• Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
    Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
    Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor - acaba?
    Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
    Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
    Ama biliyorsunuz ki gene de
    Hepimiz, işte hepimiz
    Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

    Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
    Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
    Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kapkacak ağızları
    Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
    Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
    Orman, dağ, kısacası evrenle.

    Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
    Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
    Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor - acaba?
    Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
    Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
    Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
    Kim bilir, belki de biz
    Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

    Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
    Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
    Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
    Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
    Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
    Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
    Cansız
    Ve gidip geliyoruz dikkatle.

    Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
    Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
    Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor - acaba?
    Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
    Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
    Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
    Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.

    (Sonrası Kalır I, s. 186-188)

    Edip Cansever
  • Çünkü ormanın içindeki ışık, alışık olduğu ışıktan çok farklıydı. Yeşile ve kehribar rengine çalan güneş ışınları yerdeki yaprakların üzerinde canlı, titreşen benekler oluşturuyor; ağaç gövdeleri tarafından kesin çizgilerle parça parça bölünüyordu. O güne kadar hiç görmediği, beyaz ya da gök mavisi çiçekler, hiç sonu yokmuş gibi görünen birbirine geçmiş sarmaşıklar; şurada burada yarı çürümüş, yeşil kadifeden yosunlarla kaplanmış kütükler.
    Ve her yerde minik yaratıklar vardı. Her taraf sabahın telaşıyla koşuşturan bu yaratıkların sesleriyle doluydu; böcekler, kuşlar, sincaplar, karıncalar ve görünmeyen daha nice başka yaratıklar, hepsi nazikçe kendi işleriyle uğraşıyorlar onun varlığından rahatsız olmuş görünmüyorlardı.
  • 148 syf.
    ·Beğendi·10/10
    ules Verne ve Robert Louis Stevenson’dan başka, Orman Kitabı adlı eseri sayesinde çocukluğumun en hayranlık duyduğum yazarlarından biri de Rudyard Kipling olmuştur.
    Hindistan’da doğmuş olmasından dolayı, doğu edebiyatının izlerini taşıdığı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Doğanın tüm güzelliklerini berrak bir dil ve doğu edebiyatına ait süslü cümlelerle donatması, okuyucuya her daim mistik bir keyif katmaktadır.
    1907 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması, yeteneğini hayli hayli doğrulamaya yetmiş; büyükten küçüğe her yaşa hitap eden ve her okuyanı büyüsü altına almayı başaran Orman Kitabı da bu hak edişin en büyük kanıtı olmuştur.
    Doğaya olan bu düşkünlüğü aslında onu romancı veya öykücüden ziyade, daha çok bir şair havası ile tanımamıza sebep olmuştur. Özellikle “Eğer” ve Ecevit’in özenle çevirdiği “Adam Olmak” şiirleri ile şairlik yeteneğini gözler önüne sermesi, öykücü kimliğini bir nebze de olsa geride bırakmıştır.
    Babil Kitaplığı Serisi’nin 9’uncu kitabı olarak basılan Dilek Evi, Borges’in özenle seçtiği ve toplam 5 öyküden oluşan bir kitaptır. Önsözünde Borges’in de belirttiği gibi, benim için de en etkileyici öykü Bahçıvan’dı. Fantastik konulardan daha çok gerçek hayata yakın görünen bu öyküler açıkçası beklentimin biraz altında kaldı (Bahçıvan adlı öykü hariç). Orman Kitabı’nın büyüsünden dolayı beklentimi yüksek tutmuş olma ihtimalim de elbette mevcut.
    Bir de kitap kapağına takıldım ve o resme öykülerle alakalı herhangi bir anlam biçemedim. Oysa ki canımız ciğerimiz Dost Kitabevi baskısındaki kapak resmi tam da Dilek Evi öyküsüne hitap eden bir resim olmayı ne de güzel hak etmiş.
    Tekrar Bahçıvan öyküsünü tenzih ederek kitabı ortada bir kararla değerlendirmek istiyorum. Ne yerilesi, ne övülesi; ama okumaya değer...
    Sevgiyle...
  • Bir köyde yaşlı bir adam varmış, ve bu adam çok fakirmiş, ama bu adamın çok güzel beyaz atı varmış, bu at yüzünden krallar bile bu adamı kıskanırmış. Böyle dillere destan bir at daha önce hiç görülmemiş. Güzellik, ihtişam ve güç hepsi o atta bulunuyormuş. Kral atı bu adamdan satın almak istemiş ve muhteşem bir fiyat teklif etmiş, ancak yaşlı adam "Bu at benim için at değil, o bir insandır ve bir insanı nasıl satabilirim? O benim arkadaşım, ve o bir mülk değil, İnsan nasıl bir arkadaşını satabilir? Hayır, mümkün değil." demiş. Adam gerçekten fakirmiş, aklına gelen her türlü günaha varırmış, ama atı asla satmamış.

    Bir sabah adam uyanmış ve birdenbire atın ahırda olmadığını fark etmiş. Bütün köy toplanmış ve adama "Seni ihtiyar bunak, biz önceden, bir gün atın çalınacağını biliyorduk. Bu atı sana bırakırlar mı? Bunun yanı sıra çok fakir durumdasın, Satmanın daha iyi olacağı atı neden elinde saklarsın ki? Şimdi ne paran var ne de atın Kraldan bu at için harika bir ücret alabilirdin, Bu senin için bir lanet, bir talihsizlik. " demişler.

    Yaşlı adam "Karar vermek için acele etmeyin. sadece at ahırda değil ve kayıp demelisiniz, çünkü gerçek bu. Diğer her şey sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez. Nasıl bu durumu yargılarsınız?" demiş. 

    Köylüler "Bizi aşağılamaya çalışma be adam, harika birer filozof olmayabiliriz, ancak bunun için felsefeye gerek yok, bir hazinenin kaybolduğu basit bir gerçek ve bu gerçekten bir talihsizlik" demişler. 

    Yaşlı adam  "Yargılamanız boş ve ben sadece atın gittiğini gözlemledim, bir talihsizlik  veya isterse bir nimet olsun bildiğim başka bir şey yok. Çünkü bunlar sadece bu olayın bir parçası. Kim bilir ne olduğunu?  Onu takip edecek misiniz? " demiş.

    Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.  Yaşlı adamın delirdiğini düşünüyorlarmış. Her zaman yaşlı adamın biraz deli olduğunu düşünüyorlarmış; Aksi halde, bu atı satacağını ve servette yaşayacağını düşünüyorlarmış. Ama yaşlı adam ormancı gibi ağzına kadar sefalet ve yoksulluk içinde yaşıyormuş ve hala tahta kesip ormandan orman getirip satıyormuş bunun yanı  sıra ve çok yaşlıymış. Köylüler bu olaydan sora bu adamın deli olduğuna tamamen emin olmuşlar.

    Olaydan 15 gün sonra aniden bir gece at geri dönmüş. At çalınmamıştı ve kendi kendine vahşi doğaya kaçmıştı. Ve tek başına değil, onunla bir düzine vahşi atla beraber geri dönmüştü. 

    Köylüler yine toplanmış ve "Yaşlı adam, sen haklıydın ve biz yanılmışız, bir talihsizlik değil, bir nimet olduğunu bize kanıtladın. Düşüncemizde ısrar ettiğimiz için özür dileriz." demişler.
    Yaşlı adam " Karar vermek için yine acele ediyorsunuz, sadece atın geri döndüğünü ve beraberinde on iki vahşi atla birlikte geldiğini söyleyin. Yargılamayın. Bunun nimet olup olmadığını kim bilebilir?  Bu sadece olayın bir parçası .Bütün öyküyü bilmiyorsanız, nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir kitabın bir sayfasını okudunuz, kitabın tamamını nasıl yargılayabilirsiniz? Bir sayfadaki bir cümleyi okudunuz - bütün sayfayı nasıl yargılayabilirsiniz? Cümlede tek bir kelime - tüm cümleyi nasıl yargılarsınız? Ve tek bir sözcük el altında değil - hayat çok geniş - bir kelimenin bir parçası ve siz bütünü yargılıyorsunuz! Kimse ne olduğunu bilmiyor ve benim kararımda olmadığım için mutluyum, beni rahatsız etmeyin lütfen. "

    Bu sefer köylüler yaşlı adamla dalga geçmemişler. Belki de yaşlı adam haklı diye düşünmüşler. Böylece sessiz kalmışlar ama içlerinden bu adamın akli dengesi yerinde değil diye alay etmişler. Yaşlı adamın ati ile birlikte 12 tane daha muhteşem at geldi. Küçük bir eğitim ile hepsi satılabilir ve çok para getirebilirdi bu atlar.

    Yaşlı adamın yalnızca bir oğlu varmış. Genç oğlu vahşi atları eğitmeye başlamış; Sadece bir hafta sonra vahşi bir atın üstünden düşmüş ve oğlunun bacakları kırılmış. Köylüler tekrar toplanmış. İnsan her yerde bizim gibi insandır ve Köylüler bu olayı yine yargılamışlar "Haklıydın, yine haklıydın, nimet değildi, yine bir talihsizlikti. Tek oğlun bacaklarını kaybetti ve Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa şimdi sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.” demişler.

    İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin, oğlumun bacağını kırıldı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez. Hayat parçalara ayrılıyor fakat yargı toplamla ilgili.”

    Birkaç hafta sonra ülke komşu bir ülke ile savaşa girmiş ve kasabadaki tüm gençler ordu için zorla alınmış. Sadece Yaşlı adamın oğlu sakat olduğundan evde kalmış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” demişler.

    “Siz erken karar vermeye devam edin”  demiş, ihtiyar devam etmiş "oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Tanrı bilir.” demiş.
  • Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu davet bizim...

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...
  • Yalanla hile hurdayla binayı 
    Katlayana bak 
    Ömrümüzün en güzel yıllarına 
    Patlayanın ne evinde bir ayna var 
    Ne içinde bir yürek 
    Gençliği haybeye yenmiş 
    Yorgun ve yalnız nesil 
    Birbirini buldukça 
    Düşmedi, düşmeyecek 

    Kirlilerinden sızanlar okyanus oldu 
    Bu rüzgara dayanmaz gemi 
    At çapayı derine 
    Sal tayfanı 
    Al başını avcuna 
    Düşün 

    Utan 
    Utan 
    Utanmayan insan olur mu lan? 
    Altın bir madalyon gibi taşınmalı vicdan 
    Tek kıvılcımdan nasıl yanarsa koca orman 
    Unutmazlar, unutmayız, unutmam
  • Simyacı’nın girişinde bir hikayeye rastladım, Narkissos’un hikayesi mükemmel bir eksiklikti sanki ve bu hikaye onu mükemmel bir şekilde tamamlıyordu):
    Bir kervancının getirdiği kitabı eline aldı Simyacı.Kapağı yoktu kitabın, ama gene de yazarının kim olduğunu anladı: Oscar Wilde’dı yazar. Kitabın sayfalarını karıştırırken, Narkissos’u anlatan bir öyküye rastladı.
    Narkissos’un, kendi güzelliğini her gün bir gölün sularında seyretmeye giden bu yakışıklı delikanlının efsanesini biliyordu Simyacı. Bu delikanlı kendi görüntüsüne öylesine vurgunmuş ki, günün birinde göle düşüp boğulmuş. Onun göle düşüp boğulduğu yerde de bir çiçek açmış, bu çiçeğe nergis adı verilmiş.
    Ama kendi yazdığı öyküyü böyle bitirmiyordu Oscar Wilde.
    Tatlı su gölünün kıyısına gelen orman tanrıçaları Oreas’ların, gölü bir acı gözyaşı kavanozuna dönüşmüş olarak bulduklarını yazıyordu Oscar Wilde.
    -Neden ağlıyorsun? diye sormuş Oreas’lar.
    -Narkissos için ağlıyorum, diye yanıtlamış göl.
    -Ne var bunda şaşılacak, demiş bunun üzerine orman tanrıçaları. Bizler ormanlarda boşu boşuna onun peşinde dolaşır dururduk, ama onun güzelliğini yalnızca sen görebilirdin yakından.
    -Narkissos yakışıklı bir genç miydi? diye sormuş göl.
    -Bunu senden daha iyi kim bilebilir ki? diye karşılık vermiş iyice şaşıran Oreas’lar. Her gün senin kıyılarına gelip sularına bakıyordu!
    Göl bir süre sessiz kalmış.Sonra şöyle konuşmuş:
    -Narkissos için ağlıyorum, ama onun yakışıklı olduğunu hiç farketmemiştim ben. Narkissos için ağlıyorum, çünkü sularıma eğildiği zaman, gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum.
    -İşte çok güzel bir hikaye, dedi Simyacı.
     
    Paulo Coelho