• "Rus köyünün iyi kalpli, aklı başında, eğitimli öğretmenlere ne kadar ihtiyacı var, bir bilsen! Rusya'da öğretmenler iyi şartlarda yaşamalı; bu şartları olabildiğince erken tesis etmeliyiz. Halka eğitim verilmezse Rusya, tıpkı düzgün pişmemiş tuğlalardan bir ev gibi yıkılacaktır. Öğretmen dediğin mesleğine âşık bir sanatçı olmalı; biz de ise doğru düzgün eğitilmemiş, çocuklara eğitim vermek için geldiği köyü sürgün zanneden bir gündelik işçi gibidir. Karnı doymaz, ezilir, ekmeğinden olacağı korkusuyla ödü kopar. Halbuki köyde adı ilk anılan insan olmalıdır; köylüler onu ilgiye ve hürmete değer bir kudret sahibi gibi görmelidir. Kimse ona karşı sesini yükseltmemeli, onu aşağılamamalıdır; bizde ise herkes böyle yapar; köy polisinden zengin esnafına, rahibinden köy komiserine, okul hademesinden müşavirine, hatta kendisine okul müfettişi deyip eğitimin ıslah edilmesini önemsemeyen, tek derdi amirlerinin emirlerinin yerine getirilmesi olan memura kadar... Vazifesi insanları eğitmek olan birinin parayı düşünmesi gülünçtür. Eski püskü giysiler giymesi, rutubetli ve soğuk okullarda titremesi, hasta olması, otuz yaşına gelmeden larenjit, romatizma ya da tüberküloz olması kabul edilemez. Utanç duymalıyız bundan. Bizdeki öğretmenler yılın sekiz, dokuz ayı bir keşiş hayatı yaşar: sohbet edeceği, tek kelime konuşacağı insan yoktur; etrafında ahbabı, kitapları ya da eğlencesi olmadığında aptallaşır; arkadaşlarını kendisine misafir olmaya çağırdığında da sakıncalı olur; kurnaz adamların ahmakları korkutmak için uydurduğu aptal bir kelimedir bu. İğrenç şeyler bunlar; değerli ve son derece önemli bir iş yapan insanla düpedüz alay etmek. Biliyor musun, ne zaman bir öğretmenle karşılaşsam, çekingenliğini, üzerindeki kötü kıyafetleri fark etsem onun namına utanç duyuyorum... sanki o öğretmenin sefaletinden suçlu olan benmişim gibi, ciddi söylüyorum."
    Anton Çehov
    Sayfa 472 - İletişim Yayınları, Maksim Gorki'nin "Anton Çehov'a Dair Hatıra Parçaları" adlı sonsözünden
  • Tanpınar’ın Huzur’undan alıntılar

    1. “Mademki o artık benim için her şeydir, o halde bütün kâinatımla ona taşınacağım!”

    2. “Fakat bütün bunların üstünde asıl Mümtaz’ı çıldırtan şey, o garip utangaçlığı, hiçbir günahın ve hazzın gideremediği ruh bekâretiydi.”

    3. “Kendi kendisini aşka veriş şekli, hazza sakin bir limanda bekleyen gemi gibi hazırlanmış yüzünün mahmur İstanbul sabahlarını hatırlatan örtülüşleri, yaşanan zamanın ötesinden gelir gibi tebessümler, hepsi ayrı ayrı lezzetlerdi ki tattıkça hayran oluyor, bir insandaki bu sonsuzluğa, zamanın birdenbire değişen adeta birbiri peşinden gelen ebediyetler gibi ağırlaşan ritmine şaşıyordu. Daha o günden en büyük sırrı sadelikte olan kadına karşı içinde garip, her türlü duygunun üstünde bir tapınma hissi başladı.”

    4. “Ona göre Nuran, hayatın öz kaynağı, bütün gerçeklerin annesiydi. Onun için sevgilisine en fazla doyduğu zamanlarda bile ona aç görünür, düşüncesi ondan bir lahza ayrılmaz, ona gömüldükçe tamamlığına ererdi.”

    5. “Bir bakışla Mümtaz’ı giydirir, soyar, bazen Allah’ından başka hiç kimsesi olmayan bir fakir ve garip kişi, bazen kaderin efendisi yapardı.”

    6. “Andan ana değişen Nuranlar, genç adamın hem lezzeti, hem de azabı olur.”

    7. “Tabiatın bize her taraftan ‘Ne diye ayrıldın, sefil ıstırapların oyuncağı oldun, gel, bana dön, terkibime karış, her şeyi unutur, eşyanın rahat ve mesut uykusunu uyursun’ dediği saatti. Mümtaz bu saati ta belkemiklerine varıncaya kadar duyar ve manasını pek anlamadığı bu davete koşmamak için küçücük varlığı katılaşır, kendi üstüne kapanırdı.”

    8. “Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin, ya istikbaldesin. Bu saat de var.”

    9. “Âşığına kızması hayatın sadeliğini bozduğu içindi.”

    10. “Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.”

    11. “Istırap günlük ekmeğimizdir; ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır. Bir çırpıda insanlığın tarihini değiştirebilir misin? Sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalık, imkânsızlıklar, ruh didişmeleri kalır. O hâlde ıstırap karşısında kaçmak kaleyi içinden yıkmaktır.”

    12. “Sen benden vazgeçmezsen her şeyin çaresi bulunur.”

    13. “Düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi, senin hüviyetinde birleşti. Senin dışında düşünememek hastalığına müptelâyım.”

    14. “Elbisem çok eski olsun... Fakat bahçemde en iyi güller yetişsin.”

    15. “Kendi kendime biz gurbetin insanlarıyız diyorum. Mesafelerin terbiye ettiği insanlar.”

    16. “Bana dokunma Mümtaz, dedi. Bütün felaketim, herkesin bana yüklenmesinden geliyor. İcap ederse kendi başına kalabileceğini düşün… Kendi başına yaşayamayanlar beni böyle harap ediyor…”

    17. “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol! Onu kendi uzviyetinde bir ağaç gibi yetiştir. Onun etrafında bir bahçıvan gibi sabırlı ve dikkatli çalış!”

    18. “Kendi ölümümüzle bütün meseleler hallediliyor; fakat sevdiklerimizin yanımızdan gitmesiyle insan temelinden yıkılıyor.”

    19. “İnsanlar da kuyuya benzer. İçlerinde boğulabiliriz.”
  • Müslüman değilseniz inanmak zorunda değilsiniz ancak saygı duymak zorundasınız. İstediğinize inanın lakin İslam'a göre her şey Allah'tan gelir. Felaketler de buna dahildir. Sizi yaratan fay hattını da yaratır, sebeplerini de yaratır... Felaketler cezalandırmalara vesiledir, iyi kullar için de kefaret olur.

    "Gökte olanın, sizi yere batırıvermeyeceğinden emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz! Andolsun ki, onlardan öncekiler de (bunu) yalan saymışlardı; ama benim karşılık olarak verdiğim azap nasıl olmuştu!"
    Mülk 67 / 16-18

    Allah yardımcımız olsun, herkes için de geçmiş olsun... Vefat edenlere Allah rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin 🤲
  • 456 syf.
    ·5/10
    Senden önce ben kitabını okurken çok duygulanmıştım çok güzeldi. Hatta kitabı okumama rağmen senden sonra ben kitabını okumak için alırken kütüphanemde durması için onu da aldım. Senden sonra ben kitabından beklentim yüksekti bu yüzden. Kitaba başladığımda ve de devam ettiğimde o kadar uzun bi yere kadar sıkıldım ki dedim tek kelimeyle vasat. Ve hala öyle düşündüğüm yerler var. Ne alaka bir tane kız evlat. İlk kitabın arkasından gelecek kitapta bi evlat beklemiyordum açıkçası. Daha sonra okumaya devam ettikçe will ile alakalı kısımları okurken biraz sabredip dikkate almadan geri kalan hikayeyi senden önce ben devamı gibi bir beklentiyi bırakarak okumaya başladığımda kitabın tadını aldım. Ona rağmen pek çok şey bana gereksiz geldi. Kitapta en çok sonlarındaki lou nun ailevi diyaloglarına gerçekten sesli güldüm ve yeni bir ilişki atışmaları falan hoşuma gitti. Duygulanıp o tatlı hislerini okumak güzeldi. Ama genel olarak yorumlamak gerekirse şunu söyleyebilirim. Kitap senden önce ben den sonra biraz zoraki bir kitap olmuş, ama ona rağmen yazar yine de fena bir iş çıkarmamış bu kitabıyla. İyi bir yazar kendisi zaten. O yüzden bu kitaba kötü demek yazara, iyi demek bu katagorideki pek çok kitaba öncelikle de ilk kitabına haksızlık olur. O yüzden sadece merak edenlere tavsiyemdir.
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Töre romanı olarak geçen bu kitap tam da bugünlerde çok yakından ilgilendiğim doğu batı sorununun üstüne güzel denk geldi.
    İlk olarak doğu batı sorunu üstüne kendimce bi yorum yapacak olursam, insan ilk önce kendini bilmeli. Özünden kopmamalı aynı zamanda da yeniye açık olmalı ki ancak bu şekilde var olur.

    Roman 2. Abdül Hamit'in yönetim düzenini ve İstanbul'un aksaray semtindeki Sinekli Bakkal sokağının yaşayışını anlatır. Sinekli Bakkal mahallesinde, mahalle imamının kızı Emine, aynı mahallede oturan, düzenli birisi olmayan, ortaoyunlarında zenne (kadın) rolünde oynayan, bu yüzden Kız Tevfik lakabıyla tanınan biriyle anlaşmaktadır. Daha sonra bununla kaçar ve Tevfik'in dayısından kalan sinekli bakkalı çalıştırırlar.Bir gün Tevfik’i arkadaşlarına karısının taklidini yaparken Emine görür. Bu durumu gururuna yediremeyip babasının yanına döner, babası onu affeder. Boşanırlar, aynı zamanda bi kızları dünyaya gelir. Ve bundan sonrası Sinekli Bakkal romanında olaylar ana karakter olan Rabia üzerinden anlatılmaya başlanır.Rabia annesi Emine ve mahallenin imamı tarafından yetiştirilmiştir kendi seçimleri önemsenmeden kendi hayat anlayışlarına göre mahkum edilmiş bir hayat yaşar. Aynı zamanda hafız olur, saray tarafından beğenilen kişi haline gelir.
    Camilerde, konaklarda güzel sesiyle Kur’an ve Mevlit okur.
    Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Selim Paşa Rabia’yı dinler ve sesine hayran olur. Yıllardır babasından mahrum olarak yetişen Rabia babasının sürgünden gelmesinin üzerine kendine yeni bir hayat kurmak üzere annesinin ve imamın yanından ayrılarak babasının yanına yerleşir. Rabia’nın sanatına hayran olan Vehbi Dede ile Pregrini sık sık Tevfik’in evine gider gelir. Rabia Doğu musikisinde adeta bir çığır açmıştır. Bu sıralarda “Genç Türkler” örgütü Abdülhamit’in baskıcı rejimini yıkmaya çalışmaktadır. Tevfik ile Selim Paşa’nın oğlu Hilmi bu örgütün üyesidir.Bir gün imamın ihbarıyla yakalanır. Hilmi ve Tevfik Şam’a sürülür. Tevfik gittikten sonra Rabia yalnız kalır bu sırada geçimini bakkallık ve hafızlık ile geçinir. Pregrini ile daha da yakınlaşan Rabia kendi kurmak istedigi düzen üzerine Pregrini'yi ikna ederek babasının evinde yaşamaya başlarlar. Müslüman olmayan Pregrin Rabaia'yı kaybetmemek uğruna islamiyete de ısınmaya başlar.
    Halide Edip Adıvar'ın en sevdiğim romanı olan bu kitapı okurken kendimi alamadım ve sürekli beynimde senaryolar kurdum. Sinekli Bakkal benim sokağım oldu. Orda yaşıyordum. Olaylar birebir gözümde canlandı. Bilmediğim kelimeler vardı fakat altında anlamlarını yazıyordu buna rağmen bu durum kitabın akıcılığını bozmadı. İçtimai tablo olarak Rabia üzerinden gösterilen geleneklerine bağlı kalarak nasıl modernleşilmesi gerektiği mesajı ile Rabia ile örnek bir tip oluşturulmuştur.  
    Kitabın baştan sonuna kadar alınması gereken mesajlar vardı. Sonunda da zaten mutlu bitti. Tevfik sürgünden geldi, Rabia'nın çocuğu oldu, Pregrin ile mutlu bi yuvaları vardı kısacası Sinekli Bakkal eski günlerine döndü. Bu mutluluğun sebebi Rabia'nın göstermiş olduğu eskiyle yeniyi ortak bi noktada birleştirip kendine ve çevresindeki insanların bu çizgide oldukları sürece mutlu olabilecekleri direnişini göstermiştir. Genel olarak toplumsal konu üzerinde durulmasının yanında kimlik sorunu olduğunu da söyleyebiliriz bunun yanında şunu da ekleyelemeliyiz ki kitabın sonunda herkes kendini bulmuştu. Yazarın kalemini okuyucuya vermek istediği mesajı bu kadar ince detaylarla vermesini çok sevdim. Ölüm, aşk, kimlik sorunu, var oluşsal sorun, aile, dram hepsinden hayatın her yerinden bi kesit bunun yanında doğu batı sorunu toplumsal sorunlar parçadan bütüne giden eşsiz bir tablo ortaya çıkarmış. Gözden kaçmayan noktalardan biri ise sınıf ayrımıydı saray ve alt tabaka. Romanın bir diğer sevdiğim yönü ise devrimci olmasıydı. Her karakterden başka bi konu çıkıyordu. Dediğim gibi çok fazla alınması gereken vardı. Ben burda ne yazsam illaki eksik kalır. Ama kesinlikle okunması gereken romanlar arasında. Her şeyin yanında baki olan sevgi ve aşkın gücü diyerek sonlandırmak istiyorum.
    İyi okumalar sevgili okur.
  • “Biliyordum ardım sıra koşup geleceğini” dedi “Geri dön ve onlarla ol... Yarın da onlarla ol... Hatta hep onlarla ol!... Ben... Belki gelebilirim... Olanak bulursam... Elveda!”
    Ve elini bile uzatmadan dönüp yürüdü.
    “Nereye gidiyorsun?” diye mırıldandı Razumihin; iyice şaşırmıştı. “Ne oluyorsun? Neyin var? Böyle şey olur mu hiç?..”
    Raskolnikov bir kez daha durdu.
    “Son kez söylüyorum: Beni kesinlikle arayıp sorma. Sana verecek hiçbir cevabım yok... Evime de gelme! Ben belki buraya gelirim... Beni bırak, onları ise bırakma. Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?”
    Koridor karanlıktı; bulundukları yerde bir lamba yanıyordu. Bir dakika kadar hiçbir şey konuşmadan birbirlerini süzdüler. Razumihin hayatı boyunca unutmadı bu anı. Raskolnikov kor gibi yanan gözlerini Razumihin'e dikmişti, bu bakışlar, her saniye sanki biraz daha güçlenerek, Razumihin’in ruhuna, bilincine işliyordu. Razumihin birden ürperdi. Aralarında sanki tuhaf bir geçiş olmuştu... İkisinin de çok iyi anladığı korkunç bir düşünce, bir ima birinden ötekine geçmişti. Razumihin birden ölü gibi sarardı. Yüzü allak bullak olan Raskolnikov:
    “Şimdi anladın mı?” dedi. “Hadi, onlara dön!”
    Ve hızla arkasını dönüp çıktı. Razumihin yanlarına döndükten sonra, o gece Pulheriya Aleksandrovnalarda neler olduğunu, yatıştırdığını, kendisine Razumihin’in onları nasıl Rodya’nın hasta olduğunu ve dinlenme olanağı vermeleri gerektiğini onlara nasıl anlattığını... Rodya’nın kesinlikle geri döneceğine, kendisinin onları her gün ziyaret edeceğine, Rodya’nın sinirlerinin çok, ama çok bozuk daha olduğuna da ve onu sinirlendirmemek gerektiğine, kendisinin onu nasıl bir an bile yalnız bırakmayacağına, nasıl en iyi doktorları bulup getireceğine, konsültasyonlar yaptıracağına yeminler ederek onları nasıl inandırmaya çalıştığını burada anlatmayacağım. Şu kadarını söyleyeyim ki, o geceden sonra Razumihin onların oğlu ve kardeşi oldu.