• 212 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba dostlar. Geldi, geliyor diyerek heyecanla beklediğimiz Osman Şahin okuma etkinliğinin sonlarına yaklaşıyoruz artık. Gerçi henüz bir haftamız var, ama ben genç arkadaşlarımı kıramadığım için onların okuma etkinliğine katıldım. Gençlere destek her bakımdan önemli çünkü.

    Osman Şahin tıpkı Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Sabahattin Ali gibi TOPLUMCU GERÇEKÇİ yazarlarımızdandır. Her daim halkın sorunlarını dile getiren kitaplar yazmış. Üstelik öyle güzel anlatmış ki, bir çok eseri filme çekilmiş. Bu incelememde Osman Şahin'in filmlerine ve aldığı ödüllere değinmek istiyorum.

    Osman Şahin bildiğiniz gibi eserleri en çok filme uyarlanan yazardır. Çoğunu kendisinin senaryolaştırdığı 23 öyküsü Türk Sinemasına yurt içi ve yurt dışında 35 ödül kazandırmıştır.

    FİLMLER
    °Atıf Yılmaz'ın çektiği Kibar Feyzo, Adak
    °Şerif Gören'in çektiği Derman, Tomruk, Kan, Firar, Kurbağalar,
    °Erden Kıral'in çektiği Ayna, Avcı
    °Bilge Olgaç'ın çektiği Kör Gülüşan, İpekçe, Gömlek

    ÖDÜLLER
    1971 - TRT Büyük Öykü Ödülü (Kırmızı YEL öyküsüyle)
    1980 - Nevzat Üstün Öykü Ödülü (Ağız İçinde Dil Gibi kitabıyla)
    1992 - Stockholm International Humanizm Ödülü (İsveçceye çevrilen “Den Röda Vinden” kitabıyla)
    1992 - Ömer Seyfettin Öykü Ödülü (Selam Ateşleri öyküsüyle)
    1994 - Sait Faik Öykü Ödülü (Selam Ateşleri kitabıyla)
    1997 - Ankara Film Festivali - Aziz Nesin Emek Ödülü
    1998 - Yunus Nadi Öykü Ödülü (Mahşer kitabıyla)
    1999 - Truva Folklor Derneği "Yılın Edebiyat Ödülü"
    1999 - Antalya Film Festivali-Yaşam Boyu Onur Ödülü
    2003 - Yunus Nadi Öykü Ödülü (Ölüm Oyunları kitabıyla)
    2007 - MTO, MESIAD & İçel Sanat Kulübü "Kraliçe ABA" Ödülü
    2007 - Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü
    2008 - Söke Kültür Sanat Onur Ödülü
    2009 - 8. İzmir Öykü Günleri Onur Konuğu
    2009 - Mersin Kenti Edebiyat Ödülü
    2010 - 40. Sanat Yılı
    2012 - SİYAD Sinema Yazarları Derneği Onur Ödülü
    2016 - 23. Adana Film Festivali Onur Ödülü

    Ayrıca öyküleri Polonya, Macar, Alman, Fransız, İsveç dillerine çevrilmiştir.

    Gördüğünüz gibi Osman Şahin her yönüyle kendini ispatlamış bir yazardır. Böyle bol ödüllü bir yazarı okumaya doymak ne mümkün. Öyle akıcı bir dille yazmış ki, okur her öyküsünde kendini kitabın içinde buluyor. Kahramana bazen üzülürken bazen de kızıyor.

    Eşkıya Kuza
    Etkinlik süresince okuduğum kitaplarına elimden geldiğince incelemeler yazmaya çalıştım, siz dostlarıma az da olsa anlatabilmek için. Ama nedense Eşkıya Kuza'ya yazmak içimden gelmedi. Çünkü Kuza'ya çok kızdım. Okuyup çevresini aydınlatacağı yerde, kan davası peşine düştü. Her defasında hatasından geri dönecek dedim ama boşuna ümitlendim. Okulunu bitirmesine aylar varken, abisinin ölümü onu okuldan koparıp dağlara çıkardı. Aşiret olmak böyle bir şey demekki. Ama olmamalı. Her ne kadar babasının yanlış tutumu olmuşsa da, okumuş olmak bir farklılık yaratmalıydı. Doğru düşünmeli, mantıklı kararlar vermeliydi. Ama yapmadı. Çok kızdım ona.

    Osman Şahin'in hikayesini anlattığı Eşkıya Kuza Urfa'nın Siverek ilçesindeki sayılı aşiret ağalarından birinin oğlu. Yazarımız ilk görev yerinin insanlarını, kan davasını anlatmış o kitabında. Kan davaları artık yok desek de hala var maalesef.

    Başaklar Gece Doğar
    Gelelim kitabımıza. Osman Şahin bu sefer kendi topraklarına gitmiş, kendi insanlarını yazmış. Çukurova'da bir avuç toprak için köylünün verdiği amansız mücadeleyi anlatmış.

    Evran Ağa derler bir ağa vardır. Sanki açmış gibi Sarıbahçe köyünün hemen yanındaki devlet arazisini işgal etmiş, yıllardır istediği gibi ekip biçmektedir. Artık isyan eden Sarıbahçe köylüleri o toprakta hakları olduğunu düşünürler ve işgal etmeye karar verirler. Bir gece tarlayı gizlice sürerek ekinlerini ekerler. İlçeden işgali duyan Aydoğan yardımlarına gelir. Aydoğan, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Yüksek Makina Mühendisliği bölümünden mezun olmasına rağmen işsizdir.

    "Üniversiteyi yüksek makina mühendisi olarak bitirmesine karşın, hapis yattığı, devrimci eylemlere karıştığı, emniyetçe de fişlendiği için, hiçbir kamu kuruluşu görev vermemişti ona." (s. 49)

    Birikimli olan Aydoğan elinden gelen her yardımı yapar, her konuda köylüye destek olur, yönlendirir. Aydoğan sayesinde köylü birlik olur, ağaya kafa tutar. Ama Evran Ağa kendisine yapılanı köylünün yanına bırakır mı sanıyorsunuz? Bırakmaz elbette. Parası olunca devlet de arka çıkar tabii ki.

    Yıllarca ağalar tarafından sömürülmek, devlet tarafından yok sayılmak artık köylünün canına tak etmiştir. İsyan bayrağını çekerler. Devleti arkasına alan zengin Evran Ağa ile kimsesiz, yoksul köylü arasında amansız bir mücadele başlar. Bakalım devlet hazinesinin olan topraklar kime geçecek? Zengin olan ağa daha da mı zengin olacak, yoksa köylünün aç olan karnı sonunda doyacak mı?

    Okurken Sarıbahçe köylüsü ile beraber ben de Evran Ağa ile mücadeleye giriştim. Son sayfalara kadar mücadelemi soluksuz sürdürdüm. Ne kadar yardımcı oldum bilemiyorum, ama her anlarında yanlarındaydım. Onlarla birlikte düştüm, onlarla birlikte kalktım. Evran Ağaya diş biledim, köylüyü yalnız bırakan devlete kızdım.

    Anladım ki, bir ağa devlet hazinesi olan toprağı yıllarca işgal etse de kimse sesini çıkarmaz. Ama aç karnını doyurmak isteyen köylüler o toprağı işgal etmeye kalkınca yer yerinden oynar. Köylünün aç kalması kimin umurunda. Karnı tok olanlar daha da şişirmeye devam ederken, aç olanlar daha da aç kalmaya mahkum ne yazık ki. Sanırım bu düzen hiç değişmiyor.

    Sarıbahçe köyünün ağaya karşı verdiği müthiş mücadeleyi merak ediyorsanız hemen okuyun.

    Kitapla kalın, sevgiyle kalın, en önemlisi kimsenin hakkını yemeyin. Yoksa Sarıbahçe köylülerinin iki eli yakanızda olur.
  • Karanlık, gökyüzünde yıldız bile yok... Hafif bir rüzgâr yüzüme üflüyor, burnumda fesleğen kokuları. Şehir ışıl ışıl, sokaklar sessiz, birkaç kedi dışında kimsecikler yok. Sanki bir ben uyanığım, bir de şehir ışıkları... Kulağımda en sevdiğim şarkı, beni sürüklerken oradan oraya; soğumuş kahvem, yarım kalmış yazım... Gözlerim uzaklara dalmış, aklımda ise hiç sorulmamış, cevap kaygısı taşımadığını düşündüğüm, aslında zihnimi azımsanamayacak derecede meşgul eden birçok soru...


    Cezasız kalan uzun vadeli tinsel cinayetleri düşünmeden, alışmanın vücudumuza kattığı umarsızlıkla devam edebilir miyiz yolumuza? Ahhh Aragon! Son nefesine kadar sevdin ya Elsa’yı. Ya Elsa? ‘Tüm erkekler beni sevsin istiyorum.’ derken çetelesini tuttuğu listenin bir köşesinde, acaba sen aklının hangi köşesindeydin? Sevmenin asla ulaşılamayan(ulaşılamayacak) başka bir boyutu seninki… Ve en sevdiğim sözündür;” Hayatı ne önemse, ne de hafife al. Onursuz birliktelikler yerine, Onurlu bir yalnızlık yaşa sadece…”


    Biz karanlıklara kalmışız… Alacalı görüntüler kalmış baktığımız yerde, gölgelere inanmışız. Kaldır gözlerindeki kalın perdeleri, kaldır ki mevsimler oluşsun... ‘Neden’ diye sunduğumuz onca bahaneler arasında kaybolmuş ruhumuz, farkında olamamak niye? Fani bedenlerimiz kamufle ediyor mu içimizde biriktirdiğimiz o çetin savaşları? Sevgi neydi? Belki bir çift göz; derin, anlamlı, sanki engin denizin ortasına dalmışçasına, gökyüzünde özgürce kanat çırpıyormuşçasına ferah. Diyorum ki: Ellerini ver sevgili, çiçek bahçesi ellerini... Ruhun ruhuma karışsın, bırak kaybolayım. Zeus insanı ortadan ikiye böldüğünden beri, insanlar hep ruh ikizini arar durur ya, sen o musun?


    En iyisi mi okuyalım, okudukça gidelim, kaybolalım, uzaklaşalım... Başka hayatlara, tanımasak da duygudaşlık kurduğumuz başka insanlara… Gözlerimiz satırlarda gezerken kendimizi tam ortasında bulalım, gerçek nerede başlıyor, kurgu nerede bitiyor fark etmeden, son sayfalara yaklaştıkça ayrılık hüznü... Ve kitap bitiyor, yine veda zamanı...
  • 207 syf.
    ·Beğendi·9/10
    “Gitmek,
    Gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak, gözlerinde yatmak zindanı.
    Gözlerin hani?”

    Lise son sınıftaydım. Bir şarkı duydum. Daha önce de duyduğuma emindim aslında; ama nedense bu kez başkaydı içime işleyişi. Demek, şimdi de Ahmed Arif’i özümseme zamanıydı…

    "Ahmed Arif hasretinden prangalar eskitmiş
    Beni böyle eskitense prangalı hasretin…"

    Diyordu şarkıda.
    Ahmed Arif, hasretinden prangalar eskitmişti. Yandıkları, sevdikleri, vazgeçtikleri… Her şey yan yana dizilmiş bu 5 sözcüğün içindeydi sanki. Her kültüre bulanmış, ülkesini, memleketini, sevgiyi savunan şiirler yazmıştı…

    Bu mektuplarda dikkatimi çeken birkaç husustan bahsetmek istiyorum:

    O mektuplar günler, haftalar, aylar sonra karşı tarafa ulaşmış. Ahmet Arif o bekleme süresinde tek bir kelimesine hasret kalan karşı tarafın (hayalindeki kadar hasret kaldığı söylenmese de öyle olduğuna inanmak istemiş belli ki), beklediğine değecek, ruhunu tatmin edecek yoğunlukta bir mektupla cevap vermesi gerektiğini düşünmüş olacak ki o duyguları ifade ederken özenle seçmiş kelimeleri, özenle yazmış mektupları ve sevgisiyle doyurmuş karşı tarafı. Bu gözle bakıldığında ne kadar kıymetli, naif ve zarif ruhlu bir adamsın be Ahmet Arif demekten ve özenmekten kendimi alamıyorum... Ahmet Arif, öyle güzel destek olmuş ki sevdiğine, Leyla'nın her düşüşünde bıkmadan usanmadan kaldırmak için elinden geleni yapmış. Üstelik kilometrelerce öteden, sadece mektupla! Kendi düşüşlerinde de Leyla'ya olan sevgisi sayesinde ayağa kalkabilmişti.

    Sevgisi diyorum çünkü anlaşıldığı üzere Leyla Erbil ona aşk duymadığı için Ahmet Arif'in onun üstüne düştüğü kadar o Ahmet Arif'in üstüne düşmüyordu. Oldukça mesafeli davranmaya gayret ediyordu belli ki. Temiz, safiyane bir sevgiyle bağlanmış Leyla'ya…

    Leyla Erbil sonraları evlenmiş olmasına rağmen kopamamış Leylasından ve mektuplarından anladığım kadarıyla Leyla'nın evliliğinden çok az söz etmiş yani bir kabullenememezlik var gibiydi. Ama bir yandan Leylası zaten ona dost gözüyle bakıyordu, kıskançlık gösterse, üzülse ne olurdu ki? Öyle davransaydı Leyla mektup yazmayı bırakıp belki de kendisini hayatından çıkarmak isteyecekti. Ahmet Arif böyle bir şey, göze alamazdı. Leyla'nın varlığı ile nefes alıp verebilen bir insandı çünkü. “Sen ister dostum ol, ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol” diyordu. Onu kaybetmemek için belki de sineye çekti birçok şeyi.

    Diğer bir husus, Leyla Erbil Ahmet Arif'in dediği kadar mükemmel, övdüğü kadar yüce bir insan değildi belki de. Yani Ahmet Arif'in dediği kadar onu iyi anlayamıyor, ona dediği kadar iyi dost olamıyor, sevgili olamıyor, o kadar zeki ve mükemmel bir kadın değildi belki de... Ama Ahmet Arif onu öyle görüyor, aksini inkar ediyor ve öyle olduğuna gönülden inanıyordu. Buna aşkı sebep oluyordu elbette ki.

    Çok beğendiğim ve okumaya doyamadığım bir çalışma olmuş, sizlere de tavsiye ediyorum.
  • Pek az misafirliğe gitmek ve pek az misafir çağırmak istiyorum.
    Bir sürü fesat ve dedikoducu insanların ahbaplık edip ne olacak sanki?
  • Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "Anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası..
    Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı..Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan: "Tabii" dedi.. "Bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı..O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken ki, o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya, o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Birkaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
    Hayır, aramayacaktı..
    Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi..
    Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı.
    Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolej'de çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
    Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki..
    Kız "Keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
    Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe..
    Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki..
    Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan, kız, dizeleri okurken..

    >"Ne hasta beklerdi sabahı
    Ne taze ölüyü mezar
    Ne de şeytan bir günahı
    Seni beklediğim kadar!.."
    Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolej'in önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı..Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli..
    "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok."
    "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
    Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen'in sözlerini o, o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, seytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi.
    Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir aslında.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
    Bekleyiş sürüyor, sürüyordu..
    Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
    "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece..
    Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı..
    "Yaaa!.."
    Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da ikinci ve son dörtlüğü onun.."

    Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız dizelere bakarken..
    >"Geçti istemem gelmeni
    Yokluğunda buldum seni.
    Bırak vehmimde gölgeni
    Gelme artık neye yarar!.."
    Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hâlâ düşünüyor..
    O uzun, çok uzun bekleyiş aşkını öldürmüş müydü, acaba?.
    Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini yaşatmak için mi, yaşayanı silmişti yani?.. Yokluğunda bulmak bu mu demek oluyordu?..
    Ya da.. Ya da..
    Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba?
    Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hâlâ bilmiyor..
    Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı..
    ..bendim!..
    -
    Delikanlının kıza verdiği dizeler Necip Fazıl Kısakürek'indi.. Beklenen adlı bir şiir..
    Gençliğimin kilometre taşlarından birinde buluşmuştuk şairle.. Dizeleri yön vermişti bana.. Hayatımı kimbilir nasıl değiştirmişti, sekiz satırıyla..
    -
  • AH BU İMAMLAR...

    90 bin cami, 150 bin din görevlisi, 100 ilahiyat, binlerce imam hatip var. Ama toplum niye böyle? İçki, kul hakkı, hırsızlık, boşanma, şiddet, zina gittikçe artıyor...

    Yukarıdaki cümlelerin benzerlerini defalarca gördünüz. Bunu yazanlar bile demek ki, kurtuluşu yine camilerden, ilahiyat fakültelerinden ya da imamlardan arıyor...

    Ben farklı bir noktaya temas etmek istiyorum.

    Türkiye'deki meyhane, birahane, bar, içkili mekan, gece kulübü sayısı camilerin onlarca katı daha fazla...

    İlahiyat fakültesinden daha fazla fuhuş evi var.

    İmam hatip okullarından daha fazla gece kulübü ve zina evleri var.

    Fuhuş evlerine, gece kulüplerine, plajlara, meyhanelere gelen kişi sayısı, cami cemaatinden, ilahiyat öğrencilerinden ve imam hatip öğrencilerinden daha fazla.

    Bir haftada 100 civarında dizi izletiliyor. Bir iki tanesi hariç hepsi zina, aldatma, şiddet, hırsızlık, dolandırıcılık, içki, kumar ve gayri ahlaki ne varsa onu aşılıyor.

    Gündüz, kadın programlarında aile bağları değil, aile nasıl dağıtılır konusu anlatılıyor. Moda, tüketim, estetik, kadın cinselliği, mutfak, parfüm, sanat adı altında çıplaklık anlatılıyor...

    Tüm bunlar sanki toplumu ıslah ediyor da camiler ifsat ediyor. Bir haftada gece gündüz izlenen, iletilen pis yayınlar sanki dürüstlüğü anlatıyor da ilahiyat fakülteleri aksini anlatıyor!

    Meyhanelerde, birahanelerde, plajlarda saygı, sevgi, hoşgörü, mertlik anlatılıyor da imam hatiplerde farklı şeyler anlatılıyor...

    Cuma namazının hutbesine bile zar zor geliyorlar. Hutbede de çoğunun zihni dağınık.

    Yüzlerce sosyal medya uygulaması ahlak anlatıyor da imamlar ne yapıyor diye soruyor?

    Tictok, Facebook, Twitter, Instagramda namus anlatılıyor da hocalar başka bir şey anlatıyor...

    Suçu ne hocalarda ne ilahiyat fakültelerinde ne imam hatiplerde aramayın.

    Hanginizin ilk on televizyon kanalında dürüstlük anlatılıyor?

    Hanginizin telefonunda ahlak, edep, nezaket, dürüstlük anlatan uygulama, kitap, resim var?

    Kitaplığınıza bakın? Erdemi anlatan, sadakati anlatan, efendiliği anlatan, hanımefendiliği anlatan kaç kitap var? Varsa yoksa uçan kaçan romanlar, aşk, cinsellik ve kısa yoldan zenginlik vaat eden eserler...

    Toplum bir bütündür. Suçu din adamlarına atarak kaçamazsınız. Suçlu varsa hepimiz suçluyuz. Din adamları da suçludur, siyasetçiler de suçludur, sanatçılar da suçludur, bilim adamları da suçludur....
  • 372 syf.
    ·8 günde·9/10
    Bu uygulamayı kullandığımdan beri ilk kez inceleme yapıyorum,sebebi ise aynı kitabı olur da tekrar okursam ilk kez okurken ki duyguyu hissedebileyim kendi fikirlerimin etkisinde kalmayayım varsa arasındaki değişimi kendi içimde görebileyim.Ama bu kitabı sindire sindire okuduğumdan beri fark ettim ki tekrar da okusam hissettigim duygular aynı kalacak: Öfke,tiksinti,korku, şüphe,ağlama hissi, çaresizlik..

    Kitabı okuyacak olanlar ve okuyanlar için de tekrar olarak içlerini acıtmak istiyorum bu duyarlılığı net hissedebilmeniz için biraz içinizin acıması gerekiyor,farkındalık önce acıyı hissetmekten geçiyor çünkü.Gözlerinizi kapayıp 1dk.da olsa o yaşta oyuncak bebeklerinin elbiselerini yıkaması gerekirken,onlara tecavüz eden yaratıkların bıraktığı izleri yıkamaya çalışan hatta içindeki acıyı kazımak icin bulaşık teliyle kendini yıkayan, istismara uğraması yüzünden sütlü hiçbir şey yiyemeyen,korkudan yatağa kat kat eşyalarla yatan çocuklardan herhangi birinin yerine koyun kendinizi, cehennem gibi gelen o dakikayı şu an belki de sokaginizda bir çocuk yaşıyor hayal edip icsellestirin ki o çocuklarin farkına varin,seslerini duyun,elinizi taşın altına koyun çünkü konu cocuksa hepimizin elini taşın altına koyması gerekiyor.

    Ülkemizin en büyük yarası bence çocuklardır çünkü çoğu ne ailesiyle vakit geçirebildi,ne onlardan sevgi görebildi.Birçoğu istismara uğradı travmanın etkisini şimdilerde yaşıyor,çocuk olmadan anne oldu bir kısmı,kimisi hâlen hayata bile karısamadı,kimisi intihar etti,kimisi aramızda ama içindeki çocuğu kaybetmiş komşunuzdan biridir kim bilir?

    Kitaptan kısaca bahsedeyim,ilkin ensest ve istismarin tanımını veriyor ardından çeşitli meslek dallarının (hakim,avukat, nörolog, rehber öğretmen, polis, psikolog, adli tıp ve sosyal hizmet uzmanları, çocuk psikiyatristi ve pedagog,cezaevi personelleri) önüne gelen vakaları, ensest ve istismarin magdur ve faillerine yönelik görüşleri,bunun bir hastalık mı sapkınlık mı olduğuna ilişkin tartışmaları,bunun çözümüne ilişkin fikirlerinden oluşuyor.Ayni zamanda mağdurun ve yakınlarınin bu süreci nasıl geçirdiğini,hangi psikoloji içinde olduğunu, travmalarını,bunun nasıl ortaya çıktığını,çocuğun bu duruma nasıl tepki verdiğini,çocuktaki buna ilişkin emareleri,ailelerin tutumunu, öğretmenlerin ve bu suçtan haberdar olan diğer kamu görevlilerin ve vatandaşların ilk olarak ne yapmasi gerektiği, ilgililere haberdar edildikten sonra çocuğun geçirdiği süreci yakın mercekten görmüş oluyorsunuz.

    Beni derinden sarsan süreç çocuğun yaşadığı süreç peki bu durum ortaya çıkmadan önce şunu sormak gerekiyor çocuğun dünyasına ve yaralarına ne kadar hakimiz? Anlattiklarindan,anlatamadiklarindan,
    sustuklarindan ne kadar haberdariz?Çocuğun tanımadığı birinden istismarı yeterince yaralayıcı ve travmatikken bir de yakini tarafından yani ensest durumunda çocuklarin güveni ne kadar zedeleniyor,aile kavramı yok oluyor içlerindeki çocuk nasıl ölüyor en sevdiklerinden nasıl nefret ediyor,oyun zannettikleri anlayamadigi olaylarda nasıl canları yanıyor,bir de üstüne sanki kendi suçlarıymis gibi kendilerini suçluyor ,kendilerine inanılmayinca nasıl hissediyor çaresizliği hayal edebiliyor musunuz?Bircogunlugunda bu istismar uzun süre devam ediyor, saklanıyor oransal olarak sadece bir kısmı yargıya taşınıyor.Bu yargı süreci ilk olarak çocuk şube,savcı varsa ÇİM'e(Çocuk İzleme Merkezi)ifade verilmesiyle başlıyor orada 2.travmalar başlıyor olayın baştan anlatilmasıyla,ardından adli tıpta muayeneler başlıyor ağlama sesleri korkular eşliğinde.Bir kadın için yeterince gurur kıran vajinal muayeneyi çocuk bedenler yaşıyor ilerde hatırlayınca korkunç hissedeceklerini bilmeksizin... İğne vurulacagini sanıp ağlıyorlar çünkü neyin icindeler bilmiyorlar sonra adliyeye gidip kendilerine bunu yapanlarla yüzleşiyor anı yeniden yaşıyorlar,kimisi bayılıyor korkudan kimisi altına kaçırıyor.Sonrasi ise kayıp hayat çünkü ne halde olduklarını bilmiyoruz, yaşamaya devam ettiklerinden bihaberiz.

    Bu kadar şeyi okuduktan sonra içinizden bunun çözümü yok mu diyorsunuz,kitapta sahada çalışanlar çözümleri birbir anlatıyor,bu önce toplumsal farkındalık ile başlıyor,medyayı doğru ve etkili kullanmak ile devam ediyor,bu sapkınligi önlemek bir zincir aslında her aşamayı toplumun her bireyi,aileler, çocukların hayatına temas eden meslek gruplarının,STK'larin, devletin birbiriyle bir temas ve işbirliği içinde olması gerekiyor ve herkese bir görev düşüyor.Tabi ki cinsel eğitim ve toplumun bilinclendirilmesi de çok önemli, çocuklara koşulsuz sevgi ve itimat güvende hissettirmek zincirin önemli adımlarından biri.

    Bu kitap okundukça herkesin heybesine bir şeyler katacak zannımca,benim heybeme bir şeyler eklendi tekrar okunmak üzere.Kitabi okudukça aklıma gelen birkaç isimle ve onların cümleleriyle bitireceğim, içinizdeki çocuğa şarkılar yazıp söylemeye devam edin,sizlerin çocukluklarını koruyamadık belki şarkılarınizi bir sandıkta saklayabiliriz...
    https://youtu.be/Pjo4C62JQic
    https://youtu.be/jJkBqh987QM