• Mitokondriyal havva'dan bu yana kaçıncı ayrıksı yazılışımız. Şehirler düşmüş, okyanus tabanlarında yarıklar oluşmuş bana ne! Arkaik bir kentin mozaiginde buluşsaydık sevişir miydik? Köklerimiz nerede sarılacak birbirine? Annemin rahmine düştüğüm gündendir, annenin rahminden düşmeni bekliyorum. Cehaletimi hoş gör ve utangaçlığımı. Yangında saçını tarayan orospulara da selam olsun. Tiyatral bir harmoninin rol yapmayan sevdalıları!


    Esmer başlayıp sarışın biten kadınlar, güzelliği zekâsının ötesine geçenler, şiirlerimde noksansız yer edinenler... güzeldiniz...gerçekten.


    Bir sıcak ekmek buğusunda kayboldum. Ve anladım ki yeni bir varlık sahasındayım vücuduma dökülen sudan.

    Ve uğurlanırken fonda çalan şarkı şehrin öte yakasından yankılanıyordu:

    - Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli

    Mehmet Ali IŞIK
  • 176 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ikigai/Héctor García & Francesc Miralles Kitap Yorumu
    Puanım: 5/5
    Ikigai:"Hep meşgul kalarak mutlu olma." Fransızca'da buna Raison D'etre denir, bazı insanlar ikigailerini bulmuşken diğerleri hâlâ aramaktadır. Oysaki bu bizim içimizde yaşar diyor Héctor García & Francesc Miralles.

    Kitaptaki anlatılmak istenilen en büyük amaç, aslında yaşama amacımızın bu ikigailere bağlı olduğunu ve eğer onu bulursak da bir daha bırakmamamız gerektiğini söylüyor. Dünyanın en yaşlı insanları Japonya'da bulunmaktaymış, erkekler 85 yıl, kadınlar ise 87.5 yıl yaşarmış genellikle. Tabii bu genel bir veri çünkü 2016 yılının Eylül ayında alınan sonuçlara göre bir milyon insan arasından yüz yaşını geçmiş 520'den fazla insan varmış.

    Bu insanların röportajlarını okurken kendimle ilgili çoğu şeyi fark etmekle kalmadım, aynı zamanda yapılması gereken şeyleri de fark ettim. Ikigai'nin illa ki önemli bir şey olmasına gerek yok, bulaşık yıkamak bile sizin ikiaginiz olabilir. Ikigailerin sizi mutlu etmesi gerekir. Bu şarkı söylemek, dans etmek ya da örgü örmek bile olabilir.

    Ben de, kendi içimde farkındalık yaratan bir kitap oldu. Siz de ikigainizi bulmak istiyor ve mutlu yaşamak istiyorsanız bu kitabı alın ve okuyun derim, yardımı çok dokunacaktır.

    Bu yazımı, Ogimi'de ki Yanbaru Ormanı'na ait olan bunagaya heykelinin üzerinde yazan yazıyı sizlerle paylaşarak bitiriyorum:

    En Uzun Ömürlü İnsanların Yaşadığı Kasabadan Bir Bildirge

    80 yaşında hâlâ bir çocuğum.
    Seni 90'da görmeye geldiğimde,
    100 yaşında olana kadar bekle.
    Ne kadar yaşlıysak o kadar güçlüyüz.
    Yaşlanmak çocuklarımıza yük olmak değildir;
    Uzun yaşam ve sağlık arıyorsan,
    Köyümüze hoş geldin.
    Burada doğayla kutsanacaksın,
    Ve uzun yaşamın sırlarını birlikte keşfedeceğiz.
    23 Nisan 1993, Ogimi Büyükler Kulübü Federasyonu
  • Bir Fahişenin Ninnileri

    Dokuz yaşındayken öldü ruhumdaki kız çocuğu; dokuz yaşında kadın oldum ben.Şimdi otuz yaşındayım ve bildiğim oyunları sayayım size; bir bıçağın gölgesine bakarak makyaj yapmak, zengin ve zengin olduğu kadar görgüsüz, görgüsüz olduğu kadar puşt, puşt olduğu kadar bir kadının gözlerine bir kez olsun içtenlikli bakamayan hödük adamlarla sevişip, o adamların yalnızca çüklerini değil, cüzdanlarını da boşaltarak birçok evsiz çocuğu doyurmak ve gökyüzüyle gece üçten sonra dans ederek konuşmak...

    Evet, ben bir fahişeyim ve bunlar da benim oyunlarım; memnun kalmadınız mı efendim? Fahişelik dışında becerilerim de var benim; meyhanede şarkı söylemek, sokak kedilerine masal anlatmak, ölü dillerden birinde, mezbahalardaki kuzularla, danalarla, domuzlarla dertleşmek gibi…

    Bir domuz, canı alındı alınacakken ne fısıldadı bana biliyor musunuz? "Sarılacağım tek insan sendin, keşke sana sarılabilseydim..." Egolarınızla, kibirlerinizle, bencilliklerinizle iyi geçinmeye, övünmeye devam ediniz lütfen; size bakınca bir boşluk gördüğüm için, nasıl kadın olduğumu anlatacağım bitimsiz bir boşluğa...

    Ben ilk kez dokuz yaşımda yastığıma boya kalemleriyle belli belirsiz bir ev resmi yaptım ve resmin üzerine şunu yazdım; "bu evde hiçbir erkek hiç bir kadına fenalık yapmıyor..." "Şiddete uğramışsındır" diyeceksiniz, "tecavüz etmişlerdir sana" diyeceksiniz, "kabuslarla uyanıyorsundur" diyeceksiniz...
    Yanılıyorsunuz maalesef; bana ilk kez dokuz yaşında değil, on iki yaşında tecavüz ettiler, tamam mı! Dokuz yaşında anneme tecavüz edildiğini gördüm. Babamdı bunu yapan. Annem korkudan sesini bile çıkartamıyordu ve ben çığlık çığlığa kalmıştım, "bırak kadını!" diye. "O senin annen " dedi babam öfkeyle, "o benim helalim" dedi, "defol git odana!" dedi.
    İlk kez kendi başıma süt ısıtıp içtim o gece ve süt birdenbire pembeleşti. Anladım ki annemin kanı başka bir boyuttan süte süzülmüştü ve annemden çok benim canım yanıyordu süt içerken...

    On ikinci yaş, becerilmek için erken bir yaş bence de; hiç olmazsa on beş, on altı felan olmalıydım! Bana tecavüz eden adam, yaşımdan büyük gösterdiğimi söyledi zaten! Benim de istekli olduğumu beyan etti ve bir de bütün sapıklar gibi iyi halden indirim aldı pişman olduğunu belirtirken ağlayarak...
    Meyhanede şarkı söylüyorum her gece ve kapanış şarkım bir çocukluk ezgisi.

    Erik ağacı, erik ağacı
    Eğme dallarını
    Daha şarkılar söyleyeceğiz
    Sil gözyaşlarını...

    Ben yazdım, ben besteledim bu şarkıyı ve bu bölümü söylerken gözlerim doluyor. Ayık olan da, sarhoş olan da aynı tepkiyi veriyor; "noluyo lan!" Susuyorum ben karşımdaki hödüklere, üzerimdeki hödüklere, "bu kadın fahişe, cehennemde yanacak" diyen kadınlara, genç kızlara, kız çocuklarına. Susuyorum beni anlamayanlara ve Erik Ağacı`nı mırıldanıyorum içimden...

    Erik ağacı, erik ağacı
    Canın yanmayacak
    Baltayı kovdum ormanımızdan
    Sana kıymayacak...

    Likör yapmayı öğrendim, kukla oynatmayı ve bilezik bozdurmayı. Birçok bileziğim oldu ve hepsini bozdurdum. Bir bilezik niye bozdurulur; bazen ameliyat olması gereken barınaktaki bir köpek için, bazen evden atılmış bir travesti için, bazen gökyüzüyle benimle bir dans eden bir deli için. Fahişeliğimi hoş göstermek gibi bir çabam yok; can`dan gelip, can`a gidenim. Ya siz? Siz nesiniz?

    Boşaldıktan sonra milliyetçiliğin değerini anlatanlar mı dersiniz, Marksizmdem bahsedenler mi dersiniz, "emekçisin sen, ama bilinçli değilsin" diyenler mi dersiniz, "kadınlar kocalarını hoş tutmuyor bacım, yoksa yaptığım dinen caiz değil" diyenler mi dersiniz...

    Erik ağacı, erik ağacı
    Kıştan korkma sakın
    Seni içime alacağım ben
    Baharlar çok yakın...

    Bir erik ağacıyla sesleniyorum geceleri gökyüzüne; gökyüzü küçülüyor ve yanı başıma geliyor. Dans ediyor benimle. "Gece üçten sonra hiç kimsenin umurunda değilim" diyor bana kederle. Evsiz çocuklar, travestiler, deliler; -ailem olur kendileri-, gülümsüyorlar gökyüzüne; "biz en çok gece üçten sonra seyrediyoruz seni" diyorlar. Gökyüzü dansa kaldırıyor beni; hep beraber dans ediyoruz biz incitilenler. "Ben de çok incitildim" diyor gökyüzü. Siz hiç gökyüzünün yaşlarını sildiniz mi mendilinizle...

    Dokuz yaşındayken öldü ruhumdaki kız çocuğu; ah, nasıl bir sızıydı onu bir erik ağacına karşı toprağa vermek, otuz yaşındaki bir fahişenin gökyüzüne doğru mırıldandığı ninnileriyle...

    Ergür Altan
  • SUYUN AYAK SESİ

    Annemin sessiz geceleri için!

    Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi

    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.

    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.

    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.

    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.

    Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.

    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?

    Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.

    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.

    Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.

    Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.

    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.

    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü;
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.

    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.

    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.

    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi ,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.

    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.

    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    Yaşam bir tabak yıkamaktır.

    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları?

    Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.

    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.

    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.

    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.

    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.

    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.

    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.
    Sohrab Sepehri
  • Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
    Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
    Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
    Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
    Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
    Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

    Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
    Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

    Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
    Gözümde canlanırdı eşkıya masalları.
    Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
    Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri.
    Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
    Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

    Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
    Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

    Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
    Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
    Bir zamanlar yanımda ağız açamayanlar
    Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
    Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
    En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

    Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
    Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

    Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
    Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
    Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
    Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
    Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
    Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

    Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
    Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

    Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
    Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
    Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
    Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
    Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
    Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

    Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
    Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

    Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
    Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
    Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
    Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
    Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
    Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

    Sen aklıma gelince her şeyler gülümserdi.
    Ağaçlar şarkı söyler, rüzgâr tatlı eserdi.

    Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
    Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
    Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
    İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
    Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
    Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

    Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
    Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.
    Sabahattin Ali
    Sayfa 61 - 62 (1934)
  • Biri, takvimin ilk yaprağını koparıyor.
    Biri, ‘hoş geldin yeni yıl’ diyor.
    Biri, bir sigara yakıyor, çayını yudumluyor.
    Biri, sınır ötesinde,
    Biri, sınır berisinde, sinir harbinde.
    Biri ,bombalıyor.
    Biri, savaş diyor başka bir şey demiyor.
    Biri, Barış diyor, sesine ses arıyor.
    Biri, denemiş ve yanılmış.
    Biri, yalan söylüyor.
    Biri, zembereği kırık bir saat gibi.
    Biri, bir sevda şarkısı gibi direniyor.
    Biri, çok üşüyor.
    Biri, fazla terliyor.
    Biri, mengenede can.
    Biri, işkencede dişlerini sıkıyor.
    Biri, açlık grevinde yatıyor.
    Biri, zindan duvarına bir çizgi daha çekiyor.
    Biri, çok kırgın, öfkelenmiş, dertlidir.
    Biri, çiçekleri suluyor, kuşlara yem veriyor.
    Biri, yeni yılda sana bir armağan vermek istiyor.
    Biri, zaten senin bir armağan olduğunu düşünüyor.
    Biri, uçmak istiyor, konmak istiyor.
    Biri, kanat istiyor senden.
    Biri, bir yangının korlarını söndürmeye çalışıyor.
    Biri, çığlığına yanıt bekliyor.
    Biri, ateşe ve rüzgara dair olmak istiyor.
    Biri, hiç yürünmemiş yol oluyor.
    Biri, iş arıyor, ekmek derdinde.
    Biri, taksit ödüyor.
    Biri, film izliyor, kazak örüyor.
    Biri, zile basıyor.
    Biri, kapıyı açıyor, gülümsüyor.
    Biri, treni kaçırıyor, çok dalgın.
    Biri, birini anıyor.
    Biri, kanamalı bir hasta, kötüye gidiyor.
    Biri, seni seviyor, çok seviyor.
    Biri, şükrediyor.
    Biri, küfrediyor.
    Biri, gidiyor ve dönmüyor.
    Biri, ağlıyor, ağıt yakıyor.
    Biri, sevdanın deli ırmağı.
    Biri, yağmur sesi ve şarap.
    Biri, düş ufkunun ötelerinde.
    Biri, hesap soruyor, yanıt arıyor..
    Biri, uzun bir cümleye başlıyor.
    Biri, birine sımsıkı sarılıyor.
    Biri, öpüldükçe güzelleşiyor.
    Biri, şarkı dinliyor, şiir okuyor.
    Biri, ‘öteki’ne bozuluyor.
    Biri, gazete okuyor.
    Biri, hayatı sorguluyor.
    Biri, aç, eli boş, boynu bükük.
    Biri, kimliksiz.
    Biri, görmeyen göz, duymayan kulak.
    Biri, söylemeyen dil.
    Biri, dardadır şimdi.
    Biri, yorgun bedeninde bir yangın.
    Biri, kapılarını zorluyor umudun.
    Biri, kendi dar anlamını aşan bir yoğunluk içinde.
    Biri, hani şu ayrılık diye bilinen yara.
    Biri, ölüyor ‘Hoşça kal hayat’ diyor
    Biri, doğuyor, dünyaya ‘merhaba’ diyor.
    Biri, ‘bu ne biçim yazı’ diyor.
    Biri, size yeni yılda güzellikler diliyor.
    Hayat devam ediyor…

    - A.Hicri İzgören -
  • Bu yazı Hürriyet'te köşe yazarı Kanat Atkaya'dan...
    daha güzel bir inceleme olmazdı sanırım, eski musikimiz hep hikayeleri ile bizlere dolu dolu mesajlar bırakıyor, aramasını bilene

    http://www.hurriyet.com.tr/...-niye-yazdi-23261635

    Kimseye Etmem Şikâyet’i İhsan Hanım niye yazdı?
    12 Mayıs 2013

    O güzel şarkı başladığında aklına Sadri Alışık düşen kuşaktanım. 1980’lerin efsane televizyon dizisi ‘Kartallar Yüksek Uçar’da Banazlı İsmail rolünde döktürmekteydi büyük usta (ne zaman döktürmedi ki zaten?) ve “Kimseye Etmem Şikâyet”i dinleyenin ruhuna mıhlayacak güzellikte okuyordu.

    Aradan yıllar geçti; bir banka reklamında ıssız adada Beyazıt Öztürk’ün yüksek finans bilincine sahip çocuğu olarak beliren ufaklık söylüyor şimdilerde: “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime; titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime, baba!”
    Peki... Karamsar, kırık, mutluluğu ve hayatı ıskalamanın pişmanlığını yansıtan bu şarkının, daha doğrusu bu sözlerin sahibinin gerçek hikâyesini bilir misiniz? Ben de bir kitap sayesinde yeni öğrendim.
    Şişli Kaymakamı Mehmet Öklü, şarkının sözlerinin sahibi İhsan Raif Hanım’ın hayat hikâyesini araştırıp kitaplaştırmış.
    İhsan Raif Hanım, 1877’de “Osmanlı eliti” bir ailenin çocuğu olarak doğuyor. Babası Köse Mehmed Raif Paşa, İkinci Abdülhamid döneminde valilik ve bakanlık yapmış, “Saray”ın gözde isimlerinden.
    Nişantaşı’nda, Rumeli Caddesi’nde hâlâ duran Taş Konak’ta yaşayan İhsan Raif’in edebiyata, öğrenmeye yeteneği ve geleceğe yönelik heyecanı ve umutları vardır.
    Aralarında Rıza Tevfik’in de bulunduğu hocalarından iyi bir eğitim almıştır. Babası, İhsan Raif ve diğer çocuklarının eğitimlerinin saltanat mensuplarıyla denk olmasına dikkat etmektedir.
    “Kimseye Etmem Şikâyet”i yazmasına yol açacak “talihsiz hadise” İhsan Raif 13 yaşındayken Taş Konak’ta yaşanır.
    Odasında kardeşi Belkıs’la oynarken bir gürültü kopar. Kapı açılır ve içeri hayatında hiç görmediği bir adam dalar. İhsan Raif’in hatıralarında “Arap Bacıların komplosu” olarak anacağı olayda içeri dalan ve İhsan’ı kaçırmaya kalkışan adam Reji memuru Mehmet Ali’dir.
    Hiçbir temas olmaz, Mehmet Ali korkar ve kaçar ancak İhsan Raif’in “adı kirlenmiştir”.
    Babası, İhsan Raif’in ve diğer aile fertlerinin ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmaz ve 13 yaşındaki kızını “o hain Mehmet Ali’yle” evlendirir ve İzmir’e bir sürgün havasında yollar.
    1890’da, 14 sene dönemeyeceği İstanbul’a veda ederken içinde ailesinden, çocukluk masumiyetinden, çok sevdiği İstanbul’dan, hem de hiç sevmediği kocaman bir adamın karısı olarak ayrılırken yazar İhsan Raif o şiiri:
    “Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
    Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime
    Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş korkarım ikbalime
    Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime...”
    Ancak 27 yaşında 3 çocuk annesi bir genç kadın olarak döner İzmir’den. Bir süre sonra çapkınlıklarıyla bezdiren hayırsız kocadan boşanmasına izin çıkar.
    İkinci evliliği bir gün sürer. Zorla elini öptürmek isteyen ikinci eşi hemen boşar.
    İlk ve tek büyük aşkı, entelektüel, yazar-çizer Şahabettin Süleyman ile üçüncü evliliğini yapar. Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Ruşen Eşref’ten Fazıl Ahmet’e entelektüel bir çevresi vardır. Şair olarak kabul, ilgi ve takdir görür.
    “Fecr-i Âti”ci eşi Şahabettin Süleyman’ın bir Avrupa seyahatinde beklenmedik şekilde ölmesi tekrar karanlığa gömülmesine yol açsa da yas döneminde yanında duran bir Fransız’la (Bell) dördüncü evliliğini yapar. Bell, İhsan Raif Hanım’a aşkından dinini değiştirse de pek hoş karşılanmaz son evliliği.
    Milli Mücadele’nin ateşli destekçilerinden İhsan Raif Hanım, 1926’da, henüz 49 yaşındayken ölür.
    “Kimseye Etmem Şikâyet”in güftesinin İhsan Raif Hanım’a ait olduğu kesin. Mehmet Öklü, bestenin de ona ait olabileceğini yazıyor ancak güvenilir pek çok kaynak bu nihavent bestenin Kemani Serkis Efendi’nin bestesi olduğunu yazıyor.
    Bu güzel şarkıyı bir daha dinlediğinizde, aklınıza İhsan Raif Hanım’ın acı/tatlı, iniş/yokuş hayatını da düşünün isterim.
    İyi pazarlar.

    (Kimseye Etmem Şikâyet, Mehmet Öklü, Doğan Kitap, 2013)


    https://www.youtube.com/watch?v=HDIBU25z6X4