• "insan gülüşüyle terbiyesini, güldüğü şeyle seviyesini gösterir "diyordu
    Mevlana Celaleddin-i Rumi
  • Bazı araştırmacıların ve dönemin tanıklarınun şu bazı tespitleri l 940'lı yıllann ilk yansında halkın durumunu ifade etmesi açısından önemlidir: "II. Dünya Savaşı boyunca ülke içinde uygulanan siyasanın olumsuz sonuçları da olmuştur. Öylesine ki, bir dönem için "ihtikar", "harp zengini", "yok­sulluk" sözcükleri denilince, akla gelen şey CHP'ydi"20. "Karaborsa ile mü­cadele hoş, fakat boş bir laftan başka bir şey değildi. Karaborsayla mücadele için görevli olanlar büyük rüşvetle susturuluyorlar, buna mukabil beş on ku­ruşluk ihtikar yapanlann dükkanları kapatılıyor, hapislere atılıyorlardı"21. "İşsizlik açlık ve sefalet Türk halkını korkunç bir surette tehdit ediyor,ve­rimsiz, kısır ve donmuş bir devletçilik memleketin geleceğine umutla bakmak imkanlarını ortadan kaldırmış bulunuyordu. Tek partili diktatoryal bir idare­nin jandarma vasıtası ile köylü üzerindeki baskısı tarif edilmez bir hürriyet­sizlik ve dehşet derecesine çıkmıştı. Atatürk'ün, memleketin efendisi olarak gösterdiği köylü, jandarma ve tahsildardan, yol ve tarım ürünleri vergilerin­den sızlanıyor, feryat ediyordu. Memleketin efendisi, altı liralık yol vergisini veremediği için kendisini günlerce yollarda veya madenlerde çalıştıran, ye­tiştirdiği ürünü vergi adı altında keyfi ölçülerle elinden alan bir terör reji­mine artık kendi devleti gözüyle bakamaz olmuştu. Çay, şeker, gaz ve bez gibi mübrem ihtiyaçlarını sağlayamayan halk arasında ölülerini toprağa ke­fensiz gömenler bile vardı. Vatandaşın sebep gösterilmeden polisçe tutukla­nabildiği bir düzende devlet koruyucu değil, kahredici bir kuvvet halindeydi. Hükümetin bir emriyle kapatılan gazeteler memleket işleri hakkında eleşti­rici yazı yazamıyor ve kısaca, Türk halkı "devlet zorbalığıyla"22 karşı kar­şıya gelmiş bulunuyordu"23. "Zeytinyağı piyasasını inhisar alan bakan mı istersiniz; karaborsacıları koruyan vali, umum müdür vs. mi istersiniz, o de­virde bunların her köşe başında size sırıttıklarını görebilirdiniz. Bu yüzden memlekete öylesine bir ekonomik buhran içine düşmüştü ki, bir lokma has ekmekten, bir avuç şekerden tutun da bir kilo çiviye kadar bütün zaruri ha­vayiç altın pahasına elde edilebilir lüks maddeler sırasına girmiş ve geçim sıkıntısı harp halinde bulunan memleketlerde bile görülmeyen bir vahamet arz etmeye başlamıştı. Hükümet başkanı zavallı Refik Saydam her ne ka­dar bir "İaşe Teşkilatı" kurmak ve birkaç madde üzerinde tayınlamaya, ya da vesikaya bağlama usullerini uygulamaya teşebbüs etmiş ise de, bu teşeb­büsünü halkın şikayetleri ve direnmeleri yüzünden yürütmeye imkan bula­mamanın acısıyla bir kalp sektesine uğrayarak ölüp gitmiştir. Bu şikayetle­rin, bu direnmelerin nasıl isyanımsı bir şekil aldığını, İstanbul'da geçirdiğim birkaç ay içinde pek yakından müşahede ettim: Her meslekten, her sınıftan kime rastladımsa hemen hepsi, hükümet ve dolayısıyla İsmet Paşa aleyhine ateş püskürüyordu ve bu hal beni adeta telaşa düşürmüştü"24


    20 Yetkin, Türkiye'de Tek Parti Yönetimi, s. 182,183
    21 Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s. 24
    22 Gedik, Hakkı, "CHP'nin ve Şefinin Tarihçesi", Son Havadis, 26 Eylüll965
    23 Burçak, Türkiye'de Demokrasiye Geçiş, s. 26
    24 Karaosmanoğlu, Y. Kadri, "Politikada 45 Yıl", s. 159
  • KURTASÎ YA PİRTÛKÊ - KİTABİN ÖZETİ

    QEDRÎ CEMÎLPAŞA-DOZA KURDİSTAN

    BAŞLANGIÇ
    ✔Kurd milleti, milattan 2000 sene evvel Küçük Asya'nın doğu yamaçlarında devlet kurarak nüfuzlarının şarkta Hindistan hududuna, cenupta Basra Körfezi'ne ve Umman Denizi'ne kadar uzanmış olduğunu tarih bize bildirmektedir.
    ✔Îsa'dan takriben 10.000 sene evvel yapılan umumi göçte iskandinavya'dan Güneye İndu-avrupayi (Arî) ırkının bir cüzü olan Kurdler Ararat dağına gelmişlerdi. Kurdler milattan 4000 sene evvel bu geniş ülkeye yayılmış. O tarihte bu geniş ülkenin lisanı Kurdçe, resmi dini de Zerdeşt dini idi.
    ✔İlk Kurd padişahını adı Tosa diğer adıyla Diyakos idi. M.Ö 1808 de Afganîstanın Belh şehrinde padişahlık etmiştir.
    ✔M.Ö 9 yy.da Keykubad bütün Kurdleri birleştirerek Med İmparatorluğunu kurmuştu.
    ✔Keykubad'ın torunu Keyaksar Asur hükümetini yıkarak Ninivayı ele geçirdi.
    ✔Kutiler; Subari, Huri, Lolo, Kasi adıyla 4 kabileye ayrılır.
    ✔Huriler M.Ö 2000 de Amed'de yaşamışlardır.
    ✔Lolo ve Kasiler mö 2000de Akadları yenerek Babilde 700 sene hüküm süren Kurdîvan devletini kurmuşlardır. Mö 600de Küçük Asyaya(Anadolu) geldiler. Yani Kurdler Küçük Asyada ilk devlet kuran millettir.
    ✔İlk önce Dîyarbekir, Amed namı ile yad edilirdi. Amed: Kurdçe, Medlere ait anlamına gelir.
    ✔Huriler Subarilerle hemırktır.
    Hazreti Merduh-Tarihi Merduh kitabında gösterir ki Lolo, Kuti, Kasi, Huri namındaki milletler Zagros Dağı Kurdlerindendirler. Bunlar Sümer, Elam, Akad hükümetleri ile hemasır olup onlarla harpler yapmışlar.


    KURDISTAN COĞRAFYASI
    ✔Türk hükümetine göre Kurdler dağlı Türkler, İran'a göre ise Kurdler İranidirler.
    ✔1914-18 harbinde Türklerin yaptığı Ermeni katliamında Kurdlerin sakladığı Ermeni sayısı 60 bini gösteriyor.
    ✔Kurd edipler Kurdleri göçebe halinden kurtarmağa çalışıyor, kendilerini araziye bağlayarak medeni hayata alıştırmak istiyorlardı.
    ✔Ereb Şemo'nun Şanın Yolu kitabı İttihad-ı Sovyet memleketinde neşredilen ilk Kurdçe romandır.
    ✔Azerbaycan Meclis-i İlmi'sinde bir Kurd kısmı vardır. Leningırat İlmi Meclisi'nin Kurd Kısmı Qanadê Kurdo reisliğiyle sekiz Kurd ulemasından müteşekkildir. Bu ilmi meclis otuz seneden beri ulema ve mütehassıslar yetiştirmekte ve Kurdçe neşriyat yapmaktadır.
    ✔Birinci Dünya Harbinde Kurdler, Wilson Prensipleri ile aldatıldılar.
    ✔Her uyanık millet gibi Kurdlerin de birinci gayesi, her şeyden, hatta ekmek ve sudan evvel milli mevcudiyetlerini belirten lisanlarını saldırılardan korumaktir.





    KURD MİLLETİNİN GEÇEN 60 SENE ZARFINDAKİ SİYASİ CİDALINA AİT HATIRAM
    ✔Türkçe konuşanların imtiyazlı bir sınıf teşkil ettiğini gören bazı kimseler Türkçe konuşmakta bir fayda görmekte idiler.
    ✔İslamiyette kavmiyet olmaz, Elhamdülillah hepimiz karaların ve denizlerin Hakanının kulu olmak mutluluğu bize kafidir. Eşitlik ve adaletle hükmeden halifeye itaat farzdır. Lakin ahaliyi Türkçe konuşmaya zorlarsa aykırı bir bir yol tutmuş olur ki dinen böyle bir hükümete karşı durmak farzdır.
    ✔ Bahusus (özellikle) Nur talebeleri Üstadı meşhur Molla Said in (Bediüzzaman Said Nursi'nin) yakışıklı, babayiğit tavrı ile Kurdlere mahsus giydiği şal u şepik elbisesi ve kolhoz (başlığı), desmalı (mendili) ile başı yükseklerde dolaşmasını temaşadan pek çok zevklenirdim.
    ✔ Gedikpaşa Mahallesi'nde Kurd Terakki ve teavün Cemiyeti merkezini açmışlardır. Maalesef bu cemiyet çok devam edemedi. Çünkü kendisini Kürdistan'ın manevi babası ve tarikat şeyhlerinin başında gören Seyîd Abdulkadir Efendi merhum ile Bedirhanilerin anlaşamamazlığı ile de bu suretle nihayete ermiş oldu.
    ✔ Halil hayali Kurd milletinin her cihetten mahrumiyetini görerek Kurd lisanının Sarf ve Nahvini ve sözlüğünü meydana getirmişti. O tarihlerde Ziya Gökalp ile birlikte Kurdçe'nin sarf ve nahvini kaleme almışlar.
    ✔ "Genç Türk" hükümeti Türkçülük ve turancılığı devletin şuuru yapmış, İslam unsurlarının öğündükleri Osmanlılık, Türkçülük şekline çevrilmişti. İşte bu nedenle kendilerini mazlum vaziyette gören Araplar, Arnavutlar, Kurdler de milli teşekküller meydana getirdiler. Araplar müntediül Edebî, Arnavutlar Başkim, Kurdler de Hevî cemiyetini tesis etmişlerdi.
    ✔ Turancılıkta o kadar taassup gösteriyorlardı ki din lisanı Arapça ve Kuran'ın Arapça gelmiş olmasına rağmen ve kendilerinden adetce 5 10 kat fazla olan Arapları da türkleştirmek isteğimi istemek gafletini gösteriyorlardı.
    ✔ 1911 senesinde Halil hayali Bey'in bizleri teşvik etmesiyle bir Kurd Talebe Cemiyetinin tesisini kararlaştırdık. Tüzüğünü tanzim ettikten sonra resmen hükümetten lazım gelen ruhsatı alarak Hêvînîn teşekkülünü ilan ettik.
    ✔Mösyö Cak Ermeniler'in Kurdler aleyhine yaptıkları propagandaların tesiri ile Kurdleri o kadar vahşi bir dağ adamı olarak işitmiş olacak ki hayretini gidermek için beni görmeye geldi. Kendisi gibi tertemiz bir beyefendi ile karşılaşınca yanlış bir fikirle aldatıldığına itiraz etti ve özür diledi.


    HÊVÎ CEMIYETİ’NİN MİLLİ SAHADA HİZMETLERİ
    ✔Hêvî, Kurd milletinde milli duyguları, Kurd mefkuresini uyandırmak ve kültürüne çalışmak gayesini gütmekteydi.
    ✔Rus Kazakları, ellerindeki iki bin metre uzaklığındaki hedefe isabet ettirebilecek uzun menzilli tüfekle yanlarında asılı bulunan "bir vuruşta deveyi ikiye böler" tabirine misal olacak şekilde keskin meşhur Kazak palalarına mukabil, vallı Kurdlerin elinde en uzun menzili bin metreyi aşmayan ve her patlayışta soba borusu dumanı gibi bir duman çıkaran dokuz ateşli mavzer tüfeği ile sanki tenekeden yapılmış gibi ince hafif kılıçlar vardı. Bu gayr-ı müsavi [eşit olmayan] silahlara rağmen yine her çarpışmada Kurdler, Rus Kazaklarına muvaffakiyetle mukavemet etmekte, bazen de tefevvuk etmekte [üstün gelmekte] idiler. İaşeden mahrum, cephane noksanı pek nakıs [eksik] bir surette ikmal edilen Kurd Aşair Alayları, harbin müşküllerine [zorluklarına] nasıl dayandıklarına hâlâ akıl erdiremiyorum.
    ✔Türkiye hükümeti 'Ruslar sizi katliam eder' bahanesi ile Rusların işgal ettikleri yerler ahalisini Rus gelmeden evvel yerlerinden çıkararak tehcire tabi tutmakla, kışın dondurucu, şiddetli soğukluğunda bunları mahvetmek istiyordu. Vesait-i nakliyeden [ulaşım araçlarından] mahrum ahali, Türklerin icbarı [zorlaması] ile süm- mettedarik [hazırlıksızca] elde bulunan çok mahdut vesaitle hiçbir erzak taşımaya imkânları olmadan yola çıkarılıyor ve bu yolcu kafilelerini daha ziyade perişan ve mahvetmek için durdurmadan mütemadiyen garbe doğru harekete icbar ediyordu. Maksatları, tüfek kullanmadan bu kafileleri imha etmekti. Bundan dolayı Abdülmecit Bey'in harpte hizmeti, yararlığı görülmüş, askerî Hamidiye Alayi'nda miralay olduğuna ehemmiyet verilmiyerek, bir jandarma çavuşu kendisini tazyik ediyordu. Ben bu halden çok müteessir oldum. Zemini müsait bularak Türk hükümetinin zulmünden ve milletimizi mahvetmek istediğinden bahsi açtim. Mübahasamız [sohbetimiz] esnasında Abdülmecit Bey "Ahhh" dedi. "Allah belamı versin, harbin bidayetinde Ruslar bana adam gönderdiler. 'Ne istersen rütbe, mal vereceğiz bizimle ol' dediler. Ben, alçak Ittihat ve Terakki hükümetinin bir İslam hükümeti olduğunu düşünerek 'halifeye ihanet nasıl olur' diyerek kendilerine cevab-i red verdim. Sonradan bu alçak hükümetin hakkımızda ne hayın olduğunu anladım, amma iş işten geçti.
    ✔Ittihat ve Terakki hükümeti yaptığı Tehcir Kanunu ile ölümden kurtulan Kurdleri Anadolu'ya, garbe nakil ve orada vilayetlere tevzi ederek [dağıtarak] Kürdistan'ı her ne şekilde olursa olsun Kurdlerden boşaltmak, yerlerine Türk getirip yerleştirmek istiyordu ki, artik bir daha "Kurd davası vardır" denilemez hale gelsin.
    ✔Erzurum cephesi bozgunundan sonra alayımız Karadeniz havalisinde faaliyette bulunan Pontusçu Rum çetelerinin takibine gönderildi. Bir müddet bu çetelerle uğraştık. Rusların Çar hükü- metinden kuvvet alan çeteler, Karadeniz sahilindeki eski Pontus hükümetini yeniden kurmak istiyorlardı. Bu esnada bazı Türk zabitlerinin vahşetini gösteren bir vak'ayı okuyucularıma anlatmak isterim.
    Süvari bölüğümüz, çetelerin takibine memur hareket kumandanı Çarşamba Ahz-i Asker [Asker Alma] Şube Reisi Şükrü Bey'in emrine verilmişti. Bir müddet Çarşamba ve Samsun taraflarında dolaştıktan sonra Ayı Tepesi namı ile tanınan sarp bir mahalde yerleşmiş Pontusçu çetelerini, başka kuvvetlerin de iştirakiyle muhasara etmeğe gidiyordu. Hareket kumandanı Şükrü Bey, yolumuzda bulunan Rum köylerinde tarama yaptırıyor, 15-16 yaşlarında ve daha küçük yaşta bulunan çocukları toplatıyordu. Bu toplanan 20 kadar çocuğu askerî kuvveti ile beraber getirerek Ayı Tepesi'ne yakın deredeki kulübeye koydu. Bir müddet bana, bunları gidip sonra öldürmemi emretti. Muharebe esnasında askerî emre itaatsizliğin cezasının pek ağır olduğunu bildiğim halde fazileti her kaygidan üstün gören Kurd damarım tuttu, bu cinayeti yapmaktan beni menetti. "Ben bu iși yapamam" dedim, "çetelerle harbe hazırım, lakin bu çocukları öldüremem" diye cevap verdim. Hiddeti, gazabı fayda vermedi; ısrarı, şiddetli emri yürümeyince bu işe elverişli diğer birisini göndererek zavallı çocukları birer birer kulübeden çıkartarak öldürttü. İşte bu türk zabiti tarafından insaniyet ve Medeniyete aykırı yapılan şahidi olduğum yüz karartıcı bir hadise.
    ✔ Amed'de Hêvî Cemiyeti mensupları gençlerin teşebbüsü ile 1918 tarihinde Kurd Tealî Cemiyeti ismi ile bir cemiyet tesis edildi.
    ✔Mistefa Kemal Amed şubesine yazdığı bir yazıda, ecnebi istilasına uğrayan memleketi düşmandan temizledikten sonra, Kurd kardeşlerinin milli haklarına riayetkâr olacağını bildiriyordu.
    ✔ Muzafferyetten sonra da Kurd milletinin hukukuna riayet değil, mevcudiyeti bile inkar edilmek suretiyle ahde vefasızlık gösterildi.
    ✔Mondros Mütarekesi'yle harp nihayetlenince Istanbul'da bulunan Kurd vatanseverleri, Kürdistan'ın hukuk-u milliyesini [milli haklarını] elde etmek amacı ile Kürdistan Teâli Cemiyeti namıyla bir siyasi cemiyet tesis etmişlerdi. Bu cemiyetin müessisi bulunan Bediüzzaman Molla Said, Müküslü Hamza, Motkili Halil Hayalî Beyler faaliyete geçerek cemiyete aza kaydetmekte idiler.
    ✔Amerikan komiserinin Kürdistan'ın büyük bir kısmını içine alan bir Ermenistan teşkiline karar verildiğini söylemesi üzerine Bediüzzaman cevaben, "Kürdistan eğer deniz sahilinde olsa idi diritnavutlarınızla [deniz zırhlılarınızla] belki bu kararı tatbik ede- bilirdiniz. Fakat Kürdistan dağlarına diritnavutlarınız çıkamaz. Bu kararınız da tatbik edilemez" demişti.
    ✔Aide Toi, Dieu Taidra
    Sen kendine yardımcı ol, Allah da sana yardım eder.
    ✔ Sevr Anlaşması'nda Kürdistan faslının 62. 63. 64. maddelerinde Kürdistan hududu tayin edilmiş.

    ✔Madde 62:
    Işbu muahedenin mevkii meriyete vezi tarihinden [yürürlüğe girdiği tarihten] itibaren 6 ay zarfinda Ingiliz, Fransız, Italyan hükümetleri tarafindan tayin edilecek üç azadan mürekkep bir komisyon Istanbul'da toplanarak Kurd unsurunun sakin bulunduğu Fırat'ın şarkında bilahare tayin edilecek Ermenistan hududunun cenubunda [güneyinde] işbu muahedenin 27. maddesinin ikinci ve üçüncü fikralarında gösterilen Türkiye, Suriye beynel nehreyn hudutlarinın şimalindeki [kuzeyindeki] mıntıkada mahalli bir Kurd muhtariyet-i idare planını izhar edecekler. Işbu planin bazı noktalarında komisyon azaları arasında ihtilaf zuhur ederse bu ihtilafi tabi oldukları hükümetlere bildireceklerdir.
    Bu plan Kürdistan muhtariyeti arazisinde bulunan Asurî, Kildanî ve sair irkî ve dinî ekalliyetlerin [azınlıkların] muhafazası hakkında kâfi teminati ihtiva edecektir. Iran hududuna müteallik [yakın] noktadan ihtiyaç hâsıl olursa Ingiltere, Fransa, italya, Iran, Kurd memurlarından mürekkep bir heyet, mahallinde yapacağı tahkikata binaen lazım gelen tadilatı yapacaktır.


    ✔Madde 63: Osmanlı hukumeti 62. maddede zikredilen komisyon tarafindan ittihaz olunacak mukarreratı [alınacak kararları] kendisine tebliğ tarihinden itibaren üç ay zarfinda kabul ve tatbik etmeği şimdiden taahhüt eder.
    ✔Madde 64:
    Işbu muahedenin meriyete [yürürlüğe] konması tarihinden bir sene sonra 62. maddede zikredilen menatık ahalisi, Milletler Cemiyeti'ne müracaat eder ve halkın büyük bir ekseriyeti Türkiye'den müstakil olmak [ayrılmak] isterse, Milletler Cemiyeti de mezkûr [söz konusu] ahalinin istiklale ehil olduğunu kabul et- tiği takdirde, Milletler Cemiyeti'nin bu mıntıkaya ait her türlü hukuk ve mündeiyatından [yetkilerinden] Türkiye'nin feragat etmesi tavsiyesine, Türkiye hükümeti riayet edeceğini şimdiden taahhüt eder. Bu feragatin teferruati müttefik devletlerle Türkiye arasında tanzim olunacak bir mukavele ile tesbit edilir. Bu feragatin vukuu halinde şimdiye kadar Musul vilayeti dâhilinde yaşamakta olan Kurdler, arzuları ile müstahsil Kurd hükümetine iltihak etmek isterlerse müttefik devletler hiçbir vecih ile bunların arzularına muhalefette bulunmıyacaklardır.
    ✔Cemiyetin faal, genç azaları; Kürdistan'da cemiyetin maksatlarını teyid edecek bir fikir cereyanı uyandırmak ve ameli harekette bulunmak üzere 1921 senesinde Ekrem Cemilpaşa ile Müküslü Hamza Bey'i Kürdistan'a göndermişlerdi. Ekrem, Diyarbekir havalisinde gizli olarak çalıştığı esnada evinde misafir olduğu Hevêrkan aşiret reisi Abdülkerim Ali Remo kendisini tutarak Türklere teslim ettiğinden, Ankara İstiklal Muhakemesi'nde [Mahkemesi'ndel muhakemesi yapılmak üzere mevkufen [tutuklu olarak] Ankara'ya gönderildi. Hamza Bey de bu suretle ele geçerek Diyarbekir'de bir süre hapsedilmişti.
    ✔Teşkilat-ı Içtimaiye Cemiyeti, uzunlama olarak üç renkten müteşekkil; yukarıda kırmızı, ortada beyaz üzerinde güneș ve altta yeşil renkli Kurd bayrağının renk ve tesbit ederek milli bayrak olduğunu ilan etti.
    ✔ nutkunda söylediği gibi, Yunanlılarla harbin en şiddetli bir zamanında Samsun'a çıkan bir Ingiliz zabiti, hükümetinin kendisine iki vapur dolusu harp malzemesini hediye gönderdiğini haber vermişti. Îngilizlerin, dost ve müttefiki Yunanlıların Türklere mağlup olmalarını istediklerine bundan daha açık bir delil olamaz.
    ✔Ismet İnönü, bir defasında Diyarbekir Milletvekili Pirinççzade Feyzi Bey'i, diğer defasında Milletvekili Zülfizade Zülfi Bey'i birer Kurd sifatıyla beraberinde götürerek orada, "Biz Kurdler, Türklerle kardeşiz, ayrılmak istemeyiz, aramızda bir fark yoktur" diye söyletmek suretiyle kendilerine, milletlerine karşı tarihî lanete müstahak bir hıyanet yaptırdı.
    ✔Antep harbini yapanların ekserisi Kurdtüler. Antep'in kurtuluşunu ve Gaziantep diye adlanmasını Kurd kahramanlarının cesurane ve fedakarane savaşları temin etmişti. Bu harplerde "Vurun Kurd uşağı namus günüdür" diye medih yolunda çağrılan türküler harpten sonra "Vurun Türk uşağı namus günüdür" şekline çevrilerek, Kürdün hizmet fedakârlığına karşı her vakit olduğu gibi yine nankörlük gösterilmişti.
    ✔Bunlardan vatan şehidi maslup [idam edilen] Dava Vekili Muhammed efendi - Bavê Tujo ki, ona Hacı Ahti diye de isim verilmekte idi- muhakemesi esnasında hâkimin bütün israrlarına rağmen Türkçe ifade vermek istememiş, Kürdistan'da adaletin layıkı ile yerine getirilmesi için muhakemelerin Kurdçe olarak yapılması fikrinde ısrar ettiğinden, nihayet tercüman vasitasıyla ifadesi Kurdçe olarak alınmıştı. Cesur ve milletini çok seven Bavê Tujo, 1925 senesi istiklal Muhakemesinde de sorulan suallere arslanca cevap vermiş- ti. Zalim Türk süngüleri ile çevrili olduğu halde asılırken 'Yaşasın Kürdistan!' diye haykıran kahramanı, Türk askeri bir taraftan asarken diğer taraftan süngü ile yaralamışlardı.

    ŞEYH MAHMUT BERZENCÎ'NÎN MELEKİYETİNİN İLANI
    ✔ 1917 senesinde İngilizler Irak'ı işgal etmişlerdi. Şeyh Mahmut Berzenci'nin hükümdarlık tesisine itiraz etmediler. Fakat sonra İngilizler şeyin nüfuz mıntıkasını kısarak Süleymaniye'ye hasretmek istediler. Şeyh Mahmut İngilizlere karşı isyan ederek 27 Mayıs 1919'da Süleymaniye'den İngilizleri çıkardı. 9 Haziran 1919'da İngiliz Kuvvetleri ile yapılan şiddetli çarpışmada Şeyh İngilizlerin eline düştü İngiliz Mahkemesi Şeyh Mahmut'a idam hükmü verdiyse de onu Hindistan'a Sürgün etti. 1922'de Lozan'da Milletler cemiyetinde Türkler Musul'un kendilerine istemesi istemesi üzerine, İngilizler Şeyh Mahmudu Hindistan'dan Süleymaniye'ye gönderdiler. Şeyh bir hükümet teşkil etti. İngilizlerle anlaşamayan Şeyh onlara karşı ikinci defa isyan etti. İngiliz ve Irak askeri 19 Haziran 1924 süleymaniye'yi tekrar işgal ettiler Şeyh Mahmud İngiliz ve Irak hükümetleri ile siyaset ile uğraşmamak şartıyla af edildi ve ittifak etti.
    İngilizler Irak ile 1930da anlaşması sonucu Irak bağımsız bir devlet olarak Milletler Cemiyeti'ne girmesi üzerine Kurdler bu durumu protesto ederek Süleymaniye'de gösteri yaptılar.
    Şeyh Mahmut Irak hükümeti aleyhine isyan etti. Xaneqîn'den Zaxo'ya kadar Kurd mıntıkasında İngilizlerin güvencesinde bir Kurd hükümet teşkili istiyordu. Askeri imkanı bulamayan Şeyh teslime mecbur oldu Reşit Ali Geylani'nin 1941 İnkılabına kadar Irak'ın cenubunda Sürgünde kalan Şeyh inkılabdan istifade ederek Kürdistan'a döndü.
    ✔Şeyh Mahmut 1923 Sovyet hükümetine dostluk talebi mektubunda şöyle diyordu:
    "Bütün dünya 1917 Oktober Inkılâbı'nın [Ekim Devrimi'nin] hürriyet avazını işitti. Milletinizin zalim ve müstebit [zorba] bir idareden kurtulduğuna bütün âlem sevindi. Kurdler haklı olan milli davalarında muvaffak olmak azmi ile giriştikleri mücadelede ellerini size doğru uzatıyor. Bütün kalpleri ile ve samimiyetle sizinle arkadaşça ve kardeşçe yaşamak arzusunu besliyorlar. Aramızda diplomasi, irtibat olmadığından ahvalimize tafsilatıyla vakıf olmayan Sovyet hükümetine bu yazı ile her şeyi bildirmeğe imkân yoktur. Mazlum, esarette bulunan milletlerin hamisi olan Sovyet hükümetinin Kurd milletini de himaye edeceğine emindir. Bütün Kurdler Sovyet hükümetine 'şarkın hamisi' nazarı ile bakmaktadırlar. Mukadderatlarını Sovyet hükümeti mukadderatına bağlamağa hazır olan Kurdler, mütekabilen sizinle irtibat tesis etmeği sabirsızlıkla bekliyor."
    ✔ Musul'un aidiyetini isteyen İngilizler ve Türklerin talebi üzerine 30 Eylül 1922'de Milletler Cemiyeti Musula heyet-i tahkikat gönderdi. Komisyon ne Türk ne de Arapların bir hakkı olmadığını ahalinin büyük bir ekseriyetinin(8/6) Kurd olması itibariyle Kürdistan Devleti'ne ait olması lazım geldiğini bildirdi. Rapordan memnun kalmayan İngiliz ve Türklerin talebi üzre Milletler Cemiyeti ikinci tahkikat heyetini gönderdi. Bu heyet raporunda Cenubi Kürdistan'ın Irak'a ilhakının lüzumunu bildirerek, Kurdler için de sâkin oldukları yerlerde Kurd lisanınin resmi lisan olarak mekteplerde okutulması, idari, adli hükümet dairelerinde Kurd lisanının istimali [kullanılması] zaruretini bildirmişti.
    ✔ Mahmut Durak Kaziyye-i Kürdiye (Kurd sorunu) ismili kitabının 242., 243. sayfasında Kurdlerin dağlı Türk olduğunu ve aralarında ihtilaf bulunmadığını işaret ediyordu. Bilakis Kürdistan'da bilhassa diyarbekir'de Kurdler her zaman Türkülerle ihtilaf ve mücadele halindedirler. Birçok Kurd aydınlarının hapis cezası çekmekte olması buna delildir.
    ✔ Milattan 4000 sene evvel bugün sahibi oldukları arazide yerleşen Kurdler, memleketlerine gelip geçen büyük fatihlerin kahhar ordularına milli mevcudiyetlerinden bir şey kayıp etmeden bugüne kadar mukavemet gösterdiklerini tarih söylemektedir.
    ✔ Kurd Fizuliye Devleti 932 senesinde Lor Bölgesinde 5 asır boyunca saltanat kurmuştur, hüküm sürmüştür.
    Delmiyan Devleti 942 senesinde Bağdat'ta teşekkül ederek 127 sene hüküm sürdü.

    ✔ 1930'da İngilizlerle anlaşmasından sonra Irak müstakil bir devlet olarak Milletler Cemiyeti'ne girmişti.
    1931de Şeyh Ahmed Barzani Kurdlerin milli haklarının tanınmasını dava ederek isyan etti.


    1944 Mele Mustafa isyan etti. Irak hükümeti Barzani ile yaptığı ittifakta Kurdlerin milli taleplerini kabul etti. Mele Mustafa'nın reyislik ettiği Kurd Demokrat Parti ile aşair kuvvetleri Irak hükümeti ile 1969 tarihine kadar harp ettiler. Irak hükümeti elindeki savaş araçlarıyla Kürdistan'ı viraneye çevirmesine rağmen Kurd Savaşını susturamadı.
    ✔ İngilizlerin Kürdistan'a ayak bastıkları günden itibaren bugüne kadar Kurdler milli haklarını istemekten vazgeçmemişler ve Irak hükümetlerinin zorla tatbik etmek istediği idareye rıza göstermişlerdir.
    ✔ Barzani 565 silahlı bir kuvvetle Sovyetler hükümetine iltica etmişti.
    ✔ "Ortadoğu'da Arap lisanı da dahil Kurdçe'den daha bir lisan yoktur" (Ziya Gökalp-Giresun Gazetesi-1926)
    ✔Büyük Îskender İran ülkesine hakim olduğu zaman İran'ın vasi bölgelerinde konuşulan umumi lisan Kurdi lisanı idi. (Tarihi Merduh s.401)


    KOÇGİRİ KIYAMI
    ✔Şadan aşiret reisi Paşo kendini Kurd milli Kuvvetleri kumandanı ilan etmişti.
    ✔Şiir : s. 92

    Koçgirî başladı harbe
    Sesi gitti şarka garbe
    Bir ordu asker geldi
    Dayanamadılar bu derde

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Ovacığın aşireti
    Zabeteyledi mahalleleri
    Geriden imdat gelmedi
    Hozat çekmedi gayreti

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Kurdistan'ın orduları
    Kahretti barbarları
    Vatan için öleceğiz
    İstemeyiz moğolları

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Yemîn edenler elmaya
    Zulfikar-ı Murteza'ya
    Geriden teller çektiler
    Biz uymayız eşkıyaya

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan


    İSMAIL AĞA SIMKO'NUN KIYAM HAREKETİ
    ✔ Doğuda İran-Türkiye hududu üzerinde bulunan şikak aşireti reisi İsmail Ağa kıyam ederek İran Kürdistanı'nın mühim bir kısmını Urmiye Gölü havalisini 1920 senesinde hüküm altına almıştı.
    ✔ 1925 senesinde Rıza Han İran Şahin şahıs ve diktatörü olunca İsmail Ağanın öldürülmesinin çok müşkül olduğunu anladı Rıza Şah. Bu nedenle İsmail Ağa ya yakınlık gösterip dostluk kurmuştu İsmail Ağayı Şino'ya davet etti. İsmail Ağa davete icabet ederek şino ya gelerek hükümete misafir oldu ama Rıza Şah İsmail Ağaya hıyanet ederek onu öldürdü.


    ŞEYH SAİD EFENDİ'NİN KIYAM HAREKETİ
    ✔ Halifeyi ecnebi devletlerin tahakkümünden kurtaracak ve İslamiyet'in muhafazasını sağlamlaştıracak inancı ile mustafa kemale içten bağlılık gösteren Kurdler Yunan harbinin kazanılmasında yardımcı olmuşlardır. Yunanlılar denize dökülüp harp kazanıldıktan sonra mustafa kemal yüzündeki perdeyi yırtarak din ve dünya işini birbirinden ayırıp halifeyi saltanattan uzaklaştırdı. Mustafa Kemal dinsizliğe doğru her adım attıkça Türk Kurd aydınları çok kıymetli bir şahsiyet olan Cibran aşiret reisi Miralay Halit Bey'in etrafında toplanarak 1922 senesinde İstiklal mânâsına gelen Azadi adı ile bir siyasi cemiyet teşkil ettiler.
    ✔Azadi hareketinin Amed'de de şubesi açıldı.
    ✔Azadi teşkilatına dahil subay arkadaşlardan fırka erkan-ı Harbi İhsan Nuri ve Zabit arkadaşları Rasim, Hurşit, Tevfik Cemil ile beraber mahiyetindeki askerlerle daha çekilerek isyan ettiler.
    ✔ Zaten Azadi Cemiyeti'nin gizli teşekkülünden haber almış olan hükümet bu teşekkülü yok etmeye bir bahane arıyordu. Bu nedenle Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey, Hacı Musa Bey ve 20 kadar arkadaşlarını tevkif ederek Bitlis askeri muhakemesine getirdiler. Bu mahkeme Şeyh Said Efendiden de ifade almak istedi ama Şeyh Efendi istenen ifadeyi vermedi.
    ✔Şeyh Efendi halkı barıştırıyor yapılacak olan kıyam hareketine zemin kurmak istiyordu.
    ✔ Şeyh Efendi piran'dan Hani nahiyesine geldiğinde Piran vukuatını haber alan Hani nahiyesi ahalisinin heyecan halinde olduğunu gördü. İsyanın çabucak Lice Çapakçur Darahini ve diğer mıntıkaları da sirayet ettiğini görünce "mukadderatı ilahi böyleymiş" diyerek İsyan hareketi başkanlığını ister istemez üzerine aldı.
    ✔ Kıyamcılar Şeyh Said Efendi'nin Emir-i Mücahidi-i Nakşibendî sıfatıyla ile isyan hareketi riyasetini üstlendiğini ilan ettiler.
    ✔ Türk hükümeti emniyet memurlarının icat ettiği ingilizdir diye bir Türk komiseri ile yapılan temaslar ve Amed'de Kürdistan Harbiye Bakanlığı adına gönderilmiş olduğu söylenen İngiliz silah fabrikalarının teklifleri gibi uydurma haberler, hep bunlar emniyet memurlarının kamuoyunu yanıltmak için tertip ettiği yalanlardır.
    ✔ Kürdistan'ın muhtelif mahallelerinde başlayan isyan hareketi az bir zaman zarfında çabucak birçok yerlere sirayet etti.
    ✔Amedî 60 kişilik bir kuvvetle zapt etmeye çalışan Mihê Helê askerlere karşı muvaffak olamadı.
    ✔ Şeyh kuvveti de Varto'ya yürürken Türk askerine yardım etmekte olan Hormek ve Lolan aşiretlerinin mücahitlere arkadan yaptıkları hücumlarla askerler esaretten kurtulmuştu.
    ✔ Hesebanlı Halit Bey ve arkadaşları ise Malazgirt ve Muş havalisini tamamen ele geçirdi ama Motki, Hormek ve Lolan aşiretlerinin bu böldede de askerlere yardım etmesiyle Halit Beyler İran arazisine ilticaya mecbur kaldılar. Türk hükümeti kendisini İran arazisinde tevkif ederek idam etti.
    ✔ Gökdereli Şeyh Şerif ve Yado Ağa Paluyu ele geçirdi. Lakin Şeyh Şerif tevkif edilerek İstiklal mahkemesine gönderildi.
    ✔ Şeyh Said Efendi'nin bacanağı Cibran aşiret reislerinden Kasım Bey, Şeyh Sait Efendi'nin Çarbuhur köprüsünden geçmek istediği haberini Türklere yetiştirdiğinden Şeyh ve beraberindekiler köprünün iki tarafından kurulan pusuya düşürülerek hafif bir müsademeden sonra yakalanarak varto'ya getirildiler. Ve mühim bir kuvvet muhafazasında Amed İstiklal mahkemesine sevkedildiler.
    ✔Yukarıda kısaca bahsettiğim isyan sahalarında Kurdlerin gösterdiği insan kuvveti üstü cesaret ve fedakarlıklar, tanzim edilip bir tertibe tabii olmamasından ve her neferin kendi başına hareket etmesi nedeniyle kıyam hareketi amacına ulaşamadı. Nizam ve intizama bağlanmayan başıbozuk yapılacak hareketlerden bir fayda olmayacağı bu tecrübelerle de sabit olması bize ibret dersi olmalıdır.
    ✔ İsyan hareketi Kurdlere çok pahalıya mal olmuşsa da Kurd milletinin bütün dünya milletleri gibi bir hayat hakkına sahip olduğunu da aleme anlatmıştır.
    ✔ İsyan hareketi bertaraf edildikten sonra vahşi girişimlerde bulunuldu:
    -150 kişinin iplerle sımsıkı yekdiğerine bağlanarak makinalı tüfeklerle feci şekilde katledilmesi isyanın umumi boyutunu anlatabilir.
    - 70 kişilik bir kafile hapis edildikleri samanlıkta diri diri yakışmıştı.
    - 1924 senesinde takip alay kumandanı Tahir Bey İsyan halinde bulunan Hoyitli Nuh Bey'e yiyecek vermek ile itham ettiği Motika'nın Torin köyü muhtarı Çaçan ile oğullarının kollarını bağlatarak büyük bir kazanda kaynatılan Kaynar suya birer birer batırarak haşladığını söylerken tüylerim ürpermektedir. Bazı zalim, vahşi kimselerin yaptığı bu alçaklıklara bakarak insanın insanlıktan nefret edeceği geliyor.
    ✔ İstiklal Mahkemesi kendisini Zaza olduğunu söylemesini idamına kafi derecede bir Cürüm addederek Doktor Fuat'a idam hükmünü vermişti.
    Dr. Fuat idam hükmünden sonra şu iki mısralık şiiri yazmıştır:

    Şevek tarî ya hebû ya tinebû nîv;
    Deşt di xew da çîya digrî ne hilate hîv.

    ✔ Asılırken darağacı altında Yaşasın Kürdistan diye kahramanca haykıran Bavê Tûjo'yu (Hacı Ahti) insanlık duygusundan mahrum türk askerleri süngü ile yaraladılar.
    ✔ Kemal Fevzi, 1925 isyanı ile hiçbir alakası olmadığı halde ruhunda ve kaleminde yaşayan büyük mukaddes milli ateşin tehlikesini anlamış olan Türk hükümeti kendisini zulmen astı. Kurd gençlerinin ibret ve hürmetle hatıralarında yaşatmaları lazım gelen bu fedakar büyük zat kendilerine numune olmalıdır.
    ✔ Bir defasında mahkeme reisi İslam arasında fitne çıkarmanın küfür olduğunu bildiren Kur'an'dan bir ayet okudu. Bunun ayet olup olmadığını sordu. Şeyh Efendi bu Kur'an'dan bir ayettir dedi. Öyle ise niçin İslam arasında fitne soktun diye soran mahkeme reisine cevaben küçümser bir şekilde "Ya... Siz müslümanmısınız?" demek suretiyle mahekme reisinin islam ile bir alakası olmadığını anlatmak istemiştir. Mahkeme reisi bu cevabı kızdı ise de şey sözünü söylemiş oldu.
    ✔ Kurdler ecnebilerden azıcık bir yardım almış olsa idi Kürdistan böyle elim ve yoksul halde olmazdı.
    ✔ Hüküm verildiği 27 Haziran 1925 gününün akşamı Dağ Kapı meydanında kurulan 51 adet darağacında asılarak rahmeti Rahman'a kavuşturulan bu kahramanlar ilelebet Kurd milletinin ölmez hatıralarında yaşayacaklardır.
    ✔Türk hükümeti İsyan esnasında kim kendisine yardım ettiği ise evvela bunları ilk kafile olarak sürgün etti.
    ✔ Kürdistan'dan uzaklaştırma icraatı gerçekte Kurdlere maddi ve cismani büyük zararlara mal oldu ise de milli mefkürenin zihinlerde yerleşmesine fırsat vermesin itibarıyla da çok faydalı oldu.


    XOYBÛN CEMİYETİNİN TESİSİ
    ✔1927 senesi Eylül ayında toplanan kongre Xoybun namıyla siyasi bir cemiyet tesisine karar verdi.
    ✔İhsan Nuri Irak'tan kaçarak Agirî'ye gelmişti. Çok iyi İdaresi sayesinde mevki kazanan İhsan Nuri'nin Ağrı'da bulunduğunu haber alan Xoybun Merkezi, kendisini Ağrı Askeri Murahhası ve Milli Hareketin Umumi Kumandanı olarak tayin etti. İhsan Nuri Ağrı'da medeni bir hükümet esasını kurdu.
    Her türlü medeniyetten yoksun olan Ağrı'da, Ağrı adında gazete neşr etti. Gazetede Kurd milli davasından bahis yazılar yazılmakta idi.
    İhsan Nuri Tahran'da bulunduğu dönemde Nejad-i Kurd isimli kıymetli bir tarih kitabı da neşretmiştir.

    Ağrı gazetesinin bir nüshasında aşağıdaki Helbê Agirî marşı neşredilmiştir:
    S. 122

    ✔ İhsan Nuri ve dolayısıyla Xoybun, Ağrı'da kurduğu milli ve Medeni teşkilat ile Kurdlerin de her medeni millet gibi hürriyet ve İstiklal mücadelesindeki kabiliyetini ispat etmiştir.
    ✔ Türk hükümeti, Savaşçıları aldatmak istiyor af edileceklerini söyleyerek kendilerini hükümete boyuna eğmeye davet ediyordu. başvekil İsmet Millet Meclisi'nde bir affın icrası zaruri olduğunu kabul ettirmiş. Böylece Sürgünde olan ve mallarına el konulan Kurdler yerlerine döndüler. Daha sonra bu kanunun iptal edilmesiyle tekrar Sürgüne gönderildiler. Her zaman Kurdleri Yalanlarla bir surette aldatan Türk hükümeti bu sefer İhsan Nuri ve Arkadaşları tarafından aldatılmış oldu. Böylece Ağrı Dağı'nda İsyan daha kuvvetli olarak devam etti.
    ✔ o günlerde İstanbul'dan Diyarbakır'a gelmiş olan Ekrem ile Xoybun Cemiyeti'ne iltihak ettik. Gizli olarak çalıştığımız Amed'de hükümete tedbir olarak Türkiye dışına çıkmayı tercih ettik.
    Hoybun Cemiyeti mümessilleri beni ve Ekrem'i Merkez azalığına seçtiler.
    ✔ Gün geçtikçe kahraman İhsan Nuri Paşa'nın Ağrı'daki milli faaliyetleri ehemmiyet kazanıyordu. İhsan Nuri Paşa ağrıyı müstakil Kürdistan'ın bir vilayeti halinde idare ederek idari ve askeri bir teşkilat vücuda getirmişti. Xoybun Cemiyeti paşalık rütbesi ile Celali Aşireti reisi İbrahim Heskî Paşa'yı Ağrı vilayeti Valiliğine tayin etti.
    ✔ Ağrı'da muntazam bir teşkilat ve askeri kuvvetin hazırlanmakta olduğunu gören Türk hükümeti bunun daha ziyade tehlikeli bir hal almaması için ortadan kaldırmaya teşebbüs ederek Salih Paşa'nın kumandasında tertip ettiği 40bin piyade 10 batariye top, 550 mitralyöz ve 50 harp tayyaresinden mürekkep bir askeri kuvvetle Ağrı Dağı'ndaki Kurd milli kuvvetlerine 11 Haziran 1930 tarihinde taarruza geçti. Ağrı'nın güneybatısında bulunan Kurd milli Kuvvetleri Türk ordusuna hücum ederek Ağrı'ya saldırısını durdurdu. 20 Haziran muharebesinde Türk ordusu muvaffak olamadı. Kurd milli Kuvvetleri bu muharebeden ganimet olarak 30 mitralyöz 60 deveyükü cephane 500 çadır ele geçirdi. Ağrı civarındaki Türk kışlaları yakılarak müdafileri kısmen öldürüldü kısmen esir alındı. 11-20 Haziran sürecinde yapılan çarpışmalarda 5 Türk teyyaresi de düşürülmüştü. 27 temmuza kadar yapılan harbin en şiddetlisi Zilan Deresi civarında yapıldı. Londra'da neşredilen Times gazetesi 24 Temmuz 1930 tarihli nüshasında Ağrı'ya taarruz eden Türk kuvvetlerinin 60000 kişi olduğunu gösteriyordu. Sonuç olarak Türkler bu girişimden muvaffakiyet elde edemedi 800 ölü 200 yaralı 700 esir verdiler. Birçok ganimet de Kurd Kuvvetleri'nin eline geçti.
    Türk askeri Ağrı civarında 130, Zîlan civarında 200 köyü tahrip ederek ve yakarak yaklaşık 10bin masum ahaliyi katlederek muvaffakiyetsizliklerinin hıncını almakta idiler. Buna mukabele olarak Ağrı Kurd Kuvvetleri Beyazid'e kadar uzanan hat üzerinde düşmana şiddetli bir taaruz yaparak zayiat verdi: 2 adet ağır top 24 adet dikers ve 30 adet hotchkiss mitralyözü 600 adet tüfek pek çok miktarda bomba cephane telefon makineleri ve benzeri levazımı Harbiye zapt etmişler 8 Türk Tayyare sini de mitralyoz ve tüfek kurşunları ile düşürmüşlerdi. 3 aydan beri büyük bir askeri kuvvet ile yapılan hücumlara rağmen türk ordusu Ağrı'nın hiçbir mıntıkası ele geçirememiş. Türk ordusu muvaffakiyet elde edemediğinden tashih-I Hudut (sınır düzeltme) ismi altında Van vilayetinin bir kısım arazisini iranilere terk etmek suretiyle Ağrı kahramanlarının her taraf ile ilişkisini kesebilmişti. Haftalarca acçlığa katlanan Mücahitler nihayetinde aile ve çocuklarını açlıktan kurtarmak için maalesef ağrıyı Terk etmeye mecbur kalmışlardır.
    ✔MK hükümeti 1928 senesinde yaptığı af kanunu ile Kurdleri yatıştıramayacağını anlayınca Ağrı harekatından sonra 1932 senesinde asimilasyon için kanun neşretti. 5 Mayıs 1932 tarih ve 2237 numaralı kanun: anadili Türkçe olmayanlardan oluşan köy, mahalle, sanat ve hizmet zümresi ve iş sınıf teşkili veya bu gibi kimselerin bir mahalleyi, bir sanat zümresini veya bir şubesini kendi mensuplarına mahsus ve münhasır vaziyete getirmesi yasak olacaktır.
    ✔ Hindistan hükümet reisi büyük mütefekkir ve büyük insan merhum Nehru "Alem Tarihinden Görüşler" adlı kitabında diyor ki ...Mustafa Kemal teşkil ettiği hususi İstiklal mahkemelerinde binlerce Kürdü merhametsizce mahvetti. Şeyh Said, Dr. Fuat ve diğer bazı liderleri idam etti...
    ✔ Büyük alim Dr Abdullah Cevdet Bey'in Roji Kurd Mecellesinin 9 Temmuz 1913 nüshasında yazdığı İttihat yolu başlıklı makalesi:

    Belirli ve seçkin bir şahsiyete sahip olmayan bir ferdin hiçbir toplumsal değeri olmadığı gibi, şahsiyetine sahip olmayan bir milletin de “esamisi okunmaz”, ve konuşan hayvan suretinden başka bir şey olmaz.

    Hafıza alışkanlığı fertlerde ne ise milletler için de tarih odur. İnsan hayatı ve hatta hayvan hayatı, hafıza hazinesinin sürekli çalışmasıyla belirlenir ve devam eder.

    Amnésie complette yani “nisbanê tam” denilen, hastalıklı olmuş adam. Bir bitkiden, bahçelerimizde, dağlarda, rüzgarın istediği yöne yeşil yapraklarını eken bir ağaçtan başka bir şey değildir. Bir milletin ki mazbut ve mükemmel olarak bir tarihi yoksa, o millet hiç yaşamamış gibidir.

    Kürdlerin tarihi var mı?

    Bir “Şerefname” ile bir millet tarihî şerefini veyahut tarih şerefini tasarruf ve muhafaza edemez. Yaşadığımız asır, şaka değil, yirminci asırdır. Geçmişinin tarihine, geleceğinin tarihine sahip olmayan millet kendisine sahip değildir. Kendi kendisine sahip olmayan milletler ve fertler memluk (köle) olur, başkalarının olur.

    Geleceğinin tarihine dedim. Okuyucuların belki pek çoğu bu garip tabire şaşmıştır. Evet milletler geçmişlerinin tarihlerinden pek çok daha ziyade mühim olarak bir de tarihi geçmişlerine sahip olmalıdırlar. Daha doğrusu milletler geçmişlerinin tarihine sahip ve geleceklerinin tarihine memluk(nesne) olmalıdırlar.

    Bir milletin geleceğinin tarihi o milletin “ideâl”idir. Yakın zamandan beri mefkure (amaç) kelimesiyle ayakta tuttuğumuz ve ifade ettiğimiz “ideâl”dir. Kürdlerin hakikaten asrımıza layık bir tarih kitabına sahip olmadıklarını, gelin hep birlikte itiraf edelim. Sonra Kürdler bir “ideâl”e sahip midirler? Sahip iseler, o „ideâl? nedir ona bakalım.

    Büyük hekimlerden biri diyordu ki bir milletin gelecekte ne olacağını öğrenmek kadar kolay bir şey yoktur:

    Ne olmak istediğini öğrenmeye çalışınız, bir millet ne olmak istiyor, o ne olacaktır? Bu halde demek ki milletlerin geleceğini keşfetmek için ne evliya olmak, ne de deli olmak lazım değil.

    Genç Kürdlere sormak ve anlamak isterim. Ne olmak istiyorlar?

    Veyahut ne olmamak istiyorlar. Osmanlı İmparatorluğunda bir unsur mu? Unsur fakat nasıl unsur, çürüyen ve çürüten bir unsur mu, yoksa yenilenen ve yenileten, yaşayan ve yaşatan bir unsur mu? Bir kere bu sorunun cevabı kesin bir şekilde verilmelidir. O zaman yol göstermek kolaydır. Öncelikle okur-yazarların oranı en az yüzde kırka (%40) çaresine ulaşmak. İkincisi en fazla bir ay içinde yedi-sekiz yaşında bir çocuğun okuma yazmayı ve okuduğunu doğru okumayı öğrenmesine müsait olan harfleri esas itibarıyla kabul ve şimdiye kadar kullanılan harfleri terk etmek. Diğer her mesele bence ikinci derecede kalır.

    30 Mayıs 1913
    Doktor Abdullah CEVDET
    Rojî Kurd-Hejmar: 1

    ✔Erivan'da kurulan Kürdoloji Kongresi'nin aldığı kararlar:
    A) Kürdü, Türk kültürünün tesirinden kurtarmak,
    B) Kürdün aslını eski hadiselere dayanarak bulmak ve bir Kurd tarihi yazmak,
    C) Kurdlerle Yezidilerin ve Ermenilerin ırki münasebetlerini bulmak,
    D) Bir kürdistan haritası yapmak,
    E) Kurdçedeki lehçeleri birleştirip tek bir dil vücuda getirmek ve bir gramer ile bir lügat yapmak ve yazıyı tesbit etmek.
    Görülüyor ki, verilen kararlar, Kurdlüğün ilerletilmesi ve benliğine sahip olarak yaşatılması gayesini hedef almaktadır.
    ✔Amerika savunma bakanı Mc. Namara 1965 senesi Şubat ayında Amerika Meclisi silahlanma bütçesinde söylediği sözler: Ortaşark'ta sükunet ve istikrarın temini 3 engelin çözümü ile mümkündür.
    1. Arap devletlerinin İsrail Devleti ile anlaşması.
    2. Arap devletlerinin birbiriyle iyi geçinmesi.
    3. Ortaşark devletlerinde mevcut kuvvetli Kurd ehliyetlerinin (azınlıkların) hukukunun temini ile mümkün olabilir
    ✔ Bir münasebetle İsmet İnönü 1935 senesinde Kürdistan'a yaptığı bir seyahatte Amed ovasına yerleştirilmiş zavallı perişan Türk göçmenleri görüp hal ve ahvallerini sormak suretiyle gönüllerini hoş etmek istemiş ve göçmenlerle demiş ki: " İnşallah etrafınızdakilere Türkçe konuşmayı öğretiniz. "
    Göçmenler cevaben "Paşa hazretleri biz Kurdçe öğrendik"
    Paşa: İyi oğlum iyi lisan öğrenmesi fena değildir, demiş.
    ✔ Kurd lisanı edebiyatı iktisadı hayatı Osmanlı Devleti tabiyetine girmeden evvel daha ileri seviyede idi. Kürdistan'da herkes bilimin ve sanatın kadrini bilir. Cezire, Soran, Siirt, Bitlis, Amed ve Kürdistan'ın her tarafında Mümtaz müderrisler vardı. Şehadet (diploma) almak için 12 ulûmdan imtihan vermek lazımdı. Osmanlı Devleti idaresine geçince mektepler azaldı.
    Evliya Çelebi Rojki Emareti'nin merkezi olan Bitlis'te gördüğü ilim, Marifet ve umran Osmanlı Devleti'nin diğer bölgeleri ile kıyas kabul etmez derecede yüksek olduğunu söylemektedir.

    KURDLER NE İSTİYOR NE VERİLMELİDİR
    ✔Ingilterenin son zamanlarda irlandada gösterilen mubalagali mutalibata karşi takindigi mutedil vaziyetten alinacak dersler vardir. Ingilterenin irlandayi cezalandırması mümkün idi. Fakat ingiltere bunu yapmadi. Çünkü bu muvakkat muvufakiyet idi. Aksi takdirde hüsrani intaç ederdi (hüsranla sonuçlanırdı). Suriyede fransanin gösterdiği itidal yumuşaklik bir çoklarinca zaaf ile tefsir edilmektedir. Halbuki bu tarzi hareket hakim ve tedbirli fransiz siyasetini gösterir.
    ✔«Roji Kürd» mecmuasini yazi masasinin üstünde gören bir muhterem ve muazzaz dostum, nedir bu mecmua dedi? Kürdolojiye organı yani Kürtlük hakkindaki sosyal ve ırksal incelemelerin yayın aracı dedim. Arkadaşim mecmuayi açti gözü Kürtçe yazilmiş bir makaleye tesadüf edince: madamki Kürtçedir tefrika gazatasidir diyerek «ROJI KURD» u masanin üzerine birakti bu bir hadisedirki bence kayd ve dikkat edilmeğe çok layiktir. Bu sureti hüküm avama mahsus ve umumidir.
    ✔ Kürt vatanperverleri ulvi gayeye doğru açilmiş olan şahrah üzerinde hiç bir sedayi iğfale (aldatıcı söze) kulak kabartmadan çok metin hatvalarla ileriye yürümektedirler. Hakkindan emin ve bunu İman-ı milliyenin yaktigi aşk kaynagindan aldigi kuvvetle tahakkuk ettireceğine mütmein olan Kürt gençleri hiç bir an öfkeye kapilmadan pür ümit gözlerini son devrin vücuda getireceği hadisata tevcih etmişlerdir. Zülüm saçan mahkemelerin kurduğu idam sehpalarinda yaşasin Kürdistan diye haykiran kahramanlrin hatiralari kalplerde yaşadikça ideali uğruna ölmesini ve öldürmesini bilen mefkureli bu bedbeht gençler hiç bir zaman en tabii hak olan milli davadan vazgeçemezler. Her milletin kavuştuğu, ve kavuşmakta olduğu mesut hayat nihayet Kürt milletinede mecvud ve mukadderdir. Bunu kalbimizin bütün kudretile böyle bilir ve iman ederiz. Okumasinlar diye kapatilan mekteplerden hariçte kalmiş kanli, canli gençlerden tutunuz da son nefesini saymakta olan ihtiyarlara varincaya kadar bütün millet bu refah ve saadet getirecek günü beklemektedir.

    TÜRK AFF-İ UMUMİSİ KARŞİSİNDA KÜRDLER
    ✔Türklerin şimdiye kadar Kürtler için ilan ettikleri aflar ancak bir tuzak olmuştur. Devletin sözü olan af kanununa, hükümetin sözüne güvenerek Türk hakimiyetinin havzasına giren Kürtlerden kaçi bu gün berhayattir?
    ✔Türkler bu gün yeni bir tecrübe daha yapmak istiyorlar. Büyük Kürd davasini Kürt azmi ve imanini yenerek değil fakat hile ile Kürt civanmertlegini, Kürt ruhunun safvetini tuzage düşürerek halletmeğe çalişiyorlar.
    ✔Kürt kıyam-ı millisnin hedef ve mahiyeti bu gün dünyaca malum olmuştur, hiç bir irtica ve eşkiyalik olamaz ki, bir hükümet on sene bütün vesaiti itfaiyesile ugraşsinda onü iskat ve tiskin edemesin. Eğer bu öyle bir hareket ise ve türk hükumeti buna ordusu ile, Jandarmasile, istiklal muhakemelerile, tehcir ve tebidlerile nihayet affi umumilerile hal ve teskin edemiyorsa demek Türk hükümeti bir imanla, bir imana dayanan mukaddes bir gaye ile, bir hakla çarpişiyor.
    ✔Yüreğinde hak ve insaf hissini taşiyan her izan sahibi insan, hemen teslim ederki bütün bu hadisat bir milletin milyonlarca nüfusu ile bir milletin umumi ve kendiliğinden kiyamidir. insanca yaşamak için şerefle ölüme atilişidir. Kürt davasi bir milletin hakki hayat davasidir.
    ✔Xoybun mesaisine iştirak eden Bedirhaniler Botan emaretinin verdiği bir hissi gururla kendilerini daima arkadaşlardan üstün tutmagi farzetmek istiyerek daima diktatorane bir tavir takinmalari, milli sahada yapilmakta olan hizmetin sirf kendi mesailerile husule geldiği fikrini harice telkin etmek istemeleri milli faaliyete iştirak etmiş olan arkadaşlarin kendilerine karşi kirginliklarina sebep olmakta idi, bu kabilden olarak ecnebi müellefatinda Kürt milli mesailine dair bedirhaniler tarafindan yapilmiş gibi gösterilen bazi malumatlarin yanlişliklarini teshih ederek bu hususa çalişmiş olan vatanseverlerin tarihi mesai ve emeklerini belirterek mesailerini şükranla yadetmegi vicdani bir borç addatmekte yim. Mesela Amerikali DANA ADEM IşMITIN «JONNEY ONOY BRAN MIN» adli kitabinin 157 inci sahifesin¬ de bildirilen «modern ilk kurt mecmuasi Bedirhaniler tarafindan Botan lehçesile neşredilmiş olduğu» haberi doğru değildir.
    ✔Bedirhan biradeler tarafindan ilk defa olarak latin hurufile neşredildigi alfabe haberide sihattan aridir. Latin harflerinin kabulünü ilk evvela 1913 tarihinde istanbulda posta memuru Hevi cemiyeti mensuplarindan Faiz bey Hevi cemiyetine teklif etmişti. Doktor Abdullah Cevdet beyde arap harflarinin Kürt lisanini temamile ifade etmediğini söyliyerek bu harflerin latin harfleri ile tebdili lüzümunu Roji Kürd mecmuasindaki yazilarinda soyluyordu. 1931 senesinde Şamda Ali Aga Zilfonun evinde toplanan Celadet bey Bedirhan, Mikisli Hamza bey, şam kürtlerinden Musa bey ve Ekrem cemilpaşadan mürekkep bir komisyon latin harflerinin bu gün kullanilan şeklinin kabulünü ve Kürd lisanina tatbikini muvafık gördü.

    DERSİM KIYAMI VE TÜRK ASKERİ HAREKETİ
    ✔Seyit Rıza'nın kardeş oğlu olan rehber Seyit Rıza'ya karşı Türklerle beraber olmuştu. Daha sonra Türk hükümetinin fena yüzünü gördüğünü söyleyerek Seyit Rıza'dan af dilemişti ve kendisine katılmıştı. Seyit Rıza'nın sağ kolu mahiyetinde olan Ali Şirin evine misafir olmuştu. Ali Şir misafirine yemek tedariki yaparken rehber ansızın tabancası ile ateş ederek öldürdü. Ali Şirin karısı kocasının öldürüldüğünü görünce o da tabancası ile Rehbere ateş ettiği ise de çıkan Kurşun rehbere arkadaşlık eden efendinin başına isabet ederek öldürmüştü rehber ikinci bir kurşunla Ali Şir'in karısı zarife'yi de öldürerek başlarını kesip türklere götürdü. .....

    MAHABAD CUMHURİYETİNİN TESİSİ
    ✔Kanaatimce merhum Pêşewa kardeşi Sadri Qazi'nin safdilliğinin kurbanı oldu. Ben Mahabad'da iken bizzat Qazi Muhammed'in ağzından işittim: Kardeşim Sadri ki Tahran'da milletvekiliydi ne yapıyorsan ikna edemiyorsun. O, Kavami Saltana'nın Demokrat bir devlet adamı olduğuna Kürtlerin haklarının tanınmasına taraftar olduğunu fikrindeydi. Halbuki Saltana İngilizlerin adamı ve Kürtlere düşmanlık yapmış bir kimsedir. Qazi Muhammed'den işittiğim bu sözlere bakılırsa Kavami Saltananın aldatıcı yalan vaatlerine inanan kardeşi Sadri'nin tesiri ile merhum Qazî Muhammed'in teslim olduğu muhtemeldir.

    BAĞDAT PAKTI
    ✔Bağdat Paktı Bolşeviklik tehlikesini önlemek için Pakta dahil olan devletlerin kuvvetlerini birleştirerek müttefik bir cephe teşkil etmek gayesiyle yapılmıştır.
    ✔Malumdur ki Ingilizler, Irak'a ilk girişlerinde cenupta Irak hükümeti, şimalde bir Kürt hükümeti yapmak niyetinde görünüyorlardı. Sonra Irak hükümetini kuvvetlendirerek bekasını temin için Kürdistan'ın Irak hükümetine bağ- lanmasını kendi menfaatleri icabindan gördü. *Irak'in istilası günlerinde Kürtlere hususi bir teveccüh gösterir gibi olan Ingilizler, hemen birden bire Kürtlerin aleyhine döndüler. Irak hükümetinden memnun olmayıp kıyam eden Kürtler aleyhine Irak hükümeti ile beraber orduları ile, tayyareleri ile şiddetli tenkil harbi yaptılar. Bu pakt, alakadarlarının hepsi tarafindan zahiren bir müdafaa pakti' diye tarif edildi ise de hakikatte her şeyden evvel Iran, Türkiye, Irak hükümetleri için yalınız Kürt tehlikesine karşı müşterek hareket amacı ile yapılmıştır.
    ✔Türkiye Başvekili Adnan Menderes, iktidar mevkiinde iken Israil Devleti Başvekili'ne yazdığı ve Arap gazetelerinin de elde ederek neşrettikleri mektubunda Menderes, 'Kürdistan' ismi ile tanılan coğrafi kitanın, devleti tarafindan itiraf edilmemesi şartıyla Israil'in Arap memleketleri üzerindeki bütün metalıbatinin [taleplerinin] Türkiye tarafindan teyid edileceğini vaad etmekte idi.
    KÜRDÜN AYDIN VE GENÇ EVLATLARINA
    ✔Muvaffakiyetsizliğimizin en büyük sebebinin cehalet dir. Kürde hayr [iyilik] istemeyen hilafet hükümetlerinin ihmal edici elleri arasına, kendimizi dini bir tevekkülle teslim ederek uzun asırlar boyunca milletimizin benliğini tebarüz ettirecek [ortaya çıkaracak] milli duygulara ilgi göstermeden, uyuşturucu telkinlerle gittikçe cehaletin baskısı altında ezilip kalmışızdır. *Balkan milletleri aydınlarının çalışma tarzı bize örnek olmalıdır. Osmanlı Devleti'nin kara zulmü altında inliyen bu milletlerin aydınları, bütün varlıklarıyla milletin çocuklarını fikren yetiştirmeğe koyuldular. Tahsilini ikmal etmiş olan gençler kendilerine mevut olan [vaadedilen] her türlü refahı bir tarafa atarak basit ve her şeyden mahrum köylere yerleşerek çocukları okuttular, fikirlerinin açılmasına çalıştılar; bu suretle hakiki, muhlis vatanse- verliğe numune olmağa hak kazandılar. Şehirlerde oturup konforî, mükemmel yerlerde bağdaş kurarak yükseklerden atıp tutmadılar. Neticede Osmanlı Devleti'nin ezici boyunduruğundan kurtuldukları gibi, dünya milletleri arasında da şerefli bir mevki elde ettiler.
    ✔(Ey xortên şêr û şepal bidêrin gotinên vî sal dîti).
    Altmış senelik mücadele safahatının hakiki aynası olan bu müzekkerenin [yazıların] Kürtçe lisanı ile yazılması lazımdı; fakat şoven devletlerinin, insanın en tabii haklarından olan öz lisanı ile tahsil etmek zevkinden Kürdü men etmesi sebebiyle Kürtçe lisaniyla layıkı ile ifade edemeyeceğim vakayı Türkçe yazmağa mecbur kaldığıma teessüf etmekteyim.
    NEWROZ
    ✔4.000 sene evveline [anlaşılıyor] ki Kürtler Ahura'ya taparlardı; yani ateşe, nura, aydınlığa taparlardı. Karanlıktan ikrah eder [iğrenir], korkarlardı. Kürtler, hakikatin ateşten, nurdan doğduğuna inanırlardı. Bu- nun için eski Kürtler ateşi mukaddes bilirler ve taparlardı. Birinci, ikinci, üçüncü Zerdeşt vardır. *Birinci Zerdeşt'in Zend ismiyle yazdığı kitabın büyük bir kısmı maalesef zayi olmuştur. Kitaptan bakiye kalan birkaç sahife bugün Hindistan Zerdeştlerinin yanındadır. Üçüncü Zerdeşt'in yazdığı kitap Avesta'dır. Kürtçe lisanı ile yazılmıştir. Bu kitap da Hindistan Zerdeştlerinin yanındadır. Zerdeşt dininde ateş mukaddestir; fakat mabut [ilah] değildir *Zerdeşt dininin üç mühim esasatı vardır: lyi düşünmek, iyi konuş-mak, iyi yapmak; Farisî tabiri ile pêndari nig, güftari nig, kirdarî nig.

    RIYA AZADAN
    Pir giran e lo bira!
    Bavê te mir tu nel'imal,
    Bavê ku tu xwedi kir, bi nazdarî, bi şekir
    Çav li rê bû li derî belkî nişkav tu weri
    Tu, li ber serî rûnenişt, xwêdan ji ru nemalişt,
    Dil û xatir jê ne xwest; te maç nekir herdu dest,
    Pê ra neçu ser gorê maxa paşin bi dorê.
    Min jî wek te winda kir, dê, bav, bira û agir
    Ji ber turanperestan, bûme xwinî, j'Kurdistan.
    Me hev nedît carek din, gorrê ew giş revandin.
    Ev bist sal e ser gerdan dixwum kulan û derdan
    Min pir tengî û tali kişandin ji her ali
    Lê bê hêvî nebûm hêç min berneda şop û rêç
    Ma çi bikim tiştê çû lê nagerim nadim dû
    Eve rêza azadan ne rev heye ne bazdan
    Sistî nabe li ser vê ev bext ji me wa dibê
    Tim namîne dem wisan wê bê roja wan kesan
    Ev toleyên bê yek ol ji dolar ra bûne kol
    Neçar ewê bimirin ji bîr nabe, çi kirin
    Bê mezel û gor û kêl bibin tune ku hat pêl
    Hew bi tenê ev welat deşt û çiya teht û lat
    U ev gelê ku em jê cewher bêzar û kejê
    Naçe namre tu cara ne, b'kuştinê ne b'dara
    Gerek jê ra bi yek can em pêwan bin bê razan
    Biparêzin ji dijmin; bi te, bi wî û bi min.
    Reşîdê KURD
  • Birinci Söz

    BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

    Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse o nam
    ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

    İkinci Söz

    İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.

    Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.

    Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.

    Üçüncü Söz

    İBADET ne büyük bir ticaret ve saadet, fısk ve sefahet ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki asker uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Ta yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der:

    “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”

    O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır, nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur; fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem herşeyden, her hadiseden titrer bir surette gider. Ta mahall-i maksuda yetişir; orada âsi ve kaçak cezasını görür.

    Dördüncü Söz

    NAMAZ ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanılır; hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör:

    Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: "Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir."

    İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: "Yahu, şu liranı bir bilete ver, ta bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler; bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun."

    Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse, gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?

    Beşinci Söz

    NAMAZ KILMAK ve büyük günahları işlememek2 ne derece hakikî bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münasip bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Seferberlikte, bir taburda, biri muallem, vazifeperver, diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer talime ve cihada dikkat eder, erzak ve tayınatını hiç düşünmezdi. Çünkü, anlamış ki, onu beslemek ve cihazatını vermek, hasta olsa tedavi etmek, hatta indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi talim ve cihaddır. Fakat bazı erzak ve cihazat işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa, "Ne yapıyorsun?" "Devletin angaryasını çekiyorum" der. Demiyor, "Nafakam için çalışıyorum."

    Diğer şikemperver ve acemi nefer ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. "O devlet işidir, bana ne?" derdi. Daim nafakasını düşünüp onun peşinde dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alışveriş ederdi. Birgün, muallem arkadaşı ona dedi:

    "Birader, asıl vazifen talim ve muharebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et; o seni aç bırakmaz. O onun vazifesidir. Hem sen âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücahede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet, iki vazife peşimizde görünüyor. Biri padişahın vazifesidir; bazan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazifemizdir; padişah bize teshilât ile yardım eder ki, talim ve harptir."

    Altıncı Söz

    NEFİS VE MALINI Cenâb-ı Hakka satmak ve Ona abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle:

    Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, herbirisine emaneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz; ya mahvolur veya tebeddül eder, gider. Padişah, o iki nefere, kemâl-i merhametinden, bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:

    “Elinizde olan emanetimi bana satınız; ta sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır; pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki aletler benim namımla ve benim destgâhımda işlettirilecek; hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârifâtını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levâzımatı, ben deruhte ederim. Bütün varidatı ve menfaatı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr!

    “Eğer bana satmazsanız, zaten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacak. Hem beyhude gidecek; hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız.

    Yedinci Söz

    ŞU KÂİNATIN tılsım-ı muğlâkını açan “Âmentü billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhir” 1 ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki tılsım-ı müşkülküşâ olduğunu; ve sabır ile Hâlıkına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzâkından sual ve dua ne kadar nâfi ve tiryak gibi iki ilâç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebâiri terk etmek ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Bir zaman, bir asker, meydan-ı harp ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var; nefyediliyor.

    O biçare, şu dehşet içinde meyusane düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nuranî bir zât peyda olur, ona der: “Meyus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen, o arslan, sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimal etsen, o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu gül-ü Muhammedî (a.s.m.) denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi, bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte, eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et; ta doğru olduğunu anlayasın.”

    Sekizinci Söz

    Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini; ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu 3 anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Git gide ta yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir.” Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola “Tevekkeltü alâllah” deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, mânen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz:..

    Dokuzuncu Söz

    BİRİNCİ NÜKTE

    Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallah deyip takdis etmek; hem, kemâline karşı lâfzen ve amelen Allahu ekber deyip tâzim etmek; hem, cemâline karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir.

    Haşir Bahsi

    Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını istersen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle: Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasp ediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâp ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

    “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar, şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et” dedi.

    On Birinci Söz

    EY KARDEŞ! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:

    Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış.

    İşte her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.

    On İkinci Söz

    Kur’ân-ı Hakîmin hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvazenesi; hem hikmet-i Kur’âniyenin, insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur’ân’ın sair kelimât-ı İlâhiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu Sözde Dört Esas vardır.

    BİRİNCİ ESAS

    Hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak.

    Bir zaman hem dindar, hem gayet san’atkâr bir hâkim-i namdar istedi ki, Kur’ân-ı Hakîmi, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şayeste bir yazı ile yazsın, o muciznümâ kamete harika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’ân’ı pek acip bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için, bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrütle ve bir kısmını lü’lü’ ve akikle ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev’ini altın ve gümüşle yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsan ederdi. Bahusus ehl-i hakikatin nazarına, o surî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işârâtı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur.

    On Üçüncü Söz

    KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.

    İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

    Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder.

    Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder.

    Meselâ, en lâtif ve umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker.

    On Dördüncü Söz

    KUR’ÂN-I HAKÎMİN ve Kur’ân’ın müfessir-i hakikîsi olan Hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakikatlerin bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyan edilecek. O hakikatlerden haşir ve kıyametin nazireleri Onuncu Sözde, bilhassa Dokuzuncu Hakikatinde zikredildiği için, tekrara lüzum yoktur. Yalnız, sair hakikatlerden nümune olarak Beş Mesele zikrederiz.

    BİRİNCİSİ: Meselâ “Altı günde gökleri ve yeri yarattık” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm-ı Kur’âniye ile, insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâlin halk ettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâlin emriyle âlem dolar, boşanır.

    On Beşinci Söz

    EY KOZMOĞRAFYANIN ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız.

    BİRİNCİ BASAMAK

    Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semâvâtın da kendine münasip sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer’îde, o ecnâs-ı muhtelifeye “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zira, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi’l-idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rububiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.

    On Altıncı Söz

    İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan Dört Şuâı göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır.

    BİRİNCİ ŞUA

    Ey nefs-i nadan! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef’âli; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i Rububiyeti; ve ferdâniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması; ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması, hakaik-ı Kur’âniyedendir. Kur’ân ise hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zahirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim.

    Elcevap: Madem öyledir; itminan için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkilâtımızı halletmiş; inşaallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile, İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi deriz:

    On Yedinci Söz

    Bu Söz, iki âli Makam ve bir parlak Zeylden ibarettir.

    HÂLIK-I RAHÎM ve Rezzâk-ı Kerîm, ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp, bütün esmâsının garaib-i nukuşuyla süslendirip, küçük büyük, ulvî süflî herbir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’âmattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.

    Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû-yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında, masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir.

    On Sekizinci Söz

    Bu Sözün iki makamı var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır. Birinci Makamı Üç Noktadır.

    BİRİNCİ NOKTA

    Nefs-i emmâreme bir sille-i tedip

    Ey fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemtâ, sersem nefsim!

    Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.

    Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrinle tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.

    Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinlik
    tedir.

    On Dokuzuncu Söz

    Risalet-i Ahmediyeye dairdir

    Evet, şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf-ı Muhammediyedir.

    On Dört Reşahâtı tazammun eden On Dördüncü Lem’anın

    BİRİNCİ REŞHASI 2

    Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur Risalesinden On Üçüncü Dersten işittik. Birisi şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Birisi de Kur’ân-ı Azîmüşşandır. Şimdi, şu ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

    Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak:

    Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.

    Yirminci Söz

    Birinci Makam

    BİRGÜN şu âyetleri okurken, İblis’in ilkaatına karşı Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden üç nükte ilham edildi. Vesvesenin sureti şudur:

    Dedi ki: “Dersiniz, ‘Kur’ân mu’cizedir; hem nihayetsiz belâğattedir; hem umuma her vakitte hidayettir.’ Halbuki, şöyle bazı hâdisât-ı cüz’iyeyi tarihvâri bir surette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüz’iyeyi o kadar mühim tavsifatla böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de el-Bakara tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de “Âdem’e secde” olan hadise, sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz; kavî bir imandan sonra teslim ve iz’an edilebilir. Halbuki Kur’ân umum ehl-i akla ders veriyor.

    Çok yerlerde 2 der, akla havale eder. Hem taşların tesadüfî olan bazı hâlât-ı tabiiyesini ehemmiyetle beyan etmekte ne hidayet var?”

    Yirmi Birinci Söz

    BİR ZAMAN sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir. Fakat hergün, hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”

    O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zat o sözü bütün nüfus-u emmârenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.

    Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil, Beş İkazı benden işit.

    BİRİNCİ İKAZ

    Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

    Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasaydın ki ömrün azdır, hem faidesiz gidiyor; elbette onun yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

    Yirmi İkinci Söz

    BİR ZAMAN iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acip bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir.

    Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar. Gördüler ki, bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor; bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır.

    Şu acaip âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var; bir tarz ile konuşuyorlar, fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız, işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.

    O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acip âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musannâ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyin eden ve ibretnümâ mu’cizatlarla donatan bir zat, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”

    Yirmi Üçüncü Söz

    Birinci Mebhas

    İmanın binler mehâsininden yalnız beşini, Beş Nokta içinde beyan ederiz.

    BİRİNCİ NOKTA

    İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

    Yirmi Dördüncü Söz

    Şu Söz Beş Daldır. Dördüncü Dala dikkat et. Beşinci Dala yapış, çık, meyvelerini kopar, al.

    ŞU ÂYET-İ CELÎLENİN şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin Beş Dalına işaret ederiz...

    Yirmi Beşinci Söz

    Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâki varken,
    Başka burhan aramak aklıma zâid görünür.
    Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat varken,
    Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?

    İHTAR: Şu Sözün başında Beş Şuleyi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şulenin âhirlerinde, eski hurufatla tab etmek için gayet sür’atle yazmaya mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi otuz sahifeyi iki üç saat içinde yazıyorduk. Onun için, Üç Şuleyi ihtisaren, icmâlen yazarak, İki Şuleyi de şimdilik terk ettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatalara nazar-ı insaf ve müsamaha ile bakmalarını, ihvanlarımızdan bekleriz.

    Bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesindeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkit olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş âyetlerdir. İşte, bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyan etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar i’câzın lemeâtı ve belâğat-i Kur’âniyenin kemâlâtının menşeleri olduğu, ilmî kaideleriyle ispat edilmiş. Bulantı vermemek için, onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş. gibi, yalnız Yirminci Sözün Birinci Makamında üç dört âyette şüpheleri söylenmiş.

    Hem bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâğat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde telif edildiğinden ifade ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli meselelerin hakikat
    ini beyan etmiş.

    Yirmi Altıncı Söz

    Kader Risalesi

    KADER ile cüz-ü ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair Dört Mebhas içinde birkaç sırlarını açmaya çalışacağız.

    BİRİNCİ MEBHAS

    Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü’min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

    Evet, kader, cüz-ü ihtiyarî, iman ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfus-u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak; ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-ü ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-ü ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

    Yirmi Yedinci Söz

    İçtihad Risalesi

    Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risalede içtihada dair yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dair haddinden tecavüz edenin haddini bildirmek için, şu Söz, o mesele-i içtihadiyeye dair yazıldı.

    İÇTİHAD kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye Altı Mâni vardır.

    BİRİNCİSİ

    Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

    Yirmi Sekizinci Söz

    “Cennete dairdir”
    Şu sözün iki makamı var. Birinci Makam, Cennetin bazı letâifine işaret eder. Fakat Onuncu Sözde on iki hakikat-i kàtıa ile gayet kat’î bir surette ve bu Sözün İkinci Makamında, Onuncu Sözün hülâsası ve esası, müteselsil gayet metin Arabî bir burhan-ı kat’î 1 ile gayet parlak bir tarzda vücudu ispat olunan Cennetin ispat-ı vücudundan bahis değil, belki şu makamda yalnız sual ve cevaba ve tenkide medar olan birkaç ahvâl-i Cennetten bahseder. Eğer tevfik-i İlâhî refik olsa, sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır inşaallah.

    Cennet-i bâkiyeye dair bazı suallere kısa cevaplardır. Cennete dair, Cennetten daha güzel, hurilerinden daha lâtif, selsebilinden daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla birşey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur’âniyeden nümune için, bazı çiçeklerin nümunesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rümuzlu sual ve cevaba işaret edeceğiz. Evet, Cennet, bütün lezâiz-i mâneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismaniyeye de medardır.

    Yirmi Dokuzuncu Söz

    Bekà-i ruh ve melâike ve haşre dairdir.

    Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir.

    Mukaddime

    MELÂİKE ve ruhaniyâtın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir denilebilir. Evet, On Beşinci Sözün Birinci Basamağında beyan edildiği gibi, hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Tılsım-ı kâinatı keşfeden Kur’ân-ı Hakîmin
    mühim bir tılsımını halleden

    Otuzuncu Söz

    Ene ve zerre’den ibaret bir elif, bir nokta’dır.

    Şu Söz İki Maksattır. Birinci Maksat ene’nin mahiyet ve neticesinden, İkinci Maksat zerre’nin hareket ve vazifesinden bahseder.

    Birinci Maksat

    ŞU ÂYETİN büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

    Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi ene’dir. Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan
    ederiz. Şöyle ki:

    Otuz Birinci Söz

    Mirac-ı Nebeviyeye (a.s.m.) dairdir

    İHTAR: Mirac meselesi, erkân-ı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü, Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücudunu inkâr eden adamlara Miracdan bahsedilmez; evvelâ o erkânı ispat etmek lâzım geliyor. Öyle ise, biz, Miracda istib’âd ile vesveseye düşen bir mü’mini muhatap ittihaz ederek, ona karşı serd-i kelâm edip ara sıra, makam-ı istimâda olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâm edeceğiz. Bazı Sözlerde hakikat-i Miracın bir kısım lem’aları zikredilmiştir. İhvanlarımın ısrarıyla, ayrı ayrı o lem’aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) cemâline birden bir âyine yapmak için, inayeti Allah’tan istedik.

    Otuz İkinci Söz

    Şu Söz Üç Mevkıftır

    Yirmi İkinci Sözün Sekizinci Lem’asını izah eden bir zeyil
    dir.

    Mevcudat-ı âlem vahdâniyete şehadet ettikleri elli beş lisandan -ki Katre risalesinde onlara işaret edilmiş- birinci lisanına bir tefsirdir ve âyetinin pek çok hakaikinden, temsil libası giydirilmiş bir hakikattir.

    Otuz Üçüncü Söz

    SUAL: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsâf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler pek ileri gittiler. “Ne vakte kadar deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar.

    Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuz üç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik, yalnız o denizden bir katrenin reşehâtına işaret nev’inden şöyle deriz ki:

    Lemeât

    Çekirdekler Çiçekleri

    Risale-i Nur şakirtlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.

    Müellifi: Bediüzzaman Said Nursî

    Tenbih

    BU Lemeât namındaki eserin, sair divanlar gibi, bir tarzda, bir iki mevzu ile gitmediğinin sebebi, eski eserlerinden Hakikat Çekirdekleri namındaki kısacık vecizeleri bir derece izah etmek için hem nesir tarzında yazılmış, hem de sair divanlar gibi hayalâta, mizansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olarak, yanında bulunan biraderzadesi gibi bazı talebelerine bir ders-i ilmîdir, belki bir ders-i imanî ve Kur’ânîdir. Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki, nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigali de yoktur. sırrının bir nümunesini gösteriyor.

    Konferans

    Teşrin-i Sâni 1950’de Ankara Üniversitesinde profesör ve meb’uslarımız ve Pakistanlı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, Fakülte Mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır.

    İmân ve İslâmiyet âb-ı hayatına susamış kıymetli kardeşlerim,

    Evvela: İtiraf edeyim ki, bu konferansın verildiği kürsüde bulunmuş olmak itibariyle sizlerden farkım yoktur. Sizin bir kardeşinizim. Hem bu konferans, benim çok muhtaç olduğum gayet nâfî bir dersimdir. Muhatap kendimdir. Dersimi müzakere nev’inden, siz mübarek kardeşlerime okuyacağım. Kusurlar bendendir. Kemâl ve güzellikler, istifade ettiğim Risale-i Nur eserlerine aittir. Bir mâni başımıza gelmezse, haftada bir defa olarak devam edeceğimiz dinî konferanslardan, bugün birincisi imâna dairdir. Çünkü, Bediüzzaman Said Nursî’nin Birinci Millet Meclisinde beyan ettiği gibi, “Kâinatta en yüksek hakikat imândır, imândan sonra namazdır.” Bunun için biz de konferansımızın Kur’ân, imân, Peygamberimiz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
    Efendimiz hakkında olmasını münasip gördük. İkincisi de inşaallah namaz ve ibadete ait olacaktır

    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.), bütün âl ve ashâbına salât ve selâm olsun.
  • 308 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitabı okumadan önce üzerinde biraz araştırma yaptım ve insanların yorumlarına baktığım zaman bir sürü kişinin yazarın siyasi kimliği yüzünden bütün nefretini bu harika eserinin üzerine kustuğunu fark ettim. Ayrıca yazarın kişiliğiyle eserin kalitesini eşzamanlamaya çalışamazsınız. Ön yargılarınızla hiçbir zaman yol katedemezsiniz. Nefret söylemli bu yorumları dikkate almış olsaydım bende bu kadar tesir eden kitabı okumaktan yoksun kalacaktım. Atsız'ı Türkçü ve Turancı olmasıyla tanıdım. Yani sonuna kadar Türkçüdür ve bunu birçok kanıtı mevcuttur öyle ki davası uğruna hapis bile yatmıştır. Ancak bunlar oğlunun, ona bir yaşındayken yazdığı mektupta umduğu gibi olmasına yetmemiş ve komünist olmuştur.
    Atsız'ın dünya görüşünü, dini görüşünü her şeyi bir kenara bıraktığımda gerçekten saygı duyulası, kaliteli ve sağlam bir insan görüyordum ve bu haliyle bile harika bir insan olduğunu söyleyebilirken birde kendi görüşünün peşinde bu kadar tutarlı gitmesi gerçekten takdire şayandır.
    Kitabın yorumuna geçersek sembollerle dolu bir kitaptı. Romanın başkahramanı Selim Pusat'ın, insanın kendisine sormaya korktuğu sorularla boğuştuğunu görülür. Kitapta bu kahramanın yaşantısını izliyor havasına bürünüyor gibi olursunuz. Kralcı bir insan olan Selim Pusat'ın fikrini gizlememesi üzerine hapse atılması ve bununla beraber bozulan psikolojisi üzerine kurulmuş romanda araya serpiştirilmiş olan o harika şiirler akıcılığı müthiş bir biçimde sağlamıştır.

    Ram ol bana, ruhun yeni bir aleme girsin…
    Yazmış kaderin: Aşkıma ömrünce esirsin!
    Aklınla, şuurunla, hayalinle bilirsin.
    Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın..

    Şiirin bu mısrasında da görüldüğü gibi yoğun duygu barındıran mistik yapıya sahip bu eserin eşini Türk Edebiyatında pek rastlamak mümkün değil. Haliyle pek rastlanmadığı için bu kaliteyi bulunca da okumadan durulmaz.
    Kitabın bende bıraktığı etkiyi tarif edemem. Öyle ki kitap uzun olmasına rağmen kısa bir süre içerisinde bitirdim ve hala kendime gelemedim ve kitabı henüz tam olarak çözümleyemedim. İçimde bu çözümlenememiş kitap, bana tekrar tekrar okuma isteği uyandırıyor.
    İçindeki semboller kolay anlaşılmayan ama anlaşıldığında kendini hayran bırakan cinstendi. Kitapta milli değerlerine aşık, hayatındaki tüm ihtiraslarından vezgeçen, yaşamını sadece asker ve askerliğe adamış bir karakter çıkıyor karşınıza: Selim Pusat. Atsız'ın Selim Pusat'la özdeşleştirildiği söylenir. Zaten Atsız'ın bir anısı da kitaba çok güzel uyarlanmıştır ve bu iddiayı desteklemektedir. Atsız'ın mesleği öğretmenliktir. Ayrıca kendisi usta bir şairdir de. Atsız hakkında öğrendiğim ve beni çok derinden etkileyen anı tam da öğretmenlik yıllarında geçen bir hikayedir. Atsız, öğretmenlik yaptığı yıllarda yeni atandığı okulda bir meslektaşı gözüne çarpar. Kendisi yeşil gözlü bir kadındır. Gençlik yılları fikir ve dava yolunda geçtiği için, o zamana kadar hiçbir kadına ilgi duymamışken, yeşil gözlü kadına iyice kaptırır kendini. Neticesinde açılmaya karar verir. Bir şiir yazar ve yeşil gözlü kadının dolabına koyar. Yeşil gözlü kadın ise zarfı bulduğunda, zarfı açmadan olduğu gibi Atsız’a geri verir. Atsız sonraları çıkardığı şiir kitabında, bu şiire “Geri Gelen Mektup” ismini koyarak yayımlar. O yeşil gözlü kadın ise Atsız ile mezara bir sır olarak gider. Fakat şöyle bir gerçek var; şiir o kadar güzeldir ki, yeşil gözlü hanım bu şiiri açıp okusaydı, Atsız'dan etkilenmemesi imkansızdı. Sözler öylesine derin ve güzel ki, bu sözler karşısında kim olsa mest olurdu. Çünkü o sözlerden ben bile aşırı etkilendim.
    Onun harici kitapta eleştirilecek iki yön görüyorum; birincisi kitabı kurgularken yazarın belli başlı noktalara dikkat etmesi gerekir ancak Atsız bunu pek kaile almamış gibi öyle ki kahramanın elindeki bıçağın birdenbire uzun bir kılıca dönüşmesi enteresan geldi ayrıca yazarın dünya görüşüne bakarsak Türkçeyi çok dikkatli kullanmasını beklenirdi.

    Kitapta yazar, kendisini anlatmış. Kendi ruh halini, iç yansımalarını aktarmış. Bugüne kadar okuduğum en güzel ve en çok etkilendiğim roman olarak, yerini çoktan aldı. Edebiyat hakikatlerin hayallerle süslenmesidir, diyen Atsız bu eserinde bunu harika bir şekilde ifade etmiş.
    Kesinlikle okuyun!



    Vaktiyle bir Atsız varmış derlerse ne hoş,
    Anılmakla hangi ruh olmaz ki sarhoş...
    Demiş Atsız ata. Peki o halde.
    -Vaktiyle bir Atsız varmış...
  • Pıotoevangelion kitabı, Meryem'in anne ve babasının, yani Anna ile Joachim’in hikâyesiyle başlar. Anna kısırdır ve Eski Ahit’teki birçok mucizevi anne gibi çocuk sahibi olamadan ya-
    şı epeyce ilerler. Sonra Sara ile İbrahim’e olduğu gibi (Eski Ahit’te bulunan bu benzerlik ayrıntılı ve açıkça kasıtlıdır) bir melek Anna’yla Joachim ’e çocukları olacağı sözünü getirir. Anna’yla Joachim bu mutlu haberi duyduklarında kucaklaşırlar. Ortaçağ boyunca resimlerde sıkça kullanılan bir konu olan bu sıkı sevinç kucaklaşması Anna’nın rahmine hayat kıvılcımını aktarır. Meryem’in bu şekilde cinsel birleşme olmaksızın hayata başlaması, ileride olacak şeylerin açık bir habercisidir.Bebek doğar ve anne-babası çocuğu dünyadan uzak bir göz
    odada büyütür. Anna bu ileri yaşta gelen mucize bebeğin öyle ya da böyle ihtiyacı olduğunu düşündüğü şeyleri dikkate alarak, birkaç hafta süren ve doğumun ve doğum sonrası kanamasının neden olduğu bir dinsel kirlilik dönemi olan niddahyoledet sonrasında bütün Yahudi annelerin geçtiği dinsel arınmadan geçene kadar çocuğa meme vermez. Küçük bir çocuk olan Meryem evdeyken ayaklarının yere değmesine izin verilmez, bu yüzden de toprakla hiç ama hiç temas etmez. Arkadaşları “lbranilerin lekelenmemiş kızlarıdır.” Daha sonra üç yaşındayken Meryem yaşaması için tapmağa götürülür ve burada başrahip bebeği, “Tanrı bütün nesiller arasından senin adını yüceltti" ifadesiyle selamlar. Küçük Meryem’in tapmakta
    özgürce oradan oraya koşmasına, hatta sunağın basamaklarında dans etmesine bile izin verilir. “Bir meleğin elinden" beslenir. Meryem tapınaktan ancak on iki yaşında, rahipler Meryem’in kadın olmak üzere olduğu (Yahudi yasasına göre bir kadının yasal bağımsızlığını elde ettiği yaş on iki buçuktur) konusunu gündeme getirdiklerinde ayrılır. Tapınaktayken
    âdet görmeye başlayıp niddah olursa Meryem’in dinsel kirletme tehlikesi oluşturacağı fikri ayrıntılarla açıklanmamıştır ama yazarın âdet tabusunun yapısını gayet iyi anladığı açıktır.
    YusuPun Meryem için olası en iyi ve en kutsal gözetici olarak özenle seçilm esi sürecinden sonra, rahipler Meryem’i ona emanet eder ve dünyaya salarlar.Elbette bu benzeri görülmemiş, hatla Isa’nmkinden daha kutsal olarak anlatılan bir yetişmedir. Ayrıca kurgusal olduğu da apaçık ortadır. Her ne kadar Anna’mn niddah yoledet olduğu en az on dön gün boyunca bir bebeğin ıslak bir bez parçasından süt emmeye (biberonun henüz olmadığı zamanlarda kullanılan başka bir seçenek) razı edilebilmesi akla yatkın olsa da, bu dönemde çocuğu emzirmeyi reddetmek görülmüş şey değildir ve bu, Yahudi yasasında da hiçbir şekilde gerekli görülmez. Yahudi yasasından söz etmişken şunu da pekâlâ merak edebiliriz: Çocuk büyütmenin uygulanmadığı ve kadınlarin iç bölümlerine girmesinin kesin olarak yasaklandığı tapınakta Meryem hangi eşi benzeri görülmemiş istisnaya dayanarak yetiştirilmiştir? Yüzyıllardır süregelen bir kuraldan böylesine kökten bir şekilde sapmanın Hahamlar tarafından kaleme alman sayısız yazıda gözden kaçmış olabilmesi pek mümkün
    görünmemektedir.Çok büyük olasılıkla Anna (ya da Meryem’in gerçek annesinin adı her neydiyse), bebeğini beslemek için iki hafta ya da daha fazla beklememiştir. Hiçbir küçük kızın, sıradışı bir Yahudi Vesla bakiresi gibi En Kutsal Yer olarak bilinen tapınak bölümünün huzurunda yetiştirilmediğinden emin olabiliriz.
    Büyük olasılıkla Meryem sığınak gibi bir göz odada bakirelerden oluşan bir grup oyun arkadaşıyla da yetiştirilmemiştir (eski Akdeniz bölgesinde makûl bir şekilde yaygın olan, geniş ailelerin hep birlikte oturduğu bir binada bir sürü küçük kızın •etrafında yetiştirilmiş olma olasılığı dışında). Protoevangelion kitabı hoş bir hikâye sunar ama tarihsel açıdan azıcık mümkün olabilecek herhangi bir şeye olsa olsa ucundan dokunur.Elbette kitabı okuyanlar için bu hiçbir önem taşımamış olabilir. Benzeri yaşanmamış şardarda büyüyen çok özel bir küçük kızın etkili ayrıntılarla dolu yaşamı, hikâyenin öncesinin
    inandırıcı bir bölümünü oluşturarak okuru bilinen bir olayla ilişkilendirilen özel durumları kabul etmeye hazırlamıştır: İsa’nın doğumu.
    Hikâye Doguş’a daha da yaklaştıkça, hazırlık niteliği taşıyan bu gündem daha da belirginleşir. Meryem tapınaktan ayrılıp Yusuf'un himayesinde yaşamaya başladıktan sonra kendisine tapmak perdeleri için ip eğirme görevi verilir. Bu, sadece “Davut’un soyundan gelen gerçek bakireler” tarafından gerçekleştirilen bir görev olarak tanımlanmıştır. Bu Meryem’in hem Eski Ahit’in mesihe ilişkin kehaneti kapsamında bir soya dahil edilmesini (gerçek bir aile ağacı sunmaya gerek duymadan) hem de cinsel konumunu tekrar vurgulamaktadır.Bir melek Meryem’e görünüp kendisine, İlahi bir armağan
    bulduğunu ve Tanrı’nm sözüyle hamile kalacağım ilan ettiğinde Yusuf iş için şehir dışına gitmiştir. Meryem bunu kabul
    eder ve bunun diğer kadınlar gibi mi, yoksa başka bir yolla mı doğum yapacağı anlamına gelip gelmediğini merak eder ama
    soru cevapsız bırakılır. Daha sonra Meryem kuzeni Elizabeth’i ziyarete gider (Kilisenin kabul etliği indilerde dendiği gibi) ve Elizabeth Meryem’in ilahi hamileliğim fark eder. Bu ziyaretten sonra Meryem Yusuf’un evine döndüğünde hamileliği açıkçagörülmektedir. Yusuf sinirden çılgına döner ve hamileliğin
    gayrimeşru olduğunu zanneder. Meryem'in bir süredir evden uzakta olduğu düşünülürse bu mantıklı bir çıkarımdır. Meryem'i (böyle iyi bir şekilde yetiştirildikten sonra bunu yapmayacak kadar akıllı olması gerekirdi), evlenmeden hamile kalarak kendini lekeleyip bu kadar aptalca bir şey yaptığı için bir güzel azarlar. Meryem'in Yusuf’a verdiği cevapsa tuhaftır. Hâlâ bakire olduğunu ama yine de nasıl hamile kaldığını bilmediğini iddia eder. Müjde'nin bir kızın unutamayacağı bir şey olması gerektiğini düşünmeden edemiyor insan.Yusuf konunun yasal ve dinî açıdan görüşülmesi için Meryem'i tapmağa götürür. Başrahip her ikisinin de, Sayılar 5:17- 28’de tarif edildiği gibi zor bir sınavdan geçirilerek yargılanmasını emreder. Bu. kocası tarafından zina ettiğinden şüphelenilen kadın anlamına gelen sotah yargılanmasıdır ve kalıcı sonuçları olan korkutucu bir sınavdır. Bu yargılamada rahip
    bir iksir hazırlar, bu karışımı lanetler ve içmesi için kadına verir. Kadın suçluysa karnı şişer ve sarkar, genital organları korkunç bir hal alır ve kısırlaşır. Ama kadın masumsa doğurgan
    olur (bazı yorumlar bunu, masum kadının kocasının çocuğuna hamile kalacağı şeklinde anlamıştır).Meryem’e uygulanan sotcıh yargılamasının ne anlama geldiği açıktır: Tapınağın hahamları Meryem’in zina etmiş olabileceğine inanmaktadır. Yusuf'un bu yargılamadan geçirilmesinin nedenini belirlemek biraz daha zordur ama öyle görünüyor ki
    Pıvtoevangeliotı kitabının yazan, Yusuf'a karşı duyulacak herhangi bir şüphenin silinmesinden de emin olmak istemiştir. Meryem de Yusuf da sınavın sonunda temize çıkarlar ve okurun ve Yusuf’un bir kez daha gereksiz yere Meryem’in bekâreti konusunda güveninin tazelenmesiyle hikâye devam eder.Protoevatıgelion kitabında bir sonraki önemli bölüm Doğuş'ta yer alan olaylar zinciridir. Meryem'le Yusuf, Yusuf ve ailesi imparatorluk nüfus sayımında sayılabilsin diye Betlehem’e seyahat ederler ama Yusuf resmî amaçlarla Meryem’i ne tür bir
    ilişkiyle sınıflandıracağı konusunda kafasının biraz karışık olduğunu belirtir. Sonuçta Meryem Yusuf’un ne karısı ne de kızıdır. Yolda Meryem’in doğum sancıları başlar ve Yusuf onu
    yol kenarındaki bir mağarada bırakarak Yahudi bir ebe bulmak için aceleyle uzaklaşır. Bir ebe bulup mağaranın girişinde bir ışık bulutunun asılı durduğuna şahit olmak için tam vaktinde döner ve o da ebe de bunun Tann’nın varlığının bir işareti olduğunu kabul ederler. Ebe İsrail’in kurtarıcısının doğduğunu ilan eder. Mağaraya girdiklerinde ebe açıkça “parıhenos”
    sözcüğünü kullanarak bir bakirenin bebek doğurduğunu bildirir.Varlığı açıklanmasa da bu sahnede başka bir kadın (bazıları ikinci bir ebe olduğunu söylemiştir) daha vardır. Adı Salome
    olan bu kadının. Kral Herod’un soyundan gelen ve Vaftizci Yahya'nın kellesini isteyip elde eden ünlü Salome’yle ilgisi yoktur ama yine de hafif kötülük peşinde olan birisi olarak resmedilir: Her şeyden şüphe eder ve çabuk güvenen ebenin
    Meryem’in bakire kaldığı iddiasına inanmayı reddeder. Salome eliyle bekâret testi yapmaya kalkışır ve bütün ebelerin yaptığı gibi Meryem'in bacak arasına uzanır. Ama Meryem’in genital
    organlarına dokunur dokunmaz Salome’nin eli anında yanarak kupkuru kesiliverir. “İnanmadığını ve günah işlediğim için
    çarpıldım!” diye çığlığı basar Salome ve devam eder: “Var olan Tanri’yı sınadım!” Bir melek (hikâyenin bazı uyarlamaları bunun Cebrail olduğunu iddia eder) Salome’ye bebeği kucağına almasını söyler ve aldığında eli mucize eseri iyileşir. Bebek kurtarıcıya sunulan abartılı övgülerle bu bölüm sona erer. Doğuş sahnesinin bundan daha etkileyici ya da renkli bir anlatımını hayal etmek zordur. Yüzyıllar boyunca bunun dinsel sanatta gözde bir konu (Salome’nin eli ve diğer her şey) olması
    şaşırtıcı değildir.Pmtoevangelion kitabının her yönü Meryem’in bakire olduğu mesajını insanların kafasına işlemek üzere ustalıkla hazırlanmıştır. Meryem’in cinsel ilişkiye girmeden hamile kalması ve “plastik bir baloncuğun içinde yaşayan çocuklar” gibi tuhaf bir şekilde yetiştirilmesinden tutun da, Müjde’yi sakin bir şekilde kabul etmesi ve İsa’yı belli ki bir başına ve anlaşılan o ki zahmetsizce doğurmasına kadar Meryem’in yaşamındaki her
    ayrıntı olagandışıdır. Maruz kaldığı bekâret testleri bile gariptir. Zeki gözlemciler Protoevangdion kitabının Salome’yle ilgili
    olan bölümünün aslında bekâretin kendisi hakkında değil, Meryem’in bekâretine duyulan inancın varlığı ya da yokluğu hakkında olduğunu belirtmiştir. Bu görüş Proioevengelion kitabının tamamı için aynı ölçüde geçerlidir. Saflık, masumiyet, öteki dünyaya aitlik, boyun eğme ve bekâretten böylesine özenle dokunmuş bir kilimi kim en ufak bir şüphe duyarak
    bir kenara atabilirdi ki?
  • "İçimizdeki şeytanlar"

    Bu romanda roman olarak hiçbir üstünlük yok. Sabahattin Ali ruhi tahliller yapmağa özenmiş ve Şekspirvari uzun “kendi kendini Murakebe”lerle romanını şişirmiştir. Zaten bizim dahi romancılarımızın hepsi mukallit oldukları için ruh tahlili, tabiat tasviri, içtimai hayatın tenkidi vesaire gibi büyük işlere dalmak onun için çok tabiidir. Dahi romancı ve güzide edip Sabahattin Ali’yi de onlardan başka türlü görmeğe imkan yoktur. Esasen ben romanı tenkid edecek değilim. Birçok münevverlerin tulumbacı ağzı ile konuşması, hiç lüzum olmayan yerlerde muharririn maddi pislikleri ısrarla anlatmaktan marazi bir zevk duyması ilk bakışta göze çarpmakla beraber bunları bizim dahi romancının hamlığına, yani henüz dehanın uç noktasına varmamış olmasına verelim. Benim bu romanda ilişeceğim nokta hususi bir kasıtla yazılmış olmasıdır. Sabahattin Ali bu memlekette ırkçı,Turancı ve Anadolucu olan milliyetperverleri hep satılmış insanlar olmakla itham etmek istiyor ve romanını yazarken de bugün aramızda yaşayan bazı kimseleri, tabii biraz değiştirerek, romanına sokup onları küçültmek istiyor. Böylelikle de kendisini küçük gören insanlardan gizili bir öç almak diliyor. Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için – Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için – Sabahattin Ali’nin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum. Sabahattin Ali benim tanıdığım, hem de çok iyi tanıdığım bir insandır. Bundan dolayı cevabım tepeden inme olacak ve onu çökertecektir.

    (Bu kısımda Atsız, Sabahattin Ali'nin şahsına bayağı bir hakaret ettiği için tarafımca sansürlenmiştir.)

    Yukarıda mevzuunu anlattığım romanda üç esas kahraman var: Ömer, Macide ve Bedri. Bunların üçü de iyi insanlardır. Yalnız Ömer arasıra içindeki şeytana uyarak fenalık yapıyor. Fakat bu, onun fenalığını göstermez. Suç hep o şeytandadır. İkinci derecedeki şahsiyetlerden de bir muhasebeci var ki o da iyilik bakımından bunlarla aynı hizadadır. Fakat Sabahattin Ali’nin yani bizim saf şeytanın bu “iyi” tipleri acaba hakikaten iyi insanlar mı? Türk cemiyeti içindeki ahlak kaidelerine göre hayır! Çünkü Ömer iltimasına güvendiği için vazifesine devam etmeyen, hırsızlık eden, şantajla para alan, karısına karşı kötü niyetlerden şüphelenerek evinden kovduğu Bedri ile sonra tekrar barışan, karım olacaksın diye evine getirdiği Macide’yi bir iki ay sonra mal verir gibi Bedri’!ye veren bir tiptir.

    Macide, Balıkesir’in mazbut bir ailesinin kızı olarak İstanbul’ a geldiği halde iki defa gördüğü Ömer’in aşkını hemen kabul ediveren, her akşam Ömer’le şurada burada gezip evine bazen gece yarısı gelen, sonra bu hareketin yanlışlığı kendisine ihtar olunduğu için evlerinde kaldığı akrabalarından bir gece yarısı bavulunu alıp kaçan, o gece hemen Ömer’in pansiyonuna gidserek onunla aynı yatakta yatan, Ömer’le bir iki ay yaşadıktan sonra onun ne miskinve tahammül olunmaz bir adam olduğunu anlayarak ve Ömer’in kendisini ihmal etmesini sebep sayarak Bedri’ye kaçmayı tasarlayan, Ömer’in kendisiyle ilişiğini kesmesi üzerine de pervasızca Bedri’nin evine giden bir tiptir.

    Türk cemiyetinin ahlaki prensiplerine göre Ömer’le Bedri mükemmel bir deyyus, her müşkül dakikada her erkeğin evine giden Macide mükemmel bir fahişe, ihtiyar muhasebeci hakiki bir hırsızdır. İşte bizim saf şeytanın dört faziletli insan diye ortaya attığı tipler… Öteki şahıslara gelince: Nihat, Tatar suratlı herif, Profesör Hikmet, muharrir Şerif, şair Emin Kamil ve Nihat’la çalışan gençler zaten hep fena, dalavereci, milliyet ülküsü ardında koşuyor gözüktükleri halde yabancı devletler hesabına çalışan kimseler olarak gösteriliyor. Sabahattin Ali’nin iyi olarak gösterdiği insanlar bile bu kadar fena olursa, artık fena göstermek istedikleri üzerinde durmak boştur, değil mi?

    Fakat Sabahattin Ali bu romanı ile şunu veya bunu değil; milliyetçiliği, ırkçılığı, Türkçülüğü baltalamak istemiş, bu romana hem kendisini, hem de tanıdığı, selamlaştığı insanlardan bazı milliyetperverleri sokarak tahte’ş-şuurundaki bir kinin öcünü almak istemiştir. Bu kin, Kirye Sabahattinaki’yi kendi ırkının yurdundan ve devletinden mahrum eden Türk ırkına karşı duyduğu kindir. “İçimizdeki Şeytan” hakkında “Bozkurt” dergisinin üçüncü sayısında bir tenkit yazan Reha Oğuz Türkkan’ın da gözünden kaçmadığı gibi romandaki Ömer, birçok noktalarda Sabahattin Ali’ye benziyor. Bir kere romanın ilk sayfasındaki tarife göre Ömer “şişmanca, beyaz yüzlü, gözlüklü, kahve rengi miyop gözlü bir genç. Saçları şapkasından gözüne doğru dökülüyor ve çabuk konuşuyor. Boyu ortaya yakın. ” Bu tarif bizim saf şeytanın ta kendisidir. Bilhassa fikirler ve konuşuş bakımından bu benzeyiş daha büyüktür. Mesela Ömer kendi kendisine şöyle diyor: Tuu Allah belasını versin. Ne kadar salaklaştım. Belli etmedi ama, muhakkak fena halde içerlemiştir. Ben kız olsam benim tipimdeki erkeklerden istikrah ederim.” (sf. 66) Sabahattin Ali tıpkı böyle konuşur. Bilhassa kızların kendisinden nefret ettiği hakkındaki fikrini bize birkaç defa söylemiştir. Biraz daha aşağıda (sf. 68) Macide, Ömer’in yüzüne dikkatle bakınca onu biraz gülünç, fakat samimi buluyor. Sabahattin Ali’nin yüzüne dikkatle bakan bir insanın da bütün samimiyeti ile gülmesine imkan yoktur. Ömer hiçbir şeye inanmıyor (sf. 79) Sabahattin Ali de öyledir.

    Bir yerde Ömer’in ağzından şu sözleri işitiyoruz: “ Acaba dünyada benim kadar manasız şeyler düşünen var mıdır? Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz.(sf. 83) Sabahattin Ali’den de bu sözleri çok defa işitmişizdir. Romandaki Ömer’in ruhiyatı da Sabahattin’e çok benziyor. Ömer iç sıkıntısından, büyük iş yapamamaktan muztarip bir insandır. Sabahattin Ali gibi… Ömer herkesle ahbaplık eder, konuşur. Fakat onların meclislerinden çıkar çıkmaz aleyhlerine söz söylemekten çekinmez… Sabahattin Ali de böyle yapar. Ömer günün birinde hırsızlık etmiştir. Sabahattin Ali hırsız değildir ama bir gün cebinde parası yokken bir lokantaya girip yemek yediğini, sonra gizlice sıvıştığını bize gülerek anlatmıştı. Belki Sabahattin Ali bunu da yapmamıştı. Ama tuhaflık olsun diye, orijinal gözükmek için söylemişti. Çünkü o her şeyi yapmış olmak zevkini tatmak isterdi. Kah esrar içip Ayasofya meydanında kustuğunu, kah bir satıcıya bir lira verip beş liranın üstünü aldığını, bazen de şair Yusuf Ziya ile bir lirasına oynarken hile ile partiyi kazandığını anlatırdı. Bunların çoğunu yapmış değildir. Yalnız yapmasını düşünür ve yapmış gibi anlatırdı. Fakat bizim Sabahattin Ali romandaki Ömer’i bütün ahlaksızlığına , salaklığına rağmen “dudakları çok güzel bir erkek “ olarak gösteriyor. Mesela şu satırlara bakın:

    … Söz söylerken dudakları hafifçe büzülerek ağzı güzel bir şekil alıyordu. (sf.5)

    … Konuşurken fevkalade güzelleşen ağzı ve insanın ruhuna sert fakat tatlı bir rüzgar halinde yayılan sesi ile… (sf. 90)

    … Ama ne kadar güzel söylüyordu… Ne güzel dudakları vardı… (sf 93)

    … Ömer’in konuşurken insanı çıldırtacak bir şekil alan dudakları.. (sf 122)

    … Güzel dudaklarını yakından , ta yanı başından göreceğim. (sf 126)

    … Ve konuşan dudaklarını yine güzel, çok güzeldi. (sf. 175)

    … O da Ömer’in dudaklarına bakıyordu. (sf 253)

    … Güzel dudaklarından öperim. (sf. 273)

    … Ve sustuğu zaman bile güzel dudaklarını kımıldatan Ömer… (sf. 287)

    İşte yalnız burada Ömer’le Sabahattin Ali birbirlerine benzemiyorlar. Çünkü Sabahattin Ali’nin konuşurken etrafa tükürük saçan börek dudaklarıyla Ömer’in dudakları arasında hiçbir benzerlik yok. Fakat o kadar da insafsız olmayalım. Zavallı Sabahattincik hasretini çektiği şeyleri romandaki kendi muhayyel tipine de vermesin mi? Şeytan kendisini beğenmezse çatlarmış diye bir atalar sözü vardır. İçimizdeki şeytanlardan biri olan bu saf şeytan da kendisini, kadınları bayıltan yakışıklı bir erkek diye düşünse ne çıkar? Bu noktayı bir kenara bırakırsak Ömer’in bütün seciyesi ve korkusu Sabahattin Ali’de vardır. Romanda Ömer’in çok zeki olduğundan birkaç yerde bahsolunuyor. Sabahattin Ali’nin de bütün korkusu çok zeki olmamaktır. Zavallı bu yüzden nelere katlanmaz. Bununla beraber sırası gelmişken onun çok zeki, hatta yalnızca zeki olmadığını da söyleyeceğim ve bir örnek vereceğim: Sabahattin Ali 1935’de “Değirmen” diye bir hikaye kitabı çıkardı. Bu hikayelerinden bazılarındaki maksat Türk cemiyetini kötülemektir. Bütün kitapta Türk hükümeti hep rezil, çirkef olarak anlatılır. Bu kitapta çingeneler bile ülküleştirilirken (nedense Sabahattin çingeneleri pek sever) Türkler, yani kanı Türk olan bizler, yani bu vatanın kurucuları, sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü olarak gösterilir. Bu hikaye kitabının sonunda Sabahattin Ali’nin, sonradan ve acele ile eklendiği belli olan ince bir kağıt üzerine şu tavzihi var: “Bir Orman Hikayesi, Bir Firar, Candarma Bekir, Bir Siyah Fanila İçin, Komikişehir adlı hikayelerin Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki Anadolu’yu anlattığı okunduğu zaman anlaşılmakta ise de bunun burada ayrıca tavzihine lüzum gördüm.”

    Halbuki mesela Komikişehir adlı hikayede cazbanddan ve danstan söz ediliyor (sf 199). Osmanlı İmparatorluğu zamanında dans ve cazband var mıydı? Görülüyor ki bu tevcil hiç de zekice bir tevil değil ve zavallı Sabahattin bu tevil ile tam bir Komikişehir olmaktan kurtulamıyor. Zaten onun komikliği yalnız bu kadar değil ki… “İçimizdeki Şeytan” ’ın bir yerinde “ hiçbir şeye inanmamak hususunda ” Ömer’le muhasebecinin mutabık olduğu söylendiği halde (sf. 79) başka bir yerde “topyekün inkar da ancak barbarların karıdır” deniliyor (sf 183). Bu tezadı Sabahattin dehası ile de izah etmek kabilse de ben yine onun komikliği ile tevil edeceğim. Hem de topyekün inkar barbarların değil seciyesizlerin, komünistlerin karıdır. Barbarlar muayyen prensipler inanmış insanlardır. “İçimizdeki Şeytan” ın dikkate değen taraflarından birisi içinde seciyesiz olarak gösterilmek istenen ediplerin ve milliyetperverlerin muhayyel tipler değil, Sabahattin’in ahbaplık ettiği mevcut insanlar olmasıdır. Bunlar arasında Profesör Hikmet diye gösterilen insan hakikatte tarihçi Mükrimin Halil’dir. Çünkü ikisi de Maraşlı’dır. İkisi de Anadoluludur ve Anadoluluları sever. İkisi de arkadaşlarına yardım etmekten hoşlanır. İkisi de daima Taberiden, Selçuklulardan, Arap müverrihlerden bahseder. İkisi de Bayezid meydanındaki kahvelerde oturur. Fakat Sabahattin Ali daima kötü bir maksatla hareket ettiği için Profesör Hikmet’i fena fikirli, vatan haini, yabancı devletler hesabına çalışan, faziletli gözüktüğü halde ırz düşmanı olan birisi olarak anlatmıştır. Lakin herkes bilir ki Mükrimin Halil aileye, namusa ve vatana en çok değer veren samimi bir insandır. O halde bunu acaba neden böyle yaptı? Konuşup da selam verdiği, yüzüne güldüğü bir insana bu şekilde hicviye yazmak gibi çirkin bir harekete Sabahattin niçin tenezzül etti? Bunun iki sebebi var:

    1- Mükrimin Halil Anadolucu milliyetperverlerdendir. Bütün hakiki milliyetperverler gibi aileye ve şecereye bakar. Halbuki Sabahattin daha ikinci göbekten bozuk çıkıyor ve Mükrimin’e göre değersiz bir insan olarak kalıyor.

    2- Mükrimin Halil bütün milliyetperverler gibi komünizme düşmandır ve şimdiye kadar liselerde verdiği tarih derslerinde şu sözü talebelerine sık sık tekrarladığı meşhurdur: “Her memlekette komünizm gibi vatan aleyhtarı fikirlere saplanacak birkaç orospu çocuğu çıkabilir. Vazifeniz bu fikirlere karşı tarihten ders ve örnek alarak mücehhez olmaktır.”

    Romandaki tiplerden muharrir İsmet Şerif de milliyetperver ve kafalı gözüktüğü halde boş, manasız, ahlaksız bir insan… Bunun da Peyami Safa olduğu anlaşılıyor. Sabahattin’in ona düşmanlığı da Peyami’nin milliyetçi ve tanınmış bir romancı olmasıyla izah olunabilir: Halbuki Sabahattin Ali varken Peyami hangi cesaretle roman yazabiliyor? O cahil ve kültürsüz olduğu ve milliyet gibi saçma bir fikre saplandığı için derhal susmalı, meydanı yüksek kültürlü Sabahattin’e ve içimizdeki öteki şeytanlara bırakmalıdır. Sabahattin, Peyami Safa’ya kininde o kadar ileri gidiyor ki onun ölmüş babasına bile diş uzatıyor. Bu sırtlanlık, zaten bütün komünistlerin müşterek vasfı…

    Romanda adı söylenmeyen Tatar suratlı herif ise ya profesör Zeki Velidi, yahut Abdülkadir İnan olacaktır. Çünkü bu adam “umumi harpten sonra dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül eden ve birkaç ay veya birkaç sene sonra batan küçük ve uydurma devletlerden birinde reislik yahut nazırlık yapan” birisidir (sf. 173) Sabahattin’in tanıdıkları arasında reislik veya nazırlık yapan, Zeki Velidi ile Abdülkadir İnan vardır. İkisi de Bolşeviklerle çarpışıp geldikleri ve Bolşevik düşmanı oldukları için Sabahattin Ali’nin de tabii düşmanları sayılırlar. Sonra dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül ettiğini söylediği bu devletler hakikatte Rusya’da kurulmuştu. Hepsi de Türk devletçikleri idi. Türk devletçikleri olduğu için Sabahattin Ali onları uydurma buluyor. Ama biz onların uydurma olmadığını kendisine ve bütün komünistlere ispat edeceğiz.

    Romanda, kim oldukları anlaşılmayan bir de muharrir Hüseyin Bey’le Nihat var. Nihat darü’l-fünunlu gençlerle birlikte milliyetperverlik uğrunda çalışıyor gibi göründüğü halde meğer casusmuş. O gençlerin hepsi de külah peşinde koşan insanlar… Şimdiye kadar okuyuculara hitap edip romanı ve müellifini anlattıktan sonra artık doğrudan doğruya içimizdeki şeytanlardan birine, bu milletin milliyetperverlerini çirkefe batırmak için uğraşan komüniste hitap edebilirim:

    Kirye Sabahattinaki!.. Yahut fikirlerine ve irfanına göre Yoldaş Sabahattin Aliyef!.. Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve marksın fikri veledi!.. Türk olmamanın, yüksek tahsilli olmamanın verdiği kıskançlıkla yanıp kavrularak kendinden üstün gördüğün herkese saldırıyor ve yetişemediğin her salkıma tilki gibi “olmamış” diyip geçiyorsun. Senin tahte’ş-şuurundaki bütün kinler pek iyi anlaşılıyor. Türk olmadığını bildiğin halde Türk yaşamağa mecbur olmanın verdiği ruhi kargaşalık içindesin. Sen de her Türk olmamanın, tahsili yarıda kalmış her muhteris insanın yaptığı gibi hırsını doyuracak tek yola sapıyorsun. Bu yol, Türklüğün kutlu nesi varsa hepsini inkar ederek, hepsine söverek kendini aldatmayı temin eden komünistlik yoludur. Romanında insanlar arasındaki karanlık münasebetlerden ne diye bahsediyorsun? Sen o karanlık münasebetlerin şahıslanmış örneğisin. Bu kitapta aşağı gördüğün, çirkefe batırmak istediğin ne varsa sen vaktiyle onların hepsine salik olmuş, fakat hepsinde sona kaldığın için onlara düşman kesilmiş bir hastasın. Sen eskiden milliyetperver değil miydin? Ne diye Ziya Gök Alp’ı peygamber tanıyarak şiir yazmıştın? Milliyetperverlik yolunun çok çetin olduğunu anladığın, bu yolda çabucak yükselmeyeceğin için bundan vazgeçtin değil mi? Romanının 152’nci sayfasında “suratlarının kaba, küstah, ve aptal ifadelerinden sporcu oldukları anlaşılan gençler” den bahsetmene rağmen sen eskiden sporcu değil miydin? Hatta bir talebe gezintisinde Nejdet Sançar’la yarışıp yenildikten sonra yenmek hırsını mutlaka tatmin etmek için, çocukluğundan beri alıştığın şekilde, yalınayak yeniden yarışarak yine geride kalmamış mı idin? Bisikletle çok yarışıp kalbini yoran ve bu yüzden kalbi bozulan sen değil misin? Senin yukarıdaki satırlarında çürük insanların güçlülere karşı duyduğu kıskançlıktan başka ne var?

    Almanya’ya gidip uygunsuz hareketin dolayısıyla döndükten sonra Türk milliyetperverliğine de düşman olan sen, sırf bir iş bulmak , birkaç para almak için, düşmanı olduğun, bunu her yerde söylediğin “Gazi”ye mehdiye yazmadın mı? Sabahattin Aliyef Yoldaş! Birkaç yılda bu kaçıncı döneklik? Hatta Yedek Subay Okulu’nda, askerliğe olan kabiliyetsizliğin dolayısıyla alaya çıkacakken Ankara’ya giderek Tarih Kurumu as başkanı Profesör Bayan Afet’e yalvarıp iltimasla bunun önüne geçmedin mi? Senin gibi bir komünistin romanını milliyetçi geçinen Falih Rıfkı’nın Ulus’ta tefrika ettirmesini sakın kendi lehine yontma! Çünkü Cibali imamının ferzendi olan Bay Falih Rıfkı Atay da, senin gibi il okul öğretmeni olan Profesör Bayan Afet de içimizdeki şeytanlardan ikisidir. Senin kim olduğunu daha iyi anlamak için onlara değil, hocan olan Ali Canib’e sormağa bilmem lüzum var mıdır? Çünkü o meslektendir. Seni çok iyi bilir. “Yeni Adam” mecmuasının 261’inci sayısındaki Fikret anketine verdiğin cevapta “Fikret’in insaniyetçiliği her kendini bilen insanda bulunması icap eden, hatta hakiki milliyetperver olmak için de esasi şartı teşkil eden bir insaniyetçiliktir.” diyerek bizleri yani bu vatanın hakiki sahiplerini kendini bilmemezlikle itham etmek istiyorsun. Zavallı Kirye Sabahattinaki!.. Erkekli dişili bütün yoldaşlar gibi sen de Türk milliyetperverliğine “insaniyet” afyonu yutturmak istiyorsun değil mi? Boşuna…

    Hem niçin aile menşeini gizleyerek Behcet Yazar’ın anketine verdiğin cevapta (Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı, sf. 371) kendini Garbi Anadolulu gösteriyorsun? Tesadüfen Berlin’de doğsaydın kendini Berlinli mi göstereceksin? Sen Oflu Müslüman Rumsun. Saklamağa ne lüzum var? Sizin için şecere, soy, ecdat meselesi var mı? Irk meselesi yalnız yarış atlarında kalmıştır diyorsun ama görüyorsun ki hayvanların bile asilinde ırk aranır. Kimse sokak köpeklerinin ırkını sormaz. Senin romanındaki milliyetçi gençler kimini falan milletin yardakçısı, kimini bir fikrin satılmış kölesi, kimini korkak ve dalkavuk, kimini kanı bozuk diye tenkid ediyorlar ve bugünkü sınırları dar buluyorlar değil mi? Saklamağa ne lüzum var Sabahattin Aliyef Yoldaş? Sen Mujikistan sınırlarını dünyanın son ucuna kadar yaymak istedikten sonra Turancı Türkler neden Anadolu’yu dar görmesinler? Senin düşüncenin tarihte hiç örneği olmadığı halde tabii oluyor da Turancılarınki birkaç defa tahakkuk etmiş olmasına rağmen neden aykırı geliyor? Sana aykırı gelse de gelmese de biz günün birinde bütün Türkleri birleştireceğiz. Tarihte Türklerin olmuş olan her şey yine Türklerin olacak. Sayısı on binleri geçen subaylar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve talebeler hep Turancılık ülküsü ile tutuşmuş insanlardır. Bu selin önüne sütü ve kanı bozuk birkaç serseri duramaz. Sonra yardakçı, köle, korkak, dalkavuk, kanı bozuklar yok mu? Mesela önce hicvettiği Gazi’yi sonra “memuriyet” için öven sana dalkavuk denmez mi? Rum olduğun, fakat Türk geçindiğinden için kanı bozuk değil misin? Düşüncelerini açıkça söyleyemeyip gizlice yaydığın için sana korkak dersek hak vermez misin? Zavallı megaloman Sabahattin Aliyef!…

    Aklı kafanızdan sürsek,

    İlmin içine tükürsek.

    Dünyaya çevirip dirsek

    Günümüzü hoş geçirsek

    Diyen sana belki yalnızca acımak daha doğru olurdu. Çünkü kafandan süreceğin aklın kaç gram olduğu ve hele içine tükürmek istedin ilmin beş yıllık Muallim Mektebi tahsili ile lugatsız okunamayan kırk elli Almanca romana inhisar ettiği düşünülünce sana acımaktan başka bir şey yapmamak gerekirdi. Fakat bu biçareliğine bakmadan Türk edebiyatı meselelerine karışman, çizmeden yukarı çıkarak tahsilin ve bilgin müsait olmadığı halde münevverlerin karışabileceği meselelere burnunu sokman sana bir ders vermenin lüzumlu olduğunu gösteriyor. Sinirlerin hasta ise herkese acıdığımız gibi sana da acırız. Fakat sinirleri hasta insanların Türk milletine telkin vermesine katlanamayız. Bugünkü sınırların dar veya geniş olması da seni ilgilendirmez. Bu, Türklerin kendi aralarında halledecekleri meseledir. Haddini bilmezsen durumun bir hastanın durumu olmaktan çıkar. O zaman da bizimle her şekilde çarpışmayı göze almalısın. Biz Türkçülerle siz komünistlerin, fikir sahasında anlaşmamıza imkan olmadığı için, toplu bir halde, yumruklarımızın hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu. Çünkü fikirlerin halledemediği davaları kan halleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmen icap eder. Bu davayı kökünden halledebilmek için benimle, şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm-dirim çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölüme kadar düşmanlık güdecek olan iki zümreyiz. Fikir savaşından bir sonuç çıkmadığını biliyorsun. Herhalde senin de istediğin “bir şeyler” yapmalıyız. Türk gençliğini roman ve hikaye ile zehirlemekte devam etmene engel olmak için sana bu teklifi yapıyorum. Fikir sahasında bizimle boy ölçüşemezsiniz. Fakat gizlice bazı kimseleri kandırabilirsiniz. Bunun da önüne geçmek için sana en şerefli iki silahtan biriyle, ikimizden biri ortadan kalkıncaya kadar, vuruşmayı teklif ediyorum. Bilmem ki bu şerefi de tepecek misin?..

    Nihal Atsız, 19 Temmuz 1940
  • 490 syf.
    ·4 günde·9/10
    Kafamda Bir Tuhaflık?

    Pamuk'un roman külliyatını tamamlamış olmanın yanında Mevlut karakterini tanımış olmanın da verdiği tarif edemeyeceğim bir duygu içindeyim, "Kafamda Bir Tuhaflık" mı demeliyim?

    Kafamda Bir Tuhaflık ve diğer Orhan Pamuk romanlarına şöyle bir bakınca aklımda iki grup oluşuyor: "Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Kar, Masumiyet Müzesi" ve "Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı, Kırmızı Saçlı Kadın" şeklinde. Evet, Kafamda Bir Tuhaflık Pamuk'un diğer romanlarından farklı olduğunu hissettirse de biçem açısından, zorluk-kolaylık açısından sıraladığım ilk gruba dahil bir roman.

    Ne demek istiyorum?

    Kafamda Bir Tuhaflık'ta diğer eserlere göre cümleler daha kısa karmaşıklık az, o içinde kaybolduğumuz Pamuk'un büyülü dünyası dindirilmiş ve Pamuk'un işlemekten keyif aldığı tarihi-sosyolojik-psikolojik-politik mevzuları bu defa bir belgesel tadında işlediğini duyumsadım.

    Özü, bu kitap bir iki kitabı dışarıda tutarak söylüyorum; diğer kitapları gibi zor değil ve postmodernist kurgunun sade ya da daha kolay olan örneklerinden.

    Peki bu durum Orhan Pamuk'u taşlanmaktan kurtarır mı?

    Bizde Pamuk, hep bir şekilde eleştirilen yazar olmaktan kurtulamamıştır. Ne yaparsa yapsın bir şekilde taşlanır. Öyle ki bugün hayatında tek bir satır okumamış insan bile Pamuk'u eleştirebilir. Bu artık şaşırılacak durum değildir. Bu duruma dair Handan İnci'nin şu tespitine hayranlık duyduğumu yadsıyamam:

    "Orhan Pamuk'un romancılığını eleştirmenin dayanılmaz hazzı, diye bir şey var. Travmatik olduğunu düşünüyorum."

    Bu sözden sonra hep gülesim gelir.
    Bak işte yine.
    Dur dur!

    Peki Pamuk'u uzun cümleler, karmaşıklık ve yoğun büyüsellik açısından eleştirenler? Bu kitabın da Pamuk'u onların gazabından kurtardığına, kurtaracağına inanmıyorum. Bu defa da sade dili basitlik diye yaftalayıp yine Orhan Pamuk'u eleştirmişlerdir, eleştireceklerdir.

    Ya, ne diyordu Handan İnci? Hah, Orhan Pamuk eleştirmenin dayanılmaz hazzı. Travmatik olanından.

    Bak gülesim geldi yine.
    Güldüm.

    Neyse devam.

    Kafamda Bir Tuhaflık'ı okumaya karar verdiniz mi? O zaman Kafamda Bir Tuhaflık'ı okuma kararınız öncesi şunlara dikkat etmelisiniz:

    Kara Kitap'ı okumadan Kafamda Bir Tuhaflık'ı okursanız, birkaç yerde geçen Celâl Salik ve yazıları ile ilgili bölümler, sonrasında Kara Kitap'ı okuma zevkinizi öldürebilir. Göndermeler Kara Kitap açısından o derece can alıcı.

    Ayrıca Kafamda Bir Tuhaflık kitabının başında-sonunda bulunan "Soyağacı" çizimlerine ve kitabın sonunda yer alan "Kronoloji"ye bakmayın. Bunlar da roman içindeki karakterler hakkında okuma sürecindeki zevkinizi azaltabilecek bilgiler içeriyor.

    Kitabın konusuna gelecek olursak:

    Kafamda Bir Tuhaflık, 1969'dan 2012'ye, Beyşehir'den İstanbul'a gelen Mevlut'un yaşamına, o hepimizin sahip olduğu sevmediğimiz akrabalarla yaşadıklarına, şehirdeki rantçılarla yaşadıklarına ve Şair Evlenmesi'ndeki görücü usulü -görmeden evlenme, büyüğünü değil küçük olanı isterim- evlilik teması ekseninde kurulan bir pastişle, yeni bir yorumla aşka ve İstanbul'un 40-45 yıllık değişimine ya da daha doğru ifade ile talanına sayfalar açan bir kitap.

    Kimsenin okuma zevkine balta vurmamak için olaylardan ziyade hoşuma giden bir iki şeyden söz ederek devam ediyorum:

    Roman yedi kısımdan oluşuyor ve bu bölümler akronolojik bir zaman ile sıralanmış. Pamuk, oturup baştan sona sırasıyla anlatayım da dinle demek yerine okuyucunun zihnide hoş bir puzzle kurgulamayı tercih etmiş diye düşündüm. Romana I. Kısım 1982 Haziran ile başlıyor; II. Kısım 1994 Mart ile devam ediyoruz. Bu iki kısımdan sonra III. Kısım ile geriye gidiyor 1968 Eylül'den başlayarak 1982 Haziran'a doğru geliyoruz. IV. Kısım 1982 Haziran'dan alıp 1994 Mart'ına getiriyor bizi. V. Kısım II. Kısımın kaldığı 1994 Mart'tan devam ederek 2002 Eylül'üne getiriyor ve VI. Kısım 2009 Nisan, VII. Kısım 2012 Ekim ile romanın sonuna geliyoruz.

    Bu akronolojik zaman çok ilginç ve karmaşık bir şey olmasa da okumaya ara verdiğim zamanlarda hoşa gidecek bir durum ortaya çıkardı bende. Kitaba ara verip mutfakta içecek bir şey hazırlarken ya da pencereden dışarıyı izlerken -çok özledim!- şimdi ne olacak diye düşünmekten ziyade zihnimde Mevlut'un yaşamının aşamalarını düzleme oturtmak, zamanlar arası çıkarımlar yapmaya çalışmak, Mevlut'u düşünmek hoşuma gitti benim.

    Kafamda Bir Tuhaflık, postmdern romanlardaki okuyucuyu anlatıya dahil etme, onunla konuşma, roman yazarının varlığı ya da karakter olması, karakterlerin anlatıya müdahaleleri açısından da çok keyifli bir üstkurmacayı bize sunuyor. Benzer durum Benim Adım Kırmızı'da da vardı. Ancak Benim Adım Kırmızı'da bu teknik kahramanın araya girmesi şeklinde değil kahramanların anlatıcı olması şeklindeydi. Burada ise kahramanlar anlatıcının sözünü kesip sempatik bir şekilde araya giriyor; bir de benden dinleyin, şunu söylememe müsade edin, buna müdahale etmem gerekir, gibi ifadelerle anlatıcıya dahil oluyor. Birkaç örnek şöyle:

    Abdurrahman Efendi: Ben o köyde, Gümüşdere'de ikamet ettiğim için hemen söze girme cesareti buluyorum kendimde.: ... (s.46)

    Mustafa Efendi: ... unutma, onlar bizim hakkımızı yediler, diye uyarırdım Mevlut'u. İnsanın oğlunun babasının yanında değil, onu kandırıp önünden lokmasını almak isteyen düzenbazlarla olması ne acı bir duygudur! ... (s.59)

    Damat: Kravatımın ve ceketimin şıklığına aşırı özendiğim ve kadın doktoru olan babamın tıraş sonrası losyonunu bazı sabahlar bolca sürerek sınıfa girdiğim için okulun ilk ayında taktılar bana Damat adını. ... (s.74)

    Süleyman: Ben, ağabeyim, hepimiz Mevlut'u düğünde görünce çok sevindik. ... (s.134)

    Ferhat: Benim hakkımda yanlış bir fikir edinmeyesiniz diye bir dakikalığına araya giriyorum: ... (s.234)

    Son olarak;

    Mevlut, okuma sürecim boyunca bazı yerlerde Dostoyevski'nin "Budala"sı Prens Mışkin'i anımsattı. Prens Mışkin'i hâlâ sevmiyor, O'nu anarken hep kızarak anıyorum -Mışkin'e bazen gerizekalı demekten de büyük haz aldığımı biliyorum, ölümüne Raskolnikov!- ama Mevlut öyle değil, Mevlut'u sevdim. Kızdığım yerler oldu mu? Evet, ama Mışkin'e olan gibi değil.

    Roman sona erme aşamasına geldiğinde varoluşsal kaygı kahramanımızın zihninde derinden yankılanıyordu ve s.464'te şöyle bir soru geçiyordu:

    "Mevlut şehre ne söylemek isterdi?"

    Mevlut bu soruya romanın son cümlesinde yanıt veriyor ve roman bitiyor. Mevlut'un yanıtı beni derinden vurdu! Alıştığımız üzere Pamuk'un ilk cümleleri vurucudur ama bu defa romanın gidişine göre son cümle bu özelliği üstlenmiş.

    Son cümleyi asla önceden okumayın!

    Herkese huzurlu okumalar.
  • 176 syf.
    ·4 günde·8/10
    Karl Kerényi, Klasik Filoloji alanında eğitim görmüş; Antikçağ, Dinler Tarihi ve Mitoloji konularında bolca eser vermiş, saygın bir Macar bilgin. Başlangıçta Alman filolog Wilamowitz'in etkisiyle mitlerin filolojik tahlil yöntemini benimsese de 1929'da karşılaştığı Walter F. Otto sayesinde “mitlerin psikolojik yönden açımlanması” daha çok ilgisini çekmiş ve bu minvalde eserler vermiştir. Her ne kadar ömrünün sonlarına doğru kültürel antropolojiyi merkeze almaya başlamışa da, Prometheus kitabı, onun mitlere özellikle Carl Gustav Jung’un fikirlerinden etkilenerek yaklaştığı döneme aittir. Kitabın alt başlığı olan “İnsan Varoluşunun Arketip İmgesi” ifadesi de bunu kanıtlar nitelikte.

    Kerényi kitapta mitolojiyi anlamlandırmak için, onu ele almış, işlemiş şairler üzerinden ilerliyor. Günümüze en yakın olanın bizim için daha anlaşılır olacağını düşünerek ilkin Goethe’nin Prometheus şiirini tahlile girişir. Bu bölümde görüyoruz ki Goethe, Prometheus’un özellikle “akıldan dolayı acı çeken” yönünü ön plana çıkarmakta ve onu kendisi ile özdeşleştirmektedir. Goethe kendisinin de giriştiği şiir yorumuna şu sözlerle başlar: "İnsanoğlunun ortak kaderine ait, hepimizin katlanması gereken yükün en büyük ağırlığı, entelektüel güçleri erken ve hızlı yayılanların üzerinde olmalı." Prometheus, Zeus'a denk entelektüel gücü ve ona boyun eğmeyişi yüzünden en büyük yüklerden birisine maruz kalmıştır. Goethe de içinde bulunduğu çağda kendisini böyle hissediyor olmalı. Bunun yanı sıra Prometheus, Zeus’un göklerdeki dünyasına karşılık bu dünyayı kutsayan, insanla, çamurla iç içe yaşamayı tercih etmiş bir titandır. Bu Nietzscheci anlamda, öte dünyayı hor görmek, “İnsanca, Pek İnsanca” bir biçimde yaşamayı öğrenmek, buradaki acıyı da sevinci de olumlamak anlamına gelir. Goethe’nin tercih ettiği yol da budur, bu nedenle Prometheus mitini kendince bir yorumla başka bir düzleme çekmiştir.

    Kerényi, ikinci olarak Prometheus’tan esaslı olarak ilk bahseden şair Hesiodos’u inceler. Hesiodos’un Theogonia’sında Prometheus kurnaz ama Zeus’a kıyasla daha az zeki bir temsille belirir. Prometheus’u tarif eden özellikler, Zeus’un alt ettiği babası, Kronos ile aynıdır: İkisi de düşünce yapısı olarak aldatıcıdır (ankylos); fakat ikisi de kendi tuzaklarına (ankyle) düşerler. Bu tasvir insanlara da oldukça benzer; teknik sayesinde aldatıcıdırlar fakat Tanrı ya da Doğa’yı her aldatmak istediklerinde kendi tuzaklarına düşerler. Bu durum Prometheus ile ölümlü Odysseus benzerliğini akla getirir. Onun maceralarını anlatan Odysseia, nihayetinde Odysseus’un zekâsıyla kibri arasındaki gerilimin serüvenidir; zekâsıyla başarır, kibriyle Posedion’un nefretini üzerine çeker, nihayetinde yine zekâsıyla kurtulur. Zaten Antik ressamlar Prometheus ile Odysseus'un başlarını şaşırtıcı bir benzerlikle çizerler; ikisi de kurnaz, ikisi de bir sanatçı veya sanatkârın takacağı, Homerik bir kahraman için oldukça garip sayılabilecek sivri uçlu bir başlık takarlar.

    Son olarak da Prometheus’u tek başına bir tragedya kahramanına dönüştürmüş olan Aiskhylos’un “Zincire Vurulmuş Prometheus” eserine başvurulur. Aiskhylos, Prometheus’u Hesiodos’un aksine Zeus’tan daha zeki biçimde resmeder. Zeus yeni başa geçmiş, başıboş otoriter bir iktidarı temsil eder. Prometheus başına gelecekleri bile bile, adalet uğruna Zeus’a karşı insanları savunmuş, ateşi ondan çalarak bize sunmuştur. Kurtuluşu da yine zekâsı ve geleceği görme yeteneği sayesinde olacaktır, çünkü Zeus’u kimin tahttan indireceği bilgisine sahiptir. Prometheus, bilgiye sahip olduğu için özgürdür, fakat yine de cezalı ve zincire vurulmuştur. Bu tam da varoluşçuların insana biçtiği role uygun düşer. Hayvanlar da eziyet çeker lakin hiçbirisi adaletsizlik yüzünden acı çekmez ve bundan dolayı isyan geliştirmez. Hayvanlar dünyadaki adaletsizlikler ve anlamsızlıklar yüzünden bunalıma düşmez. Ancak Prometheus, absürt bir durum içerisindedir; kendisi kurtulsa bile acısı dinmeyecektir, çünkü onun yerine başka bir tanrının acı çekmesi gerekmektedir. Bu Sartre’ın karakterlerine oldukça yakın bir temsildir. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenen, eyleminin sonucunu bilerek hareket eden, kendi acısı dinmesine rağmen diğerlerinin acısını içinde yaşayan ve nihayetinde bu durumun basit çözümlerle yok olmayacağını bilerek varoluşundan dolayı acı çeken insan.

    İncelemeyi okuyup Prometheus'a yakınlık duyarak bu eseri okumak isteyen arkadaşları birkaç konuda uyarmam gerek. Öncelikle Kerényi alana çok hâkim olduğundan, muhtemelen ilginizi çekmeyecek onlarca ayrıntıya girerek, Prometheus'la ilgili ne varsa didik didik ediyor; ikincisi çevirmen arkadaş dipnotlardaki Yunanca cümleleri olduğu gibi bırakmış, taç kelimesini çelenk; bir başka kelimeyi cin olarak çevirmiş bu anlamda bende pek güven uyandırmadı, son olarak öncesinde bahsi geçen eserleri okumadıysanız kitap size oldukça anlamsız ve uzak bir tartışma sürdürüyor görünecek. Bunları göze alıyor ve üstesinden geleceğinizi düşünüyorsanız, Kerényi gerçekten hoş bir bakış açısı sunuyor. Keyifli okumalar…
  • İSLÂM GENÇLİĞİNİN ŞUUR KALESİNİ İÇTEN YIKAN BİR MÜLHİD: ALİ ŞERİATİ

    Ulemanın vaz ettiği menhecten yoksun oldukları için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”

    Meselenin tartışmaya açıldığı ve netice itibarıyla düğümlendiği nokta da burası zaten. Zira bir yandan, eserlerini okuyup fikirlerinden etkilenenler size, Ali Şeriatî okumanın faydalarını –hatta zaruretini- anlatırken diğer yandan muhalif ses gibi yansıtılan ulema ise “bu adamı okumamalısın” diyor ısrarla? Öyleyse ortada bir tartışma var belli ki. Kuru gürültülerle ve anlamsız tartışmalarla halledemeyeceğimiz bir tartışma bu. Aramızdaki anlaşmazlıkları Kur’an’a ve Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a götürmemiz gerektiğini öğütleyen âyet-i kerimeye kulak vermeliyiz öyleyse. Ve meseleyi Kitap, sünnet ve bunların şerhi mesabesindeki ulemanın ölçülerine göre halletmeliyiz. Zira, Müslüman olduğunu söyleyen herkesin teslimiyet göstermekle mükellef olduğu dayanaklardır bunlar.

    [Kâr- Zarar Dengesi]

    İslâmî meselelere, mücadeleye, cihada ve harekete meraklı gençlerimizin bir hayli hemhal oldukları bu zatın bir kısım bozuk fikirlerini deşifre etmek boynumuzun borcu oldu bu vesileyle. Bozuk fikirleriyle kastımız, dinin asıllarına uymayan, hiçbir şekilde tevil götürmez herzeler elbette. Bu herzeler, her bir kötünün bir veya birçok güzelliği de barındırabileceği düşüncesinden hareketle normalleştirilemez. Hiçbir Müslüman meseleye bu yönden bakmamalıdır.

    Zira kötülüğün zararı büyük olduğunda barındırdığı iyiliği almamızla bize bu zararı verecekse mezkur kötülükten uzak durmalıyız. Çünkü biz, içinde birçok faydalar olduğunu açıkça söylemesine rağmen zararlarının daha çok olmasından ötürü şarabı yasaklayan bir Kur’an’a iman etmişiz. O halde, vermiş olduğu zarar açısından hayatımızın anlamı olan imanımıza zarar verecek nitelikte olan kötülüklerden uzak durmalıyız.

    [Doğrular Yanlış, Yanlışlar Doğru]

    Bu bağlamda meşhur bir söylem olarak dillendirilen bir iddiaya da değinmeden geçmeyelim: Ali Şeriati gibi –birazdan serdedeceğimiz üzere- bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilecek seviyede herhangi bir altyapıya sahip olmadıkları için yanlışlarını doğru surette algılayıp kabullenebilmektedirler.

    [Entelektüellik Çabaları, Aydın Olma Gayretleri]

    Husûsen bizim coğrafyadaki Ali Şeriati okumalarının İslâmcı denilen çevredeki “entelektüelleşme” hissiyatından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu düşünceyle seksenli yıllarda ivme kazandığını söyleyebileceğimiz tercüme faaliyetleri günümüzde de aynı hızıyla devam ediyor. Bu toprakların hamurunu mayalayan itikat ve istikametten uzaklaşarak ehl-i bidatın ithal fikirlerini tercüme ederek bir şey yaptığını zanneden İslamcı gençliğe çok sevdikleri Ali Şeriati şöyle sesleniyor:

    “Neredesiniz ey aydınlar, nerede? Tercüme yapmakla bir düşünce hakkında hüküm verilmez ki! Avrupalı kendi dini hakkında hangi aşamalardan sonra bu yargıya vardı? Üç yüz yıl mücadele etti, uğraştı, okudu ve araştırdı. Öyle ki Hristiyanlığın Avrupa’nın başına ne belalar getirdiğini kavrayana kadar didindi. “Ne güzel işte, onlar tercüme ettiler, biz de bu çevirilere dayanarak konuşuyoruz.!” Böyle aydın ol(un)maz. Tercüme edilmiş bir düşünceyle aydın olunmaz. Bu olsa olsa tercüme aydını olur!” [1]

    [Düşüncelerinin Bidatleri Yıktığının Savunulması]

    Ali Şeriati’yi okuyanlara yabancı olmayan bir husus da İslami ilimlerde hiçbir altyapı sahibi olmamasına rağmen dini mevzularda serbest bir dil kullanabiliyor olmasıdır. Bunun yanı sıra kullandığı iddialı dil de onda dikkat çeken hususlardan bir diğeridir. Kavram olarak ilmî alanla taalluk eden bidat terimini alıp kendi anlayışına göre anlamlandırması bahsini yaptığımız serbestlik ve iddialı duruşa bir örnektir.

    Görüşleri incelendiğinde ümmet nazarında bidat sayılabilecek söylemlere sahip olmasına rağmen onu okuyan kimseler, alışkanlık edindikleri savunma refleksiyle Şeriati’nin görüşlerinin bidatleri yıkmasından dolayı Müslümanlara rahatsızlık verdiğini savunmaktadırlar. Şu ifadeler Şeriati’nin kitabına düşülen yayıncı notudur: “Çünkü onun düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hurafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabi bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam’ın kendisine yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu.” [2]

    Büyük bir ihtirasla Şeriatî’nin eserlerini tercüme ettirip basan yayıncımız için onun bidat fikirleri, başta Allah hakkında ve sair İslâm büyükleri hakkındaki pervasız ifâdeleri hiçbir şey ifade etmiyor belli ki. Kulağa hoş gelen cümlelerin hakikat halini aldığı ve İslam’ın temel esaslarına aykırı olup olmadığının sorgulanmadığı bir cehaletle karşı karşıyayız.

    [“Benim Anladığım Din” Söylemi]

    Ali Şeriati, muhtelif eserlerinde aynı asırda yaşadığı Müslümanların mevcut din algısından rahatsızlığını dile getirir. Bu bağlamda farklı tenkitler yapar. Bu yüzden onun kitaplarının slogan cümlesi “Sizi rahatsız etmeye geldim” ifadesi olmuştur. Çok cedelci olan insanoğlunun fıtrî yapısında bulunan eleştiricilik vasfı Şeriati’ de daha bir ölçüsüzdür. Zaten onu ba husus aykırı tavırlı genç kardeşlerimizin çok tutmasındaki ana sebep de budur. Ancak ne yazık ki bu ölçüsüzlük dinin ana kaidelerine karşı da uygulanınca tahammül edilemez bir hal almaktadır. Zira ortada iman meselesi vardır.

    Şeriati’nin akideye, fıkha ve bilumum İslamî kaynaklara ters düşen görüşlerini sırf güzel sosyolojik tahliller içerdiği için beğenmek bir Müslüman açısından tehlikelidir. Daha da açıkçası bu şuurlu bir mümin tavrı değildir. Şeriati’nin tercüme eserlerini alıp okuyan kaç kardeşimiz yeterli bir akide bilgisine sahiptir? Böyle bir altyapıya sahip olmadan onun imanî noktada tehlike arz eden ifadelerini nasıl ayıklayabileceklerdir? Yahut şöyle soralım: Bu kardeşlerimiz Şeriati’de buldukları neyi bizim kaynaklarımızda bulamadılar ki onu olmazsa olmazlar listesine eklediler. Esasında onları bu hale getiren bulamadıkları şeyler değil aramamaları yahut yanlış yerlerde aramaya kanalize edilmeleriydi.

    Ölçüsüz tenkitçilik Şeriati’yi bir takım hadsiz ifadeler kullanmaya da sevk etmektedir kimi yerlerde. Müşahhas bir misal için şu ifadelere bir göz atalım: “Demek istiyorum ki: Benim inandığım İslam, bireysel kurtuluş, ölümden sonraki bireysel kurtuluş için riyazet, cefa ve yoksulluğu öneren bir din değildir. Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [3]

    Sırf İslam adına indî görüşünü öne sürebilmek için sahabenin din anlayışını sorgulayabilme yetkisini kendinde görebilmek nasıl bir cürettir? Kur’an’ın, bütünüyle Allah (azze ve celle)’ın kendilerinden razı olduğunu bildirdiği bir topluluğun belli fertleri için “o-benim dini inancım onlarla bir değil” demek nasıl bir sapkınlıktır? Bu ümmetin ulemasıyla, avamıyla asr-ı saadetten bugüne sahabeye nasıl baktığını ve onlara karşı duruşumuzun nasıl olması gerektiğini bilmeyen gençlerimiz şu heyecanlı endazesiz sözlerden hoşlanacaklar tabi. Zira ortada tam da şeytan ve nefsin işine yarayacak bir hadsizlik var.

    [Allah (azze ve celle) Hakkında Ölçüsüz Sözler]

    Ağzından çıkan ve kalemine dökülen sözlerin Kur’an’a, Sünnet’e ve ümmetin akidesine uygunluğunu hiç mi hiç gözetmeyen Şeriati, bu ölçüsüzlüğünü Allah (azze ve celle) hakkında konuşurken de devam ettiriyor. Ölçüsüzlüğün tespiti için öncelikle ölçünün tespit edilmesi gerektiğinden hareketle Kur’an ve Sünnet’in bu konuda oluşturduğu çerçeveyi ortaya koymak gerekmektedir. Zira doğrunun tam anlamıyla tespit edilmediği yerlerde yanlış doğrunun öğrenilmesine engel olacaktır. Şu halde biz Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bu noktada tayin ettiği çizgiyi ortaya koyalım. Allah (azze ve celle) Kur’an-ı Hakim’de “Hiçbir şey onun misli değildir” [4]buyurarak zatı hakkında bu şekilde itikatta bulunmamızı emir buyurmaktadır.

    Buna göre bir Müslüman itikaden Cenab-ı Hakk’ın cevher olmadığı, araz olmadığı, bölünebilen bir nesne olmadığı, cisim olmadığına inanması farzdır. Bunun dışındaki bir itikat insanı uhrevi anlamda kurtuluşa erdirmez. Bu yüzden ulemamız, bu hususları akide metinlerimizde tahrir etmişler ve güzelce zapt etmemiz için telkinlerde bulunmuşlardır. Allah (azze ve celle)’ı mahlukatına benzetmek “tecsim ve teşbih” cürmüne düşmek anlamına gelir ki bu da büyük bir bidattir. Bu nokta üzerinde hassasiyetle durulması gereken ve zerre kadar esneme payı bulunmayan bir noktadır. Bu sınırı aşan bir Müslümanın ifade etmek istediği meramın hiçbir kıymeti yoktur.

    Şeriati ise akaid ilminin ibtida kitaplarında yer alan Allah Teâlâ ile, Hz. Peygamber veya sahabe ile ilgili durmamız gereken noktanın sınırlarını devamlı aşmaktadır. Ümmet-i İslam, mahlukatına benzeme olmasın diye Allah (azze ve celle)’a “suret” kelimesini dahi izafe etmekten sakınmışlar ve bunu söylemenin Allah (azze ve celle) ’a cismiyet isnat etmek anlamına geleceğini savunmuşlardır.

    Hal böyleyken, Ali Şeriatî’nin süslü cümleler kurmak veya toplumun sosyolojik sıkıntılarını dillendirmek maksadıyla kalemine yansıttığı hezeyanlarına nasıl sükut edilebilir? Şahıslara duyulan hayranlığın ve tarafgirliğin Allah (azze ve celle) ’tan yana olmaya tercih edilmesi bir cinnetten başka ne olabilir? Sözü daha fazla uzatmadan Şeriatî’nin bir cinnet eseri olarak Allah hakkında kullandığı ifadelere bir göz atalım: İslam Nedir ve Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor Şeriatî:

    [Allah Gerçek Bir Janustur]

    “İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.” [5]

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık. Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten, bu habis ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî. Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını ibtidâî bir akaid talebesi dahi bilir.

    Ne zannediyoruz? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor.

    [Teşbih ve Tecsim İfadeleri]

    Şeriati’nin Allah hakkında konuşurken kalemine döktüğü ölçüsüz sözlerin uç bir örneğini zikrettik geride. Nihâî olarak Allah ’ı bir puta benzetmeye kadar varan bu ölçüsüzlüğün bir başka veçhesi de sıkça diline doladığı tecsim ifadeleri. Şeriati, Akaid ilminden yoksun olduğu için Allah hakkında diline hoş gelen her ifadeyi kullanabilme salahiyetini kendinde görüyor olmalı ki Allah (azze ve celle) ’ın ruhu[6], kokusu[7], arşa oturması, [8] kabe tavanının altında olması, [9] Hacer’in evinde olması, [10] gölgesinin olması, [11] elinin olması, [12] yörüngesinde dolaşılması, [13] karşısında durulmasından[14] bahsedebiliyor rahatlıkla. Ayrıca bu bağlamda Allah ile diz dize oturmak, [15] Allah (azze ve celle) ile dolmak[16]gibi akidevî anlamda cinayet sayılabilecek onlarca ifadeyi serbestliğe alışmış diline dolayabilmektedir.

    Allah (azze ve celle) hakkında itikadı düzgün olmayan bir müminin sosyolojik anlamda güzel tespitler yapmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, olamaz. Zira her bir mümin nazarında öncelenmesi gereken husus itikadın düzgün olmasıdır. Bu olmadıktan sonra çürük bir temel üzerine kurulan binanın çökmeye mahkum olması gibi icra edilen faaliyetlerin hiçbir kalıcılığından bahsedilemeyecektir. Şeriati okumaları yapan günümüz gençliğine anlatmakta zorlandığımız baş mesele de budur. Zira, birçoğu akaid ilminin düsturlarını sloganik ifadeler mesabesine indirgeyip önemsemediği için onun bu herzelerine aldırış etmemektedirler. Ne var ki bu vurdum duymazlık kişiyi uhrevî vebalden asla kurtarmayacak ve hüsrana uğramasına engel olmayacaktır.

    [Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Hürmetsizlik]

    Allah hakkında endazesiz cümleler kurabilen birinden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında konuşurken ölçülü davranmasını bekleyemezsiniz elbette. Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili ifadelerinde de edep sınırlarını aşan ifadeler kullanmaktadır. Her şeyden önce Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsettiği hiçbir yerde her hangi bir aidiyet ve tazim ifadesi kullanmaması hadiseye bakış açısını göstermektedir. Bir sahiplenememe ve aidiyet hissedememe duygusundan haber veren bu tutum ziyadesiyle önemsenmesi gereken bir arızadır.

    Zira Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsederken kimi zaman mevzuyu öyle bir raddeye getirmektedir ki sıradan insanın dahi o hallere dûçar olması kendi adına ar olacaktır. Bu suruma somut bir misal olarak zındıkların uydurması olan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Zeynep bintü Cahş’a aşık olduğu hadisesini anlatmasındaki üslubu zikredilebilir. [17]
    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında kullandığı ifadelerden anlaşıldığı üzere onu tenkit etmeyi dahi göze alabilecek bir tıynette olduğu görülen Şeriati, Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor: “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebep olacaktır.

    Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” [18]

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hz. Ali (radıyallahu anh)’yi açıkça halife tayin etmemesini onun adına kusur sayan bu pervasız ifadeler başka bir yerde ise farklı bir şekilde göstermiş kendini. Şeriati, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bir arap kralı mesabesine indirgeyerek annelerimizin ondan nafakada artırma istemelerini şöyle yorumlamış kendince: “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir.” [19]

    Ne Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün zatına hürmeti ne de ehl-i beytine tazimi önemsemeyen bu tavır, okuyucularını da zamanla kendisi gibi düşünüp davranmaya sevk edecektir hiç kuşkusuz. Zira Şeriati’nin başta Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer İslam büyükleri hakkındaki serbestliğe alışmış dili muhtelif eserlerinde farklı şekillerdeki vartalarına sebep olmaktadır. Bizler akıllıya bir işaretin yeterli olacağı gerçeğinden hareketle bu örnekleri zikretmekle iktifa edeceğiz.

    [Sahâbeye Karşı Hürmetsiz İfadeler]

    Ali Şeriati’nin birçok meselede olduğu gibi kantarın topuzunun ölçüsünü kaçırdığı meselelerden biri de sahabeye karşı tutumudur. Kimi zaman sahabenin İslam anlayışını ve dindarlığını sorgulama hadsizliğine varan kimi zaman da onlar hakkında gelişigüzel ifadeler kullanmaya kadar giden bu tavır okuyucularının zihninde sahabe neslini necip bir topluluktan ziyade içerinde her türlüsünün bulunduğu bir topluluk portresi bırakmaktadır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabeye bakış açımızın ne olması gerektiğine dair beyan ve ikazlarına taban tabana zıtlık teşkil eden bu durum Müslüman açısından itikadi bir afettir.

    Allah (azze ve celle) ’ın nusretini göndererek teyit ettiği İslam tarihindeki en necip topluluklardan biri olan Bedir ashabını bakınız nasıl tasvir etmektedir: “Nasıl savaşacaktı? İntikam savaşına hazırlanmış, din ve dünyalarını tehdit eden tehlikeyi ortadan kaldırmaya karar vermiş 1000 süvarili bir orduya karşı? Çoğu ganimet ümidi ve yağma için yola çıkmış olan ve üç dört kişiye bir binek düşen bir orduyla mı?” [20]

    Şu ifadeleri okuyan birinin Bedir ashabı hakkında güzel şeyler düşünebilmesi mümkün müdür? Şeriati’den etkilenen birinin şu ifadelerden sonra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün sahabeyi tasvirde çizdiği çerçeve içinde kalabilmesi mümkün mü? Tamamen akaid meseleleriyle taalluk eden bu noktalar esneme payı olmayan ve hiçbir şekilde göreceliliğe ihtimal etmeyen hassas noktalardır. Bu sebeple kimse bizden doğrudan ümmetin itikadi istikametiyle ilgili bu hassas mevzularda tolereli bir tavır takınmamızı beklemesin. Şeriati’nin aykırı fikirlerini insanlara empoze edebilmek için kullandığı meşhur söylemi aynıyla iade edelim: “Sizi rahatsız etmeye geldim.”

    Şeriati’nin sahabeye karşı hürmetsiz ifadeleri kimi zaman sahabenin İslam anlayışını tasnif edip kendince bir safta yer almak şeklinde tezahür etmektedir. Bir yerde şöyle diyor mesela: “Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [21] Şunlar da başka ifadeleri: “Çünkü bu, Ali’nin İslâm’ı değildir. Gitmesi gereken Osman’ın İslâm’ıdır; bir makinesi de olan Osman’ın İslâm’ı. Makinesi ve arabası olan, talan eden, tüm dünyanın kaynaklarını yağmalayan, üstelik ilmi de olan bir Abdurrahman’ın İslâm’ı” [22] Şunlar da bir diğer talihsiz ifadeler: ““Osman’ı yaşayan kimse Ebu Zer için gözyaşı dökse de, bu Şia’nın dışındadır. Muhammedi imanı olduğunu iddia edip Ebu Süfyanımsı yaşayan kimse de sınırın dışındadır. Uhud’un öteki tarafındadır. Hendek’in öteki tarafındadır. Aslında hendeği yeniden kazmak gerekir.” [23]

    Bir başka yerde Hz. Osman Efendimiz için söylediklerine bakalım şimdi de : “Ömer de gidince yaşlı, mukaddesmeap, ve kifâyetsiz bir adam olan Osman, hükümeti eline aldı. İslam hükümeti sarsılmaya başladı. İslam kanunlarında yapılan değişiklikler o kadar şiddetliydi ki Muhammed’in binası kökten viran oldu. Onun zamanında hilafet, saltanata; İslâmî hakimiyet kulübesi, şahın sarayına, sadelik şatafatlı teşrifata; Muaviye ve Osman’ın yeme içme sarayına dönüştü.” [24]

    Daha nicelerini nakledebileceğimiz şu ifadeleri midesi kaldıran varsa söylenebilecek bir şey yoktur. Zira herkesin İslamî ve imani hassasiyetleri aynı seviyede değildir elbette. Ancak bir yanda “Ashabım hakkında Allah’tan korkunuz” buyurarak onları sevmenin kendisini sevmek sebebiyle olduğunu ifade buyuran Hz. Peygamber varken hadsiz bir sosyoloğu tercih edenler imanlarını kontrol etsinler. Şu ifadelere benzer sözler yakınlarımızdan bir hakkında söylense dahi tepkisel bir tutum sergileyeceğimiz bir hakikatken Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı bu kadar basitleşti mi bizim nazarımızda sahiden? Şeriati “Ebubekir ve Ömer’in Ali karşısındaki zaferi cahiliyenin İslam’a karşı zaferidir” derken hiç mi hamiyetimiz galeyana gelmiyor? Bu nasıl bir körleşme ve hissizleşmedir?

    [Darvinizm’i Kabullenebilme Vartası]

    Kur’an’a dayalı bir inanç esasımız olan “insanlar Âdemdendir, Adem İse topraktan” inancına taban tabana zıtlık teşkil eden ve zamanımızda da farklı şekillerde zihnî dünyamıza sokulmaya çalışılan “Evrim” inancının Darwinizm tarzıyla ilgili şunları söyleyebilmiş Ali Şeriati: “Son asırlarda birçok insan, evrim kanununu, özellikle “Darvinizm”i dine karşı bir hareket olarak ilan etti. Darvinizm, dine değil, kendisiyle savaşması ve onu mahkûm etmesi nedeniyle dindarlara karşıydı. Bu yüzden Darvinizm, anlatıldığı her yerde din karşıtı bir ekol olarak tanıtıldı. Hatta Müslümanlar dahi onu mürted ilan ettiler. Hâlbuki Darvin, son dönemin en dindar bilim adamlarındandı ve son derece temiz ve yüce bir dinî ruha sahibti.

    Bundan dolayı Darvinizm din karşıtı bir ekol olamaz. Çünkü hiç kimse Darvinizm’i bizzat Darvin’den daha iyi anlayamaz. Eğer din ile böyle bir çelişkisi olsaydı, bu çelişkiyi herkesten önce o kavrardı. Mevcut dini ruh, evrime ters düşer. Niçin? Çünkü dindar insan, kendi dininin, Tanrı’nın dini olması dolayısıyla dünyadaki en üstün gerçek olduğunu düşünür. Bu nedenle var olan şey, en üstün ve değişmez gerçektir. Kendi dininin asıl olduğuna inanan her dindar böyle bir çıkarımda bulunuyor ve ister istemez evrim ve değişime karşı çıkıyor. Bu tür karşı çıkışlar, gerek Avrupa’a, gerek İslam ülkelerinde olsun, topluma dindarların hakim oluğu bütün dönemlerde açıkça görülür. Fakat Kur’an’da bu evrim çeşitli şekillerde, hem tabiatta hem bitkide hem hayvanda hem insanda hem de bizzat peygamberin örnek psikolojisinde söz konusu edilmiştir.” [25]

    Günümüz evrimcilerine ciddi anlamda kaynaklık teşkil eden ve ilham kaynağı olan şu ifadeler bir Müslüman zihniyetinden kaleme dökülmüş satırlar olamaz. İslam itikadını bütün parametreleriyle zapteden kişinin kolaylıkla kavrayabileceği bu durum maalesef ki bazı gafil Müslümanlar tarafından halen idrak edilebilmiş değildir. Dini adeta bir aksesuar aracı olarak algılama ve dolgu maddesi derekesine düşürme şuursuzluğundan kaynaklanan bu tutum ahireti heba etme neticesine müncer olabilecek kadar tehlikelidir oysa. Allah ’a sığınırız.

    [Redd-i Miras Yapan bir Şii]

    Herşeyden önce Şeriati, bizim inancımızı, değerlerimizi, müktesebatımızı önemsemeyen ve hatta büyük bir kısmına karşı olan bir Şiidir. Bunu gizlemeden, saklamadan açıkça tasrih etmektedir. Geleneksel Şii itikadını yer yer tenkit eden Şeriati, bu anlamda da kendince şekillendirdiği bir şii itikadını benimsemektedir. Benimseyip tasvip ettiği Şiilikle ilgili şöyle diyor Şeriati: “Görece birkaç şeye teslim olan veya dînî usulleri, mezhebi usulleri ayrı olan ya da İslam, üç değişken ilke iken; Şia iki değişken ilke olan bin mezhep statüsü de değildir. Şia İslam’dır, başka bir şey değildir. Bence Şia İslam’ı kavramanın bir türüdür.” [26]

    Şiilik hakkında başka ifadeleri de şöyle: “Şiilik ise İslam tarihinde yüzünü ve yönünü Muhammed’in varisi, adalet ve hakikat İslam’ının sembolü olan Ali ‘nin “hayır”ıyla belirginleştirmiş olan İslam’dır. Bu, onun tarafından halife seçim şurasında aristokrasi ve maslahat İslam’ının Abdurrahman’a cevap olarak söylediği “hayır”dır. Bu “hayır” İslam tarihinde Şii hareket taraftarlığı olarak tâ Safevîler öncesinde Ehl-i beyt sevgisi ve Ali takipçiliğiyle tanınan bir grubun toplumsal, sınıfsal ve siyasal rolünün simgesiydi. Bu hizbin yapısı Kur’an ve Sünnet’e dayalıydı. Ama bu Kur’an ve Sünnet, Emevî Abbâsi, Gazneli, Selçuklu, Cengiz, Timur ve Hulagü hanedanından değil, Muhammed hanedanından gelmeliydi.

    Oysa İslam tarihi şaşırtıcı bir yol izledi. Bu öyle bir yol ki onda Peygamber’in ailesi ve gerçek imamlar değil, Arap, acem, türk, tatar ve Moğol kalın enselileri, güç sahipleriyle sülale ve hanları, İslam ümmetinin rehberliği İslam peygamberinin hilafeti hakkına sahiptiler.” [27]

    Şiiliğin temel esası olarak kabul edilen “İmamet” akidesini de şöyle anlatıyor Şeriati: “İslam’ın sosyal hedefi, ümmet oluşturmaktır. Şia’nın önemle vurguladığı imamet ıstılahı da bu kökün türevidir. İmametin görevi (risaleti), ümmetin varlık felsefesi ve manasına dikkat ile belirlenir. İmamet, ümmete, bu yolda ve nihai hedefe varışta, hidayet ve rehberlik eden bir rejimdir. Ayrıca, Kur’an’da müspet bir sıfat olarak İslam peygamberine isnat edilen “ümmi” sıfatı da bunun türevidir ve ümmet ile aynı kökü paylaşır. Kur’an, birçok kere ümmetin risalet ve yolunu açıkça ortaya koyuyor.” [28]

    [Hulasa]

    Şeriati’nin birçok eserini okumuş biri olarak onun eserlerinde yer alan vartaların bir hayli fazla olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bir makalenin hacmini ve amacını aşmayacak şekilde belli başlı bazı örnekleri serdettiğimiz bu yazıdakiler ise akıllıya işaret olması kabilindendir. Bu dinin kanun ve kaidelerini Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün vaz’ ettiği, itikadî ve amelî istikametimizi Kur’an ve Sünnet’in çizdiği çerçeveye göre belirlememiz gerektiği hiçbir Müslümanın itiraz edemeyeceği bir hakikattir. O halde bu ölçüye uymayan sözleri, fikirleri, davranış ve tutumları hiç tereddüt göstermeden reddedebilmeliyiz.

    Bu bizim inancımızın, istikametimizin ve imanımızın bir gereğidir. Çok daha fazlasını kendi müktesebâtımızda bulabileceğimiz fikirleri dışarıdan ithal edilen menbalardan almamalı ve “bizim” diyebileceğimiz kişilerden almayı öğrenmeliyiz. Aksi takdirde kuru bir özenti, yaman bir entelektüellik tekellüfü ve süslü cümleler kurma ve duyma uğruna imanımızı tehlikeye atma durumuyla karşı karşıya kalacağız Allah muhafaza. Bu denli tehlikeli hallere maruz kalmamak için, uçuruma giden yolları kapama adına gençliği Şeriatî gibilerinin eserleri, fikirleri, konuşmaları ve tutumlarından uzak tutmak eslem yoldur.

    ÖMER FARUK KORKMAZ
    --------------------------------
    [1]Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Fecr, Ankara, 2009, s. 58
    [2]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, Fecr, 2009, s. 7
    [3]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, Ay ışığı Kitapları, İstanbul, 2004, s. 60
    [4]Şûrâ, 11
    [5]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, Fecr, Ankara, 2017, s. 573-74
    [6]Ali Şeriati, Hac, Şura, Baskı: VII, s. 22,29, 61, Hatta akideten caiz olmayan bu ifadeyi tamlık ve sonsuz bir yüceliği belirtmek için en iyi kavranabilir deyim olarak nitelemektedir. Bkz. Ali Şeriati, İslam Sosyolojisi Üzerine, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, Baskı: II, s. 105-106
    [7]Ali Şeriati, Hac, s. 35
    [8]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [9]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [10]Ali Şeriati, Hac, s. 49
    [11]Ali Şeriati, Hac, s. 52
    [12]Ali Şeriati, Hac, s. 53
    [13]Ali Şeriati, Hac, s. 60
    [14]Ali Şeriati, Hac, s.64
    [15]Ali Şeriati, Hac, s. 58
    [16]Ali Şeriati, Hac, s. 39
    [17]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 514 vd.
    [18]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 147
    [19]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 508
    [20]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 146
    [21]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 60
    [22]Ali Şeriati, Kendini Devrimci Yetiştirmek, s. 42
    [23]Ali Şeriati, Kur’an’a Bakış, s. 13
    [24]Ali Şeriati, Ebuzer, 14-15
    [25]Ali Şeriai, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 70-71
    [26]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 55
    [27]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, s. 13
    [28] Ali Şeriati, Hür Düşünce Mektebi, Birleşim Yayın Dağıtım, 1989, Ankara, s. 45
  • 201. Onlardan, "Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru" diyenler de vardır.

    202. İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.

    203. Sayılı günlerde(54) Allah'ı anın (telbiye ve tekbir getirin). Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve onun huzurunda toplanacağınızı bilin.

    (54) "Sayılı günler", teşrik günleridir. Teşrik günleri ise, Zilhicce ayının, 9,10,11,12 ve 13. günleridir.
    204. İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine (Sözünün özüne uyduğuna) Allah'ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır.

    205. O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.

    206. Ona "Allah'tan kork" denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır!

    207. İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah, kullarına çok şefkatlidir.

    208. Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.

    209. Size apaçık deliller geldikten sonra, eğer yine de yan çizerseniz, bilin ki Allah, gerçekten mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    210. Onlar (böyle davranmakla), bulut gölgeleri içinde Allah'ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah'a döndürülür.

    211. İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah'ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır.

    212. İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.

    213. İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.

    214. Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü'minler, "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı pek yakındır.

    215. Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir."

    216. Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

    217. Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: "O ayda savaş büyük bir günahtır. Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. Zulüm ve baskı ise adam öldürmekten daha büyüktür. Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.(55)

    (55) Hz.Peygamber, Hicretin ikinci yılında, Bedir savaşından iki ay kadar önce, Kureyş'in durumunu tespit etmek üzere Abdullah b.Cahş komutasında sekiz kişilik bir müfreze görevlendirmişti. Müfreze, Batnınahle mevkiine gelince, Kureyş'e ait bir kervana saldırdı. Bir kişiyi öldürüp iki kişiyi de esir alarak Medine'ye geldiler. Hz.Peygamber, izni olmaksızın girişilen bu işe çok üzüldü. Olayın, Cemâziye'l-âhir'in son günü mü, yoksa haram ay olan Recep'in ilk günü mü olduğu kesin değildi. Yahudiler ve müşrikler, "Muhammed, haram ayda savaşıyor", diye propagandaya başladılar. İşte âyet, bu konuyu gündeme getirerek haram ayda savaşmanın günah olduğunu, ama müşriklerin bundan daha ağır suçlar işleyerek insanları Allah yolundan alıkoyduklarını, onu inkâr ettiklerini, Kâbe'yi ziyarete engel olup, zulüm ve baskı yaptıklarını onlara hatırlatmaktadır.
    218. İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    219. Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür." Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "İhtiyaçtan arta kalanı." Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.(56)

    (56) Bu âyet, içki ile ilgili olarak inen ikinci âyettir. Bu konuda nazil olan ilk âyet ise Nahl sûresinin 67. âyetidir. İçki, daha sonra Nisâ sûresi, âyet: 43 ve Mâide sûresi, âyet: 90 ile tedricî olarak ve kesinlikle haram kılınmıştır.
    220. Dünya ve ahiret hakkında düşünesiniz, diye böyle yapıyor. Bir de sana yetimleri soruyorlar. De ki: "Onların durumlarını düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlara karışıp (birlikte yaşar)sanız (sakıncası yok). (Onlar da) sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyu yapıcı olandan ayırır. Allah, dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    221. İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah'a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de, mü'min bir cariye Allah'a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin. Allah'a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de; iman eden bir köle, Allah'a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle, cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, insanlara âyetlerini açıklar ki, öğüt alıp düşünsünler.

    222. Sana kadınların ay hâlini sorarlar. De ki: "O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay hâlinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever."(57)

    (57) Âyette, kadınların âdet hâlleri "ezâ" diye nitelendirilmiştir. Âdet sırasında kadınlar hastalığa daha çok yakındırlar. O günlerde onlara yaklaşmamak gerekir. Burada söz konusu olan cinsel ilişkidir.
    223. Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir. Ekinliğinize dilediğiniz biçimde varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak) güzel davranışlar takdim edin. Allah'a karşı gelmekten sakının ve her hâlde onun huzuruna varacağınızı bilin. (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele.

    224. İyilik etmemek, takvaya sarılmamak, insanlar arasını ıslah etmemek yolundaki yeminlerinize Allah'ı siper yapmayın. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    225. Allah, sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz, fakat sizi kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayandır, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    226. Eşlerine yaklaşmamağa yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu süre içinde) dönerlerse, şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    227. Eğer (yemin edenler yeminlerinden dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    228. Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler. Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    229. (Dönüş yapılabilecek) boşama iki defadır. Sonrası, ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle bırakmaktır. (Evlilikte) tarafların Allah'ın belirlediği ölçüleri koruyamama endişeleri dışında kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şeyi geri almanız, sizin için helâl olmaz. Eğer onlar Allah'ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları aşmayın. Allah'ın koyduğu sınırları kim aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.

    230. Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, kadın, onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. (Bu koca da) onu boşadığı takdirde, onlar (kadın ile ilk kocası) Allah'ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerine inanıyorlarsa tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın, anlayan bir toplum için açıkladığı ölçüleridir.

    231. Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın. Bunu kim yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

    232. Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman kendi aralarında aklın ve dinin gereklerine uygun olarak güzellikle anlaştıkları takdirde, eşleriyle (yeniden) evlenmelerine engel olmayın. Bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

    233. -Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için- anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği, örfe uygun olarak babaya aittir. Hiçbir kimseye gücünün üstünde bir yük ve sorumluluk teklif edilmez. -Hiçbir anne ve hiçbir baba çocuğu sebebiyle zarara uğratılmasın- (Baba ölmüşse) mirasçı da aynı şeyle sorumludur. Eğer (anne ve baba) kendi aralarında danışıp anlaşarak (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (bir sütanneye) emzirtmek isterseniz, örfe uygun olarak vereceğiniz ücreti güzelce ödediğiniz takdirde size bir günah yoktur. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.

    234. İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler. Sürelerini bitirince artık kendileri için meşru olanı yapmalarında size bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    235. (Vefat iddeti beklemekte olan) kadınlara kendileri ile evlenmek istediğinizi üstü kapalı olarak anlatmanızda veya bu isteğinizi içinizde saklamanızda sizin için bir günah yoktur. Allah biliyor ki, siz onlara (bunu er geç mutlaka) söyleyeceksiniz. Meşru sözler söylemeniz dışında sakın onlarla gizliden gizliye buluşma yönünde sözleşmeyin. Bekleme müddeti bitinceye kadar da nikâh yapmaya kalkışmayın.(58) Şunu da bilin ki, Allah içinizden geçeni hakkıyla bilir. Onun için Allah'a karşı gelmekten sakının ve yine şunu da bilin ki Allah gerçekten çok bağışlayandır, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    (58) Boşanan ya da kocası ölen kadının yeniden evlenebilmesi için dinen beklemesi gereken süreye "iddet" denir. Kocası ölen kadının iddeti dört ay on gündür. Boşanan kadın ise üç ay hâli bekler. Eğer boşanan kadın ay hâli görmüyorsa, iddeti üç aydır. Hamile kadının iddeti de çocuğunu dünyaya getirmesiyle sona erer.
    236. Kendilerine el sürmeden ya da mehir belirlemeden kadınları boşarsanız size bir günah yoktur. (Bu durumda) -eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre olmak üzere- onlara, aklın ve dinin gereklerine uygun olarak müt'a(59) verin. Bu, iyilik yapanlar üzerinde bir borçtur.

    (59) Müt'a, yararlandırmak ve yararlanılan şey demektir. Terim olarak ise mehir belirlenmeksizin kıyılan nikâhtan sonra, cinsel ilişki ve "halvet"te bulunmadan boşanan kadına, boşayan tarafından verilmesi gereken, giyim eşyası, mal, ya da bunların karşılığıdır. Müt'anın miktarını, bununla yükümlü kimsenin malî durumu belirler.
    237. Eğer onlara mehir tespit eder de kendilerine el sürmeden boşarsanız, tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Ancak kadının, ya da nikâh bağı elinde bulunanın (kocanın, paylarından) vazgeçmesi başka. Bununla birlikte (ey erkekler), sizin vazgeçmeniz takvaya (Allah'a karşı gelmekten sakınmaya) daha yakındır. Aranızda iyilik yapmayı da unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

    238. Namazlara ve orta namaza(60) devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.

    (60) Âyette geçen "orta namaz"ın sabah, öğle ve ikindi namazı olduğu şeklinde çeşitli görüşler vardır. Ancak kuvvetli görüş, bu namazın ikindi namazı olduğu görüşüdür.
    239. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvenliğe kavuşunca da, Allah'ı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın).

    240. İçinizden ölüp geriye dul eşler bırakan erkekler, eşleri için, evden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Ama onlar (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların meşru biçimde kendileri ile ilgili olarak işlediklerinden dolayı size bir günah yoktur. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    241. Boşanmış kadınların örfe göre geçimlerinin sağlanması onların hakkıdır. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir borçtur.

    242. Düşünesiniz diye Allah size âyetlerini böyle açıklamaktadır.

    243. Binlerce kişi oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah, onlara "ölün" dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler.

    244. Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah hakkıyla işitendir ve hakkıyla bilendir.

    245. Kimdir Allah'a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir. Ancak O'na döndürüleceksiniz.

    246. Mûsâ'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine, "Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. O, "Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?" demişti. Onlar, "Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım" diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.

    247. Peygamberleri onlara, "Allah, size Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi" dedi. Onlar, "O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha lâyığız. Ona zenginlik de verilmemiştir" dediler. Peygamberleri şöyle dedi: "Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı." Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

    248. Peygamberleri onlara şöyle dedi: "Onun hükümdarlığının alameti, size o sandığın gelmesidir.(61) Onda Rabbinizden bir güven duygusu ve huzur ile Mûsâ ailesinin, Hârûn ailesinin geriye bıraktığından kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer inanmış kimselerseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir delil vardır."

    (61) Rivayete göre söz konusu sandık Tevrat'ın içinde bulunduğu sandıktır. İsrailoğullarının isyanı üzerine bu sandık ellerinden çıkmıştı.
    249. Tâlût, ordu ile hareket edince, "Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka." dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) "Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: "Allah'ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir."

    250. (Tâlût'un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et."

    251. Derken, Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût'u öldürdü. Allah, ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah'ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.

    252. İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana hak olarak okuyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.

    253. İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah'ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkâr edenler de. Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini yapar.(62)

    (62) Yani Allah, yapmayı irade ve takdir ettiğini mutlaka yapar. Ancak bu irade ve takdir, kulun kendi iradesini kullanacağı yönde gerçekleşir. Bu sebepten kulların hür iradesi üzerinde ilâhî bir baskı söz konusu değildir.
    254. Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.

    255. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur.(63) O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir?(64) O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.(65)

    (63) Kayyûm, "varlığı kendinden, kendi kendine yeterli, yarattıklarına hâkim ve onları koruyup gözeten" demektir.
    (64) Şefaat ile ilgili olarak bakınız: Bakara sûresi, âyet, 48.
    (65) Bu âyet, Âyetü'l-Kürsî (kürsü âyeti) diye adlandırılır. "Kürsü", Allah'ın kudret ve azameti, O'nun her şeyi kapsayan ilmi demektir. Âyette, Allah Teâlâ kendi zatının çok veciz bir tanımını yapmaktadır. Kitab-ı Mukaddes'te yanlış ve tahrif edilmiş bir biçimde anlatılan Allah, burada nasıl ise öyle tarif edilmektedir. O, yerde, gökte ve ikisi arasında olan her şeyin sahibi ve mâlikidir. Hiç kimse hâkimiyetinde, otoritesinde, mülkünde ve yönetiminde O'na ortak değildir. Hiçbir şey O'na rakip ve eş olamaz. O, mutlak ilim ve irade sahibidir. O'na hiçbir varlık güç yetiremez. O, bütün evrenin sahibi, yöneticisi ve hâkimidir.
    256. Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.(66)

    (66) Din, inanç esaslarını ve buna bağlı olarak yaşanan hayat tarzını ifade eder. Buna göre İslâm, iman ve hayat tarzı olarak hiç kimseye zorla kabul ettirilemez. Tâğût, sözlük anlamıyla sınırı aşan demektir. Kur'an'da kullanıldığı şekliyle kelime, "şeytan", "nefis", "putlar", "sihirbazlar" gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısaca "Tâğût" insanları azdıran, saptıran şeylerin hepsini ifade eder.
    257. Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.

    258. Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp böbürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, "Benim Rabbim diriltir, öldürür." demiş; o da, "Ben de diriltir, öldürürüm" demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, "Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir" deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

    259. Yahut altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, "Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek (acaba)?" demişti. Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: "Ne kadar (ölü) kaldın?" O, "Bir gün veya bir günden daha az kaldım" diye cevap verdi. Allah, şöyle dedi: "Hayır, yüz sene kaldın. Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! (Böyle yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. (Eşeğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya getiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?" Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca, şöyle dedi: "Şimdi, biliyorum ki; şüphesiz Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter."(67)

    (67) Bu âyette ölümden sonra dirilişi merak eden kimsenin mü'min biri olduğu anlaşılıyor. Bu konuda Üzeyr, Yeremya veya Hıdır isimleri zikredilir. Burada vurgulanan şey, Allah'ın diriltici kudretinin etkinliğini görmek, O'nun ölümden sonra dirilişi mutlaka gerçekleştireceğine inanmaktır.
    260. Hani İbrahim, "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. (Allah ona) "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için" demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

    261. Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

    262. Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab'leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.

    263. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).

    264. Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.

    265. Allah'ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

    266. Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.(68)

    (68) Bu âyette, yaptıkları iyilikleri başa kakıp gönül yıkanların durumu anlatılmaktadır. Yıldırımlı bir kasırga, göz alıcı bir bağı nasıl yakıp yıkarsa, onların bu tutumu da, öylece yaptıkları iyilikleri boşa çıkaracaktır.
    267. Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.

    268. Şeytan sizi fakirlikle korkutur(69) ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet va'dediyor. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

    (69) Fakir düşeceğinizi söyleyerek, sadaka vermekten uzak durmanızı ister.
    269. Allah, hikmeti(70) dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.

    (70) Hikmet, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaya yarayan derin ve yararlı bilgi demektir. Hz. Peygamber, yararlı bilgi istemeyi tavsiye etmiş, bizzat kendisi de Allah'tan bu dilekte bulunmuştur.
    270. Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.

    271. Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    272. Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir.

    273. (Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.

    274. Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.

    275. Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, "Alışveriş de faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah'a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır.

    276. Allah, faiz malını mahveder, sadakaları(71) ise artırır (bereketlendirir). Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez.

    (71) Burada "sadakalar"dan maksat hem farz olan zekât, hem de nafile olarak Allah yolunda yapılan bağışlardır. Âyet-i kerime, hem sadakaların sevabının kat kat olacağını, hem de sadakası verilen malların bereketlendirilip artırılacağını ifade etmektedir.
    277. Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.

    278. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın.

    279. Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlüyle savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tövbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.

    280. Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.

    281. Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah'a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.

    282. Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korkup sakınsın da borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin (hepsini tam yazdırsın). Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. (Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, borcu süresine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin.(72) Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah'a karşı gelmekten sakının. Allah, size öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.(73)

    (72) Âyetin bu kısmı, "Ne yazıcı ne de şahid (adaletten ayrılarak hak sahiplerine) zarar vermesinler" şeklinde de tercüme edilebilir.
    (73) Bu âyette, borç ve alışveriş işlemlerinde anlaşmazlık çıkmasını önleyecek, tarafların haksızlığa uğramamasını sağlayacak belgelendirme, şahit tutma ve rehin gibi önlemlerin alınması istenmektedir. Bu uygulamaların ne şekilde gerçekleştirileceği konusunda ayrıntılara kadar inilmiş olması, konuya verilen önemi göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Ancak prensip, işlemin sağlama alınması olmakla beraber karşılıklı güven duygusunun da önemli bir unsur olduğu ve bunun kötüye kullanılmaması gerektiği vurgulanmaktadır.
    283. Eğer yolculukta olur da bir yazıcı bulamazsanız, o zaman alınmış rehinler yeterlidir. Eğer birbirinize güvenirseniz kendisine güvenilen kimse emanetini (borcunu) ödesin ve Rabbi Allah'tan sakınsın. Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.

    284. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

    285. Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de (iman ettiler). Her biri; Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: "Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz." Şöyle de dediler: "İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır."

    286. Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): "Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et."
  • 1142 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Patrick Rothfuss ile tanışmam gariptir ki 2017 yılında Locke Lamora'nın Yalanları sayesinde oldu. O gün bu gündür Rüzgarın Adı'nı okumak için sabırsızlanıyordum. Neden bu kadar bekledin diye soracak olsanız cevap veremem ama sonunda @kitapsoytarisi ile birlikle ağustos ayında yaptığımız maratonda seriyi okumuş oldum. Kitapları bu kadar uzun bir süre beklettiğim için kahrolmuş olsam da fazlasıyla keyif aldığım bir okuma oldu.

    Kralkatili Güncesi, benim için okurken kalbinizi ısıtan ve bittiğinde de okuyucunun kalbini kıran o nadir kitaplardan biri oldu. Uzun bir süredir böyle bir kitabı okumanın hasretini çeken bendeniz için şu iki kitap bana ilaç gibi geldi resmen. O yüzden de hazır bir kitabı bu kadar sevmişken, sevgime yaraşır bir yorum yazmak istedim. Bu yorum -veya yazı, siz nasıl adlandırmak isterseniz- Patrick Rothfuss'un Locke Lamora'nın Yalanları kitabına yazdığı -ve benim de her cümlesini ezbere bildiğim- önsözden ilham alınarak yazılmıştır, içinde herhangi bir spoiler yoktur. Keyifle okuyunuz.

    Önsözde bahsedilen ilk konu Rüzgarın Adı ve Locke Lamora'nın karşılaştırılması. Bu konuyu seriyi okurken Ece'yle de uzun uzadıya konuştuk fakat ben hala karşılaştırmanın sebebini çözebilmiş değilim. Evet, iki kitapta da benzerlikler var ama aynı zamanda iki kitap da birbirinden delicesine farklı. Bu yüzden bu karşılaştırmada bir anlam bulamıyorum çünkü kanımca sonuca bağlanması imkansız.

    Rothfuss yazdığı yazıda, kitabının girişinin bir tık zayıf olduğunu ve ancak elli sayfa geçtikten sonra hikayeyi anlatmaya giriştiğini söylüyor. Kendisinin bu yorumuna şiddetle karşı çıkmakla kalmıyor aynı zamanda da tam aksini savunuyorum. Bence Rüzgarın Adı çok sağlam bir girişine sahip. İlk on sayfadan bir kitaba tutulduğum çok nadirdir ama Rüzgarın Adı bunu gayet kolay bir şekilde başardı. Yanlış hatırlamıyorsam kitaba tam üç kere başladım ve başladığım üç seferde de tek oturuşta en az yüz sayfa okudum. Okuduğum çoğu kitapta, mesela Locke Lamora'nın Yalanları'nı ele alalım, en az bir yüz sayfa boyunca kitapla cebelleşiyorum. Yazarın yazım stiline alışmak, karakterleri tanımak, dünyaya adapte olmak ve hikayenin gidişatına ayak uydurmak gibi şeylere bir ton enerji harcıyorum. Rüzgarın Adı ise ilk on sayfa içinde merakımı uyandırmayı başardı, otuzuncu sayfaya geldiğimde kitabın içine çoktan girmiştim ve yetmişinci sayfaya geldiğimde -kendisi asıl hikayenin başladığı bölüm olur- yazar önüme ne koyarsa koysun beğeneceğimden yüzde yüz emindim. Yedi yüz sayfalık bir kitaba yetmişinci sayfasında düşmek de benim başarım ama neyse, devam edelim.

    Kitabı bu kadar çabuk sevmemin en önemli nedenlerinden diğer ikisi de yazarın hikayeyi anlatma şekli ve kullandığı dil. Nedenini ve nasılını anlatabileceğimi pek düşünmüyorum ama Rüzgarın Adı diğer kitapların sahip olmadığı ve asla sahip olamayacağı bir şeye sahip. Yazar, Kvothe'nin kendi hikayesini anlatması olayını öyle güzel işlemiş ki bir yerden sonra birinci ve ikinci kitabı birbirinden ayırması bile imkansız hale geliyor. Öykü içinize işliyor. Bu durum ne yazık ki yalnızca ve yalnızca kitabı okuyunca anlayabileceğiniz ve herkesin tatmasını istediğim bir his. Tarif edilmesi o kadar zor ki, insan bunu ben mi uyduruyorum diye düşünmüyor değil.

    Kullandığı dil kısmına gelecek olursak, daha önce bu kadar akıcı bir kitap okuduğumu düşünmüyorum. Eğer seriyi uzatarak okumasaydım iki kitabı bir haftada bile bitirebilirdim. Bu tür kitaplarda dilin ağır olmasını beklersiniz ama Rothfuss sanki kitaplarını da bu ön yargıya inat yazmış. Sayfa kalınlığı yüzünden gözü korkanlarınız varsa boşa korkuyorsunuz.

    Rothfuss'un önsözünde bahsettiği bir diğer şey de kitabın adıyla alakalı. Bu konu ve bu konuyla ilişkili diğer konular hakkında söylecek o kadar çok şeyim var ki nereden başlasam bilemiyorum.

    Öncelikle 'Rüzgarın Adı' ve 'Bilge Adamın Korkusu' gerçekten çok güzel isimler ama -üzülerek söylüyorum ki- kitabı neredeyse hiç yansıtmıyorlar. Evet, ikisi de kitabı sattıran isimler ama kitapta anlatılanların yüzde birini falan karşılıyorlar sanırım. Yani ben, kitapların adı Kansız Kvothe'nin Maceraları Vol 1 ve Vol 2 olsaydı yine alırdım. Orijinal isimlere göre daha otantik ama en azından kitapta anlatılanları karşılıyor. Seriyi bitirdikten sonra üçüncü kitabın adı doğrultusunda Ece ile kitabın içeriyle ilgili deli gibi teori üretmeye girişmiştik ama geçen gün uzun uzun neden böyle bir işe giriştiğimizi düşündüm çünkü muhtemelen üçüncü kitabın isminin de anlattıklarıyla alakası olmayacak.

    Hani, kitabı okurken bir süre sonra hikayeyi birinci ve ikinci kitap diye ayırmıyorsunuz demiştim ya bu durumla ilgili küçük bir sorunum var. Birinci kitabı bitirdiğinizde aklınızca bir ton soru oluşuyor ve siz bu soruların bir çoğunun cevabını ikinci kitapta alacağınızı düşünerek, çoğu destandan bile daha uzun olan Bilge Adamın Korkusu adındaki güzel tuğlay- pardon kitaba başlıyorsunuz. Sonra kitabı bitirdiğinizde bir bakıyorsunuz ki aklınızdaki o bir ton soru olmuş size iki ton. Yazarda inat etmiş serinin son kitabını yazmıyor ve son kitap olmadan da okumuş olduğunuz yaklaşık iki bin sayfalık öykünün hiçbir anlamı yok, hadi bakalım gelin bir de buradan yakın. Yazar bana çektirdiklerinden dolayı Dante'nin Cehennem'inde kendine ait bir yeri hakketti resmen. Evet, tadından yenmez bir öykü okuyoruz ve evet tabii ki de her detayı yazması imkansız ama öykünün başından beri bizi heyecanlandırdığı birkaç tane kilit nokta var ve serinin yüzde altmış beşlik kısmı bitmiş olmasına rağmen biz o noktalara asla olamayacağımız kadar uzağız ve bu durum bana asla düşünmek istemediğim şeyleri düşündürüyor. Gelecek kitap, serinin son kitabı ve büyük ihtimalle yazar ilk iki kitapta her konuyu ne kadar uzattıysa son kitapta da konuları bir o kadar kısa tutacak ve bu durumun düşüncesi bile beni kahrediyor. Böyle güzel bir seri ancak ve ancak yazılabilecek en güzel sonu hak ediyor, kimse de beni aksine inandıramaz.

    Seriye karşı beslediğim bu kucak dolusu sevgiye rağmen maalesef ki özellikle ama özellikle Bilge Adamın Korkusu'nu bana dar eden küçük bir detay var. O da aslında bir önceki paragrafta hafiften değinmiş olduğum yazarın her şeyi uzatarak anlatması mevzusu. Belki biraz haksızlık ediyor olacağım ama Kvothe'nin bütün seri boyunca sırf lavtasından bahsettiği yerleri toplasak Rüzgarın Adı'nın çeyreği eder. Yani Kvothe lavtasından bahsettikçe deli gibi içim sızlıyor ama bu örneği vermek zorundaydım. Kitapta 416 kere Denna'nın adı geçiyor yahu, ne gerek var ki şimdi bu kadar kelime istafına? Şaka bir yana Kvothe'nin ana öykünün haricinde çıktığı maceraların çoğu aşırı uzatılmıştı ve bir Üniveriste aşığı olarak ben oraları okurken sıkıldım.

    Üniversite demişken azıcık Üniversite övmezsem aynada kendi yansımama bakacak yüzüm olmaz. Sanırım kendisini çoğu kurmaca mekandan daha çok seviyorum. Hocalar, karakterler, Kvothe'nin Üniversite'deki yaşamı, Auri... Hepsini teker teker övmeye başlasam bir otuz gün daha bu yazıyı bitiremem, o derece çok sevdim hepsini. Üniversite'de geçen bölümlerin kitaptaki favori kısımlarımı oluşturduğunu söylesem kimse şaşırmaz herhalde ama bunun nedeni sadece Üniversite ortamını ve karakterlerini çok sevmiş olmam değil, bu kitapta -ve okuduğum her kitapta- aradığım birkaç unsuru bana eksiksiz vermiş olması. Mesela kitaplarda arkadaşlık ilişkileri aşırı değer verdiğim bir noktadır ve Üniveriste bölümleri bana beklediğimden daha çok ve sağlam bir sürü arkadaşlık ilişkisi sundu. Onun dışında hocaların her biri okuması aşırı zevkli ve doyumsuz sahneler görmemizin sebebi, Auri hakkında ürettiğim/ürettiğimiz -Ece n'abersin?- teorilerin haddi hesabı yok ve Kvothe'nin her dönem sonu ve başında yaşadıkları hem üzüntüden hem de kahkahalara boğulmaktan gözümden yaş getiriyor. Uzun lafın kısası çok seviyorum işte ya, ne var yani?

    Hem Rothfuss'un hem de benim bahsedeceğimiz son nokta ise karakterler ve espiri unsurları. Sizi bilmiyorum ama ben bir insanı güldürebilmenin tek yolunun küfür yoluyla olduğunu sanan insanlara biraz -böyle azıcık- gıcık oluyorum. Normalde böyle şeylere hiç takılmam ama nasıl küfür edilmeden rap yapılabiliyorsa mizah da yapılabilir ve Kralkatili Güncesi bunun en güzel örneklerinden biri. Biriciğim Kvothe, nükte nedir çok iyi bilen biri ve kumpanyacı olmuş olmasının verdiği özgüvenle de bunu etrafındakilere her zaman hatırlatıyor. Mesela ikinci kitapta, Ambrose'a "Gören de bir gizemiye mensubunun daha dikkatli olacağını sanır." demesi bir şaheser değil de nedir? Kitabı okumayanlar pek anlamayacak ama dert etmeyin, müthiş kitap alın okuyun işte.

    Son olarak da biraz karakterlerden konuşalım istiyorum. Kvothe zaten bir sanat eseri, ona diyecek sözüm yok fakat yazarın, kitabın yüzde beşlik -Denna hariç, o nankör her yerde var ay- bir kısmını oluşturmalarına rağmen yan karakterlere de Kvothe kadar önem vermiş olması ve onlara okuyucunun gözünce parlamaları için kendi özel bölümlerini vermiş olması çok hoş bence. "Oo sanat eseri gibi karakter yarattım diğerlerini pek öne çıkarmasam da olur. Bir taneyle yetinsinler işte." de diyebilirdi çünkü günümüz yazarları sürekli böyle bir tavır takınıyor. Gerçi ilk kitap taa kaç yıl önce çıktı ama olsun, hala yaşadığına göre kendisi de günümüz yazarı. 🤷‍️ Sadece Kvothe'nin ana öykü haricindeki maceraları bu kadar uzatılmasaydı da keşke her birini bol bol görebilseydik diyorum. Hani ne bileyim, Fela falan yani. Hoş olurdu.

    Kitabı yeteri kadar övdüğümü düşünüyor ve yorumunu Patrick Rothfuss'un çok sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum.

    "...Kitabı okumadıysanız, okumalısınız. Okuduysanız, muhtemelen yeniden okumalısınız…"
  • 736 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Patrick Rothfuss ile tanışmam gariptir ki 2017 yılında Locke Lamora'nın Yalanları sayesinde oldu. O gün bu gündür Rüzgarın Adı'nı okumak için sabırsızlanıyordum. Neden bu kadar bekledin diye soracak olsanız cevap veremem ama sonunda @kitapsoytarisi ile birlikle ağustos ayında yaptığımız maratonda seriyi okumuş oldum. Kitapları bu kadar uzun bir süre beklettiğim için kahrolmuş olsam da fazlasıyla keyif aldığım bir okuma oldu.

    Kralkatili Güncesi, benim için okurken kalbinizi ısıtan ve bittiğinde de okuyucunun kalbini kıran o nadir kitaplardan biri oldu. Uzun bir süredir böyle bir kitabı okumanın hasretini çeken bendeniz için şu iki kitap bana ilaç gibi geldi resmen. O yüzden de hazır bir kitabı bu kadar sevmişken, sevgime yaraşır bir yorum yazmak istedim. Bu yorum -veya yazı, siz nasıl adlandırmak isterseniz- Patrick Rothfuss'un Locke Lamora'nın Yalanları kitabına yazdığı -ve benim de her cümlesini ezbere bildiğim- önsözden ilham alınarak yazılmıştır, içinde herhangi bir spoiler yoktur. Keyifle okuyunuz.

    Önsözde bahsedilen ilk konu Rüzgarın Adı ve Locke Lamora'nın karşılaştırılması. Bu konuyu seriyi okurken Ece'yle de uzun uzadıya konuştuk fakat ben hala karşılaştırmanın sebebini çözebilmiş değilim. Evet, iki kitapta da benzerlikler var ama aynı zamanda iki kitap da birbirinden delicesine farklı. Bu yüzden bu karşılaştırmada bir anlam bulamıyorum çünkü kanımca sonuca bağlanması imkansız.

    Rothfuss yazdığı yazıda, kitabının girişinin bir tık zayıf olduğunu ve ancak elli sayfa geçtikten sonra hikayeyi anlatmaya giriştiğini söylüyor. Kendisinin bu yorumuna şiddetle karşı çıkmakla kalmıyor aynı zamanda da tam aksini savunuyorum. Bence Rüzgarın Adı çok sağlam bir girişine sahip. İlk on sayfadan bir kitaba tutulduğum çok nadirdir ama Rüzgarın Adı bunu gayet kolay bir şekilde başardı. Yanlış hatırlamıyorsam kitaba tam üç kere başladım ve başladığım üç seferde de tek oturuşta en az yüz sayfa okudum. Okuduğum çoğu kitapta, mesela Locke Lamora'nın Yalanları'nı ele alalım, en az bir yüz sayfa boyunca kitapla cebelleşiyorum. Yazarın yazım stiline alışmak, karakterleri tanımak, dünyaya adapte olmak ve hikayenin gidişatına ayak uydurmak gibi şeylere bir ton enerji harcıyorum. Rüzgarın Adı ise ilk on sayfa içinde merakımı uyandırmayı başardı, otuzuncu sayfaya geldiğimde kitabın içine çoktan girmiştim ve yetmişinci sayfaya geldiğimde -kendisi asıl hikayenin başladığı bölüm olur- yazar önüme ne koyarsa koysun beğeneceğimden yüzde yüz emindim. Yedi yüz sayfalık bir kitaba yetmişinci sayfasında düşmek de benim başarım ama neyse, devam edelim.

    Kitabı bu kadar çabuk sevmemin en önemli nedenlerinden diğer ikisi de yazarın hikayeyi anlatma şekli ve kullandığı dil. Nedenini ve nasılını anlatabileceğimi pek düşünmüyorum ama Rüzgarın Adı diğer kitapların sahip olmadığı ve asla sahip olamayacağı bir şeye sahip. Yazar, Kvothe'nin kendi hikayesini anlatması olayını öyle güzel işlemiş ki bir yerden sonra birinci ve ikinci kitabı birbirinden ayırması bile imkansız hale geliyor. Öykü içinize işliyor. Bu durum ne yazık ki yalnızca ve yalnızca kitabı okuyunca anlayabileceğiniz ve herkesin tatmasını istediğim bir his. Tarif edilmesi o kadar zor ki, insan bunu ben mi uyduruyorum diye düşünmüyor değil.

    Kullandığı dil kısmına gelecek olursak, daha önce bu kadar akıcı bir kitap okuduğumu düşünmüyorum. Eğer seriyi uzatarak okumasaydım iki kitabı bir haftada bile bitirebilirdim. Bu tür kitaplarda dilin ağır olmasını beklersiniz ama Rothfuss sanki kitaplarını da bu ön yargıya inat yazmış. Sayfa kalınlığı yüzünden gözü korkanlarınız varsa boşa korkuyorsunuz.

    Rothfuss'un önsözünde bahsettiği bir diğer şey de kitabın adıyla alakalı. Bu konu ve bu konuyla ilişkili diğer konular hakkında söylecek o kadar çok şeyim var ki nereden başlasam bilemiyorum.

    Öncelikle 'Rüzgarın Adı' ve 'Bilge Adamın Korkusu' gerçekten çok güzel isimler ama -üzülerek söylüyorum ki- kitabı neredeyse hiç yansıtmıyorlar. Evet, ikisi de kitabı sattıran isimler ama kitapta anlatılanların yüzde birini falan karşılıyorlar sanırım. Yani ben, kitapların adı Kansız Kvothe'nin Maceraları Vol 1 ve Vol 2 olsaydı yine alırdım. Orijinal isimlere göre daha otantik ama en azından kitapta anlatılanları karşılıyor. Seriyi bitirdikten sonra üçüncü kitabın adı doğrultusunda Ece ile kitabın içeriyle ilgili deli gibi teori üretmeye girişmiştik ama geçen gün uzun uzun neden böyle bir işe giriştiğimizi düşündüm çünkü muhtemelen üçüncü kitabın isminin de anlattıklarıyla alakası olmayacak.

    Hani, kitabı okurken bir süre sonra hikayeyi birinci ve ikinci kitap diye ayırmıyorsunuz demiştim ya bu durumla ilgili küçük bir sorunum var. Birinci kitabı bitirdiğinizde aklınızca bir ton soru oluşuyor ve siz bu soruların bir çoğunun cevabını ikinci kitapta alacağınızı düşünerek, çoğu destandan bile daha uzun olan Bilge Adamın Korkusu adındaki güzel tuğlay- pardon kitaba başlıyorsunuz. Sonra kitabı bitirdiğinizde bir bakıyorsunuz ki aklınızdaki o bir ton soru olmuş size iki ton. Yazarda inat etmiş serinin son kitabını yazmıyor ve son kitap olmadan da okumuş olduğunuz yaklaşık iki bin sayfalık öykünün hiçbir anlamı yok, hadi bakalım gelin bir de buradan yakın. Yazar bana çektirdiklerinden dolayı Dante'nin Cehennem'inde kendine ait bir yeri hakketti resmen. Evet, tadından yenmez bir öykü okuyoruz ve evet tabii ki de her detayı yazması imkansız ama öykünün başından beri bizi heyecanlandırdığı birkaç tane kilit nokta var ve serinin yüzde altmış beşlik kısmı bitmiş olmasına rağmen biz o noktalara asla olamayacağımız kadar uzağız ve bu durum bana asla düşünmek istemediğim şeyleri düşündürüyor. Gelecek kitap, serinin son kitabı ve büyük ihtimalle yazar ilk iki kitapta her konuyu ne kadar uzattıysa son kitapta da konuları bir o kadar kısa tutacak ve bu durumun düşüncesi bile beni kahrediyor. Böyle güzel bir seri ancak ve ancak yazılabilecek en güzel sonu hak ediyor, kimse de beni aksine inandıramaz.

    Seriye karşı beslediğim bu kucak dolusu sevgiye rağmen maalesef ki özellikle ama özellikle Bilge Adamın Korkusu'nu bana dar eden küçük bir detay var. O da aslında bir önceki paragrafta hafiften değinmiş olduğum yazarın her şeyi uzatarak anlatması mevzusu. Belki biraz haksızlık ediyor olacağım ama Kvothe'nin bütün seri boyunca sırf lavtasından bahsettiği yerleri toplasak Rüzgarın Adı'nın çeyreği eder. Yani Kvothe lavtasından bahsettikçe deli gibi içim sızlıyor ama bu örneği vermek zorundaydım. Kitapta 416 kere Denna'nın adı geçiyor yahu, ne gerek var ki şimdi bu kadar kelime istafına? Şaka bir yana Kvothe'nin ana öykünün haricinde çıktığı maceraların çoğu aşırı uzatılmıştı ve bir Üniveriste aşığı olarak ben oraları okurken sıkıldım.

    Üniversite demişken azıcık Üniversite övmezsem aynada kendi yansımama bakacak yüzüm olmaz. Sanırım kendisini çoğu kurmaca mekandan daha çok seviyorum. Hocalar, karakterler, Kvothe'nin Üniversite'deki yaşamı, Auri... Hepsini teker teker övmeye başlasam bir otuz gün daha bu yazıyı bitiremem, o derece çok sevdim hepsini. Üniversite'de geçen bölümlerin kitaptaki favori kısımlarımı oluşturduğunu söylesem kimse şaşırmaz herhalde ama bunun nedeni sadece Üniversite ortamını ve karakterlerini çok sevmiş olmam değil, bu kitapta -ve okuduğum her kitapta- aradığım birkaç unsuru bana eksiksiz vermiş olması. Mesela kitaplarda arkadaşlık ilişkileri aşırı değer verdiğim bir noktadır ve Üniveriste bölümleri bana beklediğimden daha çok ve sağlam bir sürü arkadaşlık ilişkisi sundu. Onun dışında hocaların her biri okuması aşırı zevkli ve doyumsuz sahneler görmemizin sebebi, Auri hakkında ürettiğim/ürettiğimiz -Ece n'abersin?- teorilerin haddi hesabı yok ve Kvothe'nin her dönem sonu ve başında yaşadıkları hem üzüntüden hem de kahkahalara boğulmaktan gözümden yaş getiriyor. Uzun lafın kısası çok seviyorum işte ya, ne var yani?

    Hem Rothfuss'un hem de benim bahsedeceğimiz son nokta ise karakterler ve espiri unsurları. Sizi bilmiyorum ama ben bir insanı güldürebilmenin tek yolunun küfür yoluyla olduğunu sanan insanlara biraz -böyle azıcık- gıcık oluyorum. Normalde böyle şeylere hiç takılmam ama nasıl küfür edilmeden rap yapılabiliyorsa mizah da yapılabilir ve Kralkatili Güncesi bunun en güzel örneklerinden biri. Biriciğim Kvothe, nükte nedir çok iyi bilen biri ve kumpanyacı olmuş olmasının verdiği özgüvenle de bunu etrafındakilere her zaman hatırlatıyor. Mesela ikinci kitapta, Ambrose'a "Gören de bir gizemiye mensubunun daha dikkatli olacağını sanır." demesi bir şaheser değil de nedir? Kitabı okumayanlar pek anlamayacak ama dert etmeyin, müthiş kitap alın okuyun işte.

    Son olarak da biraz karakterlerden konuşalım istiyorum. Kvothe zaten bir sanat eseri, ona diyecek sözüm yok fakat yazarın, kitabın yüzde beşlik -Denna hariç, o nankör her yerde var ay- bir kısmını oluşturmalarına rağmen yan karakterlere de Kvothe kadar önem vermiş olması ve onlara okuyucunun gözünce parlamaları için kendi özel bölümlerini vermiş olması çok hoş bence. "Oo sanat eseri gibi karakter yarattım diğerlerini pek öne çıkarmasam da olur. Bir taneyle yetinsinler işte." de diyebilirdi çünkü günümüz yazarları sürekli böyle bir tavır takınıyor. Gerçi ilk kitap taa kaç yıl önce çıktı ama olsun, hala yaşadığına göre kendisi de günümüz yazarı. 🤷‍️ Sadece Kvothe'nin ana öykü haricindeki maceraları bu kadar uzatılmasaydı da keşke her birini bol bol görebilseydik diyorum. Hani ne bileyim, Fela falan yani. Hoş olurdu.

    Kitabı yeteri kadar övdüğümü düşünüyor ve yorumunu Patrick Rothfuss'un çok sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum.

    "...Kitabı okumadıysanız, okumalısınız. Okuduysanız, muhtemelen yeniden okumalısınız…"
  • Meşhur Fransız Müsteşriklerinden biri olan Louis Massignon “Oryantalizm” adlı kitabında diyor ki; "Onların her şeylerini tahrib ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık: hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi veya intihar için olgun hâle geldiler."[Oryantalizm,8]
    İçinde bulunduğumuz modern zamanlar, hakk ile bâtıl’ın aynı çarşıda alıcı bulduğu, bid’ât’in/sapkınlığın sahih olanla sarmaş dolaş hale ge(tiri)ldiği, Küfür ile İslâm/İmân arasındaki kalın/net çizginin flulaştırıldığı talihsiz ve kayıp bir dönem olarak arz-ı endâm ediyor ve Massignon nezdinde oryantalistlerin İslâm dinine yaptıkları operasyonun başarılı olduğunu gözler önüne seriyor maalesef.
    Dünyevîleşmenin, Batı dünyasındaki fitilini ateşleyenler ve zaten yeterince tahrif edilmiş, içi boşaltılmış olan Hıristiyanlığı da tamamen lâdinî bir perspektife adapte edenlerden geriye, inançsızlık buhranında kıvranan, savrulan bir toplumdan başka bir şey kalmadı…
    Ehl-i Kitab’ın girdiği keler deliğine meftun olan yerli modernistler ise, Batı’dan dünyaya yayılan ve “evrensel” olduğu söylenen hâkim değer yargılarını ölçü alarak, ilgi çekici bir biçimde “Din sorgulaması”na giriştiler. Ve içinde bulundukları bu arızalı durumu mutlaklaştırdıkları için, gittikleri istikamet onları “Din’e karşı Din” konumuna getirdi ve bu durumu da “Uydurulmuş Din, İndirilmiş Din” sloganıyla içselleştirdiler ve takdim ettiler.
    Hz. Peygamber (s.a.v.)’den ve Sahabe’den tevârüs edilegelen Sahîh İslâm’a “uydurulmuş Din”, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve Sahabeye rağmen ihdâs ettikleri modern Din yorumuna da “indirilmiş Din” dediler.
    Madem Batı’yı ürkütmeyecek, Modern değer yargıları ile örtüşen bir Kur’ân yorumuyla yeni bir din anlayışı inşâ etmeye soyundular, o vakit kendilerinden beklenen(!) de Kur’ân’ı yeniden(!) anlama noktasında yeni bir usûl, metod ortaya koymaları idi lâkin bunu ortaya koymaktan âciz oldukları için, müntesiblerinin gazını alacak, onları sorular sormaktan, sorgulamaktan uzak tutacak, öze bakmalarına engel olup kabukla, ambalajla meşgul edecek birtakım sloganlar üretip, kendilerine has retorikle pazarladılar gönüllü kitlelerine. Bunu yaparken de, ‎ “Kur’ân’a dönüş, Kur’ân Müslümanlığı” gibi, ümmete ilk anda çekici ve câzip gelen ama pratikte –içi başka dışı başka- edebî söylemler eşliğinde Kur’ân’ın itibarından yararlanmayı da ihmal etmediler elbette.
    Hevâ ve heveslerinin mahsulâtını “Bu Kur’ân’dır” diyerek, Asr-ı Saadet’ten gelen İslâm anlayışına alternatif olarak –hazır menü- şeklinde takdim ettiler;
    “Cihâd, Recm, Had cezaları, Kadın’ın şahitliği, mucize gibi meseleleri aklınız almıyor mu? Kabir azabından mı korkuyorsunuz? Kıyametin alameti olmaz mı diyorsunuz? Bunca tefsir, hadîs, fıkıh külliyatını okuyacak, Arapça öğrenecek vaktiniz mi yok ?.. O halde aradığınız formül biz de! Zihin konforunuzu rahatsız eden ve sizi sıkıntıya sokan bu tür sorunların çözümü biz de, buyurun bu menüyü deneyin, memnun kalacaksınız !... Eh bunu nasıl yaptığımızı ise pek kurcalamayın…”
    Müslümanlığın genetik kodlarını ihtivâ eden Kur’ân’ı, yani İslâm’ın İmân’ın özünü, çekirdeği tahrif ve tahrip etmenin, o çekirdeği, özü koruyan tabakalardan en önemlisi olan Sünnet’in bertaraf edilmesinde geçmekteydi onlar için. Önlerindeki en önemli engel buydu çünkü. Bunu da elbette, Ehl-i Kitapvârî bir operasyonla uygulamaya çalıştılar.
    Fizik ve fikir dünyasını modernitenin tesis ettiği modern Müslüman, modern dünyaya yadırgatıcı, aykırı, rahatsız edici gelmeyen bir İslâm yorumuna ihtiyaç duymuştur. Bu yorumu elde etmek ve hâkim kılmak için –başta fikir ataları olan oryantalistlerin tahrif çalışmaları olmak üzere- Ehl-i Kitabı, girdiği delikten girecek kadar inceden inceye takip edercesine, her türlü aracı/imkânı kullanıyorlar.
    Zihnine yığınla bilgi boca edilen ama fikir selâmetinden mahrum bırakılan ve zaten kolaycılığa alışmış olan modern Müslüman, pespâye bir ideolojinin salvolarına boyun eğmektedir.
    Hadislerin –tamamının ya da büyük çoğunluğunun- Kur’ân’a (Kendi Kur’ân yorumlarına) aykırı olduğunu, bu sebeple hadislerin Kur’ân’a arzedilmesi gerektiğini söyleyenlerin – istisnasız- tamamının Kur’ân anlayışına/algısına baktığımızda, Sahabe döneminden bu yana tevârüs eden -1400 yıllık- Kur’ân anlayışına, Kur’ân’ı anlamadaki yerleşik usûl ve metodlara aykırı olduğunu görürüz.
    Bu büyük farkın/zıtlığın temelinde ise modernitenin, sekülerizmin temel kimlik kodlarını şekillendirdiği modern Müslümanın, algı ve değerlendirme mekanizmalarının, düşünce paradigmalarının iki temel unsur üzerinde çalışması vardır; Dünya merkezlilik ve Tarihsellik..
    Dünya merkezlilik; insanın hevâ ve heveslerini diğer her şeye önceleyen bir düşünme ve davranış tarzıdır. Tarihsellik ise; izafilik/sübjektiflik üzerine oturan bir bakış açısı olarak, kendi döneminden öncesini “kapanmış, yürürlükten kalkmış” olarak görme tavrıdır.
    Dünya merkezli tutum modern Müslümanın sekülerleşmesini, Tarihselcilik ise geçmişinden, sahih gelenekten tamamen kopmasını intaç etmektedir.
    Kur’ân’ı moderniteye engel teşkil etmeyecek şekilde yorumlayabilecekleri noktaya gelebilmek için Hz. Peygamber(s.a.v.)’in Sünneti ile, yaşantısı ile, öğretisi ile aralarına mesafe koymaları gerekti. Bundan dolayı, bu bilgileri bizlere ulaştıran hadis müktesebatını kendi Kur’ân yorumlarına arzetme ameliyesine giriştiler. Aslında yaptıkları şey, Kendi Kur’ân yorumlarına , yine hadîslerden anladıkları/çıkardıkları yorumu arzetmekti. Hadisleri “zannî” addettikleri için, her fırsatta zann’dan kaçındıklarını(!) vurgulayan bu gürûh, bâriz bir şekilde, kendi zannî hadis yorumlarını, yine kendi zannî Kur’ân yorumlarına arzetme garâbeti içinde bulunduklarını göremeyecek kadar da zihinleri iğdiş edilmiş vaziyette… Fakat bu noktada atladıkları ya da ısrarla kaçındıkları en önemli soruyu sormaktan imtina ettiler; “ Biz bu hadisleri ve Kur’ân’ı gerçekten doğru anlıyor muyuz? ”
    “Anlama” ne demektir?
    Kur’ân’ı doğru anlama noktasında değinmemiz gereken en önemli husus ise “anlama”nın ne olduğudur.
    Anlam, dilin çok çeşitli yönlerini kapsamaktadır. Bir anlama faaliyetinin beş ayrı unsuru vardır: Anlatan, Anlatılan, Mânâ ve maksat, Anlaşılan, Anlayan.[1]
    Anlatılan her metnin iki ana unsuru olan anlatılan ile anlaşılanın kesiştiği nokta amaçtır. Mânâ aslında amacın kendisidir. Anlayan ile anlatanın birlikte aradıkları ya da buldukları şey ise “hakikât”tir.
    Anlama eylemini gerçekleştirecek kişi öncelikle anlaşılacak olanın “nasıl bir metin” olduğunu ve kim tarafından anlatıldığını cevaplandırmalıdır. Çünkü anlatanın niyeti ile anlatılan (metin) arasında mantıkî bir ilişki vardır. Anlatanın düşünce, duygu ve niyetleri, metinde seçip kullandığı kelimelerle bağlantılıdır.[2] Bu yüzden anlatanın niyetini okumak için hariçten yaşam öyküsüyle ilgilenmeye gerek yoktur. Bütün bunları gerçekleştirecek olan anlayanın da anlam üretiminde küçümsenmeyecek ölçüde rolü vardır.[3] Zira metnin muhatabı, metnin kendisini nasıl düşünüyor, nasıl düşlüyor ise metnin içeriğini de bu düşüncesine uygun bir yoruma tabi tutar.
    Modernist bakış açısının İslâmî nass’lar bağlamındaki en temel problematiği “Nassların bize ne dediği” yani “Mana” değil, “Bizim nass’lardan ne anladığımız” yani “yorum”dur.
    Bu formülasyonun temelinde ise “Hermenötik (yorumsamacı) okuma” ve “Tarihsel Bakış” vardır. Kur’ân’ı anlama noktasında modern çağlarda kullanılan/başvurulan bir anlama biçimi olan “hermenötik okuma” yani “yorumcu yaklaşım” temelde “benmerkezci”dir. Kişi bir sözü veya metni kendi bilgi ve zeka seviyesi, zihniyeti, kültürü, hayat tecrübesi, yetişme tarzı, bakış açısı, önyargıları, temel tercihleri, çevresi gibi unsurlar doğrultusunda anlar veya yorumlar. Yani böyle bir anlama faaliyetinde anlayan özneden bağımsız, objektif bir anlama söz konusu değildir. İnsanların zihnindeki –yukarıda saydığımız- kavramsal ve yargısal şablonların farklılığı kadar sayıda farklı anlamalar, anlamlandırmalar ve yorumlar çıkabilir ortaya. “Benmerkezci” yani “Hermenötik okuma” olan “yorumcu yaklaşım” bir “esas” olarak kabul edildiği takdirde, birbirinden farklı birçok “yorum”un ortaya çıkması kaçınılmazdır.
    Peki İslâmî açıdan “anlama” ne demektir?
    Bir kavram olarak “anlama”, İslâmî literatürde ve lügat’te “Fıkıh” olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda Kur’ân da, A’râf/179, Enfâl/65, Tevbe/87, Fetih/15, Haşr/13, Münâfikûn/3,7 gibi ayetlerde “anlama”yı “fıkıh/fıkhetme” olarak zikretmektedir. İslâmî ilimlerin gelişmesine paralel olarak “fıkh”ın kavramsal çerçevesinde de bir takım değişiklikler olmuş, kelime kapsamı daraltılarak “istidlal yoluyla tafsilî delillerden şer’î ameli hükümleri bilip-çıkarmak” şeklinde tarif edilmiştir.[4] Burda esas olan kâide, Başta Kur’ân ve Sünnet olmak üzere , İslâmî bilgi kaynaklarının “Arapça” olması hasebiyle, bu kaynakları “anlama” ameliyesinin de fasih Arapça esas alınarak icrâ edilmesi gerektiğidir. (Arapça’nın esas alınmasının gerekliliğine, önemine ayetlerden delillerle –yazımızın ilerleyen bölümlerinde- değineceğiz.)
    İslâmî Usûl’de bir lâfzın, metnin ifade ettiği “mânâ”yı tesbit edebilmek için onu 4 yönden ayrıma tabî tutulmaktadır;
    1- Lâfzın hangi mânâ için vaz’ olunduğu. Bu ayrım kendi içinde “Hâss, Amm ve Müşterek” olmak üzere üçe ayrılır.
    2- Vaz’ olunduğu manada mı yoksa başka bir manada mı kullanıldığı. Bu ayrım da kendi içerisinde “Hakîkat, Mecâz, Sarîh, Kinâye” olmak üzere dört kısma ayrılır.
    3- Kullanıldığı manaya delâletinin açıklık-kapalılık derecesi/durumu. Bu ayrım da açıklık derecesi bakımından “Zâhir, Nass, Müfesser, Muhkem” olarak, kapalılık derecesi bakımından da “Hâfî, Müşkil, Mücmel ve Müteşâbih” olarak –toplamda- 8 kısma ayrılmıştır.
    4- Kullanıldığı manaya delâletinin şekli (çıkarılan mananın doğrudan mı yoksa dolaylı bir yolla mı ifade edilmiş olduğu). Bu ayrım da; Lafzın manaya delâlet şekli ve sözü söyleyenin lâfızdan maksadının ne olduğunu anlayabilme yolları itibariyle, “İbâre, İşaret, Delâlet ve İktizâ” olarak 4 kısma ayrılır. (Bu konuda daha geniş bilgi için ilgili eserlere müracaat edilebilir.)
    Bütün bu hususlar Kur’ân’ın orijinal metni/lâfzı ve Arapçanın hususiyetleri ile doğrudan alakalı olduğu için, bu hususlar dikkate alınmadan, “Kur’ân’ın Ruhu” gibi herkesin farklı şeyler anladığı muğlak, yuvarlama ifadelerle, Kur’ân’ı anlamaya çalışmak altı delik bir kovaya su doldurmaya çalışmaktan ileri bir şey ifade etmez.
    Bütün bu unsurlar; Kur’ân’ı ve Hadisleri orijinal metninden değil de, birilerinin zannî yorumundan, anladıklarından ibaret olan Kur’ân ve Hadis Meâli üzerinden doğru bir anlama ve “Hadisleri Meâle Arz” gibi nesebi gayr-i sahih bir ameliyeye giriştiklerinde karşılaşacakları yüzlerce hayatî hataya işaret etmektedir elbette.
    Bu bakımdan, her fırsatta ard arda sıraladıkları “apaçık kitap, apaçık Kur’ân” terkiblerinin geçtiği ayetlerin mealleri eşliğinde “Kur’ân apaçık ve anlaşılır bir kitaptır, onunla aranıza kimseyi sokmadan alın elinize bir meâl ve dininizi meâlden öğrenin” retoriği, ancak “cambaza baktırma” telâşı ve limon kolonyasının verdiği geçici ferahlık kıvamında bir rahatlatma, avutma seansından ibarettir.
    İslam geleneğindeki anlama disiplini ile çağdaş anlama usulünün işleyiş ve neticeleri itibariyle aralarında derin farklar vardır. Her iki anlayış usulünün amaçlarının farklı olması sistemlerin işleyişinde hâlâ en önemli faktördür. İslam geleneğindeki anlama usullerin de açıklamalar, sebebin yanı sıra illet ve hikmete dayanır. Çağdaş anlambilimlerde ise anlama sadece nedenseldir. Çağdaş Kur’ân telakkîleri ile klasik dönem tefsirleri arasında derin farklar olmasının bir nedeni de anlatılan ile anlayanın münasebetidir. Metnin algılanış şeklinin anlamaya etkisini daha açık bir şekilde görebilmek için yerli modernistlerin zihin kodlarını inşâ ve fikir/yöntem’de kaynaklık eden Batı’lı (Yahudi ve Hıristiyan) oryantalistlerin Kur’an yorumuna bakmak gerekir; Bu oryantalistlerden birisi olan Wansbrough’a göre “Kur’an bir çok kültürün birleşmesi ile ortaya çıkan ve bugünkü haliyle Muhammed sonrası oluşan bir kitaptır.”[5] Başka bir oryantalist olan Sprenger ise Hz. Peygamber’in aktarımlarının ekseriyetinin öncekilerin masallarından ibaret olduğunu söylemektedir.[6] Yerli modernist ilahiyatçılara en çok ilham kaynağı olan, Modern ilahiyatçılar tarafından, hadislere yönelttiği eleştirileri en çok kullanılan ve Mustafa İslamoğlu’nun “Ben onun eserlerinin hiçbirisinde ne Kur’ân’a ne de İslâmî değerlere karşı en ufak bir hakaret ve kötülemeye rastlamadım”[7] diyerek savunduğu Macar yahudisi İgnaz Goldziher ise “bu fevkâlbeşer kimselere isabet eden bir hastalıktır ki, onlar daha önce meçhul olan yeni bir hayat nizamını ortaya koyup, bütün kötülükleri yıkmaya kendilerinde kuvvet bulurlar. Nebi (Hz. Muhammed s.a.v.’i kasdediyor) ve Havarilerin (Sahabe) gayretleri, bu hastalıktan başka bir şey değildir” [8]. demektedir.
    Kur’an-ı Kerim’in doğru bir şekilde anlaşılması, anlatılanın anlaşılana uygun olmasıyla mümkündür. Bunun için de anlatan ile anlayan arasında ideal manada bir iletişim olmalıdır. Anlatan; Allah Teala ile, ilk anlayan; Efendimiz (s.a.v.) arasında pürüzsüz bir iletişimin olması, Kur’an’ın doğru bir şekilde anlaşılmasını temin etmiştir. Allah Resulü’nden (s.a.v.) başka herkesin vahyi anlamada his, duygu ve birikimleri etkili olmuştur. Hz. Ali (r.anh)’ın tesbitiyle Kur’an’ın “hammâlun zû vûcüh” (çok anlamlı) olması anlayan açısından oluşabilecek problemleri daha da ciddileştirmiştir. Kur’an’ı anlayanın yanlış anlamasını engelleyebilmek için müstakil anlama disiplinleri geliştirilmiştir.
    Kur’an’ı Kerim’in ilahi bir kitap olması, anlaşılmasında farklı bir yöntemi gerekli kılmıştır. Çağdaş anlam bilimlerde anlayan esas alınırken Kur’an’ı anlama usulünde anlatan esastır, anlatanda tam bir yeterlilik söz konusu olduğundan eksiklik hep anlayan ve anlaşılanda aranmıştır. Bu yüzden müfessirler/anlayanlar, anladıkları manalarda yanılabileceklerini hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdir. İhtimâlli tefsirlerin sonuna “Allah-u a’lem” (En doğrusunu Allah bilir) kaydını düşmüşlerdir.
    Maksatları, Hadisleri ilmî ve objektif olarak tedkik ve tenkid etmek olmadığı içindir ki, Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in 23 yıllık Risâlet ve Nübüvvet misyonunu nasıl gerçekleştirdiği, peyderpey nâzil olan Kur’ân’ı hayata nasıl tatbik ettiği, Allah Teâlâ(c.c.)’nın “Radıyallâhu anhum ve radû anh (Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuştur.)” dediği Sahabe neslini Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in nasıl yetiştirdiği, onlara Kitab’ı ve Hikmeti nasıl öğrettiği, nasıl tâlim ettirdiği, onları nasıl tezkiye ettiği, Sahabenin Kur’ân’ı nasıl anladığı, nasıl yaşadığı, nasıl öğrendiği gibi hayatî belirleyiciliğe sahip hususlar, bilgiler modern Müslüman için belirleyicilik vasfına sahip değildir, zaten umurunda da değildir.
    Allah Teâlâ(c.c.), Kur’ân’da ismi geçen birçok peygamberin (a.s.) Peygamberlik serüvenini yoğun bir şekilde bildirmesine, anlatmasına rağmen, son peygamber olan Nebiyy-i Zîşan Efendimiz(s.a.v.)’in bu 23 yıllık Peygamberlik serüveninin neden Kur’ân’da yer almadığını da düşünmez, böyle bir şey aklına gelse bile, bütün bu malumatlar, hadisler/rivâyetler yoluyla geldiği için muhalefet sistemi hemen uyarı verir. Bu kimseler, yeri geldiğinde demagojilerini Siyer’den, İslâm Tarihinden güzellemelerle süslerler ama bilmezler ki Siyer ilmi de Tarih ilmi de Hadîs ilminin alt dallarıdır.
    Birçok İlâhiyat fakültesinde (bazı fakülteleri tenzih ederiz), ilk hadîs dersleri, öğrencilere “Buhârîde, Müslîmde nasıl uydurma(!) hadîs avlanır”ın yol ve yöntemi öğretilerek başlanıyorsa (ki bu tavır oryantalistlerin hadislere yaklaşım tavrının aynısıdır çünkü oryantalistler bir hadîs rivâyetine "Bu hadis sahih olabilir" bilinciyle değil, "Bu hadis mutlaka uydurmadır" bilinciyle yaklaşmaktadırlar), bu mezkur gürûhun kendi ideolojilerine, seküler heyezânlarına nasıl alıcı bulduklarına şaşırmamak gerekir. Yani nerden baksak, baştan ayağa patolojik bir vakâ.
    Şunu da belirtmek isteriz;
    Biz, bu yazıyı hazırlama aşamasında, eleştirdiğimiz zümrenin argümanlarını, söylemlerini, iddialarını da incelerken karşılaştığımız çelişki ve tutarsızlıkların –bizim bile istiap haddimizi aşması sebebiyle- hangi birisine cevap ve eleştiri yönelteceğimizi de şaşırdık açıkçası. Sonuçta ilk düğmeyi yanlış ilikledikleri için, gerisi de yanlış olacağından, sürekli çelişkiye düşmelerini doğal görüyoruz artık. Bu çelişkilerin her birine cevap, eleştiri yöneltmek yerine, merâmımızı ifade edecek kadarına yazımızda yer vermemiz hem bizler için hem de yanlış istikamette gittiklerini anlamaları bakımından onlar için de kâfi gelecektir diye düşünüyoruz. Ayrıca Hadislere, Sünnete yönelttikleri her bir ithama, “Bu uydurmadır” dedikleri her rivâyet için ayrı ayrı cevap vermek, bataklık dururken sinekleri öldürmekle uğraşmak mesabesinde olacağı için, yazımızın hedefini de bataklığı kurutmaya çalışmak olarak belirlemiştik ilk yazımızdan itibaren. Yazımızın devamında da bu hedefi gözeteceğiz.
    Bir önceki yazımızın sonunda (link), Kur’ân’ın korunmuşluğunun, hem lâfzının/metninin hem de mânâsının korunmuş olmasını gerektirdiğini, ayrıca Kur’ân’ın doğru anlaşılabilmesi bağlamında, Arapça indirildiği için nüzûl döneminde konuşulan Arapça’nın da korunmuş olması gerektiğinin hayatî önemine değinmiştik. İslâmî “anlama” ameliyesi hakkında yukarıda yaptığımız geniş açıklamalarda “anlama” faaliyetinde en önemli kâidenin “Arapça bilgisi” olduğunu vurgulamıştık. Bu kâidenin elbette Kur’ânî delilleri de vardır; Yûsuf/2, Zuhrûf/2-3, Fussilet/3 gibi ayetlerde “Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.” buyurulmaktadır. Bu ayetlerdeki ortak vurgu, “Kur’ân’ı anlayasınız/akledesiniz diye Arapça indirdik” buyruğudur. Bu vurgu, yazımızın konusu açısından hayatî bir önemi hâizdir. Şöyle ki; bu ayetlerin başında yer alan “Kitâb’a andolsun ki” , “Muhakkak ki” kelimeleri “mutlaklık/kesinlik” ifadesidir ve Kur’ân’ın doğru şekilde anlaşılması, doğru şekilde akledilmesi, mutlak ve kesin olarak Arapça okunması ve Arapça’ya göre anlama ameliyesine şartlandırılmıştır. Yani bu ayetlere göre Kur’ân’ın apaçık ve anlaşılır oluşunun şartı da -mutlak olarak- Arapça’ya bağlanmıştır. Bu tartışılmaz gerçeklik ise; Kur’ân’ın korunmuş olması, doğrudan Asr-ı Saadet döneminde konuşulan fasih Arapçanın da korunmuş olmasını gerektirmektedir.
    Ayetler açıktır; Kur’ân’ı doğru şekilde anlamak isteyen, onu Arapça okuyup anlamak mecburiyetindedir. Bu açık ayetler, Kur’ân’ı meâl üzerinden okuyup anlamaya çalışanların önünde büyük ve aşılması mümkün olmayan bir engel, müşkil olarak, izâhı mümkün olmayan vahim bir çelişki olarak durmaktadır.
    Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir; “Arapça bilmeyen insanlar Kur’ân’a nasıl iman edecekler?”
    Yukarıdaki sözlerimizden, meallere, tercümelere tümden karşı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Meale, tercümeye elbette ihtiyaç vardır. Çünkü Arapça bilmeyen gayr-i müslim’lere Arapça olarak tebliğ yapılamaz tabii ki. Bu bakımdan Kur’ân; Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Çince gibi tüm dillere tercüme edilmelidir, bu ihtiyaç inkâr edilemez. Fakat, bu ihtiyaç sadece tebliğ alanında gereklidir ve ancak tebliğ amaçlı kullanıldığında, anlam ve meşruiyet kesbedebilir (kazanabilir). Tebliğin muhatabı olan gayr-i müslim imân ettikten sonra ise İslâm’ı, Dini anlama, emir ve yasakları öğrenme noktasında artık tercüme üzerinden gidemez. Çünkü yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin açık manasına aykırı hareket etmiş olur. Yukarıda da söylediğimiz gibi, Kur’ân’ı anlama ve akletme ameliyesi fasih Arapça bilmeye, Arapça diline hasredilmiştir. Bunun sebeb-i hikmetlerini anlayabilmek adına bir örnek vermek gerekirse; Arapçayı (gramer/dilbilgisi seviyesinde) bilmenin önemini kavrayamamış bir insan, Bir Kur’ân uzmanı(!)nın [9] yazdığı mealde, “Yâ eyyuhellezîne âmenustainû bis sabri ve’s Salât..” (Sabırla ve Namazla Allah’tan yardım isteyin.) Bakarâ/45 ayetinin, ne Kur’ân’ın ne de Arap dilinin hiçbir şekilde desteklemediği bir farklılık arayışı ile “Direnerek ve Dik durarak Allah’tan yardım isteyin”e dönüştürülmesini ve diğer yüzlerce mealdeki müşterek çevirilere bile zıt olan bu tercümeyi, elbette normal karşılayacak, hatta dikkatini bile çekmeyecektir. Çünkü bu meali yazan kişi, yazdığı mealin önsözünde “Her ayete müvekkel bir meleğin olduğuna inanırım. O ayetin hakkını verdiğimde sözkonusu meleklerin gönlüme hediyeler dizdiğini hissederim” diyerek daha en baştan okuyucularına narkozu verip, -Peygamber(s.a.v.)’in Kur’ân dışı vahiy aldığını şiddetle reddettiği halde- kendi çevirisinin vahiy kontrolünde olduğu izlenimini/algısını dimağlara ustalıkla işlediği için, meâlinde sayısı binleri geçen bu tür arızalı ve yanlış çevirileri okuyucuya garip gelse bile “vardır hocanın bir bildiği” diyerek geçiştirip, bu arızaları sorgulamasına mânî olacaktır. Bu derece sınırsız bir taassubun ise, başımıza neler açtığını hepimiz müşahade ettik yakın zamanda.
    Kur’ân’ı anlama noktasında, Arapça’nın önemine atıf yaptığımız bu satırlarda, Kur’ân’ı doğru anlama ameliyesinin sadece fasih Arapça’nın bilinmesiyle kâim olmadığını, daha başka ilimlere, bilgilere ve metodlara da ihtiyaç olduğunu da söylememiz elzemdir. (Bu konuya ileride değineceğiz.)
    Hadîsleri, Sünneti tümden reddedip “Bize yalnız Kur’ân Yeter” diyen zümre ile “Biz Sünneti ve gerçekten Hz. Peygamber(s.a.v.)’in hadîslerini reddetmiyoruz, ancak hadîslerin büyük çoğunluğu zannîdir ve zaten Hadîsler korunmamıştır, bu sebeple biz Kur’ân’a aykırı olan rivâyetleri reddediyoruz.” diyenler arasında temelde bir fark olmadığına bir önceki yazımızda değinmiştik, çünkü Arz metodunu savunanlar, en temel argümanlarının “Bir rivâyet bizzat Kur’ân’da da varsa, ya da herhangi bir Kur’ân ayetini te’yit eden, onaylayan bir mahiyette ise doğrudur” olduğunu, Kur’ân’da olmayan her şeyi reddettiklerini kendileri de beyân ediyorlar zaten.
    Biz de eleştirilerimizi, onların temel ve değişmez kâide olarak belirledikleri bu kriter üzerinden yapmaya çalışmaktayız.
    Bu veçheden içinde bulundukları en temel çelişkilerden birisi; rivâyetleri arz ettikleri ayetlerin, Kur’ân’dan olup kelâmullah vasfı taşıdığı yine nebevî haber ile sabit bir husustur.
    Hz. Peygamber(s.a.v.)’in mübârek ağzından çıkan din ile ilgili tüm sözlerinin bir kısmı Kur’ân vahyidir, hangisinin Kur’ân vahyi olduğunu ve yazılacağını da yine Peygamber efendimiz (s.a.v.) “Bu âyettir” diyerek ilgili yere kaydedilmesini beyân etmiştir. Ama biz bu beyânları Kur’ân’da göremiyoruz.
    Daha da önemlisi; Kur’ân’ın korunmuşluğu gereği, âyetlerin tertibi de bizzat Allah Teâlâ(c.c.) tarafından yapılmıştır. Yani Kur’ân’ın tertibi, Hz. Peygamber efendimizin (s.a.v.) vahiyden bağımsız bir içtihâdı ya da Sahabe içtihâdı değildir. Kur’ân dışı vahyin olmadığını her fırsatta dile getiren tâîfenin cevaplaması gereken sual şudur; Kur’ân’ın tertibinin, düzeninin bizzat vahiy ile sağlandığı kat’îdir, fakat biz bu tertibin bildirildiği vahyi Kur’ân’da göremiyoruz, o halde bu vahiyler nerededir? Eğer “Kur’ân’a aykırılık”tan kasıtları Kur’ân’da olmayan her bilgiyi reddetmek ise (ki öyle olduğunu sık sık beyân ederler), o halde Kur’ân’ın mevcut tertibinin de geçersiz ve reddedilmesi gereken bir bilgi olması gerekir onlar için. Yine her sözlerinde konuşmalarında yazılarında sûrelerin isimlerini zikrederek yazmaktadırlar fakat biz hiçbir Kur’ân ayetinde “Bu sûrenin ismi falancadır” lafzıyla, sûrelerin isimlerini de göremiyoruz. O halde, “Bir şey Kur’ân’da yoksa reddederiz” kaideleri gereği, karşı karşıya kaldıkları ve cevaplamaları gereken en önemli soru(n)lardan birisi; “Âyetlerin tertibinin bildirildiği vahyi ve Sûrelerin isimlerini Kur’ân’ın hangi âyetlerinde geçtiği?”dir. Ya da dürüst ve tutarlı davranıp, Mi’raç hadisesi, Kıyamet alametleri, Recm cezası gibi Nebevî haberler karşısında iştiyakla işlettikleri “Kur’ân’da yoksa kabul etmeyiz” metoduna sadık kalıp, Âyetlerin, Sûrelerin tertibinin ve Sûre isimlerinin de Kur’ân’ın hiçbir ayetinde olmaması sebebiyle Kur’ân’a aykırı olduğunu kabul ve deklâre etmeleridir. Hoş, artık bayat bayram şekeri kıvamına gelmiş olan tutarsız ve çelişkili bir Din ve Kur’ân anlayışına sahip bir zümreden, böyle tutarlı ve dürüst bir davranış beklemek te abesle iştigal bir durum olacak elbette.
    Ehl-i Sünnet, “Sünnetin tamamı vahiydir ya da vahiy kaynaklıdır” mı demektedir?
    Bu noktada, Ehl-i Sünnet’in “gayr-i metluvv vahiy” kavramına atıfta bulunmak suretiyle, “Muhaddisler hadisleri Sahih, Hasen, zayıf, mevzu şeklinde sınıflandırdığı halde, nasıl olur da Sünnet, Hadis vahiy kaynaklı dersiniz? Hadislerin arasında zayıf ve mevzu rivâyetler bulunması bile bu iddianızın asılsız ve saçma olduğunu gösterir” şeklinde ki itirazlarına da değinmekte fayda var; Ehl-i Sünnet, “gayr-i metluv vahiy” kavramı/tanımı ile, genel anlamda “Sünnet” kapsamına giren şeylerin tamamını kasdetmemektedir. Bu tanım ile, Kitapla birlikte indirilen ve tilâvet olunan Sünnet kasdedilmektedir. Yani birçok ayette, Kitab’la birlikte zikredilen ve Peygamber (s.a.v.) tarafından tâ’lim edilmesi için inzâl edilen[10] ve Ashabın evlerinde okuması/tilâvet etmesi [11] buyrulan “Hikmet”in Gayr-i Metluv Vahiy olan Sünnet olduğu kasdedilmektedir. Vahiyle gelen ve Kur’ân’da –inzâl olduğu ve evlerde okunduğu vurgulanan- Hikmet olan Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu söylemek ayrı, Sünnet’in tamamının vahiy kaynaklı olduğunu söylemek ayrı bir şeydir.
    Bu nevzuhûr gürûhun tutarsızlıklarından birisi de “Kur’ân Müslümanlığı” sloganlarına iliştirdikleri “İndirilen din, uydurulan din” söylemleridir. Aklı başında olan bir insanın bir yanlışı savunurken bile tutarlı olması beklenir. Heyhat, hem söyledikleri yanlış hem de bu yanlışı savunma biçimleri de yanlış olunca, “Merdî kıpti şecaât arzederken, sirkatin söylermiş” trajikomedisine düşmekten de bir türlü kurtulamıyorlar. Dört halife döneminin son çeyreğinde ortaya çıkmaya başlayan, farklı Kur’ân ve İslâm anlayışları sebebiyle doğal olarak meydana gelen ayrışma ve farklılıkların kaçınılmaz sonucu olarak; henüz hayatta olan Sahabe-i Kirâm ve onlara tâbî olan Tâbiûn’un da diğer farklı İslâm ve Kur’ân anlayışlarının “Sırât-ı Müstakiym” ile karışmaması için onlardan teberrî etmesi sonucu ortaya çıkan ve kavramsallaşan “Ehl-i Sünnet V’el-Cemâat” kavramını duyduklarında bütün muhalefet sistemleri alarma geçip “Allah Kur’ân’da inananları "Müslüman" olarak tanımlıyor. Siz neden “şucu, bucu” diye ayrımcılık yapıyorsunuz” diyen aklı evveller, bu söylemleriyle tamamen çelişmek suretiyle kendi argümanlarının serlevhasına giydirdikleri “Kur’ân Müslümanlığı” tanımını/kavramını ve bu kavrama iliştirdikleri “1400 yıldır yaşanan Din uydurma idi, biz Dini yeniden indirdik” sloganını, eğer İslâm’ı yeni tanımış bir gayr-i müslim duysa, soracağı ilk soru; “Madem İslâm Dini’ni ve Kur’ân’ı yeniden indirdiniz, o halde Peygamberiniz nerede? tanışmak isterim” olacaktır şüphesiz.
    Öyle ya, Kur’ân’ın ve İslâm’ın 1400 yıldır yanlış anlaşılıp yaşandığını iddia edip (ki 1400 yıl içerisine Asr-ı Saadet’i de dolaylı olarak dahil ederler ve bu iddiaları/inançları aynı zamanda kendileri gibi inanmayan herkesi de açıkça tekfir etmektir), kendilerinin Dini ve Kitâb’ı yeniden, yeni baştan indirdiklerini beyân eden bu patolojik vakâ sayılabilecek gürûha, böyle bir soru sorulması gayet doğaldır.
    Bu noktada şu hususu da ilave bilgi olarak zikretmek elzemdir; Bu güruh “Dinlerini parça parça edenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur”[12] ayetini de her fırsatta bayıla bayıla dile getirmek suretiyle “ Ehl-i Sünnet Sahih İslâm’ın kendisidir diyorsunuz ama kendi içinizde bile farklılıklara, fırkalara bölünmüşsünüz, oysa Allah Kur’ân’da inananlara sadece "Müslüman" diyor.” şeklindeki hezeyanlarına refere etmektedirler bu ayeti. Oysa ki, - İmam Zâhid el-Kevserî’nin de bir makalesinden vurguladığı üzre- En’âm/159 ayeti, Türkiye’de ve bazı İslâm coğrafyalarında kullanılan Mushaf olan “Â’sım Kıraati”nde “Farrakû dînehum” lafızla gelmiştir. Ayette geçen bu “Farrakû dînehum” (Dinlerini parça parça edenler) ifadesi “Hamzâ” ve “el-Kisâî” kıraatlerinde “farakû dînehum” (dinlerinden ayrılanlar) lafzıyla gelmiştir ki bu kıraatler de “Â’sım kıraati” gibi mütevâtirdir. Bu itibarla söz konusu ayeti, her iki kıraatin ortak manasını yansıtacak şekilde anlamak gerekir. Dolayısıyla bu ayetin, Ehl-i Sünnet mezhepler arasında, -yazımızın önceki kısımlarında detaylarıyla verdiğimiz- nassların delâletteki durumunun açık veya kapalı olması sebebiyle, Sahabeden tevârüsen amel sahasındaki “fer’î” konularda meydana gelen ihtilâflarla alakası yoktur. Aksine Dinde fırkalara ayrılmaktan kasıt; “Dinlerinden ayrılanlar” lafzıyla gelen mânâyı da kapsayan, İ’tikâdî farklılıklar, sapmalardır. Onlar ise, “Kim kendisine dosdoğru yol belli olduktan sonra, Peygambere muhalefet eder ve mü’minlerin yolundan ayrılırsa, onu yöneldiği o yol üzerinde bırakırız ve cehenneme sokarız.”[13] ayetinde vurgulanan, 1400 yıllık “Sebîlü’l-Mü’minîn”den (Mü’minlerin yolu) ayrılmak suretiyle, içinde bulundukları derin ve vahim i’tikâdî sapmayı da idrâk edemeyip, “kendi gözündeki merteği görmez, elin gözündeki çöpü görür” misali, söz konusu ayetin bizzat muhatabı olduklarının da farkına varamazlar bir türlü.
    Hadislere karşı menfi tavır içinde olanların neredeyse tamamı, kendilerine daha önceden öğretilmiş, “Hadîsler uydurmadır, şüphelidir” önyargısı bilinçlerine işlendiği için, karşılaştıkları tüm rivâyetlere, hadîslere –daha okumadan- “ Hadîs ise şüphelidir, muhtemelen uydurmadır, öyle olması lazım” şeklindeki sabit önyargıları ile yaklaşmaktadırlar. Daha önce başka bir yazıda detaylıca değinilen bir hususa burada kısaca değinerek örneklendireyim; bu zümrenin akıllarının almayacağı, anlayamayacakları bir âyeti önlerine “Bu hadîstir” diye koysak eğer o ayet ezberlerinde yoksa muhtemelen “Bu Kur’ân’a aykırıdır” diyeceklerdir. Ya da tam tersi, sürekli istismar ettikleri yani iyi bildikleri bazı ayetlere birebir uygun bir söz yazıp “Bu hadîstir” diye takdim etsek, -sened, râvî, Hadîs usûlü nedir, bilmedikleri için- “Evet bu Kur’ân’a uyuyor, bu hadistir” diyeceklerdir. Çünkü -yazımızın önceki kısımlarında da belirttiğimiz gibi- bu zümre için “nassların ne dediği” değil, “naslardan ne anladıkları” önemlidir. Yani naslardan da önce, mutlaklaştırdıkları ve kutsadıkları “akıl” öncelikli ölçüdür. Hadîsleri tedkik(!) ederken, şaşmaz ölçü olarak kabul edilen “akla uygunluk” metodunu ayetleri okurken de uygularsak, mesela bir ağacın konuşmasının imkansız olduğunu söylememiz gerekir. Ama Allah Kur’ân’da Musa (a.s.)’a ağaçtan seslendiğini/vahyettiğini[14] bildirmektedir. Söz konusu âyet olunca elbette, “hermenötik okuma” destekli te’viller imdada yetişecektir ve “O ayet sizin anladığınız gibi değil” diyecektir. Halbuki Kur’ân apaçık, anlaşılır bir kitap’tı ve herkes ilk okuduğunda hemen anlayıverirdi(!) değil mi?..
    Şükrü Yaşar | 02.09.2016
    Dipnotlar
    [1] Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, T.D.V.Y., Ankara, 2000, s. 36.
    [2] J. J. G. Jansen, Kur’an’a Bilimsel-Filolojik-Pratik Yaklaşımlar, (ter. Halilrahman Açar), Fecr, İstanbul, 1193, s. 9.
    [3] J. J. G. Jansen, a.g.e., s. 10.
    [4] Teftâzâni, Şerhû'l-Makâsıd, I, 18.
    [5] Bkz. Dücane Cündioğlu, Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Kitabevi, İstanbul, ty., s. 27.
    [6] Nöldeke & Schwally, GDQ, c.1, ss.14-17
    [7] Bknz; Mustafa İslamoğlu, Kur’ân ve Oryantalist Bakış Açısı, 1999
    [8] i. Goldziher, el-Akide ve'ş-Şeria fi'l-İslâm (Mısır, et-Tabatu's-Saniye) s. 12.
    [9] Bknz. M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân Gerekçeli Meal.
    [10] Nisâ, 113.
    [11] Ahzâb, 34.
    [12] Nisâ, 115.
    [13] En’âm, 159
    [14] Kasas, 30