• Nietzsche ile, Nietzsche Ağladığında kitabı ile tanışmıştım ve bunu takip eden on yılda hiçbir kitabını okumadığım halde kendisine aşırı sempati duyuyordum. Bu muhabbetin üzerine nihayet eserlerini okumaya başladığımda ise en düz söylemle şok yaşadım. Bu adam deli, fazla İncil'e maruz kalmış kendini peygamber sanıyor, narsist, herhalde ironi yapıyor ciddi olamaz dedim.
    (Nietzsche Ağladığında'yı okuduğumda uzun uzun onunla muhabbet etmeyi arzulamıştım) eğer bu Nietzsche arkadaşım olsa her sözüne kahkahalar ile gülebilirdim diye düşündüm, her ne olursa olsun kafası böyle (içmeden) güzel bir arkadaşa asla hayır diyemeyeceğimi fark ettim ve onunla arkadaş oldum. Artık sözleri deli saçması değildi ironik bir yaklaşımı vardı ve ben onu anlıyordum tabii bu anlayış sadece bir sezişten ibaretti. İki kitaptan sonra sezgilerimi kendime saklayıp hakkında bilgi sahibi olup okumaya devam etmenin daha verimli olacağını düşündüm ve kilit fikirler kitabını okudum. Yazarın da Nietzsche'ye özel bir sempatisinin olduğunu öğrenmek daha başlangıçta beni doğru kitabı seçtiğim konusunda ikna etti. Şimdi Nietzsche'yi okuma yoluma yeni tanışan ve her sözüyle arkadaşını daha çok tanıma gayreti sarf eden bir acemi gibi değil, eski bir dostun keyifli muhabbeti gibi devam edicem.

    -spoiler içerebilir-
    Kitap'tan öğrendiğim üç şey ekstra dikkatimi çekti; iki artı bir eksi.
    1. Tanrı öldü sözüyle tanınan Nietzsche'nin bütün öfkesinin hristiyanlığa olması ve İslam'dan sempatiyle bahsetmesi. -hatta benim gibi biriyle arkadaş olmak isteyecek kadar, üzgünüm Nietzsche ama ben senin olmayı hayal ettiğin çağda dünyaya gözlerimi anca açabilmiştim-

    2. Daha o günden yeni yeni yeşermekte olan moderniteye sövgüler dizmesi.
    3. Kadınlara sövgüler dizmesi. -Kitaplarından kadınlara pek sempati duymadığını anlamıştım ama bu kadarı da üzdü. Yine de kadınların sana çektirdiklerini göz önünde bulundurarak ve söylediklerini o günün (ya da bu günün fark etmez) feminist kadınlarına ithafen yazmış olduğunu düşünerek dostluğumuzun bundan zarar görmemesine özen göstereceğim-
  • Kravatımı çekiştirerek işe gidiyorum. Telefon çalıyor. Montumun cebinden çıkarıyorum telefonu. Arayan Yasemin. “Aşkım günaydın. Kahvaltını yapmadın diye umuyorum. Çünkü sözleştik dünden. Amerikan Çöreği aldım. Günün ilk filtre kahvesini de Star Bucks’da içeriz,” diyor. Sözleştiğimizi hiç hatırlamıyorum ama “Olur Yasemin,” diyorum. Arabama biniyorum. Doğruca Yasemin’le buluşmaya gidiyorum.

    Arabamı uygun bir yere park edip doğruca Yasemin’in yanına gidiyorum. Filtre kahvelerimizi alıyoruz. Amerikan çöreklerini kutudan çıkarıyor Yasemin. “Bunlar olmadan asla güne başlayamıyorum aşkım,” diyor. “Yaseminciğim iyisin hoşsun da be güzelim hani biz Tokat’tan geldik buraya. Tokat yani. Yerleştik. Düzen kurduk. Hani doğamıza ters böyle şeyler. Ne ara yitirdik biz böyle yerelliğimizi,” demek geçiyor ama diyemiyorum. “Öyledir,” diyorum. “Ben de güne Star Bucks’ın filtre kahvesini içmeden başlayamıyorum.”

    Yasemin durduk yere, “Bizi çekemiyorlar aşkım hiç. Gözleri var üzerimizde. Başarılarımızı kıskanıyorlar,” diyor.

    “Politik bir aktör müyüz biz bebeğim, ne kıskanılması yahu. Kimiz biz. Koca evrenin içinde bir toz zerresiyiz. Millet işini, gücünü bırakıp bir de bizi mi düşünecek tüm gün.” demek geçiyor ama yine diyemiyorum. “Haklısın, hep bizi kıskanıyorlar hep. Gözleri çıksın onların gözleri,” diyorum.

    Yasemin tabletini çıkarıyor çantasından. milyon kez gösterdiği düğün, nişan, gelinlik, dış çekim konseptlerini gösteriyor. Kaydetmiş hepsini teker teker telefonuna. Garry Kasparov’un kararlı yüz ifadesini takınmış Yasemin’in gösterdiklerine birer birer bakıyorum. “ O sanki biraz eksik kalmamış mı? Şunu şunla bir kombinlesek sanki daha güzel durabilirdi,” diyerek yorumluyordum büyük bir ciddiyetle. “Hafızam da çok doldu, bir hafıza kartı ekletsem fena olmayacak. Bunları da hem yedeklemiş olurum,” diyor. “Yapalım,” diyorum. “Bunlar önemli. Gelecek nesile miras bırakmamız gerek diyorum. Nesil bilmezse bunu maazallah dünyanın dengesi yerinden oynar. Ne hesap veririz sonra.”

    Arabaya biniyoruz. Yasemin’i işine bırakıyorum. İş yerime geliyorum. Herkes yine büyük bir ciddiyetle bir oradan bir buraya koşturuyor: Emel hanım, dün gelen raporları Hikmet beye ulaştırdınız mı? Cemil bey, kapak hesaplarını sisteme giriş yaptınız mı? Hesap dökümlerine bakmamız lazım Nazmi bey. Sergen bey yarın onları cariye kaydederiz…

    “Kerem bey hoş geldiniz,” diyor sekreterim. Bugün çok önemli bir toplantınız var. Ajandanızda kayıtlıydı. Şimdi geldiler. Onları toplantı salonumuza aldım. İçerde sizi beklemekteler. Her zaman olduğu gibi çayınızı tek şeker mi alırdınız? Onaylar bir şekilde kafamı sallayıp toplantı salonuna giriyorum. Herkes yerli yerine oturmuş. Kürsüye geçiyorum. Epeydir işini almak için uğraştığımız firmayla ilgili uzun süredir hazırlamış olduğum raporlara sunuma başlamadan önce göz atıyorum. Öyle güzel yalanlar söylüyorum ki işi alabilmek için ben bile şaşıyorum: Sektörel gelişim, vizyon, büyüme, yatırım, birikim, kalkınma vs… birtakım iktisadi terimleri birbiri ardına sıralıyorum. İşi alıyoruz. Patronum mutlu, çevremdeki iş arkadaşlarım mutlu ama ben değilim. Sırayla tebrikleri kabul ediyorum.

    Kafamın içi allak bullak. Bu kaçıncı döngüydü bilmiyorum yaşadığım. Elimi, yüzümü yıkamak için izin istiyorum. Lavoboya gidiyorum. Aynaya bakıyorum. Aynada gördüğüm kişiyle tanıdığım kişinin aynı olmadığını fark ediyorum. Doğruca tekrardan salona dönüyorum. İşi aldığımız firmanın yöneticilerine sunmuş olduğum raporu olduğu gibi ellerinden çekip alıyorum. Yırtıp atıyorum. Herkes şaşırıyor. Bir ben şaşırmıyorum. Bu büyük bir yalan ve ben artık yokum,” diyerek terk ediyorum iş yerini.

    Dışarı çıkıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Arabaya atlayıp doğruca eve gidiyorum. Telefonum yol boyunca çalıyor. Açmıyorum. Yasemin mesaj atıyor. Cevap vermiyorum. Arabanın penceresini yarıya kadar açıp telefonu fırlatıp atıyorum. Eve girer girmez doğruca yatak odama gidiyorum. Ben bile kendime o an inanamıyorum. Sanki bir güç beni tekrardan kendime döndürmüş gibiydi. Eşyalarımı topluyorum. Cüzdanımı çıkarıyorum. İçinden kredi kartlarını alıp teker teker kırıyorum. Evin içindeki eşyaları teker teker pencereden fırlatıp sokağa atıyorum. Bir rahatlama hissediyorum. Azalarak çoğalmak gibi bir rahatlama. Evin içi huzur doluyor. Kendimi ilk defa bu kadar tutsaklarından kurtulmuş gibi özgür hissediyorum.

    Doğruca bir oto galericiye gidip son model arabamı satmaya karar verdiğimi söylüyorum. Çok cüzi bir miktarı sorgusuz sualsiz kabulleniyorum. Ne kadar az eşya o kadar mutluluk mantığıyla elimdeki her şeyi paraya dönüştürüyorum. Tüm parayı cebime koyuyorum, tekrardan eve dönüyorum. Garajı açıp, dedemden miras kalan emektar 92 model Toros’u çıkarıyorum. Toros’a biniyorum. Torpido gözünü açıyorum. Birbirine karışmış kaseti bulduğum kalemle sararak teybe yerleştiriyorum. Müzik başlıyor.

    ..Şimdi benim adım n'olur n'olmaz. Bu işler artık bana inan ki koymaz. Birinde az muhabbet kiminde naz. Sende ne var bende biraz...

    Camı hafif açıyorum. Dışarda püfür püfür bir rüzgar esiyor. Bir kolumu atmışım cama, elinde sigara. Diğer elim direksiyonda. Yolu izliyorum. Kendimi izliyorum. Yol götürüyor beni. Ben yola gidiyorum…

    Doğruca küçüklüğümün şehri Tokat’a gidiyorum. Her yer yeşillik. Mutluluk bu ya diyorum. Bizim eski evin hemen karşısında bulunan, çocukluk arkadaşımın işlettiği bakkalın önünde durduruyorum arabayı. Kornaya abanıyorum. Namık çıkıyor bakkaldan. “Hey yavrum hey, bizim ÖSS birincisi Kerem’e bak. Altında Toros,” diyor. İniyorum, sıkı sıkı sarılıyoruz birbirimize.

    “N’oldu lan! Nereden esti buralara gelmek şimdi durduk yere,”diyor Namık. “Çok sıkıldım oğlum ya. Büyük şehir sonunda bana kafayı yedirtti. Dayanamadım. Her şeyi satıp geri döndüm, memlekete artık burada yaşayacağım,” diyorum. “İyi lan. Hadi git şöyle bir su dokün de gel. Çayı koyayım. Fırından birazdan yağlı da çıkar. Şahane peynirim var onu da çıkarırım sana. Mis gibi bir kahvaltı yaparız. Hadi çabuk çabuk,” diyor. “Namık lan” diyorum. Namık bana bakıyor. Gülümsüyorum. “İyi ki varsın lan!”


    Eve gidiyorum. Pencereleri açıyorum. Temiz bir havayla doluyor evin içi. Mahalleden beni görenler kendi aralarında konuşmaya başlıyor. Raziye’nin hayırsız oğlu Kerem gelmiş. Hani şu ÖSS’de birinci olan oğlu. Ah garibim Raziyem nasıl da üzerine eğilirdi çocuklarının. Nasıl da uğraşır, didinirdi. Oyaları var ki oyaları ne güzel işlerdi. Rahmet istedi rahmet…

    Doğruca banyoya giriyorum. Bir güzel duş alıyorum. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyorum. Kahvaltı hazırlanmış. Çayları bardağa, yağlıları masaya koyuyor. Bir güzel yiyoruz. “Şahane peynir şahane,” diyorum.

    Yıllar önce bir daha dönmemek üzere terk ederek İstanbul’a gittiğim ama tekrardan döndüğüm memleketime gelişimin üzerinden tam iki hafta geçmişti. Ben mahalleye iyice uyum sağlamıştım. Sabah erken uyanıyor, yürüyüş yapıyor, duş alıyor. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyordum. Tüm gün burada aylaklık yapıyordum. Öğlenleri "Algida" marka dondurma plaj şemsiyesinin altında tavla oynuyor ve at yarışı kuponu yapıyorduk Namık’la.

    Burada çok mutlu bir hayat sürmeye başlamıştım. Akşamları mahalledeki çocuklara matematik anlatıyordum. Gerçi anlamıyorlardı. Baktım anlamıyorlar kendi sıkıntılarımı anlatmıştım ben de. Ekonomiden bahsettim. Vizyon dedim. Gelişim dedim. Büyüme dedim. Bir de son olarak Yaseminden bahsettim. Hepsi de hak verdi. Özellikle de Namık’ın küçük oğlu Cenker. Elini omzuma atıp, “Haklıçın Kerem ağabey. Ekönemik geliçimimiç ektesadi büyümemiçe bağlı. Yaçemini de düşünme. O çana heç de uyuşumlu biri değelmiç” dedi.

    Namık doğruca eve yolladı Cenker’i. Eve yolladıktan sonra Namık, “Oğlum biz sana matematik anlat diyoruz. Sen gidiyorsun, kendi sorunlarını anlatıyorsun. Küçücük çocuk lan bunlar. Anlamaz öyle. Bizim Cenker geçen gelmiş, baba biçim çektörel büyümemiç için kurumçallaçmamıç lazım,” diyor. Sekiz yaşındaki çocuk büyüme, kalkınma, vizyon diyor lan! Girme oğlum şu çocukların akıllarına. Bulandırma akıllarını. Zaten akılları az bir de iyice sen karıştırma,” dedi. “Doğru söylemiş oğlum. Küçücük kaldın burada,” dedim. “Hastir lan oradan. Böyle daha iyi. Kurumsallaşıp da n’apacağız? Bak mis gibi yerellik. Sen kurumsallaştın da n’oldu. Bak döndün işte. Hani kurumsallık?” dedi.

    “Haklısın. Biz hiç kurumsallaşmayacaktık. Zaten n’olduysa ondan sonra oldu," dedim ve sonra kalemi elime aldım. "Rüzgar Gibi Geçti"yi son ayakta kupona yazdım...
  • https://youtu.be/rW1EE5PoXMY
    Evet, aslında kısa sürmese de huzurlu bir geçiş olduğu için bizler o zamanı kısa algılarız
    Güzellik bast-ı zamanda yaşatır bu yüzden bizi. Biz yine de kısa sürse de güzelliklere yelken açalım.
    Bekleyedurmak olmaz. İyilik ve güzellik adına elimizden ne gelirse yapmak için çırpınalım, güzel olsun bakışımız, duruşumuz, susuşumuz
    Güzel olsun kanat çırpışımız(:
    Bİliyoruz ki
    Güzelleri olmazsa bu alem neye yarar!
    Güzelliği bir bütün olarak görmeyi isteyen, gayret eden, bu uğurda mücadele içinde olan ve başarabilen en güzelin güzellerine selametle...
    Hem ne demiş gönlü güzel ozanımız
    "Güzelliğin on par etmez gönlümdeki aşk olmazsa"
    Aşk imiş meğer güzeli güzelleştiren, o zaman aşk olsun. Muhabbet dolsun sinelerimize,muhabbetten hasıl olan bir Peygamber'in ümmeti olarak.. Ahir zamanın ölümsüzmüş gibi yaşayan BİZ(gil) LERİNE..

    Pınar...
  • Bu mektubum canım ablam sueda reyyan 'a ithafendir.
    Not: {En başta nefsime tabiki 🤗}

    Sait Faik Abasıyanık'ın "Yazmasaydım deli olacaktım" itirafıyla teselli ediyorum ben de kendimi şu sıralar.Aslında içimde avazı gökleri lerzeye getirecek kadar çığlık çığlığa
    konuşan,dile gelmeyen o kadar his var ki çoğunu duymuyorsun bile sen.Kalbinin yüküne,yük olmak istemeyişimden.Kalemimin sırrını senin nahif gönlüne taşımasına izin vermiyorum çünkü.Mürekkebimi yutkunarak, satırlarla cedelleşiyorum.İzin verirsem belki tasıyamazsın,dayanamazsın.
    Belki de mesuliyet ağır gelir cılız bedenine.Ya susturamazsan o çığlıkları?
    Ondan dolayı sımsıkı bohçalara sarıp sarmaladım içimde saklı hislerimi;
    el değmesin ,göz değmesin ,yürek değmesin istiyorum.Hiç kimse hatır sormasın istiyorum.

    Hem kim yüklenmek ister ki onları, Sevgili Dost ?
    Hem kim yanmak ister ki, dostunun derdiyle ?
    Hem kim dinlemekle huzurunun kaçmasını,rahat ve şirin yaşamının tadının kaçmasını ister ki ?

    Sevgili Dost,

    Aşk'ı Sükun'da da geçiyor ya yüreğim ah'larla incinmiş,kalbim bölük bölük dualarla yüklü,umudumun takati kalmadı.Hatıralarım canımı yakmakta.Yine de ne güzel tesellidir;

    "Acaba göklerin ve yerin Hâlık’ından başka kim kalbimizdeki en ince ve gizli hisleri bilir, ahireti yaratarak bizim için geleceği kim aydınlatabilir ve bizi dünyanın yüz binlerce boğucu dalgasından kim kurtarabilir?" yakarışı...

    Sevgili Dost,

    Sen de batıp gidenlere karşı alakanı kesip, ayetin bizlere fısıldadığı gibi;

    "La uhibbul afilin" diye haykır hadi...

    "Ben batıp gidenleri sevmem" diyerek kalbinin kapılarını bir bir kapat yüzlerine, tam bir teslimiyetle.

    Sevgili Dost ,

    Denizi sever misin? Evimin penceresinin kenarına kollarımı dayayıp denizin enginligini hissetmek isterken,kocaman binalar ittifak edercesine adeta denizle görüş açımı kesmekte.Evimin manzarasını iş makineleri,inşaat işçileri,tuğlalar vs. işgal etmekte.

    Taş ve soğuk zeminler yüreğimin ummanına kulaç atıp yüzmek yerine; ölümü ve cansızlığımı yüzüme yüzüme çarparak hatırlatıyor fani hayatın soğuk nefesini.

    Sevgili Dost,

    Ayrılıklar ne zor!
    Dünyada sabrımızı tüketen,takatimizi aşan,karşı koyulmaz ve yakıcı ayrılıklar var.

    Sevdiklerimizden ,dostlarımızdan ayrılık da böyle dayanılmaz işte!

    Onların gurbetine değil iki gözüm,binlerce gözüm olsa ağlamak istiyorum diyormuş ya bir mütefekkir, nasıl da ağır değil mi?

    Ahh bu dünya ne kadar da gaddar, ne kadar da aldatıcı değil mi Sevgili Dost?
    Şu anda da gözyaşlarıma engel olamıyorum.
    Şu hayat yükü cekilebilir gibi değil.

    Bak, insaatçi ustalar nasıl da çiviler çakıyor tahtaları sağlamlaştırmak için.

    Sevgili Dost,

    Sen de faniliğini hatırlayıp bu dünya seni bırakmadan, seni terk etmeden ebedi hayatını ıssız, yıkık ve harab bırakmamak için çiviler çakıyor musun ömrüne?

    Ebedi hayatına kavuşmak için,ömrünün levhalarına uyarak duvarlar örüyor musun?

    Karanlıklara boğduğun hayatını avizelerle ışıklandırıyor musun,rengarenk süslerle zinetlendiriyor musun?

    Pencereler açıyor musun, öteler için?

    Dısarının gürültüsü ve keşmekeşliğinde "özünü" kaybetmemek,kırılgan rüzgarlarda ruhunu daha fazla incitmemek için nefsinin hücumlarına karşı yalıtıma tabi tutuyor musun benliğini?

    Sevgili Dost,

    Deniz masmaviliğiyle uzaklardan,sonsuzluğu müjdeleyip halen göz kırpmakta.

    Seyyar bir dünya olan ömrün ise hiç geçmeyecekmiş gibi karşında dikilip, sağlammış gibi gözünü boyamakta,her şeye malikmis gibi ahkam kesmekte.

    Sevgili Dost,

    Sakın aldanma.Zira dünya aldatıcı!
    Ömür geçiyor!
    Senin de ömrün bitecek!

    Rabbini sevmek için verilen kabiliyetinin sızıntılarını, nefsinin çölünde kurutma sakın.

    Rahmetinin çiçek bahçesi olan varlığını geçici heveslere şiddetli alaka göstererek, susuz bırakıp soldurma lütfen.

    Her gün dolup boşalan bu misafirhanede, sen de bir misafir olduğunu lütfen unutma.

    Madem ki her şey Allah'tan, başına gelen musibetlere küsmek değil, aksine, muhabbet duymak gerek.Hatrını yoklayana kıymet gerek.

    O halde hatırla Sevgili Can Dostum,

    "Dünya madem fanidir, değmiyor alaka-i kalbe."
  • Dikkat ! Spoiler içerir ona göre sonra söylemedi demeyin :)

    Bir İstanbul gezintisi sırasında rastlaşıyor yazarımız Tahir Sami ile. Bir muhabbet başlıyor aralarında ve bu muhabbetler sonucunda yazarımız Tahir Sami’nin hayatını kaleme almak istiyor. Başlarda kızsada Tahir Sami Bey bazı şartlar dahilinde kabul ediyor. Bundan sonra ne mi oluyor? Yazar anlatıyor Tahir Sami araya girip düzeltmelerde bulunuyor, karşılıklı bir atışma söz konusu. Tabi sonra yazar bu düzeltmelerin önüne set koyuyor. Çok alengirli bir hayatı olmasa da Tahir Sami’nin yazarımız bana göre güzel işlemiş. Peki kim bu Tahir Sami, nasıl biridir, necidir, ne yer ne içer, nerelere gider ?

     
    Tahir Sami bir kitap sever. Aslında sadece sever değil; tutkun, sevdalı, kitaplar hayatının tek aşkı. Ve bu aşk onu hayatında yalnızlaştıran bir etken. ” Kitap aşkı başka sevda kaldırmaz” sy:75
    Buna rağmen bırakmıyor kitaplarını ve bu uğurda evini terkediyor.
    Ve sonrası: kitaplar, ablalar, ahbablar, çarşı esnafı, antikacılar, arşivler arasında geçen bir hayat..
  • Her ne kusur varsa, geçen zamanda; 
    Suçsuzdur aynalar elâ gözlü yâr.
    Mecnunlar Mevlâ’yı bulursa canda, 
    El olur Leyla’lar elâ gözlü yâr.

    Güzel açar güzelliğin sergisin
    Gün ağartır kara saçın örgüsün
    Muhabbet faslında ölüm türküsün
    Kim söyler, kim çalar elâ gözlü yâr.

    Eştikçe iş çıkar işin içinde; 
    Gençliği hasret yer sevda göçünde.
    Bilmez misin, dört mevsimin üçünde
    Kar olur yaylalar, elâ gözlü yâr.

    Alı al, yeşili yeşilde ara; 
    Ahirete gider kalpteki yara
    Ne yapsan bir daha çıkmaz dallara, 
    Dökülen ayvalar elâ gözlü yâr.

    Vakit dolar, nakit biter kasanda
    Sevgi bir kitaptır gönül masanda; 
    Okusan da olur, okumasan da...
    Kapanır sayfalar elâ gözlü yâr.

    Abdurrahim Karakoç