• Nasılsınız koçlarım diye başlardı babam. Sonra bir de çiçeğimi ekledi. Tok, buğulu sesini duyduğumuz anda farklı bir alemin duygularını yaşardık ailecek. Çiçek hariç. Duygulanamayacak kadar küçüktü o daha. Sonra ağlardık ve iyi değiliz derdik hep birlikte içimizden.

    Annemin elinde kaset.... Hemen teybin fişini prize takardık. Kaseti de teybe… Birbirimizin gözlerine bakardık. İkişer yaş arayla doğmuş iki erkek ve üç yaşında bir kız çocuğu ile gözlerindeki hüznü dışına yansıtmayan ama içinde büyük bir hüzün taşıyan anne… Elleri titrerdi annemin kaseti teybe koyarken. Sessiz olun derdi. Ses düğmesini sonuna kadar çevirirdik.

    “Nasılsınız koçlarım ve çiçeğim! Annenizi üzmüyorsunuz değil mi? Beni sorarsanız iyiyim. Size oyuncak yolladım. Oğullarım için ikişer tane. Kızıma bebekler yolladım. Sakın kavga etmeyin. Burada oyuncaklar çok ucuz. Ben size her zaman yollarım. Babanızı unutmayın yeter.”

    Kocaman bir kahkaha atardı bunları dedikten sonra. Gülüşünü hatırlamaya çalışırdım. Zihnimde kesik kesik ifadeler. Etrafımda gördüğüm babaların ifadelerine karışmış… Babam içlerinden sıyrılıp, zihnime yer edemezdi bir türlü. Yine de babamın gülüşünü canlandırabilirdim. O olmasa da gülüşü hep vardı bende.

    “Hamdi, koçum! Evin erkeği sensin. Büyümüşsündür şimdiye kadar. Annene ve kardeşlerine sahip çık. Aman onları kimseye muhtaç etme. Para yolluyorum sizlere. Zarfın içindedir. Çıkmazsa eğer amcanızdan bilin. Ama bilirim ki, o öyle bir şey yapmaz.”

    Anneme üç görücü geldi. Hepsini kapıdan kovaladık. Bizim babamız var diye bağırdık arkalarından. Annem, odasına gidip ağladı. Kapısına gidip dinledim. Kardeşlerimi yatırdım yataklarına. Bütün gece uyuyamadım.

    “Semih, koçum! Abinin dediklerinden dışarı çıkma. Okulunda çok başarılı bir öğrenciymişsin. Derslerine çalış. Abin okumadı, sen bari oku koçum. Okul masrafların için fazladan para yolladım. Annen ne gerekliyse alacak sana. Ama fazla masraf çıkarmamaya çalış sen yine de...”

    Semih’in dersleri zayıfladı. Okumaz oldu. Elinden kitap düşmeyen çocuk şimdi eve girmiyor. Öğretmeni çağırdı geçenlerde. “N’oluyor yahu bu çocuğa. Ben gerekenleri söyledim ama dinlemiyor beni, belki sizi dinler. Annenize söyleyin, kulağını çeksin az. İstese yapacak ama çaba sarf etmiyor. Yazık olacak çocuğa.”, dedi. Elinden tuttum, eve kadar konuşmadık. Bir ara gözlerindeki hırçınlığı fark ettim ama. İçi kızgınlıkla dolu çocuğun.

    “ Çiçek ! En küçüğüm. Seni henüz göremedim ama sürekli aklımdasın. Belki de dediklerimi anlamıyorsun şimdi. Gözlerinden öpüyorum çiçeğim. En yakın zamanda yanınızdayım. Hatta gıcır gıcır bir araba aldım, onunla geleceğim. Üstü de açılıyor. Sırayla kafanızı çıkarırsınız dışarı. Sünnetinizi de yaptıracağım koçlarım geldiğim zaman. Çiçek’e de küçük gelinliklerden alacağım. Söz. Şimdi annenize verin kaseti.”

    Annemin gözleri ışıldardı. Babam ne zaman bunu söylese olurdu bu. Hadi siz yatın, ben odaya geçiyorum derdi. Teybi odasına taşırdım. Odanın kokusunu bir tek babamdan kaset geldiği zaman durumsardım. Yalnızlık kokardı. Hiçbir kokuya benzemeyen bir kokuydu. Kardeşlerimin yanına döndüğüm zaman, bu kokuyu suratlarında görürdüm. Yapışkan ve bulanık bir şeydi.Birkaç yıl bu şekilde geçti. Babam gelmedi. Kasetleri geliyordu ama. Bizler de, suratımızdaki yalnızlık yapışkanıyla dinliyorduk babamın buğulu sesini.

    Bir gün babamın sesini son kez duyduk kasetten. Yine içimizdeki yaşlarla dinledik onu. Anneme sıra geldiği zaman odasına gitti. Ben kardeşlerimin yanına gittim. Babamın gönderdiği oyuncaklarla oynuyorlardı. Sonra uyudular. Annem ve ben uyumadık. Ağlama sesine irkildim. Annemdi… Odasının kapısına gittim. Dayanamayıp kapısını açtım usulca. Yatağının üstünde, önündeki teybin tuşlarına basıyordu hızlı hızlı. Yakaladım kolunu. N’oldu anne diye sordum. Yüzüme bakmadan, babanız gitti dedi. Öldü mü diye bağırdım. Bizim için evet dedi. Gözlerindeki yaşı sildi. Bunu bir sen bir de ben biliyoruz dedi. Uzunca süre sustuk. Kollarına aldı beni. Kendimi bildim bileli ilk defa anneme o gece sarılıp uyudum.

    Dayım evlenmişti. Düğünden çıkmıştık.

    Özür dilerim baba! Annemin sandığında çıktı kasedin. Bir poşet de Arapça yazılı para... O zamana kadar hiç merak etmedim ne dediğini.

    Çiçek fark etti önce arabayı. Çok akıllı bir kız. Bu eski araba da neci, Arap plakalı hem de dedi. Dönüp baktık hep birlikte. Dayım yanımdaydı. Bizi uğurluyordu. Tam karşımızdaydın. Annem düşüp bayıldı. Ne olduğunu anlamadan çıktın arabadan. Koşarak geldin annemin yanına. Seher diye bağırdın. Kaldırdın onu. Dayım ittirdi seni. Kardeşimi bırak diye bağırdı. Semih ve Çiçek tanımadı seni ama ben tanıdım baba. Saçların dökülmüş, kilo almışsın. Ten rengin bile değişmiş. Sesinden tanıdım. Buğulu ve tok… Hengame koptu ve ortasında kaldım. Düğündeki herkes başımıza üşüştü. Gözlerim üstünde, kalakaldım öylece. Şaşkın bir ifaden vardı. İnsanlar neden böyle davranıyor ki bana şimdi der gibiydin. Nedenini anlayamıyordun sanki. Dedem gelmişti. Suratının ortasına bir tokat patlatmıştı. Öpeyim emmi demiştin. Eline sarılmıştın. Arabadan koşup gelen iki erkek olmasa milletin elinde kalacaktın. Sonradan öğrendik ki oğlullarınmış. İkisi de kara ve kardeşlerimin hiçbirine benzemiyor. Anneleri ölmüş. Şimdi benim olduğu gibi.

    Annem öldü baba. Doktor verem dedi. Ben hasret dedim. Özlem dedim. Kızgınlık dedim. İçte birikmiş gözyaşı dedim…

    Kaset elimde baba. Şimdi birlikte dinleyeceğiz. Biliyorum duyuyorsun beni. Özür dilerim baba, bunu yaptığım için. Çocukların gitti. Kendine bir ev tuttun. Sürekli evimize geldin. Semih kovdu seni. Yine geldin. Hamdi diye bağırdın. Beni istedin. Seni anlayacağımı düşündün. Bilmiyordun ki baba ben o esnada annemin yatağında ağlıyordum annemle birlikte. Taşındık da kurtulduk senden. İnsan babasından kurtulmak ister mi, biz istedik baba.

    Sonra kaza haberini aldık. Alkollüyken köpeğe çarpmayayım diye direğe çarpmışsın. Amcam haber etti. Babanızdır, gidin yanına dedi. Seni ilk gördüğümde çok ağladım baba. Soğuk bir odada, gözlerin tavana dönük, ağzından anlamsız sözcükşer çıkarken geldim yanına. Semih gelmek istemedi. Çiçek’in hala haberi yok senden. Babasız büyümeye alıştı. Güçlü bir kadın Çiçek.

    Saçların yok artık. Suratının bir yarısı felçli. Bir tek sol kolunu kımıldatabiliyorsun. Onu da beni görünce yaptığını söyledi hemşire.

    Boşuna nefesini harcama baba, konuşamayacaksın artık. Yanına da benden başka kimse gelmeyecek. Annen öldü, karın öldü, annem öldü… Hepimiz öldük baba. Kanlı canlı duran tek şey elimdeki kasetin. Özür dilerim baba. Bunu bugün dinleyeceğiz. Senle ben. Tek başımıza. Teybi de getirdim. Aynı teyp.

    “Seher. Bu son kasetim. Evlendim. Böyle başlamak istemezdim. Diğer kasetler gibi seni ne kadar özlediğimi belirten cümleler kurmak isterdim ama değiştim ben. İnsan farklı bir ülkede değişiyor. İşverenin kızına aşık oldum. Biliyorum kızacaksın bana ama aşk bu. Beni anlarsın. Evinize geldiğim zaman sen de bana aşık olmuştun hatırla. Diğer bütün isteyenleri geri tepip benimle evlendin. Hatta köyde, neredeyse kızın ailesi oğlanı isteyecek diye laf dönmüştü.”

    Gülüyorsun baba burada. İyi dinle bak. Anneme, bir başkasına aşık olduğunu söyledikten on saniye sonra gülüyorsun. Üç çocuğu olan sen… Boşuna debelenme baba, sonuna kadar dinleyeceksin. Hayat bu kadar komik değil.

    “İşte öyle oldu bana da. Aşık oldum. Çocuklar hep aklımda. Öyle de kalacak. Yine para göndereceğim size. İşlerim düzelecek. Hatta daha çok gönderirim. Çocuklara iyi bakarsın böylece. Cuma söyledi, görücü geliyormuş sana da. Hepsini siktir et dedim. Size sahip çıkacak merak etme. Oyuncak yolladım çocuklara. Sana da parfüm. Özür dilerim Seher. Ben böyle bir insanım. Hep böyleydim. Çocukların gözlerinden öperim. Babalarının yokluğunu hissettirme onlara. Hoşçakal. ”

    Sonrasında uzunca bir cızırtı. Galiba teybin tuşuna basmayı bile düşünmedin. Belki bunları söylerken yeni sevgilin yanındaydı bile. Şimdi yok ama. Çevrendeki bütün insanları öldürdün baba. Kimisi toprağın üstünde kimisi altında ama hepsi ölü. Bu ilk ve son gelişim yanına. Özür dilerim baba. Hoşçakal.
  • Yirmi yıl önce dünyayı değiştirebileceğimi zannederdim. On yıl önce dünyanın buna değmeyeceğine, çevremi ve kendimi değiştirmemin yeterli olacağına inandım. Bir kaç yıl önce de iyice hedef küçültüp, sadece kendimi değiştirebilmek için harcamaya başladım bütün enerjimi..
    Şimdi ise çoraplarımı değiştirmeye bile üşeniyorum. Bok yesin her şey değişir diyen filozof. Ne dünya, ne insanlar, ne çekilen acılar değişiyor. Sadece rüya görüyor ve umutsuzca uyanacağımız anı bekliyoruz..
    Bir meyhane sandalyesi ya da onkoloji kliniği ya da rahat ev yatağı, ne fark eder? O kadar uzak ki aslında herkes herkese, yan yana olsak bile dokunamıyoruz birbirimize.

    Ali lidar/ tesirsiz parçalar
  • O kadar güçsüzüm ki sesim bile çıkmıyor 
    Saat üçtür belki dört uyusaydım ya keşke 
    Uyanmaktan korkmasam yüz yıl uyurum sanki 
    Ağaçlar, evler, kuşlar bile uykuda 
    Bir garip, bir tuhaf, bir huysuzum ki sorma. 
    Sana söyleyemediklerimi bak gaybına söylüyorum 
    İçinden konuşma! 
    Bu yeryüzü bu gökyüzü iyi güzel amenna 
    Her işte bir hayır var doğru bunları geçmeyelim 
    Ama bıktım artık şerden hayır damıtmaktan 
    Misal şimdi yan yana uyumak var 
    Uyumamakta hayır var da 
    Uyumakta ne mahsur var 
    Bir güzel olsak ya senle bu anlaşmamazlıklar niye 
    Secdelere küs alnımda bir kara bir kara 
    Kalksak gitsek ya şimdi 
    Belki Abant olur belki Porsuğun kenarı 
    Bayram namazından sonra 
    Ben anlatsam sen anlasan beraberce ağlasak 
    Ağlamak anlamaktır benimle ağlasana..
  • Yağmura dair söylenebilecek her şeyi birileri söylemiş, yazılabilecek her şeyi birileri yazmıştır. Yine de az gelişmiş bir cümle kurmam gerekirse eğer, iyi yağıyor be mübarek. Bakalım bu kadar kepazeliği temizlemeye yetecek mi gücü?

    Ben ömrümde ilk defa boş bakmanın ne demek olduğunu gördüm. Dün akşam ya da yıllar önce. Ne fark eder? Orada, o an ölmüyor ya insan, daha da ölmezmiş gibi hissediyor. Hiç'in ne olduğuyla bir kez yüzleşti mi, kim onu bir şeyleri umursamamakla suçlayabilir? Değer mi dediniz? Onur mu? Aşk mı? Ne? Duyamıyorum? Aşk mı dediniz? Hiç diyorum hiç, boşluk diyorum, boşluğu gördüm diyorum, (...) değerini! Al sana Nihilizm'e giriş. Sonra çık çıkabilirsen içinden. (Gerçek bir nihilist olmak istiyorsanız günde yarım saat Cengiz Kurtoğlu dinlemeniz ve farklı saatlerde en az 42 kere ben işe yaramaz bir o... çocuğuyum diye mırıldanmanız gerekir)

    İnsanın canının yanmasından çok daha acı bir şey var, artık canının yanamaması! Orada o an batmadın ya dünya, sana da yazıklar olsun!


    -Ali Lidar
  • Spinoza düşüncesinde Şeyh Bedreddin'in izlerini aramak ilk bakışta anlamsız görünebilir. Çünkü her iki düşünür de iki farklı kültürün mensubudur. Ayrıca Bedrettin 14. yüzyılın sonlarında ve 15. yüzyılın başlarında Anadolu'da, Mısır'da ve Rumeli'de yaşamıştır. Spinoza ise 17. yüzyılda Hollanda'da yaşamış bir fılozoftur. Üstelik Spinoza eserlerinin hiçbirinde Şeyh Bedreddin'den de bahsetmemiştir. Yani her iki düşünür arasında bir tanışıklık yoktur. O zaman bizi bu araştırmaya iten ne idi? Bir gazete makalesinde Hilmi Yavuz, Spinoza Günlerini değerlendirirken, Şeyh Bedreddin'le bağ kurmadan Spinoza'yı arılamanın eksik olacağını ifade eden sözleri ile Hilmi Ziya Ülken'in İslam Felsefesi'nde Şeyh Bedreddin'le Spinoza bağlantısı kurmasıdır. Ayrıca Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Desranı'ndan beri Türk Marksist entelektüellerinin Şeyh Bedreddin'e duydukları ilginin "Varidat" okumalarından sonra sıkıntıya düşmesi ve bu sıkıntının Spinoza okumaları ile aşıldığı iddiası da bizim hareket noktamızı oluşturdu. Başlangıç olarak Şeyh Bedrettin ve Spinoza arasında bağlantı kurmak çokta kolay değildi. Ancak hem Spinoza hem de Şeyh Bedreddin'in düşünce ve yaşam mücadelelerini tanıdıkça bu iki düşünürün ortak kaderi paylaştıklarını görmeye başladık. Zannederim bu ortak kader Spinoza'da Bedreddin izlerini görmemize zemin teşkil etmektedir.
    Spinoza'da Bedreddin izini anlamak için her iki düşünürün yaşam hikayelerine ve düşünce yapılarına bakmamız gerekir. Bu amacımızı gerçekleştirmek için Şeyh Bedreddin'in "Varidat" ve Spinoza'nın "Etika"sını araştırmamıza temel aldık. Özellikle Tanrı, evren ve insan anlayışları arasındaki benzerlikler öne çıkardığımız sorunlardır.

    Yazılı kaynaklarda yaşamı, doğumu ve ölümü hakkında farklı açıklamalar olan Şeyh Bedreddin, Edirne yakınlarında Simavna'da 1359'da Kadı İsrail'in oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bir hristiyandı. Annesinin sahip olduğu kültür, bakış açısında önemli etki yapmıştır. hristiyanlar konusunda diğer müslümanlardan farklı bir bilince sahiptir. Bunun somut örneği ise yaşamının sonraki dönemlerinde hristiyan müritlerinin olmasını gösterebiliriz. Bursa, Konya ve Kahire'de eğitim görmüş. Mısır'da öğrenim gördüğü dönemde medrese eğitimi sürecinde İslam düşüncesini özellikle İbn-ül Arabi'nin "Vahdet-i Vücud" anlayışını yakından takip ermiş ve kendi tasavvuf düşüncesini oluşturan "Varidat"ı bu anlayış üzerine oluşturmaya çalışmıştır. Doğu mistisizmi, Yahudi Kabala felsefesi onun sufi bakış açısında etkisi görülen düşüncelerdir. Mısır'da bulunduğu dönemde Şeyh Hüseyin Ahlat'ın tarikatını seçmiş ve daha sonra Şeyhlik mertebesiyle kendisi bu yolun temsilcisi olmuştur. Bedreddin Mısır dönüşü Anadolu'daki siyasi çalkantıları yakından izlemiş. Bir bilgin olarak hem Timur'la hem de Beyazıt'la görüşme olanağı bulmuştur. Osmanlılarda ki Fetret Devri döneminde Musa Çelebi'nin tarafını tutmuş bunun karşılığı olarak da Rumeli’de kazasker görevinde bulunmuştur. Musa Çelebi'nin mücadeleyi kaybetmesi ile Mehmet Çelebi tarafından İznik'e sürülmüştür. Burada bulunduğu dönemde hem Osmanlı siyasi ve ekonomik yapısındaki bozulmaları takip etmiş hem de kurduğu tarikatla bölgedeki insanları yönlendirmiştir. Bu yönlendirmeleri müritleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından Aydın-Manisa bölgesindeki ayaklanmaları ortaya çıkarmıştır. Daha sonra tekrar Rumeli'ye geçmiş buradaki halk hareketlerine de öncülük ermiş ancak hareketi başarısız olunca yakalanmış 1420'de Serez'de asılarak idam edilmiştir. Şeyh Bedreddin'in asılmasına sebep olan ve o dönem Osmanlı uleması tarafından kendisine isnat edilen suçlar arasında, hainlik, dinden çıkma, mülkiyet ortaklığı isteme, cennet ve cehennemi reddetme, ahrete inanmama gibi birçok suç vardır ( Yalkaya, 2001 ), ( Göl pınarlı, 1966 ).

    Baruch Spinoza, İspanya ve Portekiz'den gelerek Amsterdam'a sığınan hristiyanlığı zorlamalardan dolayı kabullenmiş gibi görünen ve Marranolar olarak bilinen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1632'de Amsterdam'da doğmuştur. Ticaretle uğraşan babası aynı zamanda Amsterdam'daki sinagogun ve Yahudi okulunun müdürlüğünü de yapmıştı. Ailesi Spinoza'nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmesi için de onu küçük yaşta sinagoga göndermişler. O burada İbraniceyi öğrenmiş, Yahudi ve İslam teologlarının düşüncelerini tanımıştır. Özellikle daha sonra "Etika''yı yazmasında etkisi olan Musa İbn Meymun (Maimonides) okumaları ile hem İslam felsefesini hem de İbn-i Rüşt'ün düşünceleri aracılığı ile Aristoteles ve Platon'u öğrenmişti. Ayrıca Spinoza eğitimi sırasında Talmut ve Yahudi Kabala düşüncesini de yakından tanımıştır. Daha sonra Descartes etkisiyle şekillenen düşüncelerini ifade etmeye başladığında Yahudi cemaat mahkemesi tarafından materyalist ve Tevrat'ı küçük görmekle suçlanmıştır. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından düşüncelerinin sapkınlığı ve ateizme yönelme suçuyla ağır bir şekilde suçlanarak Yahudi cemaatinden kovulmuş. Katoliklerdeki aforoz benzeri bir şekilde cezası asla affedilmez bir şekilde karara bağlanmıştı. Bu durum karşısında Amsterdam'ı terk etti. Bu sırada "Etika"sını yazmaya başladı. Bir ara bazı arkadaşları dolayıyla politik kutuplaşmalara sebep oldu diye tepki aldı. Bu tepkiler Fransızlarla yaptığı bir görüşmeden sonra ajanlık suçlamasına kadar uzandı. "Etika''yı 1675'de tamamlamasına rağmen üzerindeki tartışmalardan dolayı yayınlayamadı. 1677'de Lahey'de öldükten sonra eserleri arkadaşları tarafından yayınlandı (Fransez, 2004), (Scruton, 2002).

    Bu kısa yaşam öyküleri gösteriyor ki Şeyh Bedreddin ile Spinoza arasında göz ardı edilemeyecek benzerlikler var. Öncelikle her iki düşünür de egemen güçler tarafından dışlanmıştır. Bedreddin Sünni gelenek, Spinoza ise Yahudi Sinolog'u tarafından dinsizlikle suçlanmış, biri idam diğeri aforoz edilmiştir. Düşüncelerinin şekillenmesindeki etki zannedildiği kadar kaynak itibariyle birbirinden çok uzak değil. Her ne kadar iki farklı kültürün temsilcisi olarak başlangıçta zikretsek de Şeyh Bedreddin'in kendini şekillendirmesinde etkili olan İslam teolojisi, mistik felsefe ve kabala düşüncesinin Spinoza'nın da düşüncelerini temellendirmesinde etkisi vardır. Bunun en önemli iki örneğinden biri İbn Meymun'un fıkirleri, diğeri ise Spinoza her ne kadar eleştirse de kabala düşüncesinin Tanrı'nın içkinliği fikridir. Yani kaynak itibariyle Şeyh Bedreddin'i etkileyen düşünceler buna bağlı olarak da Bedrettin'in düşünce dünyası izlerini Spinoza'ya taşımıştır diyebiliriz.

    Şeyh Bedreddin ve Spinoza' nın Tanrı, Evren ve İnsan anlayışlarındaki benzerliği "Varidat" ve "Etika'' okumalarından hareketle açmaya çalışacağız. Öncelikle Tanrı nedir? Sorusunun karşılığını aradığımızda Bedreddin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: "Tanrı, bütün işlerin özünden doğması, olgunluk nitelikleriyle nitelenmiş bulunması yüzünden salt (mutlak) varlıktır, ona Tanrı denmesi bundandır... Tanrı bütün varlık türlerinde görünür, o bir'dir." (V. 28) Tanrı'nın özü bütün nesnelerden beridir, buna karşılık gene ne varsa ondadır, o da bütün nesnelerdedir. Tanrıdan başka bir varlık yoktur. Binlerce görüntüden belirse bile o bir'dir." (V. 31 ). Tanrı "... Özü gereği tümel ve tikel oluştan öncedir" (V. 38). Tanrı mutlak varlıktır o varlık olarak her aşamanın üstündedir," bütün nesneler ondan var olmuştur, her şey odur, o her şeydir" (V. 39). Mutlak varlık kendi içinde zorunlu olan varlıktır. Var olan yalnız Tanrı'dır.

    Spinoza'da ise "Etik"in birinci bölümü Tanrı hakkındadır. O, Tanrı'dan mutlak olarak sonsuz bir varlığı, yani, her biri sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden oluşan bir tözü (subtance) anlıyorum" (E. I; Tanım VI) der. Onda "Herhangi sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden kurulmuş töz ya da Tanrı zorunlu olarak vardır" (E. I; Ö. XI). "Tanrıdan başka töz olamaz ve tasarlanamaz'' (E. I; Ö. XIV). "Var olan her şey Tanrı'da vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz" (E. I; Ö. XV). Spinoza Tanrı'yı sonsuz ve sınırsız bir özü ifade eden töz olarak tanımlar ve şunu savunur böyle bir varlığın var oluşunu engelleyecek hiçbir neden veya akıl bahşedilmesi olanaklı olmadığı için bundan Tanrı'nın zorunlu olarak var olduğu çıkar. (Scruton, 2002; s.52).

    Tanrı evren ilişkisine gelince; Şeyh Bedreddin evreni Tanrı'nın görünüş alanına çıkışı olarak tanımlar. Onun var oluşu görünüş olmasıdır. Evren tanrısal bir varlıktır. Varlık olması nedeniyle "evren soyu, türü bakımından kesin olarak önsözdür (kadimdir, ezelidir), önüne ön yoktur, onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir" (V.15). Evren hangi anlamda alınırsa alınsın, yalnız tanrı ile vardır. Evrende bulunan, görünen ne varsa tanrıdır (Eyuboğlu, 2010). "Her nesne gerçekten tanrıdır. Öyleyse onlardan biri 'ben tanrıyım' derse doğrudur. Çünkü her varlık tanrıdan gelmektedir. Her nesnede varlık özü vardır, hiçbir koşula bağlanmaksızın her varlığa tanrı denmiştir... Gerçekte her şey birdir" (V. 28). "Tanrı bütün varlıklarda görünüş alanına çıkar; bürün varlıklarda onda görünür" (V. 31). "Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır... bütün evrenler özde gerçekleşir. Bütün evrenler bir tozanda (zerre de, atomda) vardır (V. 4). Evren ve Tanrı ayrımı ise onda tek bir tözün iki yönüdür. Bu durumsa Bedreddin tarafından şöyle ifade edilir; "Mutlak varlık olan tanrının her aşamada iki yönü vardır. Bunlardan biri etkilemektir, tanrı bu durumda etkileyendir. Öteki etki altında kalıştır, tanrı bu durumda da etkilenendir. İlk durumda varlık tanrı, ikinci durumda evrendir" (V.37). Bedreddin'in tanrısı evrendir. O, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (deus siva narure) başka bir şey olmadığını savunmaktadır (Çoban, 20 1 1 , s.2 1 O).

    Spinoza ise, tanrı-evren ilişkisini töz kavramı içinde ele alır. O, evrende varlığına tanık olduğumuz şeylerin bir tek temel varlık ya da tözün değişik görüntüleri olduğunu ve bu tözünde zorunlu olarak sonsuz olduğu görüşündedir. Dolayısıyla doğada başka töz olmaz. Tanrı da doğadan ayrık değil, tersine doğa ile özdeştir. Onun deyimi ile " evrende aynı doğası ya da aynı niteliği olan iki ya da birçok töz olamaz'' (E.1; Ö. V). "Evrende yayılmış olan bütün tikel şeyler Tanrı'nın niteliklerinin duygulanışlarından ve tavırlarından başka bir şey değildirler" (E.1; Ö. XXII). "Tanrının bir niteliğinin mutlak doğasından çıkan bütün şeyler, hem sonsuzdurlar hem de her zaman vardırlar ve böyle olmaları gerekir yani onlar bağlı oldukları sıfata göre ezeli ve sonsuzdur" (E.1; Ö. XXI)

    Görüldüğü gibi Tanrı ile aynı şey olan Doğa, kendi kendisinin ve her şeyin nedenidir. Aynı zamanda Tanrı, kendinde olan tüm şeylerin üretici dinamiğidir. Tanrı aynı zamanda da hem üreten hem de üretilendir (Fransez; 2004; s. 1 47). Bu durumu Spinoza'nın ünlü ikilemiyle söyleyecek olursak, Tanrı aynı zamanda hem "Natura Naturans" (Yaratıcı Doğa) hem de "Natura Naturata" (Yaratılmış Doğa) (E. I; S. 29)'dır. Spinoza Tanrı ile evreni bir tutar. Tanrının iki niteliğine vurgu yapar düşünce ve uzam. "Düşence Tanrının bir niteliğidir, yani Tanrı düşünen varlıktır" (E. Il; Ö. I). "Uzam tanrının bir niteliğidir; yani Tanrı uzamlı varlıktır" (E.II; Ö. II).

    "Varidat" ve "Etika''yı merkeze almak koşuluyla her iki düşünürün benzer yönlerini aradığımız diğer bir sorusu ise; Tanrı ve Evren anlayışlarına paralel olarak insanın konumu nedir? sorusudur. Şeyh Bedreddin'de insan özü ve taşıdığı yetenekler bakımından tanrının benzeridir. Tanrının birtakım özelliklerini taşıyan yalnız insandır... “Adem, yüce tanrının örneği biçiminde yaratılmıştır. Onun görüş biçimi tanrıyı yansıtır. Bu tanrıya benzeyiş özelliği yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz” (V. 8)." insandaki anlayış ve eylemler başka varlıklarda soyut ve daha üstün varlıklarda bulunmaz. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen ululuklar, yücelikler öteki varlıklarda yoktur. Çünkü insan, tanrının en yüce görünüşünün ortaya çıkrığı bir varlık aşamasıdır" (V. 91 ). " . . . bütün işler Hak'tandır, görüntüler onun araçlarıdır, kul görünümünde yalnız Hak vardır" (V. 1 3). Bunun anlamı ise insan tanrıdır, "Hak'' tır, "İnsanla öteki diriler arasında varlığı oluşturan bileşim bakımından ayrılık vardır, bu ayrılık da özde değildir... hayvanda 'hayvan' olan öz neyse insanda da 'insan' olan öz odur; ayrılık yalnız yetenek bakımındandır" (V. 32). Spinoza ise, "Etika'' da insanı Tanrı'nın iki niteliği olan uzam ve düşünceye karşılık olan beden-ruh ilişkisi açısından değerlendirir. Onda "insan, can (ruh) ve ten (beden) den ibarettir" (E. il; Ö.S.XIII). "İnsanın özü tanrının niteliklerinin bazı tavırlarıyla yani düşünme tavrıyla kurulmuştur" (E. l; Ö. KXI). "Burada şu sonuç çıkar ki, insan ruhu Tanrı'nın sonsuz zihnin bir parçasıdır" (E. il; Ö. S.Xl). İnsan ruhunu teşkil eden fikrin objesi cisimdir (beden), yani eylem halinde var olan uzamın bir tavrından başka bir şey değildir" (E. il; Ö. XIII). Spinoza'da ruh bedenle birleşmiştir, çünkü beden ruhun objesidir ve bu nedenle ruh fikri kendi objesiyle birleşmelidir. Ruh bedenle birleşmiş olduğu gibi asıl ruh olan Tanrı'yla da birleşmiş olmalı görüşündedir. Yani "asıl ruh bedenle nasıl birleşmişse, bu ruh fikri de ruhla aynı suretle birleşmiştir" (E. Il; Ö. XXI).

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin izlerini ararken vardığımız sonuçları "Varidat" ve "Etika'' dan yola çıkarak örneklemeye çalıştık, vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz; Spinoza'nın felsefe yapmaya başlarken kendine sorduğu soru "Yaşamı kusursuz olarak nasıl yaşarım" sorusudur. Bu sorusuyla o kendisini sürekli mutlu, dingin ve akıllı bir yaşam biçimine götürecek bir var oluş halini sorgulamıştır. Varmayı umduğu en üstün var oluş hali kalıcı ve sonsuz varlığın bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bu soru Şeyh Bedreddin'in düşüncesinde sufınin yaşam yoludur. Aynı zamanda Uzak Doğu mistisizminin felsefi öğreti yolu da budur. Çünkü hepsinin amacı insanı ruhsal esenliğe ulaştırmaktır. Bu esenlik tutkulardan özgür, yaşamı sürekli bir duygu haline getiren ebedi mutluluğun hüküm sürdüğü bir var oluş biçimidir. Bu var oluş; Hinduizm’de "Samadhi", Budizm'de "Nirvana", Zen'de "Sorari'', Spinoza'da "Beatituda"ya erişmedir (Fransez, 2004, s.24-25). Bu aynı zamanda tasavvufta "fenafillah''tır. Yani Şeyh Bedreddin "Vahdet-i Vücut" anlayışının son noktasıdır. Bu ise Spinoza'nın hem Doğulu bilginlerle hem de Şeyh Bedreddin'le şaşırtıcı bir benzerliğini gösterir. Hemen belirtelim ki, bu benzerlik Spinoza'nın ne Bedreddin'den ne de Doğu düşüncesinden etkilendiğini doğrudan görmek anlamında değildir. Zaten elimizde Spinoza'nın Bedreddin'i tanıdığına dair hiçbir veri de yoktur. Ancak onaya çıkan her düşünce bir başka düşüncenin onaya çıkmasına ya da kendinden önceki düşüncelerin izlerini taşımasına doğal olarak yatkındır. Zaten bu durumun Spinoza'da farkındadır. O, "Doğasından belli bir etkinin doğmadığı hiçbir şey yoktur" (E. l; O. 36), derken kendisinin de bu kuralın dışında tutulamayacağının da işaretini vermiştir.

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin' in izlerini görmemize ışık tutan en önemli örneklerden biride her iki düşünürün de Tanrı, Evren ve İnsanla ilgili metinlerinden aldığımız pasajlarda tek bir tözün bütün varlıkları oluşturduğu fikridir. Bu töz de Tanrı'dır. Tanrı ve doğa birdir. İnsanda Tanrı ve Doğadan bağımsız bir varlığa sahip değildir. Spinoza'da Tanrı'nın iki niceliği olan uzam ve düşünce insanda beden-ruh ilişkisine dönüşmüştür. Onlar da tek bir töz olan Tanrı'dadır. Bedreddin'de ise insan Tanrı'nın görüntüsüdür. Her ikisinde de mutlak ve zorunlu olan bu töze bağlı olarak var olan her şeye içkin (immanent) yasa egemendir. Dünyanın hiçbir aşkın (tarascentendal) boyutu yoktur. Bunu kabul ve yaşamına entegre etmek insanın olgunlaşmasının başlangıcı ve ön koşuludur. Yani Tanrı ve Evren birdir. Şeyh Bedreddin'in tanrısı evrendir, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (devs siva nature) başka bir olmadığını savunmaktadır. Evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardır (Çoban, 201 1 , s. 15). Spinoza'nın sonradan akli bir ilke olarak kanıtlamaya çalışağı her ne evrense o tanrıdır, her ne tanrıysa o evrendir anlayışı gibi. Bu anlamda Spinoza panteizmine benzer. Ancak Bedreddin'in panteizmi; pankozmik bir panteizm olarak nitelendirilebilir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da Spinoza' nın felsefesini sunmak için seçtiği yöntemin Bedreddin'in yöntemi ile ilişkisidir. Spinoza "Etik"ini geometrici ve akılcı bir yöntemle sunar. Şeyh Bedreddin ise bu yönteme çok yabancıdır. O, sezgisel yöntemle varlık anlayışını temellendirir. İlhamla Tanrı'nın gönüllere ilettiği bilgi anlamındaki "Varidat" zaten bu durumun açık ifadesidir. Demek ki benzerlik düşüncenin sunuş biçiminde değil özündedir.

    Evren, Tanrı ve İnsan arasındaki bu ilişkinin tek bir tözle izahı her iki düşünür de bir başka benzerliğin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. O da varlıklar arasındaki hiyerarşinin olmaması fikri. Bu ise özellikle toplumsal yaşamda her ikisini de döneminin yerleşik düzenleri ile çatışır hale getirmiştir. Şeyh Bedreddin bu anlayışından hareketle Osmanlı siyasal ve ekonomik sistemindeki sınıfsal farklılıklara karşı çıkmış, bütün insanların eşitliğini mülkiyette ortaklık ve siyasal iktidar paylaşımındaki tavırlarıyla göstermişrir. Bu ise onun daha sonraki dönemlerde devrimci yönü olarak dikkat çekmiştir. Ozellikle 20. yüzyılla birlikte sosyalist ve Marksist Türk aydınları üzerinde etkisi hala devam etmektedir. Aynı şekilde Spinoza'da "doğal şeylerin var olduğu ve eylediği güç Tanrı'nın gücü olduğundan, doğal hakkın ne olduğunu kolaylıkla anlarız... çünkü her doğal şeyin, sayesinde var olduğu ve eylediği güç, Tanrı'nın mutlak biçimde özgür olan gücünden başka bir şey değildir" (TP. II; 13). İfadesi ile özgürlük ve demokrasinin inşasının önünü açmışrır. Ayrıca Spinoza'nın evrenin tümünde egemen olan içkin yasası fikri Marx'ın toplumsal çözümlemelerine kaynak olmuştur.

    Son söz olarak diyebiliriz ki; Spinoza'da Şeyh Bedreddin'in izlerini ararken sadece benzer yönleri görmekle kalmadık aynı zamanda her ikisinin de bazı durumlarda ortak kaderi de yaşadıklarını gördük. Örneğin her ikisinin de eserleri özellikle "Varidat" ve "Etika'' ölümlerinden sonra üne kavuşmuştur. Her ikisi de egemen inanç tarafından dinsizlikle ve bozgunculukla suçlanmış bunun sonucu olarak Şeyh Bedreddin astlarak idam edilmiş Spinoza ise Yahudi cemaati tarafından aforoz edilmiştir. Oysa her ikisi de farklı yöntemden hareket etse de güçlü bir TANRI inancına sahiptir.

    - Müslim Akdemir, Spinoza'da Şeyh Bedreddin izleri

    Kaynaklar
    •Çoban, Barış (2011) Tarih-Ütopya-isyan Şeyh Bedreddin, İstanbul; Su Yayınevi.
    •Eyuboğlu, İsmet Zeki (2010) Şeyh Bedreddin Varidat, İstanbul; Derin Yayınları.
    •Fransez, Moris (2004) Spinoza'nın Tao'su, İstanbul; Yol Yayıncılık.
    •Gölpınarlı, Abdulbaki (1966) Simavna Kadısıoğ/u Şeyh Bedreddin, İstanbul, Eti
    Yayıncılık.
    •Scrutor, Roger, (2002) Spinoza, Çev. Cemal Atila, İstanbul; Altın Kitaplar Yayınevi.
    •Spinoza, (1984) Etika, çev. Hilmi Ziya Ülken, İstanbul; Ülken Yayınları.
    •Spinoza, B. (1997) Ethics, Translated by Andrew Boyle, Everyman.
    •Spinoza, 8. (2000) Political Tredise, Translated by Samuel Shirley, İndianapolis.
    •Yalkaya, M. Şerefettin (2001) Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul; Temel
    Yayınları.
  • "Uzak nedir?
    Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
    gidecek yer ne kadar uzak olabilir?"
    İsmet Özel Mataramda Tuzlu Su şiirinden