin büyüklerinin, Allah’dan istekte bulunmalarıdır.Hz.Peygamber’in (sav) bütün insanlara, bir an evvel mahkemelerinin kurulması için, yapacağı şefaata “şefaat-ı uzma”, bundan dolayı Hz. Peygamber’in nail olduğu makama da “makam-ı Mahmud” denilir. Kur’an’da, “Bunlar, O’nun (Allah’ın) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler” buyrulmuştur. Hz. Peygamber (sav) de “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 12) buyurmuştur. Çünkü o günde şefaate en çok ihtiyaç duyanlar büyük günah işlemiş olan müminlerdir. Ancak Hz. Peygamber’i şefaatçi kılan da kime şefaat edileceğine karar veren de Yüce Allah’tır. Dolayısıyla orada her şey Allah’ın takdirine bağlıdır.” (S. 96)

    Metni okuyun lütfen! Bu zatın dediği gibi anlayan varsa beri gelsin…


    6.      Cevap  (S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak)

    Ne demek istediği çok net anlaşılmıyor. Anlaşılan tekfir konusunda yazdıklarımı beğenmemiş, buyurun bir de sizler okuyunuz:

     “TEKFİR MESELESİ

    Küfr, lügat itibariyle bir şeyi örtmek, ıstılahî bakımdan ise, Allah’ın birliğini, dinin temel esaslarını ve peygamberliği inkâr manasına gelir. Mutlak olarak kâfir kelimesi, yukardaki üç şeyden birini inkâr eden kişi için kullanılır. (kaynak: İsbahânî, Müfredat, İstanbul 1986, s.653).

    Tekfir ise, bir kimseyi kâfir ilân etmek, kâfir olduğunu söylemektir. Müslüman iken kâfir olana “mürted” yani dinden dönen, yaptığı işe ise “irtidat” denilir.

    Küfrünü söz ve fiil ile açıklamayan bir kimsenin küfrüne fetva verilmez. Çünkü hiç kimsenin kalbi bilinmez. Herhangi bir müslümanın sözü, güzel bir şekilde tefsir ve yoruma tabi tutulabiliyorsa, fena ve kötü yöne göndermek câiz değildir. Yine, küfrü gerektiren birçok yönler bulunduğu halde, küfrü ortadan kaldıran bir yön varsa, o bir yöne göre fetva verilmesi uygun düşer. Kişinin sorumlu tutulabilmesi için, küfrünü ya sözle ya da fiille bizzat kendisinin açıklaması gerekir. (kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1985, 4/7-8)


    7.                      Cevap  (S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.)

    İtiraz ettiği husus şu aşağıdaki kısım. Buyurun okuyun efendim:

    “İnsanların söz, fiil ve yazıp çizdiklerinden yola çıkarak onları tekfir etmek yani kafir saymak, dün olduğu gibi bugün de Müslüman toplumlar için ciddi bir tehlike ve tehdittir. Nitekim zihniyet dünyamıza pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ve Müslüman toplumu paramparça eden ilk iç fitne tekfirciliktir. Bu günde bu silah, aşırı gruplarca sıklıkla kullanılmaktadır. Tarihte ilk tekfirci anlayışla ortaya çıkan Hariciler adeta “Kim kafir?” sorusuyla Müslüman toplum içinde kafir avına çıkmışlardır. Bunların karşısında yer alan büyük kitle bu fitneyi durdurmak için “Kim Müslüman?” sorusuyla şekillenen bir birleştiricilik formülü bulmaya çalışmıştır. Bu formülün adı Ehl-i Sünnet ve Cemaat idi. Onların amacı “kim kafir?” sorusuyla dışlanan Müslümanları, yeniden İslam şemsiyesi altında buluşturmaktı. Zamanla görüldü ki, birleştiricilik noktasında önemli işlev gören Ehl-i Sünnet çerçevesi yine de bazı Müslümanların dışarıda kalmasına engel olamıyordu. Bunun üzerinde Ehl-i Sünnet anlayışını benimsemiş olan büyük kitle, Haricilerin zihniyetinin tam tersini yansıtan “kim kafir değil?” sorusuyla yeni ve daha geniş bir şemsiye açtı. Bu sorunun cevabı “kıble ehli” olan, kabeyi kıble bilen hiçbir Müslüman asla kafir sayılamaz, ötekileştirilemez ve dışlanamazdı. Böylece Müslümanlar arasında ihtilaflardan kaynaklanan dışlamalar sonlandırılmaya ve bir arada yaşama kültürü en geniş çerçeveye oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış aynı zamanda Ehl-i Sünnet olmanın şiarı yani sembolü olmuştur. Bununla ihtilafın değil, tefrikanın önüne geçme çabası güdülmüştür. Çünkü ihtilaf zihinsel ve kültürel bir zenginlik, tefrika ise kültürü içten çürüten, toplumun güven duygusunu yıkan ve bireylerin dürüst yaşama imkanını yok eden bir zehirdi. Bunun panzehiri ihtilafı, bir zenginlik, genişlik ve yeni alanlar açma imkanı olarak görmek ve böylece düşünce farklılıkları ile birlikte herkesin güven ve huzur içinde yaşayacağı bir ortamı oluşturmaktır.”

    Bu yazdıklarımın sonuna kadar arkasındayım. Bu madrabazların kin, haset ve nefretlerine rağmen. Akl-ı selim Müslüman büyük kitlenin, böylesi birkaç okuduğunu anlamaz, kendini bilmez, geçmişinden bi haber madrabazlara teslim olmayacağı hususunda Rabbimin inayetine güveniyorum.


    8.                      Cevap (S. 68. Kaç peygamber belli değil)

    Peygamberlerin sayısı konusundaki yazdıklarım kaynakları ile birlikte şöyledir:

    “E. PEYGAMBERLERİN SAYISI

    Yüce Allah rahmeti gereği kullarını sürekli hidayet yolunda tutmak veya doğruya sevk etmek için tarihin başlangıcından itibaren her dönemde her mekana peygamber göndermiştir. Bu ilahî işlem son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmesine kadar sürmüştür. O’nun gönderilmesiyle birlikte peygamberlik zinciri tamamlanmıştır. Çünkü o son halka ve peygamberliğin bitişinin mührüdür. Bundan dolayı O’na Kur’an’da hâtemü’l-enbiyâ yani nebilerin sonuncusu veya peygamberlerin son mührü sıfatı verilmiştir.

    Her dönemde her mekana peygamber gönderildiği bilinmekle birlikte Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar kaç peygamber gönderdiğine dair elimizde açık ve somut bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu yüzden de alimlerimiz, peygamberlerin sayılarını zikretme hususunda ihtiyatlı davranılması gerektiğini salık vermişlerdir. Çünkü verilecek rakamların fazla olması durumunda peygamber olmayanın peygamber sayılması sakıncasının yanında, rakamın az olması durumunda da peygamber olan bir şahsın dışarıda tutulması sakıncası bulunmaktadır. En doğrusu, peygamberlerin sayılarını Allah’a havale edip kesin bir rakam söylememektir. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da “Peygamberlerin hikâyelerinden sana anlattıklarımızın yanında, anlatmadıklarımız da vardır.”buyurmakta ve gönderdiği ve görevlendirdiği bütün peygamberleri bize bildirmediğini beyan etmektedir. Her ne kadar bazı haberlerde 124 bin veya 224 bin şeklinde rakamlar geçiyorsa da bunlar, haber değeri bakımından kesinlik düzeyine çıkmadığı için bu rakamları kesin kabul edip inanç haline getirmek uygun değildir. (Kaynak: bk. Teftazânî, Şerhu’l-Akâid, Kestelî Haşiyesi, İstanbul 1316, s. 214-215.)

    Peygamberlerin sayısı konusunda bildiğimiz en kesin rakam Kur’an’da isimleri zikredilen peygamberlerdir. Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar peygamberlerin toplam sayısı 25 ile sınırlıdır. Bu sayıya peygamberliği konusunda ihtilaf edilen Hz. Lokman ve Hz. Zülkarneyn gibi isimler dahil değildir. Bu isimler konusunda çoğunluğun görüşü onların peygamber değil, veli oldukları şeklindedir.

    Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri için şu âyetlere bakınız: En’âm 6/83-86, Âl-i İmrân 3/33, A’raf 7/65, Hûd 11/61, 84, Enbiyâ 21/85, Ahzâb 33/40.” (s. 68-69).


    9.                      Cevap (S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar)


    “Zaman ve mekan öncelikle insan zihninde sınırlılık fikrini oluşturur. Zaman bakımından insan şimdiki zaman ile sınırlıdır. Geçmiş ve gelecek ona kapalıdır. Ne geçmişe dönebilir ne de geleceği şimdiki zaman içinde kavrayabilir. Mekan bakımından da yine bulunduğu yer ile sınırlıdır. Bulunduğu yerin dışındaki mekanları ne bilebilir ne de oralara bulunduğu yerden müdahale edebilir. Bir mekandan diğerine intikali belli bir zaman içinde gerçekleşir. Tek bir zaman diliminde, birden fazla mekanda olamaz. Böylece insan, Yaratıcısı olan Allah karşısında sınırlı ve aciz bir varlık olduğunun idrakine varır. “Kendisini bilen Rabbini bilir” sözü ile ifade edilmek istenen de bu olsa gerektir. Yani insan bu sınırlı varlığını bilirse, Allah’ın sınırsız varlığını daha iyi kavrar.”

    Burada nasıl çaktırmadan kerameti inkar ediyor muşum? Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin. Kitapta keramet hakkında şunları yazdım. Buyurunuz okuyunuz:

    “Kerâmet: Şeriatın tamamına uyma hususunda gayretli olan ümmetin büyüklerinden zuhur eden hârika olaylardır. Kerâmet ile mûcize arasında bir takım farklar vardır. Mûcize, bir istek üzerine peygamberin gönderildiği kavme karşı meydan okumasıdır. Keramette ise ne istek olur, ne de meydan okuma. Kerâmet bir peygamberin ümmetinden olan bir kimsede zuhur eder. Dolayısıyla, velîlerde olagelen kerâmetler tâbi oldukları peygamberin birer mûcizesidir.”

    Bunları yazan bendeniz, nasıl oluyor da, kerameti inkar etmiş oluyorum.

    Bir de bu “çaktırmadan inkar” nasıl bir şey oluyor. Bu zat, yeni bir inkar çeşidi buldu anlaşılan…


    10.                  Cevap  (S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil)

    Bu adam ne demek istiyor anlayamadım. Benim kitabımda yazdığım aşağıdaki gibidir:

    “Bu durumda kader, Allah’ın olacak şeylerin zaman ve mekânım, niteliklerini ve özelliklerini bilip ezelde takdir etmesidir. İmam Ebû Hanîfe, bu konuda şöyle der: Dünyada olacak şeylerin tamamı Allah’ın dilemesiyledir ve bilgisi dahilindedir. Allah onları Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Ancak bu yazması niteleme şeklindedir, yoksa hüküm koyma şeklinde değildir. (kaynak: Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-ekber, s.2) Yani, Allah, “şu şöyle şöyle olacak” diye yazmıştır. Değilse, “Şu şöyle şöyle olsun” diye hüküm vermemiştir. Eğer hüküm vermiş olsaydı, kul fiilinde zorlama altında olurdu.( Kaynak: Ali el-Kârî, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.41; Ebu’l-Muntehâ, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.11) Nitekim şu ayetler kader inancına işaret etmektedir: “O’nun katında her şey bir ölçüyledir.” Allah herşeyi yaratmış ve her birine belirli bir düzen vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.” “Şüphesiz ki, Biz, her şeyi bir takdir ile yarattık.” ” (s. 53-54)

    Bu zat itirazını, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye yapmalı. İmamın söylediğini bile beğenmeyen bu zata ben diyebilirim ki. İmamın beğenmediği metnini gözlerinize ve görüşlerinize arz ediyorum:

    خلقَ اللهُ تعالى الأشياءَ لا منْ شىءٍ. وكانَ اللهُ تعالى عالماً في الأزَلِ بالأشياءِ قبلَ كونِـها، وهوَ الذي قدّرَ الأشياءَ وقضاها، ولا يكونُ في الدنيا ولا في الآخرةِ شىءٌ إلا بمشيئتِهِ وعلمِهِ وقضائِهِ وقَدرِهِ وكَتْبِهِ في اللَّوحِ المحفوظِ ولكنْ كتبُهُ بالوصفِ لا بالحكمِ والقضاءُ والقدرُ والمشيئةُ صفاتُهُ في الأزلِ بلا كيفٍ.

    Altı çizili kısım hakkında Ali el-Kari’nin açıklaması ise şöyledir:

    أي كتب الله كل شيء بأنه سيكون كذا وكذا، ولم يكتب بأنه لِيكن كذا وكذا، (على القاري)

    *

    Bırak! Allah nasıl biliyorsa öyle muamele etsin!

    Ne buyuruyor Rabbimiz Felak Suresinde:

    “De ki: Felakın Rabbine sığınırım

    Yarattığı şeylerin şerrinden

    Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden

    Düğümlere üfleyenlerin şerrinden

    Haset ettiklerinde hasetçilerin şerrinden”
  • Ne güzel demiş Hz Ömer r.a;
    Sadık arkadaşlar edinin, gölgelerinde yaşarsın...
    Çünkü sadık dostlar; huzurlu anlarda süs, sıkıntılı demlerde silahtır!...
  • -Nereden geldin? Cevap vermiş:
    -Bu dünyadan!
    Tekrar sormuşlar:
    -Nereye gidiyorsun?
    -Öteki dünyaya
    Yine sormuşlar:
    -Bu dünyada ne yapıyorsun?
    Cevap vermiş:
    -Bu dünyanın ekmeğini yiyiyorum, öteki dünya için çalışıyorum.
    Bunun üzerine biri şöyle demiş:
    -Bu kadar güzel söz söyleyen bir insan rahat bir ev sahibi olması gerek!
    Hz. Rabia da şöyle cevap vermiş:
    -Benim de böyle bir evim var. İçinde ne varsa dışarıya çıkmasına izin vermiyorum. Ve dışarı da ne varsa, içeri girmesine karşı geliyorum. Gelen-giden olursa alâkalanıyorum. Çünkü ben bir çamur parçasını değil, fakat kendi kalbimi dinliyorum.
  • “İlim ilim bilmektir.
    İlim kendin bilmektir.
    Sen kendin bilmezsen
    Ya nice okumaktır.”
    Yunus Emre

    Yunus’un da dediği gibi önce kendimizi bilmeli, tanımalıyız. Gücümüzü, yetenek ve kabiliyetlerimizi, acılara dayanabilme eşiğimizi, güçlüklere karşı baş edebilme seviyemizi bilmeli ve kendimizi doğru ve güzel istikamette sürekli eğitmeli, yenilemeli, sınamalı ve gözden geçirmeliyiz.

    Tüm bunlar içinde önce okumalıyız. Okumalı ve öğrenmeli gerçeklerin aslında neler olduğunu kendi penceremizden analiz etmeliyiz. Okumak, bilmenin ve öğrenmenin anahtarıdır; çünkü bilgilerimizin % 80’den fazlasını okuyarak elde ediyoruz.

    “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” “İlim Çin’de de olsa alınız”, “Bana bir kelime öğretenin kölesi olurum.” Özdeyişlerini duymayanınız yoktur sanırım.

    Okumalı, zevkle okumalı
    Kültürel birikimimiz için okumalı,
    Eğitimli olmak için okumalı,
    Medeni birer vatandaş olmak için okumalı,
    İyi birer ebeveyn olmak için okumalı,
    Toplumumuzu anlamak için okumalı,
    Olayları anlayabilmek için okumalı,
    Görünen sebeple gerçek sebebin farkını ayırt edebilmek için okumalı,
    Eşimizi, sevdiğimizi, çocuğumuzu anlayabilmek için okumalı,
    Farklı olmak için okumalı,
    Özel olmak için okumalı,
    Güçlü olmak için okumalı,
    Sevgili olmak için okumalı,
    Her şeyden önemlisi senin “benliğin” için ve kendini tanıyabilmen için okumalısın.

    Bir Türk kızımız kitap okuyor, okuyor, okuyor.. Kitap okudukça kitabin kahramanlarıyla kendini özdeşleştiriyor. Kendinde karşı konulmaz bir güç hissediyor. İsterse başarılı olabileceğini fark ediyor. Kitaplarda okudukları kişileri düşünüyor. Çalışkan, azimli ve başarılı. Benim onlardan ne farkım var diye düşünüyor. Başlıyor çalışmaya. Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor ve Avrupa Boks Şampiyonu oluveriyor. Bunun gibi yüzlerce örnek sayılabilir. Ama o örneklerden birisi de neden sen olmayasın? Bir insanın isteyipte yapamayacağı şey sınırlıdır, yok denecek kadar azdır. Ama bütün yolculuklar bir adımla başlar. İlk adım çok önemlidir.

    Sevgili Yunus “Herdem yeni doğarız / Bizden kim usanası”
    Hz. Mevlana “Bugün yeni bir gün. Yeni bir şeyler söyle. Dün su gibi aktı gitti cancağızım” demiş.

    “Gerçek manada aydın olmak okuduğu yazılardan öğrendiklerini nakleden değil, sentez yapıp fikir üreten ve bu fikirleriyle önce milletine ve insanlığa faydalı olan insan demektir.” Bir hekimin hastasını tedavi ettiğinde yaşadığı, tattığı hazzı düşünün. Onun gibi bildiğin bir bilgiyi değer katacak şekilde karşı tarafa aktardığın zamanda -farzı misal- bir yaraya merhem olduğu zaman yaşayacağın hazzı düşün. Örnek; çocuğun var. Hasta ve ishal olmuş. Biliyorsun ki bu hastalıkta sıvı kaybı olur ve hastanın vücudunu güçlendirici ilaçların yanısıra bol sıvıya da ihtiyacı olacaktır ve sen bunu öğrendin. Bunun gibi nicelerini sayabiliriz.

    Çevremize baktığımız zaman hayıflanırız. Neden yaş ağacı kesiyorlar? Neden yere tükürüyorlar? Neden ufacık çocukları dövüyorlar? Neden yaşlılara yardımcı olmuyorlar? Neden devlet malına zarar veriyorlar? Neden, Neden, Neden?? Bu soruları çoğaltmak mümkün ama okuyup sentez ettiğin zaman bu nedenlerin farkına daha iyi varacaksın ve en azından zamanla sen o “Nedenlerdeki” baş aktör olmayacaksın.

    Okumazsak başkalarının bize dikte ettirdiklerine inanırız, okursak bize dikte edilmeye çalışılanların doğru-yanlış ne olduğunu anlayabiliriz.

    Şu inanış yanlıştır. Sadece tahsil gören kişiler okur ve okumaya ihtiyaçları vardır. Onlar mecburiyetten okuyor. Okumazlarsa diploma alamazlar en azından. Aslında okumak ve dolayısıyla öğrenmek bir süreçtir ve ölünceye kadar da devam eder.

    Aydınlık bir gelecek, başarılı ve medeni nesillerin yetişmesi için sağlıklı okumalar.

    Ömer Yaşar
  • Ne güzel demiş Hz. Ömer; iyi dost iyi günde çağrıldığında, kötü günde ise çağrılmadan gelendir.