• Kavram olarak "zikir"; Allah’ı anmak üzere söylenmesi ve yapılması tavsiye edilen, sözlü ve ameli eylemleri kapsayan davranışların tümüdür1.

    Çok geniş bir anlam alanına sahip olan zikir kavramının manası, günümüzde daraltılmış ve sadece Allah'ın adını dil ile anmakla sınırlandırılmıştır. Oysa "zikir", insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır2. Çünkü "zikir", Allah’a itaattir. Bütün ibâdetlerin özü ve aslı, Allah Teâlâ’yı hatırlamak ve O’na itaat etmektir. Allah’a itaat ise, Kur’ân veya hadislerde yer alan bir takım güzel sözleri sadece söylemek veya tekrarlamak değil; bilakis her halükârda Allah’a kulluk şuuru içerisinde bulunmak ve tam bir teslimiyet göstermek, her hal ve şartta O’nun sürekli bizi gözetlediğini zihnimize yerleştirmektir.

    Zikir, şükür kavramında olduğu gibi hem dil, hem kalb ve hem de bedenen yani amellerle olmalıdır.

    1. Dil ile zikir: Allah'ı isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih etmek, Kur'an okumak, Kur’ân’ı dinlemek ve dua etmektir. Dil ile yapılan zikir, kalbi zikre yol açmalıdır.

    2. Kalb ile zikir: Kalbi zikir, bedenin zikrine yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır. Ameli zikirden kastımız, Allah’ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, bir başka ifadeyle ibadetlerdir.

    Kalb ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:

    a) Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden deliller, başta Kur’ân ayetleri ve kâinattır. Kur’ân’da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O’nun varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur.

    b) İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Ne ile mükellefim, neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim için ne ifade ediyor? Sorularının cevaplarına kafa yormak…

    c) Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek, her zerrenin, "yücelikler âlemi”ne ve Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Böyle bir zikirden alınacak zevkin bir göz açıp kapamak kadar olan zamanı bile cihanlar değer. İşte bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer3.

    3. Bedeni zikir: Vücudumuzdaki bütün organların, sorumlu oldukları vazife ile meşgul ve yasaklandıkları şeylerden de kaçınmalarıdır4. Bu noktada hem Allah ile ve hem de insanlarla olan muamelemizin dürüst ve samimi olması gerekir. Dolayısıyla yaptığımız her işi, ibadet şuuru içerisinde yapmalı ve aksi durumda hesaba çekileceğimiz endişesini taşımalıyız.

    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hal ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir.

    Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple, ruhla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi, ruhu müsbet ya da menfî bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin, eylemin bedene birtakım etkileri olur. Aynı şekilde bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından da nefiste kuvvetli bir meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserler, etkilerdir... Bu yüzden insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman, bu dil ile yapılan zikirden dolayı hayalde bir etki oluşur. Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar, ruhtan dile, lisandan hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son yoktur. Ma’rifet yolculuğu, işte bu nihayetsiz deryada Hakk’ın isteğine doğru yürümektir...5

    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hâl ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah'ı zikir için farz kılınan namazı gafletle edâ edenler kınanırken (Mâûn, 107/ 4-5), onu huşû içinde yerine getirenler övülmüştür (Mü'minûn, 23/1-2). Yine aynı şekilde

    "Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rabb’lerine güvenip dayanırlar..." (Enfâl, 8/2)

    âyeti, zikrin gönlü titretecek derecede bir şuur ve uyanıklık içinde yapılması gerektiğine dikkat çeker.

    Mü’minler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rablerini hiç bir zaman unutmaz ve O’ndan gafil olarak hareket etmezler. Yüce Allah’a karşı duydukları sevgi ve takva duygusu, sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah’ı zikrederler. Bu zikir (anma), sadece unutulan şeyin tekrar akla getirilmesi değil, bilakis; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibadeti yalnızca O’na yaptığını amelleriyle göstermektir.

    Kur’ân, zikrin her durumda yapılabileceğini belirtmektedir:

    “Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: 'Ey Rabbimiz! Sen bunlarıın hiç birini anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!' ” (Âl-i İmrân, 3/191).

    Ayette görüldüğü gibi zikir, belirli bir zaman, mekân veya ibadete özgü değildir. Yüce Yaratıcı, her halimizde O’nunla birlikte olmamızı emretmektedir. Çünkü Allah'ı anmak demek, ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi ve denetimi altında yaşadığımızın farkında ve şuurunda olmaktır.

    Ayetlere baktığımız zaman, en büyük zikir olarak Kur’ân’ın gösterildiğini görmekteyiz.

    "İşte bu (Kur'ân), bizim indirdiğimiz bir zikirdir. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?" (Enbiya, 21/50).

    “Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” (Hicr, 15/9).

    Kur’ân, kendisine ‘zikir’ demektedir ki, O, baştanbaşa bir öğüt, hatırlatma, insanlarla ilgili her önemli şeyi açıklayan bir ilâhî bildiridir6. O, aynı zamanda sürekli Allah’ı hatırlatan ayetlerden meydana gelmektedir. Bu manada kalpler, Kur’ân ile huzur ve sükûn bulur. İnsanlar, onun ayetlerini tefekkür ve tedebbür7 etsinler ve dosdoğru yolda hidayet üzere yaşasınlar diye Kur’ân gönderilmiştir.

    Allah’a gereği gibi kul olma inancıyla hareket eden kişinin, yaptığı her meşru iş ve söylediği her güzel söz nerede ve ne zaman olursa olsun zikirdir, ibadet niteliğindedir. Bize Allah’ı hatırlatan, O’na davet eden her şahıs, ders, faaliyet, gayret, konuşma ve çalışma da zikirdir. Caddede yürürken, ahlâki kurallara riayet eden, ticaretinde dürüst davranan, insani ilişkilerinde kul hakkına riayet edenler zikir halindedir ve onlar zikir ehlidirler… Çünkü onlar, “zikr”i benimsemiş ve ona uygun olarak hareket etmişlerdir.

    İnsan her durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak hiçbir sebep olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve afiyette Allah’ı zikrettiği ve şükrettiği gibi; musibet, afet ve felâketler zamanında da Allah'a sığınmak, O’nun yardımını istemek mecburiyetindedir. Mü’minin bu sığınışı ve yapmakla Allah'ın rızasını kazanacağı her ameli, bir zikirdir.8

    Kur’ân ayetlerine baktığımızda zikir kavramının oldukça geniş bir anlam sahası mevcuttur9. Bu çalışmada gördüğümüz gibi “zikir” kavramı ile “zikrullah” terimi, sadece dil veya kalple Allah’ı hatırlamak veya bazı zikir ifadelerini belirli sayılarda söylemek değildir. Zikretme ibadetini bu şekilde anlamak, Kur’ân’ın “zikir” ve “zikrullah” terimlerinin anlamını oldukça daraltmak olur.

    Hakikate ulaşmak, cüz’î veya kısmî bakış açısıyla değil, ancak bütüncül olarak bakmakla mümkündür. Binaenaleyh, namaz kılmak, namazda ve namaz dışında Kur’ân okumak, Kur’ân’da ve evrende mevcut olan ayetleri tefekkür ve tedebbür etmek, Allah’a itaat etmek; Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmek, öğretmek, yaşamak, yaşanmasına yardımcı olmak gibi dil, kalp ve bedenle yaptığımız ibadetlerin tümü zikirdir.

    Kısaca her halimizde Allah’ı hatırlama ve hatırlatmaya yönelik olarak gerçekleştirdiğimiz bütün davranışlar, zikir kavramının anlam alanı içerisindedirler.
  • “Okumak iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır.” der Cemil Meriç. Esasen insanoğlu başkalarının yazdıklarını okurken yazarın zihni düşüncelerinin izini takip eder. Bu takip ediş kimi zaman bir teslimiyet, kimi zaman bir karşı koyuş şeklinde olabilir. Kâinatta her şeyin nizamı ve kalitesinin olması ne kadar doğalsa okumanın da derecelerinin olması o kadar doğaldır. Velûd (doğurgan) bir okuyuş ile pasifize olmuş bir okuyuş arasında dağlar kadar fark vardır. Birinde okunan satırlar ruh olur, kelimeler sadra işler, hislerimiz bir yumak halinde bir araya cem olur ve bizi başka dünyalara yolculuk yaptırır. Diğerinde okumak için okumak vardır. Okunan satırlar boş zamanın doldurulmasından başka işe yaramaz. İnsanoğluna var olduğunu hissettirmeyecek her fiil insanın hayvani yönüne tekabül eder. Okumak da başlı başına bir gaye değil, gayeye götüren yolda fevkalade imkânları muhtevi bir vasıtadır.
    İçimize ve içimizden dışımıza yolculuk yapma mümküniyetini bize sunan kitaplar aynı zamanda kendimizi okumamız için de bir fırsattır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi herhangi bir kitap öylesine okunduğu takdirde olsa olsa kişinin konuşmasını güzel hale getirir, kelime dağarcığını genişletir. Hâlbuki esas mesele insanoğlunun idrakini kavi kılmak tefekkürünü güçlendirmek değil midir? Öyle ise modern hayatta çoğumuzun düştüğü hataya düşmemek gerekir. Nedir bu hata? Kemiyet ve keyfiyet muvazenesi… Kerim kitabımızın da bize haber verdiği gibi kimi azlar çoklara galip gelmiştir. Esas mesele nicelikte değil niceliği de anlamlı kılan niteliktedir. İnsanoğlunu diğer varlıklardan ayıran esas fârik vasıf idrak ve tefrikidir. Hiçbirimiz bir bilgisayarın içerisinde bulunan kitaplar kadar çok kitabı hafızamızda tutamayız. Ancak kimse de bu bilgisayarın insanoğlundan değerli olduğunu iddia edemez.
    Bu noktada akla birçok soru gelebilir. Velûd bir okuyuş nasıl olacaktır? Yazarak mı, kitabın altını çizerek yahut müzakere ederek mi? Son dönemde Yusuf Kaplan’ın ortaya koyduğu okuyuş zannımızca en faydalı okuyuş usulüdür. Özellikle çağımızda görsellikle çevrelenmiş ve renk zenginliğine teslim olmuş zihinlerimize de hitap eden bir usûl olan bu menhec okuyucu için oldukça müfittir. Kısaca bu okuyuşda okur kitabı okurken yanında dört kurşun kalem bulundurur. Kırmızı kalemle önemli satırlar, yeşil kalemle anahtar kavramlar, mavi kalemle atlanmaması gereken noktalara işaret edilir. Kurşun kalemle kitabın kenarlarına başlıklar ve en önemli satırlardan sâdır olan fikirler nakşolunur. Kitap okuma bir nakşetme eylemidir. Satırdan sadra sadırdan zihne bir nakış başka dünyaları kurma noktasında bir uğraşıdır. Bu usulde kitabın bölümleri bitince bu kalemler vasıtasıyla kitapla sema edermişçesine bir görüntü ortaya koyan sayfalar gözden geçirilir. Böylelikle zihinde kitap temekkün eder. Bir motto olarak söylesek yeridir: Zihinde temekkün etmeyecek okumalar insanı temkinli olmaktan öteye taşıyamazlar. Temkinli olanlar için ise okudukları satırlar hiçbir zaman sadırlarına işlemeyecek ve yeni bir dünya kurma cesaretinden mahrum kalacaklardır. Bu usûlü istimal ederken doğru kitaba uygulanması da gözardı edilmemeli. Vaktimiz az, okuyacağımız satırlar mahdut, öyleyse bizi biz yapacak kitaplarla ünsiyet kurmalı ve tüm kitapların da tek bir kitabı anlamak için okunduğu şuuruyla kitaplara yaklaşmalı… Okumak, okudukça var olmak ve kitaplarla fikirlerimizi temekkün ettirerek cesurca yeni bir dünya kurmak duasıyla…

    Alem-i Mihnet Yazıları
  • Hiçbir şey istediğin gibi gitmese de ne güzel teslimiyet;

    “Allah böyle istedi...”
  • Hz.Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derlerki

    -Ey halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.

    Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:

    -Söyledikleri doğrumu diye sorar.

    Suçlanan genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer:

    -Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.

    Bunun üzerine genç anlatmaya başlar,derki :

    -Ben bulunduğum kasaba hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi.

    Hayvanlarımın arasında bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı atım oracıkta öldü, nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak istedim, fakat arkadaşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret ,dedi.

    Bu söz üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam, madem suçunu da kabul ettin…

    Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:

    -Efendim bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettğiniz için Allah indin’de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin veriseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime birini bulurum der.

    Hz Ömer dayanamaz derki:

    -Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalırki? der,

    Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar derki,

    -Bu zat benim yerime kalır, o zat Hz peygamber (s.a.v) efendimizin en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelen Amr ibni Asr’ dan başkası değildir. Hz Ömer Amr ‘a dönerek

    -Ey Amr delikanlıyı duydun, der.

    O yüce sahabi:

    -Evet, ben kefilim der ve genç adam serbest bırakılır.

    Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur, Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr İbni Asr’a verilecek idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz, derler.

    Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir, derki,

    -Bu kefil babam olsa farketmez, cezayı infaz ederim.

    Hz. Amr ibni Asr ise tam bir teslimiyet içerisinde derki,

    -Biz de sözümüzün arkasındayız.

    Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.

    Hz Ömer gence dönerek derki,

    -Evladım gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin.

    Genç vakurla başını kaldırır ve:

    -Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.

    Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr ibni Asr’a derki,

    -Ey amr sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?

    Amr ibni Asr :

    -Bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim der.

    Sıra gençlere gelir derlerki,

    -Biz bu davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz Ömer :

    -Ne oldu biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?

    Gençlerin cevabı dehşetlidir :

    - Merhametsiz insan kalmadı deneyesiniz diye.
  • ...Nisa suresi 32. Ayet-i Kerîme’de Rabb’imiz, kadın ve erkeği farklı yarattığını, iki tarafa da birbirinden üstün farklı özellikler verdiğini söylüyor. Burada aslında eşitlik sorusu kadına verilen üstünlükleri kabul etmemektir. Kadının şefkati, letafeti, annelik yani inşa etme gücü, gizli güçleri görmezden geliniyor. Kadının sahip olduğu nadide güçler var ama gücü sadece maddiyat; para pul, makam, mevki gibi algılayanlar için bunlar yok sayılıyor. Dünyevi güçler dayatılıyor kadına, sanki güçsüzmüş gibi. Kadın manevi anlamda çok güzel güçlere sahip zaten.

    Bu noktada kadına maddi güçleri, “Sen yaparsın, başarırsın.” diye zorla yüklediklerinde kadın hem manevi anlamda zayıflıyor hem de psikolojik olarak zayıflıyor. Kadın anneliğini vicdan azabıyla yapıyor. Bir hanım şöyle demişti: “Evlilik yarım, annelik yarım, her şey yarım…” Kadın hep bir yetişememe, bir altından kalkamama, bir mutsuzluk ve buhran içerisinde. Bir de kadınlara çok büyük bir iltifat, çok büyük bir iyilik yapıyorlarmış gibi “Sen süpersin, harikasın, yapabilirsin.” deyip sürekli bir yük bindirme derdindeler. Bu durumdan çocuklar ve erkekler olumsuz etkileniyor ama esasında en büyük zararı kadınlar görüyor. Onların bunu gönüllü yapıyor oluşu, bunu iyi bir şey zannettiklerinden dolayı.

    Annelik misyonundansa toplumun onlara taktığı etiketlere daha fazla kıymet veriyorlar. Kandırıldıklarının farkında mı değiller?

    SEMA MARAŞLI: Değiller evet. Annelik ve ev hanımlığı sürekli aşağılanıyor. Eskiden gururla söylenen ev hanımlığı günümüzde utanılarak söyleniyor. “Ya aslında çalışabilirim de...” vs. diyerek suçluymuş gibi sebepler bulmaya çalışılıyor. Öyle bir hale gelinmiş ki dernek ve vakıflarda aktif çalışan hanımlar, bu güzide kurumlarda Allah rızası için çalışacak hanımlar bulmakta zorlandıklarını söylüyorlar. “Ev hanımları dışarıdan ikinci üniversite okuyor ya da çalışma hayatına girdiler.” diyorlar. Bir vakıfta, dernekte Allah rızası için çalışma, fakirlerin yardımına koşma, ihtiyacı olanlara yardım etme vs. artık bunlar çalışmak olarak sayılmıyor, para kazandırmadığı için... Eskiden çok kıymetliydi bu çalışmalar.

    İnsanlar, bir dernekte, bir vakıfta, Allah rızası için bir sosyal çalışmada yer aldıklarında mutlu oluyorlardı. Şimdi paraya tahvil edilmeyen hiçbir şeyin değeri kalmadı. Müslümanların paraya bakışı bu şekilde olmamalı. Bir erkek için bile hayatının merkezinde olmaması gerekirken, bir kadın için paranın hayatının merkezinde olması ve bütün hayatını bunun üzerine kurması tehlikeli. Bu durum Allah’a iman noktasında bir sıkıntı olduğunu da gösteriyor. Yani, “Rızkı ben kazanırım, para benim kontrolümde, çalışırsam kesin kazanırım, ihtiyacım olursa işim var...”. Rezzak olan Allah’tır. Allah’ı unutmuş gibi bir konuşma bu. Allah her şekilde kapı açar, sen O’na (cc.) güven...

    Yani burada kızların okuma amaçlarına baktığımız zaman “Kendi ayaklarımın üzerinde durayım, kimseye muhtaç olmayayım.” düşüncesi var. Oysa herkes bir bütünün parçaları, herkes birbirine muhtaç. Zaten muhtaç olmamak çok kibirli bir söz. Hepimiz birbirimize muhtacız. Kadınların inançlarında da bir bozulma var. Dinden uzaklaştıkça dünyevi bir bakış açısına bürünüyor, dünyayı kovalıyor kadın. Hadis-i şerif var; “Siz dünyayı kovalarsanız, o sizden kaçar. Siz bırakırsanız o size gelir.” anlamında. Böyle bir teslimiyet gerekiyor. Kadınlar olarak yeniden eve dönüp tefsir, hadis gibi ana kaynakları yeniden okumamız lazım.

    Kadınlar hiç çalışmasın demek gerçekliğe aykırı, öyle bir söylemim yok. Kadın, ölçülere dikkat ederek, olması gereken alanlarda çalışmalı. Misal hanımlara vaaz etmek güzel ama öyle bir hal geliyor ki camilerde erkeklere de vaaz edilebilsin isteniliyor. Bu tehlikeli... Kadın doktor, sağlıkçı, öğretmen de olsun, olmasın demiyoruz ama bütün gün değil. Yani erkekle yarışarak değil. Kadın, yarım gün çalışsın, yarım gün evinde olsun. Akşam kocasıyla, çocuğuyla aynı anda kapıdan giren yorgun bir kadının olduğu; soğuk, yemeksiz bir eve ne kadar yuva diyebiliriz?

    Sema Maraşli
  • reyhan
    reyhan Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi'yi inceledi.
    134 syf.
    ·Puan vermedi
    "Kazlıçeşme'den beri ayaktayım ve ineceğim durak Pendik. Hayır yer olmadığı için değil. Sadece kitaptan gözümü ayıramıyorum. Belki birkaç koltuk için savaşabilirdim. Çok fırsatım oldu ama çakılı kaldım bu kapı ağzına sanki. Arada yoklayan bir tebessüm var. Şefkat dolu eller var ama oturacak tek bir yer yok." demiştim ya... Şimdi beni o kapı ağzında çakılı kılan her neyse, zihnimi parça parça ediyor. Bir sonraki aşama sanıyorum. Zihnimin en ücra köşelerinden yeni endişeler çıkartıyorum kul hâlimle. İnsan yaşadığı şeyler üzerine konuşur, ben de öyle yapıyorum. Zaten yaşamadığımız şeyler üzerine konuşunca hiç çekilmiyoruz. Kul hâlimle diyordum, ne çok endişem var! Bir daha ve bir daha ve ihtimaller arasında kalıp duruyorum! Deliriyorum! Sonra duruluyorum, sonra diyorum teslimiyet, senin adın ne, senin adın ne güzel... İşte bu iki durum arasında gidip gelmektir hayat ve gidip gelmeler durur. Hayatını kaybedersin.
    .
    Kitaba gelecek olursak, fazla ölümlü, fazla hiçbir şey ve çok şey anlatıyor. Alt metin okumaları ile dolu ama sürekli birilerinin bir cinayete ya da intihara maruz kalması içimi fazla kararttı yani umuda ihtiyacım varken şimdi olmamalıydı. Ama bu kitap biraz böyle, bu yazar biraz böyle. Ama anlatı ama kurgu olağanüstü! Okumazsan çok şey kaybetmezsin ama okursan çok şey kazanırsın bâbından bir sevgili Güray Süngü kitabı...