• Kazak almak için bir mağazaya girdim geçenlerde, ben bakarken yanıma bir kadın geldi o da bakmaya başladı. Onun arkasından da bir adam geldi kadını beklemeye başladı. Kadın döndü "şunu mu deneyim şunu mu" diye sordu. Adam hayatımda duyduğum en iğrenç kahkahayı patlatıp "ne fark eder ikiside yakışmayacak sana" diye cevap verdi.

    Kadın ile göz göze geldik o an. Kızardı, gözleri doldu, elindekileri bırakıp oradan gitti. Peşinden gidip sarılmak istedim kadına, "üzülme ne olur çok güzelsin" diye teselli etmek istedim ama yapamadım işte.

    Bir arkadaşım anlatmıştı yine. Eşinin kendisini devamlı başka adamlar ile kıyasladığını, dizilerde gördüğü adamları örnek gösterip "bak şunlar gibi ol" dediğini, en ufak hatasında onu beceriksiz, işe yaramaz ve kötü baba olmak ile suçladığını ve bunun kendisini çok yorduğunu söylemişti.

    Evliliklerin bitme sebeplerinin temel nedenlerine baktığım zaman hep "beklenti" eşiğinin fazla tutulmasından dolayı olduğunu görüyorum. İnsanlar artık "en iyisini" kendisinin hak ettiğini düşündükleri için evin içinde de en iyisi (!) dolaşsın istiyorlar.

    Koridorda Adriana Lima ile karşılaşmak isteyen adamların İlyas Salman'dan hallice olmaları ayrı ironi, Vehbi Koç gibi başarılı adam bekleyen kadınların da en büyük başarısının biten şampuana su koymayı akıl etmesi ayrı ironi.

    Bir çocuğun çizdiği resime "bu ne kadar kötü bir resim, hiç o dağlar kırmızı olur mu, kalem öyle mi tutulur, hem sen neyi becerebiliyorsun ki zaten" dediğiniz zaman mı yoksa, "dağların kırmızı olabileceği hiç aklıma gelmemişti ne güzel hayal gücün var, kalemi şöyle tutsan sanki daha güzel şeyler ortaya çıkacak" diye motive etmek mi onun başarısına katkı sağlar?

    Biz genelde birinciyi seçiyoruz. Karısının fazla kilosundan şikayetçi olan "hayvan gibi oldun" diyerek ona kilo verdireceğini zannediyor. Ya da kocasının sorumsuz olmasından şikayetçi olan kadın "bi işi de düzgün yap" dediği zaman adama o gün bir aydınlanma geleceğini falan düşünüyor.

    İletişim kurmayı bilmiyoruz toplum olarak. Okullarda yabancı dil dersinin yanına gönül dilini de eklemek lazım belkide. Çünkü en yabancısı olduğumuz konu artık gönül almak oldu.
  • Wayne Clayton Booth 1921-2005 tarihleri arasında yaşamış Amerikalı edebiyat eleştirmeni. Chicago Üniversitesi’nde akademisyenlik yapmıştır. Kurmacanın Retoriği’nin yanında birçok eleştiri kitabı mevcuttur. Kurmacanın Retoriği 1961 yılında yazılmış, Türkçeye 2012 yılında çevrilmiştir. Her ne kadar dilimize geç çevrilmiş olsa da yayımlandığı ülkede de ikinci baskısını 1983 yılında yapmıştır. Bunun sebebi kitabın yayımlandığı ülkede çok değer görmemesi yada yayımlandığı ülkedeki okurların edebiyat eleştirisine değer vermemesi olabilir.

    Kitap birinci kısımda modern edebiyat kuramlarının temel ilkelerinin anlatımıyla başlar. Anlatmak ve Göstermek, hakiki roman gerçekçi olmalıdır, tüm yazarlar nesnel olmalıdır, hakiki sanat izlerkitleyi umursamaz, okurun nesnelliği… Yazarın bu kuramların hiçbir zaman tamamen uygulanamayacağını savunuyor. Her şeyin gösterilerek anlatılamayacağı, gerçekçi olmak için dış dünya gerçekliğinin birebir alınması gerektiği – ancak neredeyse her eserde zamansal atlamaların olduğu-, yazarın her tercihinin nesnelliğe bir darbe olduğu, sanat eserlerinin iletişimsiz olmayacağı bunun için izlerkitlenin umursanması gerektiği, okurun elbette her eserde kendine ait değerler bulacağı ve bulduğu değerlerle bağ kuracağı…

    Daha sonraki kısımlar ise daha çok anlatıcı üzerine. Bu kısımda öncelikle yazarın sözcüsü olarak dramatize edilmiş anlatıcılar – ayrıca bknz Tristram Shandy ele almış. Bu eserlerin her zaman başarısız olmadığı, başarının daha çok okur ile anlatıcı arasındaki bağa bağlı olduğu belirtilmiş. Klasik dönem edebiyatındaki yazar müdahaleleri için; bazen okurun eser hakkında güvenilir bilgiye ihtiyaç olduğu bu ihtiyacın ancak yazar yönlendirmesi ile karşılanabileceği, izahi olduktan sonra yaratılacak etki uğruna bazı kusurlar işlenebileceği, her tercihin bedelinin olduğu belirtilmiş.. Diğer işlenen konular, ironi ve merak unsuru, zimni yazar, yazarın okuyucu ile mesafesi, anlatım merkezleri, tercihler ve bedelleri, okurun ve yazarın nitelikleri, yazar ve ahlak, değerler..

    Kitap çok da kolay değil. Öncelikle çoğu eleştiri kitabında olduğu gibi eleştirmenin eserden faydalanacak olandan okumasını beklediği kitaplar var. Bunları okumadan alınacak haz ve fayda düşecektir. Kitaba başlanmadan önce en azından şu kitapların okunması faydalı olacaktır; Emma , Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi , Henry James Yürek Burgusu ve edebiyata dair görüşleri, Decameron beşinci gün 9. hikaye .. Elbette bu kitaplar okunmadan da kitap anlaşılabilir ancak fayda seviyesi düşecektir. Ayrıca ilk bölümde birçok yazara ilişkin görüş mevcut. Bu kısım yaklaşık 150 sayfa. Sonraki kısımlar daha çok anlatıcılar ile ilgili, bu kısımlarda anlatıcıları az çok bilenler zorlanmayacaktır.

    Ben eseri genel olarak beğendim. Çok faydalandım. Ama bana modern kuramlara biraz sert yaklaşmış klasik anlatılara ise daha ılımlı gibi geldi. Bu durum eserin yazıldığı yıllarda klasik edebiyat kuramlarına çok yıkıcı davrananlara karşı bir savunma niteliğinde de yazılmış olabilir. Elbette ben yanılabilirim bu benim şahsi görüşümdür. Bu arada eser 544 sayfa olarak görünmesine rağmen, 468 sonrası kaynakça, 410-468 arası da sonsöz. Eser biraz modern ve klasik edebiyat kuramları hakkında bilgi istiyor. Çünkü yazar her zaman tartışma havasında. Kesinlikle net yargılar vermiyor sadece çıkarımlar yaptırıyor.
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • HOGWARTS EXPRESİ İÇİN SON ÇAĞRI!!!

    - Hızlı hızlı yürüyün, çabuk olun yoksa peron dokuz üç çeyreği kaçıracaksınız. ''Bu peron çok işlektir -ancak üstlerinde şık takım elbiselerle günlerine başlayan insanlar yerine burada pek sevgili evlatlarını uğurlama derdince, cüppeli büyücüler ve cadılar vardır.''

    - Koştunuz ve yetiştiniz. Tebrikler. Artık Hogwarts Expresi'ndesiniz.. Yemek arabası cadısı size ''Arabadan istediğiniz bir şey var mı, canlarım? Balkabağı Poğaçası? Çikolatalı Kurbağa? Kazan Pastası?'' dediğinde tercihiniz ne olurdu? Benimki kesinlikle Balkabağı Poğaçası olur(Çikolatalı Kurbağaya da hayır demem aslında). Bu yolculuğa hangi ailenin oğlu/kızı olarak katılmak isterdiniz? Kendinize mutlaka bir isim verin ve karakter seçerek devam ediyoruz...

    Harry & Lilly Potter''
    Ron & Hermione Weasley''
    Draco & Astoria Malfoy''

    - Seçiminizi yaptınız mı? Peki yolculukta size kimlerin eşlik etmesini isterdiniz? Tabii ki onlar da diğer ailelerin çocuklarından birisi olacak. Kimler iyilerin tarafında olmak ister? Kimse ölüm yiyen soyundan olmak istemez herhalde. Ama burada bir ironi var. Kanınız değil karakteriniz sizin kim olduğunuzu ortaya çıkaran şeydir.

    - Şimdi binadayız veeeee seçmen şapka hangi binaya geçeceğimize karar verecek. Bakalım seçmen şapkayı etkileyebilecek misiniz? Yoksa gönlünüzdeki yere doğrudan seçilecek misiniz?

    Gryffindor
    Hufflepuff
    Ravenclaw
    Slytherin

    - Burda da takımınızı kendiniz seçin hadi sonrasında ise maceraya hazır olun...

    - Hogwarts binasına 19 yıl sonra geldiğimde çok heyecanlandım. Tekrar aynı sahneleri hatırlamak ve içinde bulunmak beni duygulandırdı aynı zamanda, ama bu sefer başımızı belaya sokmak üzereyiz...

    - Elimde bir zaman döndürücü var. Bir düşünün!! Bununla neler neler yapabiliriz? Geçmişe gidip sevdiğimiz birinin ölmesini engellemek? Bizim için ölmüş birini? Kötülüğü yok etmeyi? Exprese dönüp biraz daha fazla Balkabağı Poğaçası yemeyi? (benim tercihim buydu) Siz olsanız bu zaman döndürücüsünü nasıl kullanırdınız?

    - Kullanırdınız tabiiki ve işler o zaman sarpa sarmaya başlardı. Sonuçta Kullanma talimatını okumadınız ve sonuçlarını bilmiyorsunuz. Ben de bilmiyordum böyle sonuçlarının olacağını ve sayfaları çevirdikçe heyecanım körüklendi. Yine de o aleti kullanmaktan geri kalmadık. Burada birde başımıza 'Lanetli Çocuk' çıkmasın mı.. (yoksa sen mi seçtin lanetli çocuk olmayı?) Asıl amacını o zaman öğreniyoruz. Ne gibi bier kötülük planlayıp, aleti kendi çıkarları için kullanacağını. Bizde boş durmadık, gücümüzü ve aklımızı kullanıp bozduğumuz şeyleri düzeltmeye çalıştık. Sonuç mu?? Tabii ki istediğimiz gibi oldu (sizin ve benim).

    - Potterseverlerin okuması gereken bir kitap ve kesinlikle tatmin edici. Tiyatro eseri gibi yazıldığına bakmayın. Beyazperdeye taşınırsa yine yer yerinden oynatacak bir kitap olmuş. Okumanızı tavsiye ederim.
  • #Kitapyorum
    #HakanGünday
    #Ziyan

    Çarpılıp bölünmeye, toplanıp çıkarılmaya, dört işleminde, 29 harfinde üstünde bir sonuç ve ifadeler cenderesine hazır mısınız???
    Öyle canımlı cicimli, conconlu, bir varmış bir yokmuş, gökten üç elma düştü, biri de sana olsun masallarını isteyenler veya bu yazardan bekleyenler bu cümlemden sonra arkasına bakmadan geri dönebilir.
    Çünkü ;bütün görmezden geldiğimiz, yok o kadarına dayanamam, ben beni kasmayan şeyleri okuyum diyorsanız hiçbiri burda yok. Zira ne kadar Polyannacılık safsatası varsa, yazarımız en cesur, en sivri, en argo, en küfürbaz ve de en bilge kalemini yine bu kitabında da kırmış. Veee biz okuyucuların idam kararını vermiş (korkmayın iyi anlamda vermiş bu kararını).
    Bilginin, cesaretin, hiçliğin;en dibe vurulmuşum, en acımasızlığın;yarı fantastik yarı gerçeklik hikayesinin darp izlerini yaşıyorum şu anda.
    "Edebi'lik, kibarlaştırılıp, sırıtan bir ironi yok Günday 'ın kaleminde. Aşk hiç yok... Sevgiye göz kıpmak nerdeeee... Gerçek ve acımasız...
    Ama bir o kadar da aykırı bir deha.
    Kitap içinde kitap, kurgu içinde kurgu, hayal içinde hayal diyorum ben bu tarz okuduğumda. Etkilenip kitabı yaşadığım ve içindekilerin kafamda ete kemiğe büründüğü zamanlarda sabaha kadar övmek istiyorum. Fakat bu kadar yeterli sanırım, okumalısınız ve sayfaların içinde kaybolmalıdınız derim. İziniz, sanınız, yeriniz, yurdunuz son sayfasına kadar haritadan silinsin.
    "Azil" kitabını okuyanlar Asil karakterini çok iyi bilir. Delilikle dehalık arasında arafta bir yerde olan bir kişiliktir. İşte ancak kitabın son sayfalarında karşımıza çıkacak ve içimizi adeta kanırtırcasına oyacak olan karakterimiz efsanevi Anka kuşu gibi geri dönüyor.
    Hem de Atatürk 'e suikast girişimi yapan, öğrenildiğinde idam edilen Ziya Hurşit' le birlikte. Şok oldunuz dimi... Ben hala şoktayım ...
    Asil ve Ziya Hurşit'in yarı fantastik yarı gerçekçi kişilik bölünmesi süreci. Sadece 260 sayfalık bir kitap değil. Biraz ansiklopedik bilgi, biraz tarih, biraz felsefik, biraz da varlık hiçlik karmaşası.
    Enfesti tek kelimeyle. Kalemini sevenler için önerebileceğim müthiş bir kitaptı.
    Teşekkür ediyorum
  • Bu oyun sona ermeliydi güneş tekrardan ısıtmalıydı bu ülkeyi, kuşlar tekrardan canlanmalıydı kemiklerinden, bir beste uydurulmalıydı ,Konvoylar düzenlenmeliydi
    O yoktu hiç olmamıştı.Bir düşünceden ibaretti.
    Bu ülke şu araba gerçek bunlardı oda eşyasızdı eşyalardan nefret ediyordu.Her şey birazcık sahteydi .Gün gece yattığı kadında sahteydi.Bugün içtiği suda o yoktu hiç olmamıştı.Saat gece yarısını geçmişti .Ülke battaniyelerin altına girmişti .Uyukusu yoktu uyuyamıyordu bu oda dar geliyordu bu ülkeye sığamıyordu başka ülkelere hiç gitmemişti . Farklı dil bilmiyordu bilse bile konuşamazdı.Kültürleri kabul edemiyordu ilk uçakla ülkeden kavulurdu okulda da derslerden hemen kovulurdu .Öğrenmenler düzeni bozanları kovalardı ve özgün birey olmak için eğitiyorlardı çocukları ironi diye alışladı veya alkışlamadı düşünmedi bile farklı bir ülkeden söz eden yazar tanıdı.O bile ulaşamamıştı bu ülkeye. Sinirlendi masaya yumruk attı bardak sallandı aynı işçiler gibi patronun yumruklarına karşıda işçiler bir iki sallanır ama yıkılmazdı ülkede işler böyle yürürdü herkes yumruk yemeye musaitti .Yumrukla çalışırdı bu ülke geçim sıkıntısından gökyüzüne kimse bakmazdı yalnız çocuklar görebilirdi ama hepsi değil şanslı olanlar birden gökyüzüne en son ne zaman baktığını düşündü. O yoktu hiç bir zaman olamamışdı.Gökyüzü anlamsızdı yıldızlar samanyolu göktaşı birer terimdi . Ani bir hareketle odanın kapısını açtı kendini birden dışarda buldu...
  • "Bakma saatine ikide birde!
    Hâlin neyse saat onun saati.
    Saat tutamaz ki, ölü kabirde;
    Zamana eşyada gör itaati!
    Bir kıvrım, bir helezon,
    Her noktası baş ve son..."*

    Bir saati ne kadar çok sevebilirsiniz? Kolunuzda, duvarınızda veyahut masanızda. Bir saat bakmaktan başka ne işe yarayabilir? Peki bir saat sadece saat midir? Tüm bunlara ve daha fazlasına baş karekterimiz Hayri İrdal cevap verecek. Hayri İrdal kim mi? Hayri İrdal'ı anlamak için biraz kitaptan bahsetmemiz lâzım. Ne yaptın sen bana Hayri Bey?

    Saatleri Ayarlama Enstitüsi büyük yazar Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1961 yılında yayımlanan ünlü romanıdır. -1961'de yayımlanan bir kitabı 2018'de keşfetmek ne kadar uygundur bilmiyorum ama okunacak binlerce kitap var ki; mecburen unutuyor veya gecikiyoruz.- Kitap Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası dönemi batılılaşma çabalarını ironi dolu bir dille resmetmeğe çalışır. Kitabı okuyanların çoğu gibi ağır bir dili olduğunu bende söyleyebilirim -hatta ilk başlarda uykumu bile getirmiştir- ama kitaba devam ettikçe üslubun akıcı olduğunu anlıyor ve rahatça okuyabiliyoruz.

    "Anla beni! Bana insanlar yüklendiler, başka bir şey yok ortada..." (sy.112)

    Peki nedir Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün teması ve kimdir bu Hayri İrdal?

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde Hayri İrdal'ın hikâyesini okuruz. Bir nevî Hayri İrdal biyografisi. Yababcılaşan toplumda kendi konumunu sorgulayan İrdal, ailesi dahil çevresindeki herkesin farklılaşan davranışlarının ve başkalaşan arzularının arasında ne yapacağını şaşırmış ve arada kalmıştır. Kafası karışan İrdal, toplumun geçirdiği yabancılaşmaya ayak uydurmakta oldukça zorlanmaktadır. O ne kadar zorlansa da tüm çevresi bu trene binmiştir bir kere. O da her ne kadar istemesede, daha fazla kendini bu ivmelenmeden sakınamaz ve istemsizce akıntıya kapılır.

    "Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamağa başladım."(sy. 143)

    Biz okurlar, Hayri İrdal'ın başından geçenleri okurken kendimizi yer yer "Bu kadar da olmaz ki canım?" derken buluruz. Ama bu hissiyatımız kalıcı olmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bu gibi yerlerde hikâyenin dizginlerini eline alıp okuyucuya nefes alacak aralık verdiğini söyleyebilirim. Bir nevî uyku ile uyanıklık, rüya ile gerçek arasındaki ince çizgide tam da Tanpınar'ın istediği şekilde gidip geliyoruz.

    "Bu evlendiğimizin ikinci yılında bir pazar sabahı oldu. O, yatakta saçlarını yastığa dağıtmış, tembel tembel, kendisini kaldıracak bir vinç bekliyordu..."(sy.152)

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü, geçtiği dönemi yani 1961'i en ince ayrıntısına kadar bizlere yansıtır. Kendimizi adeta yüzyıl öncesini anlatan bir filmin içinde gibi hissederiz. Biz okuyucular, Hayri İrdal'ın maceralarını yanı başından takip eder; kâh onunla kahvehânede, yamalı elbiseleriyle çay içerken, kâh kucağında halasının şalı, yelpazesi ve saplı dürbünüyle, büyük baldızının avaz avaz söylediği şarkıları dinlerken buluruz.

    "Hayri Beyefendi, bizim Hayri, sizin Hayri, dalgın Hayri... Ne kadar çok Hayri var. N'olur birkaçını yolda eksek. Herkes gibi ben de bir tek insan, kendim olsam."(sy.204)

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuyunca Tanpınar'ın psikanalize duyduğu ilginin yansımalarının genişçe yer kapladığını ve Hayri İrdal'ın düşünceleri ve diğer karekterlerin konuşmaları üzerinden psikanalitik değerlendirmelerde bulunduğunu göreceksiniz. Tanpınar bunları yaparken hikâye akışını bozmamaya özen gösterir ve romanın sürükleyiciliğini sekteye uğratmaz ki; biz okuyucular için bu son derece önemli bir husustur. Belki de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün başarısı da burada yatar. Tanpınar, bizi düş ile gerçek arasında zamanını dahi kestiremediğimiz bir yolculuğa çıkarır ve bunu yaparken birbirinden farklı noktalara parmak basar ama okuyucunun ilgisini daima elinde tutar.

    "Bugün aile artık arkadaşlık üzerine kurulmuş bir müessese oldu. Fakat erkeklerimizin fikrî terbiyesi henüz bir mertebeye gelmediği için..."(sy.229)

    Son dönemde insanın hayal gücünün gerçek hayat ile iç içe geçtiği eserlere ilgi duyduğumdan, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, grotesk anlatımı Cumhuriyet’in kuruluş dönemine yedirmesinden oldukça keyif aldım. Ben de Hayri İrdal’la insanların davranışlarına hayret ettim, onun olaylara verdiği tepkiler benim tepkilerim oldu. Bundan 57 yıl önce yayımlanmış bir eserin bugün bile bu şekilde değerlendirilebiliyor oluşu Tanpınar’ın yeteneğini gözler önüne sermekle kalmıyor, takdir edilmeyi sonuna kadar hak ediyor. Elbette Tanpınar’ın bu farklı ve hiciv dolu üslubu, bazı okurları yorup, onların kafalarını karıştırabilir. Ağdalı Türkçesi, sık kullandığı alaycı, absürt dili kimisi için çekici gelmeyebilir. Absürt olayların, tarihsel bir dekor önünde anlatılıyor oluşu bazı okuyucuların kitabın içine girmesini zorlaştırabilir. Kimilerine kitabı okumayı bitirmeden elinden bıraktıracak kadar sıkıntı yaratabilecek bu noktaları göz ardı etmiyorum. Buna rağmen, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, her kitapseverin mutlaka eserlerini okuması gereken Tanpınar’ın Türk Edebiyatı için ne kadar eşsiz bir değer olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Cumhuriyet dönemi yaşanan toplumsal değişime tuttuğu ışık ile de özeldir.

    "Oyun bitti, Allahaısmarladık!"(sy.382)

    *(İncelemenin başında yer alan şiir, Necip Fazıl Kısakürek'in 1982'de kaleme aldığı Saat adlı şiirinden bir parçadır.)

    S.Y.
  • Emile Zola (1840-1902) – Meyhane

    Çev: Cemal Süreya

    Meyhane, (Fransızcası: L’Assommoir) Émile Zola’nın romanı, yirmi bir romanlık Rougon-Macquart dizisinin yedinci cildidir. 1871-76 arasında bu seriden yayınladığı ilk altı kitap, satışları iyi olmakla birlikte fazla yankı uyandırmadı. 1877’de yayımlanan, alkolizmle ilgili L’Assommoir ise; Zola’yı kitapları en çok satan yazarlar arasına soktu ve Fransa’nın en ünlü yazarlarından biri yaptı (Wikipedia.org’dan alıntı).

    Émile Zola’nın 1 Ocak 1877’de Paris’te yazdığı kendi önsözüyle başlayan “Meyhane” isimli bu depresif roman, sizi tam altı yüz kırk sekiz sayfa boyunca yerden yere vuruyor. Emile Zola, önsözünde de serzenişte bulunduğu üzere, bu romanı yüzünden, o dönem Paris’te yaşayan ve hemen tüm gelir ve mevki düzeyindeki memur-işçi-erkek-kadın-çocuk, özetle hemen herkesten büyük tepkiler alır. Hatta romanı mahkemelere taşınır. Kitabın yayınlanması yasaklanır ve toplatılır. Büyük siyasi mahkemesi ise; 1897’deki “İtham Ediyorum” başlıklı doğrudan –bir gazetede- o günün İmparatoruna yazdığı tam sayfa makale yüzünden (Dreyfus Savunması Davası) mahkemede suçlu bulunur. Zola, sağlığından ve bir yazarı zar zor geçindiren gelirlerinden olur. Bu yüzden soluğu Londra’da alır. Dava 1900’de tekrar görülür ve üzerindeki suçlamalar düşer. Ama ömrü vefa etmez. Paris’e dönmesinden çok kısa bir süre sonra, gazetelerin, bir otel odasında sobaya bağlı gaz zehirlemesinden dolayı, bir gece uykusunda öldüğünü belirttikleri Zola, aslında, oldukça muammalı bir şekilde, komplo teorisyenlerinin (ki aynı kanıdayım ben de) Fransız ajanlarınca yapıldığını düşündüğü bir oldu bittiyle, daha doğrusu komüniizm düşmanlarınca öldürülür. O, bir komünist, bir sosyalist, bir natüralist, bir ahlakçı, bir anarşist, bir proleter, hür bir insan, değerli bir yazar, insan gibi insandır…

    Romanın konusuna gelince: 1800’lerin ortalarında Fransa’sının başkenti Paris’te geçiyor. Fakirliğin, yokluğun, yoksunluğun, açlığın, hemen her türlü ahlaksızlığın, fuhşun, içkinin hemen her türünün (şarap, rakı, krik, absent, vitriyol, ispirto ve dahası); Paris caddelerinin orta yerinden bir nehir gibi gürül gürül aktığı kirli ve karamsar bir başkentte geçiyor hikâyemiz. 1789 ihtilalinin sonrası; 1791 birinci cumhuriyetinden sadece 50-80 sene sonrası ve yürürlükte yine bir ikinci imparatorluk; yolsuzluk, fukaralık, basiretsizlik, rüşvet gırla gitmektedir. Bu bir içkiyle çöküş dramıdır aslında. Yazarı tarafından, toplumsal halkçılıkla, toplumun kaymak tabakasının yerin altına süpürdüğü işçi toplumuna adanmıştır bu roman. İşçi, kesinlikle suçun yüklendiği değil; aksine sistemin altında ezilen, kaderinden kurtulamayan olarak betimlenmiştir romanda. İşçi, bir kader mahkumudur Zola için.

    Romanımızın başkahramanı Plassans’tan Paris’e göçle gelmiş, Gervaise isminde, çamaşırcı genç bir kadındır. Romanın açılışıyla beraber, iki çocuğunun babası olan ama gayri meşru ilişki yaşadığı; bar solcusu (kanımca yazarın kendisidir bir bakıma), kibar feyzo, koketlerin sevgilisi, sebat problemi olan, aylak, içkici (ama tadında içen, pis bir sarhoş değil), bir baltaya sap olamamış, kaldırım mühendisi genç bir adamla tanışıyoruz. Gervaise’in bekâretini daha O 14 yaşındayken alan; bu genç kadını çamura, bataklığa, felakete götürecek esas oğlan, ya da başka bir deyişle romanımızdaki en büyük parazit: Mösyö Lantier.

    ..İnsan bir kere ölmeyegörsün, ondan sonra uzar gider ölüm.

    Gervaise, küçüklüğünden beridir çamaşırcıdır. Güzel, yuvarlak hatlı, bir bacağı hafif topal, bukleli ve sarı saçlı, beyaz tenli akça-pakça; fukara mı fukara, ama hırslı genç bir Fransız kadınının hikâyesine girizgâh yapıyoruz. Hayat onu, önünde tozu toprağı sürükleyen kuvvetli rüzgârlar gibi oradan oraya hallaç pamuğu gibi atıyor. Hikâye, Lantier’in Gervaise’i, Boncoeur (iyi kalpli ya da eli açık anlamında) otelinde, genç kadını henüz 20’li yaşlarının başındayken, terk etmesiyle başlar. Şimdi de, genç kadın terkedildikten sonra -cesareti büsbütün artan- Gervaise’e tutkun olan ve aynı otelde kalan Mösyö Coupeau (Fransızca “coup” bir defada içilen içki ya da bir kadeh içki demektir; “eau” ise; su anlamındadır; kanımca “bir kadeh su” demek istemiş yazarımız; ileride bir ayyaşa dönüşecek ve elinden içki kadehi eksik olmayacak Coupeau ile alay edercesine…) giriş yapıyor romana. Bu genç kadını büyük uğraşlar, yalvarışlar sonucu evliliğe ikna ediyor. Anasız-babasız-kardeşsiz, iki çocuklu ve hiç evlenmemiş topal genç çamaşırcı kadın Gervaise; kendisiyle hemen aynı yaşlarda, iri yarı, boyu boyuna, huyu huyuna uygun, biri evli (kuyum ocağı olan Madam Lorilleux) ve diğeri dul (çiçekçi Madam Lerat) iki ablası ile ihtiyar Copeau Ana’sından başka kimsesi olmayan çinko işçisi bu genç adamla, Mösyö Coupeau ile evlenir. Hani tabir yerindeyse: “Donları yok giymeye, tahtırevanla giderler ayakyoluna” hesabı, borç-harç ile belediye ve kilise nikâhı yaparlar. Bu fukara yeni evli çiftimiz, aynı akşam, aile bireylerine ve yakın dostlarına, Moulin-d’Argent (para değirmeni anlamında) isimli bir şarap evinde düğün yemeği verirler. Romanın birçok noktasında, yemek isimleri, yemek tarifleri, yemek şölenleri vardır. Yazarımız Zola, bu konuda adeta saplantı içerisinde Fransız halkının yemek alışkanlıklarından bahsetmiştir. Çünkü açlık ile yemek şölenleri taban tabana zıttır ve bu da roman için çok yerinde bir ironi olmaktadır.

    ..Halk, burjuvalar adına elini ateşe sokmaktan usanmıştı artık.

    Otel odasında karı-koca ve iki küçük çocuk sığışamazlar. Bir oda ve mutfaktan ibaret ufacık bir ev tutarlar bütçelerine uygun. Gervaise, Madam Fauconnie’nin çamaşırhanesinde, günlük kırk metelik yevmiye karşılığı çamaşır yıkayıp ütü yapmaktadır. Çinko işçisi de yine yevmiye karşılığı patronu için çinkodan çatılar kurmaktadır, burjuva müşterilerine.

    ..Hani Türklerin padişahı bizzat çıkıp gelse de kolalanmak için bir gömlek getirse ve çamaşırcı kadın yüz bin frank kazanacağını bilse, yine de elini ütüye sürmezdi bu pazartesi. Biraz da o dinlenmeyecek miydi canım?

    Ve Goutte d’Or (altın damlası ya da altından içki kadehi anlamında) sokağı. Kuyum imalatçısı olan görümce ve enişte Lorilleux çifti gibi bir sürü fukaranın yaşadığı ve tamamı Mösyö Marescot’a ait olan bina bu sokaktadır. Gervaise, altı katlı, yüzlerce odanın, atölyenin, fukaranın, açın, kadersizin, orta gelirlinin yaşadığı bu kasvetli ama bir o kadar da ticari başarılara gebe olan binanın zemin katındaki kiralıkta, kendi çamaşırcısını açma hayâli kurmaktadır. Gervaise ve kocası Mösyö Coupeau, kapı komşuları Goujet ailesiyle; nam-ı diğer dantelacı Goujet Ana ile oğlu, altın renginde sakalından ötürü ona Goujet d’Or denen genç, çocuk yürekli ve iri kıyım demirci ile çok yakın ve dürüst bir komşuluk hatta arkadaşlık ilişkisi kurmuşlardı. Gervaise’e platonik bir aşkla tutkun olan Goujet d’Or, dantelacı anacığı pek yanaşmasa da Coupeau’lara –geri ödenmeyeceğini bile bile- 500 frank borç vererek, altı katlı binanın kapıcıları olan Boche ailesinin de referans vermesiyle bu dükkânı tutmalarını sağlar. Gervaise, artık küçük bir patroniçe olmuştur. İşlerini yavaş yavaş büyütür ve yanına üç işçi alır. İşleri büyütür de büyütür. Ama ayyaşlığa ve tembelliğe meyilli olan kocasının sonun başlangıcına doğru kaykılmasının ayırdına varamaz. Varsa da sesini çıkaramaz.

    ..Askerliğin ortadan kaldırılmasını, halkların kardeşliğini istiyorum… Ayrıcalıkların , unvanların, tekellerin kaldırılmasını istiyorum… Ücretlerin eşit olmasını, kârların bölüşülmesini, proletaryanın onurlandırılmasını istiyorum. Bütün özgürlükleri istiyorum anlıyor musunuz? Bütün özgürlükleri. Ayrıca boşanma hakkını!

    Paris’in göklere yükselen lüksünün altından, kenar mahallelerin sefaletleri fışkırmaktadır adeta. Goutte d’Or sokağında, Paris’in en süfli solcusu Lantier ile Gervaise’in kaderleri, hayat yolunda tekrardan kesişir. Solcu kibar feyzo Mösyö Lantier, çinko işçisi Mösyö Coupeau, çamaşırcı küçük patroniçe Gervaise ve bu ikisinin –ileride başlarına yığınla çorap örecek olan potansiyel koket- kızları Nana, tuhaf dörtlü bir ilişki yaşamaya başlarlar.

    ..Üretici köle değildir; ama üretici olmayan herkes hırsızdır.

    Bar aydını, kıçı kırık solcu Lantier, çinko işçisi Coupeau ile karısı Gervaise’i, aynı evi paylaşmaya ikna ederek Coupeau ailesinin tüm kaynaklarını kurutmaya, ekmek elden su gölden bu ticarethaneyi uçuruma sürüklemeye başlar, sinsice. Yakında bu iki adam, Gervaise’i de ortak kullanmaya başlayacaktır, pis nefislerini köreltmek için…

    ..Sokakları rakı şarap tüten Paris’in havasından uzaklaşmak sarhoşlara bir iyi gelir ki, demeyin gitsin.

    Birçok badireden sonra sıra Poisson ailesine, Madam Virgine ve zabıta olan siyaseten İmparatorluk yanlısı kocasına gelir. Dükkânın bu yeni sahipleriyle de bir “Trois-menage” (günahkâr üçlü) ilişkisine yelken açar parazit Lantier. İliklerine kadar emilecek yeni bir aile bulmuştur, yine!

    ..En kötüsü, dostluk kafesinin kapısını açmışlar, sevgileri kuş gibi uçup gitmişti.

    Altı katlı binada yaşayan bir başka deli de Bazouge babadır, nam-ı diğer “Mortocu”. Bu adamın işi ölü gömmektir. Evinde hazırladığı tabutlar ve çivilerle -bazen eve iş götürdüğü söylense de ispatlanamamıştır- sırası geleni toprağın iki metre altına kendi elleriyle göndermektedir. Önce Coupeau Anayı gömer. Daha sonra hemen herkesi, sırası geleni hiç telaş etmeden mezara O koyacaktır.

    ..Aileler açlıklarını unutmak için birbirlerini yiyorlardı.

    Binanın bir diğer süfli kiracısı da, ayyaş çilingir Bijard Babaydı! Karnına attığı tek tekmeyle üç sabinin analarını-kendi karısını öldürüp zırnık ceza almamıştı, İmparatorluk Fransa’sı zabıtalarından! Sekiz yaşında olan büyük kızı Lalie, kendisinden yaşça küçük Jules ve Henriette’e hem analık hem de babalık yapıyordu, doğdukları günden beridir. Ama pireli bir itten daha değersiz babasından acımasızca yediği sopalar, uğradığı işkenceler, içine açılan derin yaralar, onun dokuz yaşını görmesine müsaade etmez görünüyordu. Yatağında çıplak, yapayalnız, iki çocuğunun-kardeşlerinin gözleri önünde bitap şekilde ölümle yüzleşiyordu.

    ..Suda balık gibiydi ahlaksızlığın içinde.

    Dükkânını kaybeden Gervaise bir yanda; bir alkoliğe dönüşüp hastane ve Colombe babanın, bir imbiğin üzerine kurulu, pislik içindeki meyhanesi -nam-ı diğer cehenneminin- arasında mekik dokuyan kocası olacak ayyaş Coupeau; artık açlıktan ve yediği sopalardan bunalarak evi terk edip dans evleri ve müzikhollerde dans eden kızı Nana; artık şişmanlayıp bir file döndüğünden dolayı eli kendi eline bile değmeyen aşığı Lantier; cimri ve haset görümcesi Madam Lorilleux; artık yüzüne bile bakmak istemeyen demirci platonik aşığı Goujet d’Or ve tüm mahalle diğer yandaydılar.

    ..Fransa’yı geneleve çeviren İmparatorluktan hıncını çıkarmış oluyordu..

    Gervaise o derece düşkündü ki artık, açlıktan fahişeliği bile düşünmeye başlamıştı. Ağzından günlerce tek lokma bile geçmiyordu bu ayyaş kadının. Paris’in lüks ama sefalet kokan sokaklarında, bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu, bir tüyün esen rüzgârda istemsizce havada salınması gibi…

    ……

    Başta da söylediğimiz gibi çok ama çok depresif bir romandır “Meyhane”. Ama sefaleti, sosyalizmi, ilk işçi uyanışlarını (mesela “Germinal”, “Dreyfus Savunması” kitaplarına atıflar vb.) anlatan, sistemi eleştiren, bilinçaltı göndermelerin gözle görünür olduğu satır araları; İncil’deki yedi büyük günahın işlendiği anlatımlar; bununla beraber kurtuluşun sadece insanın kendi ellerinde olduğunu, ama bazen buna şansın da yardım etmesi gerektiğini; Tanrının aslında bu dünyayı hatta bu evreni çok ama çok önceleri terk edip bilinmez diyarlara gittiğini, insanın yüzüne bir tokat ya da şamar gibi değil de bir yumruk ya da bir tekme gibi vurduğu bir romandır “Meyhane”. Okunası bir romandır. “Meyhane” sizi içtiğiniz içkiden vazgeçirmez ya da daha çok içmenizi sağlamaz. Ama kaybettiğiniz ya da bir yerlerde unuttuğunuz insanlığınızı size hatırlatır belki. Yüreğinizin ortasına tadı acı bir demir gülle ateşler ve kayıplara karışır. Bu yükü taşıyıp taşıyamamak size kalır. Aldırış ta etmeyebilirsiniz. Romanı okuyup bitirir bir kenara atarsınız belki. Ama roman ve anlatılanlar, bilinçaltınızda sizi kaşır hafif hafif. Socrates’in Protarkhos ile “Philebos” atışmasında Platon’un kendi kalemiyle yazdığı gibi:

    “Tüm canlılar için iyi nedir? Haz duygusu, eğlenerek, tıka basa yiyerek, özgürce sevişerek, içki içerek, haz diyarlarında koşup yaşayarak mı iyi bir insan olunur? Yoksa erdem peşinde, bilgelikle, düzgün düşünce ve muhakemeyle, ölçülü, seviyeli, dengeli, dürüst, bilgi peşinde, paylaşarak ve sorgulayıp yaşayarak mı iyiye ulaşır insan?”

    Atalarımızın da dediği gibi: “Ne okuyorsan osundur!”

    Sizlerin de hep yararlı ve güzel bolca kitap okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel; İstanbul, 11 Ağustos 2013.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Emile Zola – Meyhane
    Çeviren Cemal Süreya
    SOSYAL YAYINLARI – DÜNYA KLASİKLERİ
    Kitabın Özgün Adı: L’Assommoir, 1877
    ISBN: 975-7384-52-6
    SOSYAL YAYINLARDA BİRİNCİ BASKI: Şubat, 2003