• Niye neden diye sorup durma doktor insan neden bu hale gelir diye:
    Sevdim be doktor:
    Beni sevdiğini söyleyenlerin beni sevmediklerini bile bile sevdim hiç icat edilmemiş şiirler yazdım beni sevmeyenlere,ben onları severken gün yüzüne çıkmamış hiç dokunulmamış okunulmamış okumaya tenezzül dahil edilmemiş şiirlerle sevdim onları.
    Çünkü bizleri şiirleri seven bir nesil şiirleri sevmeyi öğretti biz bunları öğrenirken uğurlarına şiirler yazdıklarımızada Şiirleri anlamamayı sevmemeyi öğrettiler.
    Biz yazdık onları anlamadı biz sevdik onlar sevmedi şiirleri de aşkı da sevmeyide.
    Kim suçlu ve doktor söylesene sen de Âcizler gibi kendilerini eleştirmekten korkanlar gibi hayat ve kaderemi suç bulacaksın onların ne suçu var be doktor bize boyun emekten başka.
    İnsanlar insanları ihtiyaçları kadar biliyor ve o kadar seviyor o kadar hayatlarında tutuyorlar bir eşya misali ,Kullanılıyorsun doktor hem de her işte pervasızca, korunmadan, dikkat edilmeden ve deforme oluyorsun, yoruluyorsun, kırılıyorsun belki güzel bir sözle tatlı bir tebessümle yenileneceksin ama işte çok görüyorlar sen Ömrüm boyunca o hayatlarda kalmak istiyorsun ama onlar bir köşeye atılan eski eşyalar gibi köşeye atılıyorsun atıyorlar seni ve bir daha yüzüne bakmıyor hatta eskiciler bile tenezzül etmiyor sana.
    Eskiden Tavan arasına kaldırırlardı eskiyen eşyaları ve mazi olurdu o eştalar kulanların şimdi yeni evlerde tavanı arasında yok hoş olsada sen onların mazisi olmayı bile hak etmiyorsun .
    Günler aylar geçiyor sen yüzüne bakılmayı hatta onların hayatında olmayı tekrar beklerken onlar seni değersizce bir-tenekesine atıyorlar ama sen hala onları sevmeye devam ediyorsun yazık be doktor dünyanın iyi insanlarına çok yazık.
    Eskiden çocuklara bazı şeyleri anlatamayan anne ve babalar çocuklarına onları leyleklerin getirdiğine inandırılırdı.
    Ben çocukluğumda leyleklerden çok korktum beni getirdikleri yere geri getirirler ve tekrar sevdiklerime kavuşturmazlar diye şimdi çocuk değilim ama inanıyorum beni leyleklerin getirdiğine inanıyorum çünkü başka türlü insan bu kadar yalnız bırakılmaz ki be doktor. Beni bu dünyaya getiren Leyleği arıyorum be doktor beni geri götürsün diye.
    Çünkü ölüm bana hayattan daha yakın insanı öyle bir hale getiriyorlar ki ölümün soğuk yüzü sana o kadar sıcak geliyor ki aşık oluyorsun ölüme ölmeye ama başkalarını öldürmekten de korkuyorsun öldürülsen bile.
    Doktor hayattan umudu olanlar Hayat ve yaşam gayesi olanlar ölümden korkarlar ve ölüm onlara uzak gelir benim için ise hayatta olmak işkence ölüm ise yalnızlığımın sonu.
    Yine sulu gözlerle çaktımadan baktığını fark edebiliyorum doktor söylemiştim sana korkmaman gerektiğini benim içinçünkü:
    benim kalbim asli görevi olan kan pompalama işine geri döneli çok oldu doktor içimde dünyaya ve içindekilere karşı hiçbir his hiçbir duygum kalmadı; belki de kaldı ama onları uzaktan uzağa içimden sevmeyi öğrendim ve onlara çok şeyler vaad etsende versen de hiçbir beklenti içine girmemeyi öğrendim vermeyi beklenti olmadan vermeye alıştım ama almak karşılık vermeden almaya alışamadım çünkü hiç yaşamadım tatmadım bu duygunun da ne olduğunu bilmiyorum onu da sorma bana.
    Benim öğrendiklerimin en başında onların duymak istediklerini söylediğin onların istediklerini yaptığın müddetce senden iyisi olmadığında eklemeliyim.
    Çok mu abartıyorum doktor yoksa çok mu kurguluyorum çok mu kırgınım yoksa çok mu karamsar doktor söylesene doktor hangisiyim.
    Bunun cevabını ben de bulamadım senin gibi olsun be doktor yaşıyoruz işte öğrenerek tadarak acıyarak ağlayarak Sızlanarak da olsa yaşıyoruz işte.
    Dünyada öğrendiğim iyi şeylerde oldu.Hemen gözlerin mercan mercan oldu umutla doktor saklama benden.
    Doktor ben gözyaşlarımı saklamayı öğrendim hemde içine içine ağlarken yüzünle insanlara nasıl gününeceğini öğrendim doktor. Anlamsızlaştı doktor yüzün ne işine yarayacak bu der gibi ben ilk Canımın yandığında en zorlandım şey zamanlı zamansız akan gözyaşlarıma mani olamamaktı çok sıkıntı yaşadım.
    İnsanlardan çekindiğimden değil doktor içlerinde beni anlayacak hisleri olmayan sadece meraktan ne olduğunu Soran insanlardan sıkıldığım için öğrendim içime içime Ağlamayı doktor.
    En çokta koyan bu ya doktor bunların içinde en sevdiğim insan da vardı bir damla hüznüne gözlerimden şelaleler akıttığım insan da vardı onların içinde en acı olanı da bu doktor emin ol bu.
    Yinede bu günlerde
    İtiraf etmeliyimki doktor ayrılığımızın ilk günlerini çok özlüyorum o anlar Buna inanmadığımdan değil doktor o gitmişti ben bunu öğrendiğimde o gideli çok olmuştu ben bunu yeni öğreniyordum onu hayatımda varsanırken o çoktan yolu yarılamıştı benim öğrenmem kalmıştı geriye.
    İnsanı insandan ayrıldığı zihninde başlar ayrılığa karar verdiği an seni terk etmiştir aslında ama sen bunu bilmiyorsun dur.
    Benim bunu öğrendiğim günleri özlememin Sebebiyse artık yeniden ağlamak istiyorum neden mi biraz olsun rahatlıyordum ılık ılık yüzüme süzülüp yanaklarım Islatan yaşlar beni azda olsa rahatlatıyordu mutlu etmese de.
    Şimdiyse istesem de Ağlayamıyorum bazen göz pınarların kurudu sanıyorum onlarda beni terk etti be doktor beni bırakıp gidenler gibi.
    Tıpta umudunu getirmiş ölümden başka umutları kalmamış insanlara verilecek bir ilaç var mı doktor varsa yaz bana birkaç kutu da umuduma mutluluğuma hayat gayeme kavuşayım.
    Doktor sen yine su Koyverdin çekip durma burnunu söz sana bundan sonra yanına geldiğimde biraz daha mutlu umutlu görünmeye dikkat ederim boşverdim ben dünyayı insanları kendimi boşver doktor hepimiz bir gün gelip öleceğiz ve bu Koşuşturma hislerin sonunu yaşayacağız.
    Hepimiz büyük kavuşma için hazırlanmaya bakalım mutlu umutlu olmasakta mezar hepinizi açacak kollarını dünyada sevilmişsin sevilmemişsin yalnızmış değilmiş diye bakmadan güzelmiş çirkinmiş diye ayırt etmeden kavuşacağız açılan o kollara başka çaremiz de yok doktor.
    Boşverelim yapamasakta deneyelim diğerleri gibi umursamamayı tadalım tadamazsak da onun için çabalayalım olmaz mı doktor
    Bozulan kimyamız bir de böyle bozulsun bize bir hizmette bulursun doktor vakit dolduğunda hesabımıza odaklanalım orada nasılsa ebedi kalmayacakmıyız.
    Vakit demişken sanırım bugün de bitti seansımız
    Dert etme beni dua et doktor bırak hipogratı tıpı dua et. Burada olmayan Ahirette olsun diye o melun mutluluğu huzuru orada bulayım diye dua et tek umudumuz kaldı oda ahiretimize olan dua doktor.
    Dadi hoşçakal.
  • Hatırla sevgilim o mesut geceyi
    Çamların altında verdiğin bûseyi
    Beni mecnûn ettin sen de olasın
    Aşkımı inkâr edersen Allâh'tan bulasın

    Bana sen öğrettin aşkı sevdayı
    Ne çabuk unuttun beni sen hercâî
    Beni mecnûn ettin, sen de olasın
    Aşkımı inkâr edersen Allâh'tan bulasın
  • Yvonne derin derin düşünerek. Dergisine döndü. “Ne dersin?” Dergiyi çevirip Claire’ye uzattı.
    “Hmm!” Claire, parıltılı taşlarla bezeli kadın cinsel organlarının resimleriyle dolu “Vajinanızı renklendirin!” başlıklı yazıya bakıyordu.
    “Bu kelebek güzelmiş değil mi?” dedi Yvonne resimlerden birini göstererek. “Bunun gibi bir şey yaptırabilirim. Haftaya Ivan’ın doğum günü var, ona sürpriz olur.”
    “Ama bunu birine yaptırman gerekir,” dedi Claire bir yabancının vajinasına bu kadar yakın olacağı düşünesiyle dehşete düşerek. “Çok utanç verici.”
    “Ağda yaptırmaktan daha kötü değil ya.”
    “Ağdadan ağdaya değişir.” Claire asla ağda yaptırma cesaretini gösterememişti.
    Oysa ışıltılı vajinalı kızlar tamamen tüysüzdü. Artık böylesi mi makbul ki, diye merak etti.
    “Hiç Brezilya ağdası yaptırdın mı?” diye sordu Yvonne’a. “Eskiden sürekli yaptırırdım,” dedi Yvonne. “Ama artık hepsini aldırıyorum.”
    “Yani... Tamamen mi alıyorlar?”
    “Evet, tamamen tüysüz oluyorsun. Yemin ediyorum, bir kere yaptırınca asla eskisine dönmek istemezsin. Muhteşem bir his!”
    “Sence hâlâ... Tüylü olanlar var mıdır?”
    “Tamamen orman gibi mi diyorsun?” dedi Yvonne. “İğğ, iğrenç!” Dudaklarını kıvırdı. “Artık kimsenin öyle olmadığına eminim, belki modayı takip etmeyen yaşlılar hariç.”
    Claire kızardı. “Evet, sadece merak ediyordum.”
    “Ama moda sürekli değişiyor,” diye ekledi Yvonne hemen. “Eminim bu da bir gün geri gelir
  • Eskiden iğneler kalemi, iplikler boyası olurmuş hayallerin.
    Kimi zaman beklenen, özlenen bir yüz için...
    Kimi zaman kırılan hayaller ve hiç gelmeyecek olanlar için o ip, o delikten geçirilirmiş.
    Saklanırmış üstelik yıllarca.
    Arada açılıp bakılır, uzaklara dalınırmış.
    Kiminin tebessümü olurmuş, kiminin gözyaşı.
    Kiminin sözsüz şiirleri...
    Her haliyle güzelmiş o hayatlar.
    Çünkü; her şey sahiciymiş.
    Şimdi ise ne çok iğne izi...

    Seçil Oğuz
  • Büyüklenmeci Olmayan Bir Özgüvenin Sahibi Olarak Said Nursi..

    “Bir kaç defa ziyaretine gittik. Fakat hiç konuşmuyordu. Yatağı bir tahta ranzada idi.
    Duvara asılı bir torbada Kuran-ıKerim vardı.
    Başka bir kitap görünmüyordu. İlk gidişte bize çay yaptı ve verdi. Amma, kederli duruyor ve konuşmuyordu.“Nasıl yapalım da konuşturalım, bir mesele soralım. Peygamberimiz Mi’rac’a ruhen mi, yoksa bedenen mi gitti, diyesoralım” dedik. Böylece konuşturmayı umuyorduk. Yine bize çay verdi. Imam efendi sordu:“Efendim ulema farklı söylüyor. Acaba Mi’rac bedenen mi, ruhen mi?” deyince, Üstad sağa sola baktı. Ve bana:“Hafız, yazın var mı?”Ben:“Güzel yazarım efendim”“Öyleyse al şu defteri” dedi ve başladı söylemeye. İşte ilk defa Mirac Bahsi böyle yazıldı. Tek sayfa olarak tam otuzbeş sayfa yazmışım. Üstad da yazdıklarıma baktı.
    “Yazın güzelmiş” dedi. “Sen bana lâzımsın. Amma ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol.”Ben de “Efendim, ben de tirkakiyim. Sigara içmeden yapamam. Ne yapacağız?” dedim.Üstad, “O zaman, Besa (arnavut yemini) yapalım.Ben kızınca, sen birşeyler deme. Sen kızınca, gidip sinekleridağıtırsın” dedi.
    SAİD NURSİ asabî bir insandır. Geçinilmesi zordur. Bakışlarından sertlik akar. Büyük bir ciddiyetin içine gömülmüş yüzü, aynı zamanda hayatın çeşit çeşit acılarının içinden geçmiş bir insanın yüzüdür. Kat kat açılan bir bohça gibi,
    duygularında ki her elem, keder acı örtüsü kaldırıldığında, altından bir başka yenisi çıkmaya her an hazır dertlerle hemhal olmuş bir insanın yüzüdür. Bakışlarındaki sertlik ondan akıp size geldiğinde ise, derin bir şefkate, merhamete dönüşür. Dolu tanelerinin size gelene kadar eriyip buhara dönüşmesi gibi. Sert kayaların ortasından fışkıran bitkilerin yumuşaklığı kadar insana güven verenbir kişilik fışkırır bu sertlikten.Said Nursî gergin bir insandır. Kimi zaman huzursuz bir insandır.
    Bazen merdümgirizlik hastalığına yakalandığını
    söyler. “Eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki; ona merdümgirizlik yani insanlardan çekinmek, temasetmemek, temastan müteessir olmak”şeklinde açıklar bunu. İnsanlardan kaçar.
    Yalnız kalır günlerce. Hayatınınçeşitli dönemlerinde melankolik ruh hallerine girer.
    Ruhunun sosyal hayatın gerekliliklerini kaldıramadığını söyler.Said Nursî asabî bir insandır, ancak onun asabiyetinin bir çekiciliği vardır. Sert bakışları onun dünyasına girmeye vesile bir kapı olur. Sizi içsel dünyasına buyur eder.Onun sertliği savrulup gidebileceğimiz dünyada bize derin bir güven duygusu aşılar.
    Kişiliğinin asabiyeti asla bir huzursuzluk ve tedirginlik uyandırmaz insanda. Aksine zamanımızın fırtınalarına karşı güvenlikli bir sığınak olur.
    Bir psikiyatrist olarak bana onun kişiliğini incelemeyi cazip kılan yönü, başka asabî insanların aksine, asabiyetindekiçekiciliktir. Asabiyet âdeta ona yakışır. Bazı elbiselerin bazı insanlara yakışması gibidir bu. Üzerinde iğreti durmaz.Onun kişiliğinin asabiyeti onun hayatının aslında biricik malzemesi olur. Asabiyeti ve gerginliği, onunla uğraşanlarakarşı bir silaha dönüşür.Kendisini seven insanlara karşı ise fırtınalı sosyal hayatta bir sığınağa.Said Nursî’de insanı böylesine çeken ne var? Onun kitaplarını neden tekrar tekrar okumak istiyorum?Onun kitapları insan ruhunu nasıl bu kadar yatıştırabiliyor?
    Gençken her aşık olduğumda gider, 17. sözün son kısımlarını okurdum.Kendimi değersiz hissedersem, her nereyi okursam okuyayım, mutlaka teselli eden cümleler bulurdum.
    Ölüm korkum haşir risalesi, cennet bahsi, ruhun bekası bahisleri ile sükun bulmuştu.Hastalar risalesi ile hastalıklar dahi sevimli görünmeye başladı gözüme. İhtiyarlar Leması ateşli gençlik günlerimin sıkıntılarını serinleten bir gölge gibi beni altında taşıdı. Risaleleri yazan kişi asabi olsa da, Risalelerde ne bir asabiyet vardı ne bir huzursuzluk. Hep huzur akıyordu. Bir yandan insanın nefsine ve narsistleşmiş benliğine ciddi yüzleştirmeler yaşatmayı ihmal etmeden, öte
    yandan insanın ruhunu ve kalbini meleklerin yumuşaklığı ile donatıyordu.Bunların bir sırrı olmalıydı.Bunların bazı sırlarını buldum sonra.Onun kişiliğinde düğümleniyordu sırlar.
    Abdülkadir Badıllı’ının Mufassal Tarihçe-i Hayatının ikinci cildini okurken, en başa alıntılandırdığım Şamlı Hafız Tevfik’in hatırasını okuyunca, bir yıldır onun psikobiyografisi ile ilgili bir kitap çalışmasına yönelik kişilik yapısının
    özelliklerinin izini sürerken, önemli bir ipucu karşıma çıkıverdi.Talebe adayına “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebiliyordu. Sonra Barla Lahikası’nda “sekizsene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-ı maddî mukabilindeolmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatla lillah için hizmet iile karşılaştım.Said Nursî asabî, hiddetli, geçinilmesi zor bir insan olduğunu kabul ediyordu. Bunu yazmaktan, söylemekten
    çekinmiyordu. Bunu bir meydan okuma tarzında da yapmıyordu.Eğer kişiliği asabî bir insandan huzur akıyorsaburada derin bir şey aramalıydım.
    Son psikiyatrik çalışmalar insanın doğduğu andan itibaren belirli kişilik özellikleri ile doğduğu, çevre koşulları ile bunların ifrat veya tefrite doğru kaydığı yönündedir. Ikiz çocuklarda yapılan gözlemlerde bir çocuğun sakin, diğerinin
    daha hareketli olması bu yönde manidar bir bulgudur.Said Nursî’nin de çocukluğundaki davranış örüntülerine baktığımda, aynı şekilde asabî, hareketli, laf söz
    dinleyemeyen bir çocukluğu olduğunu görüyorum. Bu örüntü bazı yumuşamalar göstermesi ile birlikte tüm yaşamıboyunca devam etmiş, ancak hiddetli davranışlarını kontrol etme yönünde daha muvafık olmuştur.
    Said Nursî’nin bir talebesine “Ben asabiyim, herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebilmesi ciddi bir özgüven işaretidir. Bu özgüven ise onun kendi kişiliği ve varoluşu ile uyum içinde olduğunu, benliğinin varoluşuna karşıbüyüklenmeci, narsistik bir tutum takınmadığının ipuçlarını verir bize.
    Kişinin kendini varolduğu haliyle kabul edememesi, kendi varoluşuna karşı bir hınç duymasına yol açar. Kişinin insanî zayıflıklarını ve yetersizliklerini reddedetmesi, onun benliğinin büyüklenmeci bir tutum alması ile ilgilidir.Kişinin kendi varoluşuna olan düşmanlık dolu nefreti, olması gerektiğine inandığı kişilik ile olduğu şey arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanır.İşte burada Said Nursî’nin farkı açığa çıkar. Onun asabiyetinin nasıl olupta bizlere hayatla, varoluşla ilgili derinlik,ıçtenlik, sukûnet olarak dönüştüğünü açıklar.Said Nursî, kendisinin olması gerektiğine inandığı şey ile olduğu şey arasında tam bir uyum halinde yaşar. Kendinitanımlarken “Ey Said-i kasır, âciz ve fakir!”ifadesini tercih eder. İnsanın varoluş hâli, yani “mahiyet-i nefsi,”“nihayetsiz bir kusur, nihayetsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr, nihayetsiz bir ihtiyaç, nihayetsiz a’mâl dercedilmiş” bir
    haldir. Said Nursî’nin benliği bu varoluşsal hâli kabul etmiş görünmekte, kendinden kusursuz bir mükemmel olma hâli, hatasızlık, kusursuzluk beklentilerine girmemektedir. O, insanın mahiyetini, insanî zayıflıkları, kusurlulukları
    hem insanın olduğu hem de olması gereken özellikler olarak kabul ettiği için, bu ikisi arasında ki tam bir tutarlılık,kendi varoluşunu benimsemesine, kendini kusurları ile birlikte olduğu gibi kabul etmesine yol açmıştır.
    Çocukluğundan beri üzerinde varolan asabiyet hâlini reddetmemiş, bunu “mahiyet-nefis”in varoluşsal, insanî bir zaafıolarak görerek, kendi kusurunu dercetmiş, kabul etmiştir.Büyüklenmeci bir benlik geliştirmiş kişi ise kendine karşı kibirli standartlar belirler. Kendinden hatasız, kusursuz davranışlar üretmesini ister. Devamlı kendini gözlemler. Hatalı davranışlarını affetmez. Affetmediği davranışlarını kendine yediremediği için, bu davranışlarını kendi üzerine almaz ve devamlı mazaret üretir. Hep başkalarını suçlar.
    Suçladığı sadece kişiler değildir. Ortam, modern yaşam biçimleri, postmodern yaşam biçimleri suçlama alanına girer.Kendi büyüklenmeci benliği dışındaki her şeyi ötekileştirir ve kendini sütten çıkmış ak kaşık hâline getirmek için
    insanları ve ortamları kötüleştirir. Kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü üzerine kurmak ister. Siyah ile beyaz
    arasındaki tüm renklere karşı renk körüdür.
    İnsan ilişkilerinde ki sorunlar nedeniyle bana gelen insanlara terapilerimde yaptığım bir espriyi alıntılamak isterim.Onlara bazen şunu söylerim: “İyi ki kâinatı, dünyayı ve insanları siz idare etmiyorsunuz. Yoksa bu beklentilerinizle
    hepimiz yanardık.” Bazen de “İyi ki mahşer günü adaleti dağıtan siz olmayacaksınız. "Yoksa hiçbirimiz cennete giremezdik.”İnsanî zayıflıkları, çaresizlikleri, hataları, kusurları reddetmeye çırpınan büyüklenmeci benlik kendini tenkit ede ede özgüvenini yok eder, süklüm püklüm bir kişilik zayıflığının içine girer. Sonra kişiliğindeki zayıflığı da tenkit eder. Bu bir fasit daire hâlinde sürer gider.Said Nursî de kendini gözlemler. Ama onun gözlemlemesinin amacı varoluşunu borç bildiği Yaratıcı’sına hizmetadınadır. “Seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkib etmiş” der, bunun hikmetini araştırır. Kusurlu yaratılmış hâlini Yaratıcıyı tanıma ve bilmede, hikmetini kendine telkin eder.
    “Tâ mirsad-ı kusurun ile Fâtır-ı Zülcelal’in seradikat-ı cemâl ve kemâline ve mikyas-ı fakrın ile derecat-ı gına ve rahmetine ve mizan-ı aczin ile meratib-i iktidar ve
    kibriyasına ve fihriste-i ihtiyacatın tenevvüü ile enva’-ı niam ve ihsanatına bakabilesin ve tanıyasın ve vazife-i hilkatini eda edesin”der.
    İnsanî kusur ile Yaratıcısının Cemâl ve Kemâlini, fakirliği ile Rahmet ve Gınasını, aczi ile
    Kudretini ve İktidarını anlamaya çalışmasını derketmesi, kendinde yerleşik acizlik, kusurluluk, eksiklik, hata
    yapabilirlik gibi özellikleri ile barışık olmasına ciddi bir katkıda bulunur.
    Narsistleşmiş, büyüklenmeci benlikler zaten Yaratıcı ile ilişki kurmak istemeyen benlikler olduğu içindir ki, insanî zayıflıklarının, kusurlu olmalarının Yaratıcıyı tanıma ve bilmedeki önemini bilmezden gelirler ve bunları reddederler.Said Nursî kusurlarından dolayı kendini ayıplamaz. Tam tersine kusurlarını onaylar. Çünkü kişinin kusurlarından
    dolayı kendini ayıplaması, bireyin kendini özdeşleştirdiği tanrısal standartlara uymadığı zamanlarda olur.Onun tercih ettiği yöntem Rabbine kusurlarını açması, Onun merhametine sığınması, kusurlarına bahane bulmamasıdır.
    Said Nursî kendi varoluşunu kötülemez. Ama Yaratıcı adına olmayan, nefsinin istek ve arzuları ile arası iyi değildir.Nefsine “ey nadan nefsim”
    demekten çekinmez. Ama asla, “ey alçak Said” dememiştir.
    Kendine, kendi standartları ile değil, Yaratıcının standartları ile bakınca, kendine karşı merhametli davranır. Çünkü Yaratıcının standartları insanın kendisi ile ilgili standartlarından daha merhametli, daha adaletli, insaflı ve ölçülüdür.İnsan kendi sınırlarını bilmekte zorlanırken, Yaratıcı kendi yarattığı bir varlık olarak insanın acizliğini, sınırlarını,kusurlarını, eksikliklerini mutlak bilendir.Bu yüzden Yaratıcının insandan beklentisi, insanın kendi geçiciliğini, mutlak
    acizliğini, kusurluluğunu derketmesi ile Kendisine sığınılması ve herşeyin Ondan beklenilmesidir.
    Yaşadığı her ne olursa olsun, tüm yaşantısı Yaratıcının isimlerine ayna olduğu gerçeğinin bilinciyle yaşamış olan Said Nursî, kendi varoluşsal hâliyle uyum içinde olmanın verdiği özgüvenle, yaşadıklarından dolayı kendine acımamış, bir kurban gibi görmemiştir. Yaşadıklarına rağmen, o sadece kadere değil, kaderin adaletine güvenmiştir.
    Yaşadıklarından yola çıkarak, naz makamında değil, niyaz makamında kalmaya devam ederek, Yaratıcı karşısında şımarıklık gütmemiştir.
    Tersine bir davranış, insanı suçluluk, aşağılık, kötürüm edilmiş, eziyet edilmiş duygularına
    sokar ki bu da insanın içindeki enerjiyi, motivasyonu felç eder. Kişi burada kendi sorumluluğunu almak yerine yeniden ve tekrar tekrar insanların kendine haksızlık yaptığına, kendi değerini bilmediklerine hükmeder.
    Onun hayatında şikayet yoktur. Ne insanlardan, ne olaylardan, ne Yaratıcıdan. Hiç bir şeyden.
    “Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına.”diyebilmesi, kişiliğindeki görünüşteki asabiyetin altında, benliğinin
    Yaratıcı karşısında nasıl da boyun eğici, teslimiyetçi olduğuna işaret eder. Bu şikayet etmeme hâli hem bir teslimiyetin ve güvenin, hem de büyüklenmeci olmayan bir benliğin göstergesidir. O kendisiyle uğraşanlardan dahişikayet etmez, ama onları Kaderin adaletine şikayet eder.Ancak kendisi ile arası iyi olan, kendi varoluş hâlini olduğu gibi kabul eden ve bunu Yaratıcıya kulluk hâline
    dönüştürebilen insanlar, hayatının başına gelenleri de kabul edebilir ve yine O’nun la ilişkilendirir. “Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız” der.Asabi insanlar ikiye ayrılır.
    Birinci gruptakiler asabi olduklarını kabul edenler, asabiyetlerini başkalarına yüklemeyenler, asabi olma
    sorumluluğunu üstlenenler, asabî davranışlarından dolayı insanları ve ortamı suçlamayanlar, asabiyeti bir kusur olarak algılama cesareti gösterenler ve bu kusurlu hâli Yaratıcının mutlak mükemmelliğine bir ayna yapanlar.İkinci gruptakiler ise eksik ve kusurlu olmayı bir eksiklik ve kusurluluk olarak kabûl ettikleri için mükemmel olmaya çalışan, asabiyeti bir eksiklik olarak addedip kabul etmeyenler, kabul etmedikleri için de olmadıklarını iddia edenler,hatta saklayanlar, asabî davranışları için başkalarını suçlayanlar, bir türlü ben hatalıyım demeyenler.Said Nursî’nin asabiyetinin çekiciliği birinci grupta yer almasından kaynaklanıyor ve gerçekten onun asabiyeti de,kuru ağaçların yandığında ışık ve ısıya dönüşmesi gibi, bizim kalbimizde ısıya ve nura dönüşüyor.Said Nursî’yi “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebildiği için çok seviyorum ve böyle diyebilme cesareti ve güveni olduğu için de Said Nursî bende uyandırabiliyor.