• Charles Dickens’ın en özel eserlerinden biri olan İki Şehrin Hikâyesi Fransız İhtilali dönemindeki Paris ve Londra’yı anlatıyor. Fransız İhtilali esnasında ve öncesinde Paris ve Londra'da geçen durumları, olayları işlemiştir. Yazar 1700' lü yılları halkın açlık, yoksulluk, sefalet içinde yaşadıklarını, maddî durumu düşük yani soylu sınıfından olmayan insanlara hiçbir hakkın tanınmadığını aristokrat sınıfının bu insanları kendi emir ve istekleri doğrultusunda yaşamaya zorladıklarını içinde yaşadıkları kötü şartları anlatarak kitaba giriş yapmıştır. Halk daha sonra bu haksızlığa karşı baş kaldırmış ve seslerini herkese duyurmayı başarmışlardır. Bu defa da zulüm eden aristokrat kesim değil halk olmuştur.
    Lâkin bu ihtilâl 'de halkın suçlu suçsuz, soylu soysuz, aristokrat kesimi, tarım işçilerine ve çalışanlarına bakılmaksızın giyotin denilen makina ile başların gövdeden ayrılması ve bu olaylara halkın bizzat kendi gözleri ile her uçan kelleyi çığlıklar eşliğinde sevinç gösterileri yaparak görmek istemeleri ve öldürülmeleri vahşeeettt. Bir gün içerisinde yüzlerce kişi giyotin denilen makinada can verir...
    Bu kötü, kan dondurtacak cinsten yaşanılan vahşet dolu olayların yanı sıra Bastille zindanında yıllarca hapsedilen aklı dengesini yitiren Doktor Manette hapisten kurtulmayı başarır. Doktor, dostu Jarvis Lorry sayesinde önceden İngiltere' ye göndermiş olduğu kızı Lucia Manette ile 18 yıllık hasretin ardından bir araya gelir. Londra' da yeni bir yaşam kurarlar. Doktor zamanla kendini toplar ve tekrardan halkı için görevinin başına döner. Bu arada Lucia çok güzel bir genç kızdır. Charles Darney'a âşık olur ve evlenirler. Charles Darney' da bir zamanlar Paris'te yaşayan soylu bir aileden dir. Giyotine gitmekten hiç umulmadık bir şekilde kurtulmuştur. Lâkin Lucia Manette' yı seven eşi tek değildir. Avukat Sydney Carton' da güzel kıza âşık olmuştur. Ve bu âşkın bedelini sevdiği kadın için canı ile ödemiştir. Sydney Carton Lucia' nın eşi, çocuğu ve mutluluğu için kendi canına giyotin aygıtı ile cellat tarafından son vermiştir.
    Kitap siyasî dönemin, olayları yanı sıra çok güzel bir âşk-a da yer vermiştir. Bu âşk hikâyesi çok üzücü bir şekilde bir yerden biterken bir yerden devam etmiştir. Ne demek istediğimi siz okumayanlar okurken anlayacak ya da okuyanlar hatırlayacaktır. Okumalısınız!!!

    Keyifli okumalar, kitapla kalın :))
  • Vov! Agatha'cığım sen ne yaptın böyle? Klasını konuşturmuşsun. Bu nasıl bir kurgudur nasıl bir sondur. Polisiye severim ama böylesini okumadım. Nereye düştüm ben nerdeyim etkisi yarattı eser bende. Herkes gibi bende aradım katili her köşede.. ve işin garip yanı benim de ellerim bomboştu.
    Oluşturulan mekan, karakterler, meslekleri, kişilikleri öyle güzel kurgulanmış ki, yazıldığı zamanı, şartları da düşününce hayran olmamak elde değil. Polisiye sevmeyen birisi okusa, polisiyeye bakış açısını değiştirebilir o kadar iddaalıyım.
    Sana hayrandım daha da hayran oldum. Saygıyla önünde eğiliyorum...
  • Bir beyit bir kişinin hayatını (Hayati İnanç) ne denli değiştirebilir ki? Buyrun öğrenelim.

    Belki bilenleriniz vardır, kitabın yazarı Hayati Bey, asıl mesleği avukatlık olmasına karşın tam bir divan edebiyatı aşığı bir isim. Bu işe nasıl gönül verdiği ise bizler için ders niteliğinde bence. Kendisi henüz Hukuk Fakültesi öğrencisi iken (1981) bir Yargıtay kararında karşısına çıkan “müncer” kelimesinin anlamını merak eder ve bu arayış esnasında Recâîzâde Mahmûd Ekrem’e ait olan kendi deyimiyle nefis bir beyitle karşılaşır:

    "Müncer olur mu yâ Rab bir subh-i inbisâta
    Vahdet-gehimde böyle mahzûn geçen leyâlim”

    Müncer : Dönüşmek, bir halden bir hale inkılâb etmek, bir süreç sonunda gelinen nokta.
    Subh : Sabah
    İnbisât : Bast’tan (ferah, rahat; tersi kabz=sıkıntı)
    …geh : Mekan eki (nişangâh, tâlimgâh gibi)
    [Vahdet-geh: Bir kişilik mekân, yani hücre]
    Mahzûn : Hüzünlü
    Leyâl : Leyl’ in çoğulu; geceler

    [Yâ Rabbî bu hücremde geçirdiğim hüzünlü geceler, gün olur da ferah bir sabaha dönüşür mü?]

    Bir kelimenin anlamını ararken diğer kelimelerinde anlamını öğrenip beyti kavrayınca bu işten büyük bir keyif alır ve kendini divan edebiyatına adar. Kitaba gelecek olursak Nabi’den İzzet Molla’ya, Muhibbi’ mahlaslı Kanuni’den, Avni mahlaslı Fatih Sultan Mehmet’e kadar onlarca şairin birbirinden güzel yüzlerce beyiti mevcut. Yazar bunları derlerken yukarıdaki beyitte olduğu gibi genellikle kelime anlamlarını güzelce izah edip sonrasında beyitlerin anlamını veriyor. Sonrasında kendi yorumlarıyla ve ilginç hatıralarıyla da destekleyip bize güzel bir imkan sunuyor.

    Peki hediye bir kitap bir okurun hayatını nasıl değiştirebilir? Tabii ki divan edebiyatına olan hayranlığını ve ilgisini arttırarak :)
    Kitabı büyük bir keyifle okudum, sizlere gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Bu güzel kitabı bana hediye olarak gönderen sevgili Sâirfilmenâm'a da bu vesileyle tekrar teşekkür ediyorum. Biraz geç olsa da kitabı okudum ve söz verdiğim gibi alıntı paylaşırken de elimi korkak alıştırmadım. :))

    Ve de son olarak yazarın kendi sesinden bir beyit hikayesiyle veda ediyorum. Keyifli okumalar dilerim. :)
    https://www.youtube.com/watch?v=IHKFfqx6Yg8
  • Ne güzel demiş Mevlana ;
    Yaşamak direnmektir.
    Sevmek ise güvenmek.
    Allah herkesin karşısına
    güvenebileceği insanlar çıkarsın ...
  • dalga mı geçiyorsun? Benim ihtiyar Jersey’liydi, bütün lanet hayatı boyunca çalıştı ve onu kendi parasıyla gömdükten sonra geriye ne kaldı, biliyor musun?
    ne?
    on beş sent ve sıkıcı bir hayatın sonu.
  • Kimilerinin böyle bir "yeraltı"sı var. "Canlı hayat" tan bağını kopardığı "güzel ve yüksek şeyler" düşlediği kendine ait kimseciklerin olmadığı bir yeraltı... Burada anılar tekrar canlanıyor her seferinde kendisine yeni bir anlam katıyor en nihayetinde bu kitap gibi sanata ve felsefeye bağlanıyor.
    Burası tepeden tırnağa huzursuzluk. Burası istediğin zaman yalnız kalacağın bir "billur saray" değil. Burası bir mecburiyet!
    İnsan buraya her geldiğinde kendisini değerli kılacak bir eylemle dönmek istiyor. "Yeraltı"nın, yazara sırf bir adama omuz atıp yol vermemek için defalarca küçük bir galibiyetin provasını yaptırması bu yüzden. Yazar da bir gururun peşinden koşarken kendisinin de yaşadığını ispat etmek istiyordu.
    Burası toplumuna ayak uyduramayanların ülkesi.Her ferdi, çevresinden uzaklaşıp vatandaşı olduğu bir kitabın sayfalarında kayboluyor. "Canlı hayat" ın bütün unsurları berrak sudaki çakıl taşları gibi net gözüküyor. Bir idrak dağarcığına kazınıyor, hayatındaki boş ve manasız her şeyin dibine kibrit suyu döküyor. Yeraltı, insanı işte böyle bir kauçuk gibi şekillendiriyor.
    Hayaller kuruyor bazen "kahraman" bazen "çamur" oluyor. "Güzel ve yüksek şeyler" düşlüyor sonra da olmayacağına inanıyor. Burası bir tutarsızlık. Çelişki kümesi... Kitabın ilk bölümünde bir münazara hali olması belki de bu yüzden.
    İnsan burada "dış etkilerden" kurtulmak için kitaplara sığınıyor. Her kitap yeraltına birer birer pencere açıyor, sayfalardan perdeler dikiyor, okudukça aralanıyor, her pencereden başka bir güneş doğuyor.
    Ne değerli ve yüce varlıklar... İyi ki varlar. Var olsunlar!
  • Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orda, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve burdaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz...