• 222 syf.
    ·2 günde
    Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan ile ilgili bilgileri daha önce teferruatlı bir biçimde Erdal Öz'ün "Gülünün Solduğu Akşam" da da okumuştum. Erdal Öz'ün kalemini de sevmiştim ama tabi bu tarz kitapları okurken yazarın kaleminden çok bizi ne şekilde aydınlattığı ile daha çok ilgileniyorum.
    Kitap üzerine söylenecek çok şey var ama
    ben kitapla ilgili İncelememi Nihat Berham'ın kitabının sonunda yazdığı şu şiirle yapıp bitirmek istedim.

    Yeniden Kendi Şehrimde

    En uzun günüydü ömrümün
    süzgün, kamaşan bir arzuyla
    her yanım karmakarış
    yıllar ve yıllar sonra kendi şehrimde
    yeniden yazmaya başladığım şu gün...

    Bir yanı unutulmuş bir yanı taşkın
    bir yanı bastırılmış bir yanı bıçkın
    düşlerimle boğuşarak uyandım
    ve boğulurcasına kendi karanlığımda
    saatlerce dolaşıp durdum şehri...

    Bu şehir gençliğimdi benim,
    aşklarım, gizlerim, meraklarım,
    kavuşup kavuşup yitirdiğim sevincim...
    kimi külhan, kimi ceylan nicesiyle kapışarak belanın
    dövüşürken bu şehir kurtulsun diye acılarından,
    şimdi, parçalanmış canlara bakarken bile sağır
    acılardan zevk alan insanlar mı çoğalmış?
    Kimisi yalanı kanıksamış, kimisi suskun kalanı...
    Seçkin kendine vurgun, yılgın kendine esir...
    Karalara, çıralara sarınmış kiminin elinde Kuran
    kiminin elinde kırbaç
    göğünden ufkunu kurban
    gününden güneşini haraç istiyor şehrin...
    Köşe bucak aranırken savrulduğum sevdaların izini
    dilimde sinsi sinsi yalanınca bu sözler
    ürperdim sesten sese
    bir ucundan bir ucuna şehrim kadar irkilip
    sokaklardan içimdeki karmaşaya çekildim...

    Ah ki düşümdeki yerinden
    çoktan yitip gitmiş sevdiğim,
    ah ki saklımdaki özlemler sahibine yabancı,
    ektiğim gül, seçtiğim nar göz göre göre yağmalanmış,
    kırık, kırgın, öksüz kalmış sürgündeki gönül,
    içlendiğim hüzünler sakarca yaralanmış,
    ah ki ellerimi doyasıya alamadan avcuna
    elmasını incecikten
    özen bezen düşlediği aydınlığa soyamadan
    karca beyaz dalca narin
    pınarlar kadar kibar
    üzüm üzüm gözlerinde sevinç soran bakışıyla
    derin uykusuna dalmış baba ocağım,
    uzanıp kucağında ağlayamadım...

    En uzun günüydü ömrümün
    bir yanı sabır bir yanı tınmaz
    bir yanı kahır bir yanı kanmaz
    bir kez daha sığınarak kendi yüreğime kendi şehrimde
    yeniden başlıyorum yazmaya
    yeniden ve yine yapayalnız...

    Ömrüm senden özür diliyorum!
  • 402 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Şair Katil. İlginç bir yaklaşım olacak. Öldürdüğü insanların üzerine şiir yazıp bırakan bir psikopat, öldürülen yaşlı bir adam ve beklenen macera. Aşk’a dayalı birkaç kitap sonrası böyle bir kitap şüphesiz daha çok ilgimi çekti. Öldürülen yaşlı adam ve üzerinden çıkan bir şiir, merak merak üstüne ve ben o şiiri de burada paylaşmak istiyorum. Ayrıca bu şiir Yaşar Nabi Nayır’ın 1928’de yayımlanan Kahramanlar adlı kitabındaki Karacaahmet’te Akşam şiiri olarak da geçer. Bir kısmını burada yazdım ama kitaptaki gibi düz satır olarak verdim, orijinali daha estetik durur, onun da linkini paylaşacağım:

    “Sivrilir kırık taşlar çürümüş dişler gibi, sallanır iki yanda deli dervişler gibi, selviler, bu upuzun bu simsiyah selviler. Yolda uzar, kısalır beliren hayaletler, kefenli cenazeler, kefensiz iskeletler, sessiz adımlarla dolaşır bu civarda.”

    https://hizliresim.com/AYCmBv

    Hemen akabinde de bir kadın öldürülecektir. Bu kadının üzerinde de Özdemir Asaf’ın Altro şiiri bulunmaktadır. Bunu da sizlerle paylaşmaktan keyif alacağım, şiirleri seviyoruz gerçekten.

    https://hizliresim.com/YyfKlR

    Şimdi tahmin ettiğiniz üzere her şiiri paylaşarak ilerlemek istiyorum. Öldürülen bu sefer sarhoş bir balıkçı olup, katil önce balıkçıyla birlikte içiyor sonra yine o kişiyi öldürüyor ve yine bir şiir bırakıyor. Bu sefer etrafta görgü şahitleri bırakıyor tabi. Ancak ben şiire dönmek istiyorum. Bu sefer sırada merhum Metin Eloğlu’nun Erkek Zeliha’nın Torunu adlı şiiri bulunuyor. Malumunuz, buyurun:

    https://hizliresim.com/JHSnpL

    Ah Gül. Ah Gül’üm. Sen ne masum bir çocuktun. Bir katilin dahi gözlerini yaşartacak, onun hem canını hem vicdanını sızlatacak kadar masumdun. Olur muydu öyle bir gidiş. Mini mini adımlar atan sen şimdi zorba ve vicdansız bir katilin kurbanı mı olacaktın anneciğinle. Olur muydu böyle bir acı. Oldu işte. Maalesef oldu. Patik yap kunduracı diyor bu sefer bir Ziya Osman Saba şiiri ile karşı karşıya geliyorduk:

    https://hizliresim.com/fmq327

    Katilimiz bir süre ortalıkta gözükmez fakat bu süreci Tarık kimliğiyle geçirir. Bir kadınla beraber olarak kendini aşar, kadının evine gider ama eski kimliğine dair hiçbir şey yoktur üzerinde. Sonraysa gözü döner ve kadına saldırır. Öldürür. Onun bilgisayarıyla şiiri yazıp çıktı alır derken kendi sisteminin de yavaş yavaş dışına çıkmış, farkında olmadan arkasında tanık da bırakmıştır bu sefer. Tabi her şeyden öte ben gene şiirle ilgileniyorum. Bu sefer şiirimiz Ahmet Muhip Dranas imzalı Köpük şiiri.

    https://hizliresim.com/G0jyE4

    Yine bir cinayet göreceğiz. Bu sefer bir simitçi öldürülecek ve yine bir şiir bırakılacak. Rahmetli Nevzat Üstün’ün Şeytan adlı bu kısa şiirini de sizlerle paylaşacağım:

    https://hizliresim.com/tI2bBq

    Tabii ilginç bir gelişme daha yaşayacaktık. Türk Sanat Musikisini çok beğenir, severek de dinlerim. Katilimiz (Musa Eryılmaz) bir kadınla tanışıyor gene. Bu kadın diğerlerinden farklı olarak gerçekten beğeniyor. Hatta onu öldürmek yerine kendiyle mücadele ediyor. Sonradan ona Necip Fazıl’ın ünlü Kaldırımlar şiirinin bir kısmını da bağışlayacak. Hatta ona bir şiir de okuyor. Bestesi Ali Rıfat Çağatay’a, güftesi Orhan Seyfi Orhon’a, yorumu da çok sevdiğim Münir Nurettin Selçuk’a ait Sarahaten Acaba efsanesini burada sizlerle paylaşmak beni çok mutlu ediyor, buyurunuz efendim:

    https://www.youtube.com/watch?v=bjIIDvZRMCg

    Normalde cinayet romanlarının alışılmışı her daim bir cinayet girişi, sıkıcı bir gelişme bölümü ve sonlarda finalle beraber yeniden hızlanıp sonlandırılan kitaplardır. Bu alışılmış kalıbın dışına vermek, sürekli cinayetlerle ilerliyor olmak aslında heyecanımı yüksek tutsa da acaba en sona kadar böyle gidecek miyiz yoksa bir yerde ipler kopacak mı diye merak etmeden de edemedim.

    Şunu ifade etmeliyim ki şimdiye kadar okuduğum 14 Osman Aysu kitabı arasından en iyisi, en heyecanlısı, hiç durmayanı, filmi yapılsa en iyi ürünün çıkacağı kitap buydu. Gerçekten bu kadar etkilendiğim başka bir kitabını hatırlamıyorum.

    Özellikle katilin kendi kimliğini ortaya çıkaracağı şekil öyle efsane ayarlanmıştı ki sırf orası için bile bütün kitabı okumaya değerdi, fena etkilendim, çok fena etkilendim ve kullanacak kelime bulamıyorum bu etkilenmeye. Uzun zaman sonra beni gerçekten bu denli etkileyen bir romanı da geride bıraktık tabi saatler ilerliyor sonuçta. Hepimize mutlu sabahlar, keyifli okumalar diliyorum. Esen kalınız efendim..
  • ABİDİN NESİMİ



    1911’de Bingöl'ün Kiğı ilçesinde doğdu. İlkokulu Mercan Sultanisinde, Orta ve Liseyi İstanbul Erkek Lisesinde okudu, Yüksek Öğrenimini İTÜ’nün (o zamanki adıyla Yüksek Mühendis Mektebi) Su Şubesinde yaptı.

    1937-1949 yıllarında serbest çalıştı, 1949‘da Bayındırlık Bakanlığı hizmetine giren Abidin Nesimi evli ve 3 çocuk babasıdır. Kitap halindeki ilk yazısı 1933 yılında Süfyan Özelli’nin Said İsmet takma adıyla yayınladığı «9 Eylül» kitabında, ilk dergi yazısı da Atsız Mecmua’nın son sayısında çıkmıştır. Sayısız dergilerde sanata, ekonomiye ve sosyolojiye dair çeşitli yazıları yayınlanmıştır. Yayınlanmış kitapları şunlardır: -Türkiye'nin Tekamül Hamlesinde Ziya Gökalp» (1939), -Sosyalistlere Açık Mektup» (1969), -Marksçı Açıdan Kapitalizmin Analizi» (1975), -Türkiye’de Sosyalizmin Teorik Sorunları» (1976), -Nâzım Hikmet mi, Benerci mi?» (1977).



    Yayımlanacak kitapları elinizdeki kitabın iç sayfalarında adlarıyla anılmıştır.

    Önsöz

    Duyduklarımı, gördüklerimi, yaptıklarımı, kısaca anılarımı yazmayı bugüne kadar düşünmemiştim. Çünkü bunlarda bir değer görmüyordum. Oysa değerli hocam İdris Küçükömer özel konuşmalarımızda anılarımı anlatırken bunları yazmamın ve yayınlamamın yararlı olacağını söyler ve beni uyarır, yazmaya teşvik ederdi. Görüşlerine, ölçülerine son derece değer verdiğim hocamın bu uyanlarına uyarak anılarımı yazmaya karar verdim. Aynca bu karanmı gerçekleştirmemde ayrıca yaşlı olmam da bir teşvik nedeni oluyordu. Fakat bir türlü bunları kaleme almaya imkân ve fırsat bulamıyordum. Nihayet beni üç ay yatağa düşüren bir hastalık anılarımı düzenleme imkânını verdi. Bu anılarımın Türkiye’deki sosyalist-Komünist hareketlerle ilişkili kısmının bir hayli kabarık olacağı kanısına vardım. Bu nedenle bu konuları «Türkiye’de Sosyalizmin Tarihi» adlı bir kitapta toplamayı uygun buldum. Bu anılarda sosyalist- komünist hareketlere özet halinde değindim. Bu anılarımın kitap halinde gerçekleştirilmesinde, değerlendirilmesinde tek etmen çok sevdiğim, saydığım Hüseyin Draman arkadaşımın sonsuz emekleridir. Kesin olarak söylüyorum: Bu anıların toplanması, sıralanması, meydana gelmesi onun eseridir.

    Gözlem yayınevinin anılar dizisi düzenlemesi, bu dizide anılarımızın yayınlanmasını uygun bulması bu kitabın yayınlanmasını sağlamıştır.

    Ve de bu anıların bilimsel bir dünya görüşü içinde yerli yerine oturtulması yakın dostlarımızın emekleriyle gerçekleşmiştir.

    Bu anı kitabımı dedelerini hatırlamaya vesile olur ümidiyle torunlarım Cem Süer (31.5.1975) ve Banu Süer’e (5.5.1976) armağan ediyorum.

    Bu vesileyle kitabın temize çekilmesinde büyük emekleri geçen ve bu kitabın sonundaki dizinleri hazırlayan Mustafa Şahin arkadaşıma, kitabın meydana gelmesini sağlayan değerli arkadaşım Hüseyin Draman’a, kitabın yayınlanmasını sağlayan Gözlem yayınevinin değerli sahiplerine sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

    Sunuş

    Politik hayat serüvenimi, Marksizme gelişimi yazmaya ve yayınlamaya karar verdim. İlk bakışta benim politik hayat serüvenimi, marksizme gelişimi yazmam:

    (A) önemsiz, (B) mevsimsiz, (C) yayınlanması ise gereksiz görülebilir. Oysa gerçek böyle değildir. Bunun nedenlerini açıklayayım:

    A —Politik hayat serüvenimi ve marksizme gelişimi yazmam önemsiz değil önemlidir. Çünkü, genel olarak bir kişinin politik hayat serüveninin, maksizme gelişinin önemli olması o kişinin önemli politik kişi olmasına, önemli politik işler yapmış olmasına bağlıdır. Oysa ben bu nitelikte değilim. Fakat bazen önemli olmayan kişilerin de politik hayat serüvenleri, marksizme gelişleri önemli olabilir. Bu olumluluk ancak onların spesifik durumlarından gelir. Örneğin: İbnülemin Mahmut Kemal İnal politik bir kişi değildir. Ama onun politik anılannın büyük bir değeri vardır. Çünkü önemli politik kişilerle tanışmış, politik olaylara tanık olmuştur. Bu da onun ailevi durumundan doğmuştur. Bazen önemsiz politik kişilerin ve önemsiz politik aileler çocuklarının anılarının önemliliği olabilir. Bu da rastlantılardan doğar. Rastlantılardan doğan önemli olmuş olan anıları bir örnek ile açıklayayım:

    Rahmetli Rıza Nur beyin son yıllarında iki yakın dostu vardı. Biri rahmetli İffet bey(l), diğeri de bendim. Biz üç kişi hemen her hafta cumartesi akşamları Tünel civarında şimdi kapanmış olan «Viyana Pastanesi» nde buluşur sohbet ederdik. Masamıza ara sıra benim ya da İffet beyin dostları da gelirler, sohbetlerimizi izlerler, fakat konuşmalarımıza katılmazlardı İffet Bey İstanbul’un mülk sahibi ve mülklerinin gelirleriyle geçinen bir ailedendir. Hukuk mezunudur. Hiç evlenmemiştir. Hiç bir iş tutmamıştır. Zamanını siyasal kişilerle birlikte geçirmiştir. II. Meşrutiyet öncesinin ve İttihat Terakki döneminin perde arkası bütün olaylarını kulaktan dolma da olsa öğrenmiştir. Rıza Nur’un, Fuat Köprülü’nün, Enis Behiç Koryürek’in vb. yakın arkadaşıdır. Benim de o döneme ait bilgilerimin önemli bir bölümü, ondan duyduklarımdır. Gayri-menkul kiraları yetmemeye başlayınca onları satmaya başlamış, hayatının son yıllarını meyhane ve kahvehane köşelerinde, yoksulluk İçinde geçirmiştir. İttihat Terakkiye, Cumhuriyet Halk Partisi’ne, sosyalizme ve komünizme karşı idi. Ancak bu dostlarımızdan Mustafa Şekip Tunç hocamızı ayırt etmemiz gerekir. Çünkü o, konuşmalarımıza da katılır, görüşlerini açıklar ve bizi de uyarırdı.

    Günlerden bir gün masamıza rahmetli öğretmen Kâzım Sevinç bey geldi. Sohbetimiz güzel sanatlar üzerineydi. Sohbetimize Kâzım Sevinç bey alışılagelenden farklı olmak üzere katılmak, görüşlerini açıklamak istedi. Konuşmamız nasıl oldu hatırlayamıyorum, yönünü değiştirdi, günlük politikaya geçti. Kâzım Sevinç bu noktada sustu. Bu susmasını da öğretmen olmasına bağladı.

    Bunun üzerine Rıza Nur bey, Kâzım Sevinç beye hitaben: «beyefendi,» dedi, insanoğlunun her konuşması, her eylemi politiktir. Çünkü insan politik bir varlıktır.Bizim burada hiç konuşmadan dört kişi olarak oturmamız bile politiktir. (Rıza Nur, İffet, Kâzım Sevinç ve ben) Bu oturmamız konuşmamız kadar politiktir.» Kâzım Sevinç bey cevap vermedi. Vedalaşarak masamızdan ayrıldı. Sonra kendi kendime düşündüm. Rıza Nur beye hak verdim. Gerçekten farklı dünya görüşüne bağlı dört kişinin bir arada dostça oturup konuşması spesifik bir durumdur, politik önemi de büyüktür. Nitekim adını açıklamak istemediğim ölmüş bir şair kişi, ilgili daireye bizim sohbetlerimizi (Rıza Nur, Mustafa Şekip, İffet, Abidin Nesimi) Türkiye’nin sağ ve sol unsurlarının mevcut iktidara karşı bir komplo (!) hazırladığımız biçiminde bir rapor düzenlemiştir.



    Kâzım Sevinç bey cevap vermedi. Vedalaşarak masamızdan ayrıldı. Sonra kendi kendime düşündüm. Rıza Nur beye hak verdim. Gerçekten farklı dünya görüşüne bağlı dört kişinin bir arada dostça oturup konuşması spesifik bir durumdur, politik önemi de büyüktür. Nitekim adını açıklamak istemediğim ölmüş bir şair kişi, ilgili daireye bizim sohbetlerimizi (Rıza Nur, Mustafa Şekip, İffet, Abidin Nesimi) Türkiye’nin sağ ve sol unsurlarının mevcut iktidara karşı bir komplo (!) hazırladığımız biçiminde bir rapor düzenlemiştir. Mekteb-i Mülkiye’den (Siyasal Bilgiler) Mustafa Şekip bey hocamızın arkadaşı olan adını açıklamak istemediğimiz ilgili daire başkanı, raporu tebessümle karşılamış, durumu da hocamıza anlatmış, hocamız da bunu bize aktarmış ve bir hayli gülüşmüştük. İşte bu örneklerden hisseler çıkararak diyorum ki: Devlet örgütünde, baskı gruplarında, fikir hayatında etkili olmayan, önemsiz kişilerin de hayatlarında spesifik politik durumlar olabilir. Onların politik hayat serüvenleri de, marksizme gelişleri de önem taşıyabilir, bu kişilerin anılarının yayınlanması da önemli olabilir.





    1. Mustafa Şekip Tunç, psikoloji profesörü idi. özgür düşünceli, ileri görüşlü bir kişi idi. Serbest Cumhuriyet Partisi’ ne girmiştir. CHP’ye karşı idi. Genç sanatçıları, düşünürleri uyarmayı, onları yetiştirmeyi çok severdi. Bana birçok konularda hocalık etmiştir. Genç sanatçılardan rahmetli Celal Sılay’a, Necip Fazıl Kısakürek'e çok önem verirdi. Onlarda edebi bir değer görürdü. Beyoğlu Istiklal Caddesindeki Atlantik Şarküterisi olan yerde Petrograd pastanesi vardı. Degustasyon dönüşünde oraya gelirdi. Kendisini besleyen hayranlarına kavuşur, hemen söyleşiye başlardı. En yakın arkadaşı Saki Safder Bey’di. Mustafa Şekip Tunç'un masası, özgür düşünceli kişilerin toplandığı bir yerdi. Bu masaya yukarıda adı geçenlerden başka Prof. Ahmet Hamdı Tanpınar, Peyami Safa, Selmin Evrim (halen emekli psikoloji profesörü) gelirlerdi.



    2. Kâzım Sevinç Altınçağ, azınlık okullarında Türkçe öğretmeni idi. Kendi çabasıyla İngilizce öğrenmiştir. İngilizce aktüalite dergilerinden yaptığı çevirilerle on kadar dergi çıkarmıştır. Dergilerinde benim, Dr. Fuat Sabit gibi sol eğilimlilerin, ayrıca bazı sağ eğilimlilerin yazılarını yayınlamıştır. Sol eğilimli yazarların yazılarının altına kendisinin bu görüşlere katılmadığını belirten birer not koyardı.


    Hemen şunu söyleyeyim ki, hayat öykümde spesifik durumlar çoktur. Bundan ötürü hayat serüvenimi, marksizme gelişimi yazmam gerekir. Şimdi politik hayatımın ve marksizme gelişimin spesifikliğini açıklayayım:

    1. Türkiye’nin siyasal, düşünsel yaşamında önemli yerler işgal etmiş kişilerle yakın ilişkilerim, sohbetlerim oldu. Bu ilişkilerimizde, sohbetlerimizde konuşulanları yazmam ve yayınlamam tarihimizini ilmili bir dönemine ışık tutmak için gereklidir.

    Ben genel olarak özgür düşünceli, hoşgörülü bir kişiyim. Bu itibarla yakın ilişkiler kurduğum kişilerin arasında hem sağ, hem sol görüşlü kişiler yer alabilmiştir.

    Örneğin, hepsi rahmetli olan Rıza Nur, Cevat Rifat Atilhan, General Ali İhsan Sabis gibi sağ eğilimli tanınanlar; Memduh Şevket Esendal gibi Kemalist tanınanlar; Mustafa Börklüce (Sarı Mustafa), Nâzım Hikmet, Ferit Kalmuk (Telefoncu Ferit), Fuat Sabit, Cami Baykurt gibi sol eğilimli olanlar; Çolak Hayrı gibi (Kuvayi Seyyare Komünist Partisi) yönetiminde yer alanlar, Dr. Fahri Kutlar, Erzurumlu Cafer, Ahmet Cevat Emil gibi Teşkilât-ı Mahsusa’da (İttihat ve Terakki döneminde devletin gizli tedhiş örgütü) çalışmış olanlar vardır.

    Bu kişilerle geçen sohbetlerimizde edindiğim bilgiler gerçekten önemlidir. Sosyal tarihimizin belli bir dönemini aydınlatıcı niteliktedir.

    1. — 1908’den sonra Türkiye’deki gençlik örgütleri ve eylemleri, ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak devlet partisine (İttihat ve Terakki, daha sonra CHP’ye) bağlı idiler. Bu örgütler devlet bütçesinden ödenek alırlardı. Demeklerin yönetim kurullarını devlet partisi dolaylı ya da dolaysız tayin eder, demeklerin çalışmalarını da devlet partisi dolaylı ya da dolaysız düzenlerdi. Oysa biz CHP adaylarını devirerek MTTB yönetim kurulunu ele geçirmiştik. Bu işlemleri de tek parti - tek şef döneminde ve Recep Peker’in CHP genel sekreteri, Cevdet Kerim İncedayı’nın da CHP İstanbul il başkanı olduğu dönemde yapmıştık. Böylelikle bizim yürüttüğümüz gençlik örgütleri ve olayları CHP iktidarının en baskıcı kişilerinin yönetimi sırasında gerçekleştirilmiştir. Bu bakımdan spesifik bir durum vardır.

    Gençlerin ilk defa kendi özgür iradeleri ve kendi parasal olanaklarıyla gerçekleşen gençlik örgütlerini kurmak ve gençlik eylemlerini yapmak bizim kuşağa düşmüştür. Bizden önceki ve sonraki kuşakların eylemleri bu niteliği taşımaz. Onlar devlet partisinin iradesine bağlanmışlar, bütçeden ödenek almışlardır.

    Dikkate şayandır ki, CHP iktidarı bizi gençlik örgütlerinden uzaklaştırdıktan sonraki dönemde, biri sağ (Milli Türk Talebe Birliği, MTTB), diğeri sol (Milli Türk Talebe Federasyonu, MTTF) iki gençlik kuruluşu olmuş, bu iki kuruluşun her ikisi de bütçeden ödenek almışlar, ikisi de CHP tarafından yönetilmişlerdir. Zaman zaman bu iki kuruluş, birbirleriyle kanlı - bıçaklı hale getirilmiştir. Bu suretle iktidar, oyununu yürütmeyi başarmıştır.

    1. — 1908’den sonra Türkiye’de beliren sosyalist örgütlerin ve eylemlerin çoğunluğu asgari olarak fikren bağımsız değillerdi. Genel olarak bu hareketler Üçüncü Enternasyonal’e bağlı bir parti tarafından, ya da kendilerini Üçüncü Enternasyonal’e mensup sayan kişiler tarafından yönetilmişlerdi.

    Hemen şunu söyleyeyim ki, Türkiye’deki sosyalist eylemlerin belli bir tarihten sonra Üçüncü Enternasyonal ile ilişkileri şüphelidir. Sosyalist hareketlerin gerçekten bağımsız olanlarının sayısı pek azdır. Bunları sayabiliriz de :

    1.— Ruşen Zeki’nin sosyalist eylemleri,

    2. — Esat Adil Müstecabî’nin sosyalist eylemleri,

    3. - Mehmet Ali Aybar’ın sosyalist eylemleri,

    4. —Orhan Arsal’ın sosyalist eylemleri,

    5. — Abidin Nesimi’nin sosyalist eylemleri.



    Ruşen Zeki’nin sosyalist eylemleri özde İkinci Enternasyonal, biçimde Üçüncü Enternasyonal doğrultusunda idi.

    Esat Adil Müstecabi’nin eylemleri özde

    Üçüncü, biçimde İkinci Enternasyonal doğrultusunda idi.

    Mehmet Ali Aybar’m ve Orhan Arsal’ın eylemleri biçimde ve özde tamamıyle spesifik idi.

    Benim eylemlerim de, biçimde ve özde spesifik sayılır.



    Ben Üçüncü Enternasyonale bir zamanlar bağlı olmuş kişilerle, SarıMustafa ile, Telefoncu Ferit ile, Nâzım Hikmet ile, Hasan Ali Ediz’le Kerim Sadi, Hikmet Kıvılcımlı ile tanıştım. Onlarla konuştum. Etkileri altında kaldım. Aynca Dördüncü Enternasyonale eğilimli Fuat Sabit’le de dostluk kurdum, ondan da etkilendim. Pek doğaldır ki, bu etkileşim benim ve onların bilgi kapasiteleri oranında olmuştur. Onlarla tanışmakla düşünsel açıdan fazla bir şey kazanmış değilim, benim de onların düşünsel kapasitelerine fazla bir şey kattığımı sanmıyorum.



    Pek doğaldır ki, bu etkileşim benim ve onların bilgi kapasiteleri oranında olmuştur. Onlarla tanışmakla düşünsel açıdan fazla bir şey kazanmış değilim, benim de onların düşünsel kapasitelerine fazla bir şey kattığımı sanmıyorum.Ancak onlarla tanışmamla sosyalist bilgilerimi değil, Türkiye’deki sosyalist potansiyel hakkındaki bilgilerimi artırdım. Marksizm konusundaki bilgilerim kişisel çabalarımın ürünüdür. Bu bakımdan da spesifiktir.

    Görülüyor ki, hiç bir enternasyonalle ilişkim olmamıştır. Genellikle Marksizme iki yoldan gelindiği kabul edilir:

    1. — Sosyal mücadele ile,

    2. —Felsefe ile.

    Felsefe tarihi incelenecek olursa, marksizme sosyal mücadelelerden gelenler marksizmde daha etkin olurlar. Bunlar sosyal mücadeledeki başarılan oranında marksizmle ilgilenirler.

    Sosyal mücadelelerden değil de, felsefe çalışmalarıyla marksizme geldiğini sananlar, yine felsefe çalışmalanyla marksizmden uzaklaşmışlardır. Örneğin, Hilmi Ziya felsefe çalışmalarıyla marksizme gelmişti) ve yine felsefe çalışmalanyla marksizmden uzaklaşmıştır.



    Ben marksizme felsefenin doğayı, toplumu, insanı bir bütün olarak inceleyen ve bunu mantıkla özdeşleştiren bir yoldan (aksiyomatik’ten) geldiğim kanısındayım. Aksiyomatik bir bakıma «Yeni Olguculuk» (yeni pozitivizm) bir bakıma da «Yeni Kantçılık»tır.

    Genel olarak marksizme yeni olguculuk’tan, yeni kantçılık’tan gelinemez. Tam tersine bu yolla marksizmden uzaklaşılır. Bunun en güzel örnekleri Hilmi Ziya Ülken, Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin’dir. Hilmi Ziya marksizmden «Tarihi Maddeciliğe Reddiye» ile fenomenolojizme, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Hüsrev Tökin, «İnkılâp ve Kadro» ve «Türkiye Köy Ekonomisi» kitaplarıyle marksizmden V. Sombartçılığa geçmişlerdir.



    Ben marksizme felsefenin doğayı, toplumu, insanı bir bütün olarak inceleyen ve bunu mantıkla özdeşleştiren bir yoldan (aksiyomatik’ten) geldiğim kanısındayım. Aksiyomatik bir bakıma «Yeni Olguculuk» (yeni pozitivizm) bir bakıma da «Yeni Kantçılık»tır.

    Genel olarak marksizme yeni olguculuk’tan, yeni kantçılık’tan gelinemez. Tam tersine bu yolla marksizmden uzaklaşılır. Bunun en güzel örnekleri Hilmi Ziya Ülken, Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin’dir. Hilmi Ziya marksizmden «Tarihi Maddeciliğe Reddiye» ile fenomenolojizme, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Hüsrev Tökin, «İnkılâp ve Kadro» ve «Türkiye Köy Ekonomisi» kitaplarıyle marksizmden V. Sombartçılığa geçmişlerdir.

    Demek ki, bizim marksizme gelişimizin ve onda kararlı olmamızın bir spesifikliği vardır ve onun yazılması da yararlıdır. Bu konuyu hazırlamış olduğum «Özeleştiri» adlı kitabımda ele aldım.

    B — Politik hayat serüvenimi ve marksizme gelişimi yazmam mevsimsiz de değildir. Çünkü biz burada amaç olarak kendi politik hayat serüvenimizi değil, politik hayat serüvenimizin yardımıyla Türkiye’nin toplumsal sürecinin doğrultusunu saptamaya çalışacağız. Böylelikle marksizme geliş sürecimizin doğrultusunu da gösterebileceğimizi sanıyoruz. Çünkü toplumsal gelişme ile, düşüncenin gelişmesi arasında uygunluk vardır.

    Bugün de toplumsal gelişme ile marksist düşünçelerim arasındaki uygunluğu araştırmaya devam etmekteyim. Rasyonalizmle ampirizmin sentezini yapmaya çalışıyorum. Buna göre marksizm obje ve süjeyi bir bütünün parçaları olarak değil, bir sürecin mertebeleri olarak ele almak, bu sürecin beliren mertebelerine yani aktüs haline süje demek; henüz belirlenmemiş mertebelerine yani potens haline obje demek ve substratumu da bu mertebelere yerleştirmek potensin (gizli güç) aktüse (ortaya çıkan, beliren) dönüşümünü incelemektir.

    Bugüne değin yazdıklarımı bu açıdan bir eleştiriye tabi tutarak yanılgılarımı düzeltmek niyetindeyim.

    C — Politik hayat serüvenimi ve marksizme gelişimi yazmada ve yayınlamada bir sakınca görmüyorum. Eğer bir sakınca olabilirse, bunların başında yasal sakınca gelebilir. Oysa böyle bir sakınca da yoktur. Çünkü ben meşrutiyet sınırlarını aşmadım ve onları zorlamadım. Bu itibarla politik hayat serüvenimi yazma ile ne kendimi ne de başkalarını zor durumlara düşürmem söz konusu olamaz. Ayrıca yayınlayacaklarım devlet sırrı da değildir, sohbetlerde duyduklarımdır. Yaptığımız iş, politik anılarım yayınlamamış kişilerin anılarının bazı bölümlerini yayınlamamızdır.


    Hemen şunu söyleyeyim ki duygulanma politik yararlılığa kapılmadan, nesnel olarak bildiklerimi vermeye çalıştım. Bunu bir örnekle açıklayayım.

    Anılanının babamı öldürenlere ait kısmında (yani duygularıma kapılmamın en müsait kısmında) teskin edici ilâçlar aldım ve ondan sonra yazdım.

    Kesinlikle söylüyorum ki, anılarımı yazarken hislerime kapılmamaya çalıştım, politik yarar sağlamaya itibar etmedim, dürüstlükten ayrılmamaya gayret ettim

    *

    İlk gençliğimde gençlik örgütleriyle ilgilenmeme, tek parti tek şef yönetiminin hakkımızdaki uydurma komünistlik suçlamaları da eklenince farkına varmadan birden kendimi politik arenanın içinde buldum. Bir gün gelip politika ile ilgileneceğimi ilk defa bir arkadaşım, Azerî Ali (Ali Aran) farkına varmıştı. Ali Aran, Sovyet Rusya’dan kaçmış bir Azerî milliyetçisiydi. Yüksek Mühendis Mektebinde (Teknik Üniversite) sınıf arkadaşımdı. Azerbaycan Müsavat Partisi’ nin (illegal bir kuruluş) üyesiydi. Bu kuruluş, Sovyet Rusya’da ihtilâl çıkarıp, Azerbaycan’ı bağımsız bir devlet haline getirmeye çalışıyordu. Benim politik geleceğimi sezen, politik konularda bana hocalık eden Azerî Ali idi. Benim o tarihlerde politikayla yakından ya da uzaktan bir ilişkim yoktu. Öğrenci demekleriyle de ilgilenmem, politik nedenlere dayanmıyordu. Tamamıyle hasbî idi. Bu da ailemden aldığım eğitimin (melametin) gereği idi.

    O dönemlerde öğrenci demekleriyle ilgilenmek, ya dernek gelirlerinden çöplenmeye ya da iktidar partisinin büyükleriyle ilişki kurmaya yönelikti. Oysa bende bunların ikisi de yoktu.



    Azerî Ali, Sovyetler’den kaçma bir kişi olduğu için, anti-Sovyetikti. Sovyetler Birliği’nin teskin edilmez bir düşmanı, bir Azerî milliyetçisiydi. Konuşmalarımızda o daima Sovyetler Birliği’ni eleştirir, Azerbaycan’ın bağımsızlığını savunurdu. Marksizme özellikle değinmez ve eleştirmezdi. Bu durum hep ilgimi çekerdi. Azerî Ali, eleştirilerinde Sovyetlerin marksizmden saptıklarını, Slavizme kaydıklarını, Türk ulusuna düşmanlık ettiklerini vurgulardı. Turancılığı, Osmanlı emperyalizmi olarak niteler, Türk irredantizmini (birliğini) reddeder, merkeziyetçiliğe karşı çıkar, adem-i merkeziyetçiliği savunurdu. Onunla konuşmalarımızda Türk irredantizmi ve adem-i merkeziyet konularında anlaşamazdık. Diğer konularda onu dikkatle dinler, bilgilerimi artırmaya çalışırdım. Bir gün Azerî Ali bana:

    — «Abidin,» demişti. «Öğrenci demekleriyle kişisel bir çıkar düşüncesiyle değil, sırf hasbî, millî ve İnsanî bir düşünce ile ilgileniyorum. Yakın bir gelecekte senin Türkiye’nin politikasıyla ilgilenmen mukadderdir. Belki de Türkiye’nin önemli politik kişilerinden biri olacaksın. Ben bu açıdan senin çabalarını izliyor, onlan değerlendiriyorum. Sana şeref sözü veriyorum. Ölümünden sonra yayınlanmak üzere hakkında objektif bir eser yazacağım. Bunu benden başkası da yapamaz. Çünkü seni bu derece yakından tanıyan başka bir kişi de yok.»

    Azerî Ali arkadaşım, Azerî milliyetçisi niteliğini hayatı boyunca devam ettirdi. Oysa ben, Türk irredantizminden sosyalizme geldim. Görüş açılaraımız değişti, yakın arkadaşlığımıza gölgeler düştü ve nihayet birbirimizi kaybettik ve görüşemez olduk. Bu itibarla Azerî Ali arkadaşımın bana verdiği şeref sözünü tutup tutmadığını bilmiyorum. Şayet gençlik yıllarında verdiği sözü tutmuş ve benim için bir eser yazmışsa, bu eserinde belli bir tarihten sonra objektif kalabilmesi mümkün değildir. Azerî Ali arkadaşımın, 1955’te Uşak Lisesi müdürü ve matematik öğretmeni iken öldüğünü, ancak 1960’da öğrenebildim. Onun bir hayli yazı bırakmış olması gerekir. Bunlar arasında, hakkımda yazılmış yazılar da var mı yok mu bilmiyorum. Bundan başka bir diğer arkadaşın da hakkımda bir inceleme hazırladığını biliyorum. Benden gerekli dokümanları vermemi istedi. Hayatım hakkında başka bir çalışmanın olup olmadığını bilmiyorum.

    Burada bir noktaya değinmek isterim: Belli bir tarihten sonra, bazı meraklı vatandaşların bibliyografik, monografik, ansiklopedik çalışmalara ilgi gösterdikleri bir gerçektir. Bu meraklı vatandaşlardan bana da müracaat edip, hayat serüvenimi isteyenler de çıkmıştır. Bunlardan bazılarına hayat serüvenimi yazıp verdim. Hatta fotoğrafımı da bu yazılarıma ekledim. Bu arada, Yaşar Çimen’e de aynı işlemi uyguladım. Yaşar Çimen’in görevli bir kişi olduğunu, Z. Sertel’in hatıralarından öğreniyoruz. Bu şekilde, muhtelif kişilere verdiğim bilgilerin hemen hiç biri yayınlanmadı. Kuvvetle muhtemeldir ki, bu kişiler de Yaşar Çimen gibi görevli kişilerdir.



    Şimdi her türlü kişisel kaprislerden sıyrılarak, objektif olarak politik hayat serüvenimi ve marksizme gelişimi yazmaya karar verdim. Bu suretle karınca kararınca Türkiye’nin belli bir zaman diliminin, sosyal mücadelesinin aydınlanmasına katkıda bulunmuş olacağım. Bu konuda elinizdeki kitapla beraber, «Türkiye’de Sosyalizmin Tarihi», «Türkiye’de Sosyalizmin Bugünü ve Yarını», «Kurtuluş Savaşımız» ve «Özeleştiri» olmak üzere beş kitap hazırladım.

    Aile Çevrem

    Soyum - Sopum

    Ana ve baba tarafından Girit-Hanyalıyım. Anam tarafı Hanya’nın gecekondu semti olan Kumkapı’dan bir halk ailesidir. Bu aile, gemicilikle günlük ekmeğini çıkarırdı. Anam tarafı esmer kısa boylu mediteranyen bir ırk tipindendi. Esasen Kumkapı sakinleri daha çok kuzey Afrika göçmenleri idi. Bu itibarla, ana tarafımın da köken itibariyle bu göçmen ailelerden olması gerekir.

    Babam tarafı, Hanya’nın eşrafından sayılır. Hanya iç kale (Kastel) Kadiri tekkesi şeyhi ailesindendir. Babam tarafı mavi gözlü, uzun boylu idi. Tip itibariyle Girit’in Otokton halkından yani Minos ırkından olmaması gerekir. Daha çok Dinarik veya Alpın ırktan olması gerekir. Esasen bir tarikat ehli oluşu da bu ailenin Dinarik ırktan olmasını hatırlatır. Girit’e tarikatler daha çok Arnavutluk’tan geçmiştir.

    Türkiye toplumu tamamıyla pederşahi bir toplum olduğundan, kişi baba soyu tarafından tanımlanır. Şimdi ben de aynı yolu izleyeceğim.

    Dedem Ahmet Ata «Kalemiye Sınıfı» na intisap etmiş, dedemin ağabeysi Ethem efendi de tekkeye şeyh olmuştur. Ailece Kadiri olmamıza karşılık babam, Bektaşîliğe meyletmiş, Resmo Bektaşi tekkesine intisap etmiştir. Babam (Istihrac-ı Haydarı — Tebrişat-ı Muhiddin-i Arabi) adlı kitabının önsözünde, Resmo Bektaşi dergâhına mensup olduğunu açıklar. Dedem gümrükte ufak bir memurmuş. Ailece imkânları müsait olduğundan ikisi kız, beş çocuğuna da yüksek tahsil yaptırmıştır. Büyük amcam Ahmet Rıza veterinerdi, küçük amcam Ali, eczacı idi, büyük halam Fatma, tnas idadilerinde (Kız Lisesi) tarih, küçük halam Hatice, tnas idadilerinde edebiyat hocası idiler.

    Babam Galatasaray’da okumuş, oradan Mekteb-i Mülkiye’ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) geçmiş, oradan 1304 (1888) yılında mezun olmuştur. Hasan Çankaya’ nın «Mülkiyelilerin Şeref Kitabı»nm II. Baskısının 1304 mezunları arasında babamın hayatı hakkında oldukça geniş bilgi vardır.

    Babam edebiyata ve sosyal konulara meraklı idi. Mektebi Mülkiye sıralarında devrimci olaylara karışmıştır Bu konuda iki örnek vermekle yetineceğim.

    Babam Hukuk-ı Medeniye yazılı imtihanında, Kanûn-ı Esasi’nin vatandaşlara tanıdığı hak ve özgürlüklerin yeterli olmadığını, aklî ve nakli delillerle öne sürmüştür. Bu dersin hocası Hukukçiyan efendi, bu cevaplardan ürkmüş, okul müdürüne baş vurmuş, müdür de imtihan kâğıdının yok edilmesi ve babamın imtihana girmediği şeklinde bir zabıt tutulması ile bir çözüm (!) bulmuştur.

    Maarif Nazırı Münif Paşa’ya, Mülkiye öğrencileri bir lâyiha takdim etmişler. Yapılan incelemede, lâyihanın babam tarafından yazıldığı anlaşılmış, Taşkışla’da yargılanmış. İdari hizmetlerde çalıştırılmamak şartıyle tahsiline izin verilmiştir. Babam 13O4’te Mülkiye’yi bitirince, gümrüklerde ufak bir memuriyete atanmış. Burada çalışırken yurtdışma kaçmayı tasarlamıştır. Haliç’in tenha bir yerine ceketini ve onun içine bir intihar mektubu bırakmış ve bu suretle izini kaybettirme yolunu seçmiştir. Ceketinin ve mektubunun bulunmasıyle babamın kendini denize atarak intihar ettiği kanısı yaygınlaşmıştı. O devir gazeteleri gümrük memurlarından Hüseyin Nesimi efendinin intihar ettiğini yazmışlardı. Babam bu suretle izini tamamen kaybettirdiğine inanınca, bir Yunan şilebine ateşçi olarak sahte hüviyetle girmiş, Yunanistan’a kaçmıştır. Daha sonra da Girit’e girmiştir. Girit’ te öğretmenlik, gazetecilik, belediye kâtipliği yapmıştır.

    Girit eşrafının yardımıyla Hanya’da, Mektebi Mülkiye programına uygun bir halk üniversitesi açmıştır. Ayrıca yakın arkadaşları Ahmet Saki'nin başkanlığında, merkezi Hanya’da ve Paris’te de şubesi olan «Girit Muhibbi İnsaniyet Cemiyet-i İslâmiyesi»ni kurmuş ve onun genel sekreterliğini yapmıştır. Derneğin yöneticileri arasında Girit eşrafından Hamit Beyzade, Behçet Beliğ bey de bulunmuştur.

    Dernek Girit’te Türkçe ve Paris’te Fransızca aylık Girit Hailesi’ni fasiküller halinde çıkarmış, ayrıca (Girit Hıristiyanlarının Numune-i Mezalimi) adlı kitabı yayınlamıştır. Kitaptaki klişeler Viyana’da yaptırılmıştır. Derneğin bütün yayınlan babam tarafından yazılmıştır. Bu dernek daha sonra Paris şubesi yoluyla, İttihat ve Terakki’ye katılmıştır. Babamın ittihatçılığı bu şekilde olmuştur.

    Genellikle Girit’de ilerici, devrimci hareketlerin erken başlaması sebepsiz değildir. Daha 19. yy. da Halepa Kararnamesi ile Girit’te bir «Eyalet Meclisi» kurulmuştur.

    Bu eyalet meclisinin iki türlü yetkisi vardı. Biri şimdiki il genel meclislerinin yetkileri gibi mahallî tasarruflar, diğeri, şimdiki parlamento tasarruflanna benzeyen lejislatif (kanun koyma) tasarruflar. Î1 genel meclisinin mahallî tasarruftan Girit valisinin, lejistatif tasarruflarsa zat-ı şahanenin tasdikiyle yürürlüğe giriyordu. Girit eyalet meclisi seçiminde müslüman ve hıristiyanlann ayrı ayrı partileri vardı. Hristiyanların partileri sınıf partileriydi. Müslümanlann partileri de bu yüzden sınıf esasına dayanıyordu. Girit’te müslümanların kurduğu ilk parti (Yalınayaklar Partisi — Ksipoliton Koma) ’dır. Bunu «Eşref Partisi» izlemiştir. Yalınayaklar Partisi hakkında A. Cevat Emre’nin hatıralarında ve babamın Sahib-i Zuhur kitabında genişçe bilgiler vardır. «Yalınayaklar Partisi» yalnızca emekçilerin değil, aynı zamanda emekten yana olanların da partisi idi. Genellikle belediye seçimlerini, eyalet meclisi üyeliklerini bu parti kazanırdı. İlerici, özgürlükçü bir parti idi. O devirde gerçekleşmesi hayal gibi gelen birçok hususu, bu parti iktidara geldiği zaman gerçekleştirmiştir. Örneğin: Müslüman kadınların yolda peçeleri açık olarak gezmelerini, Ramazan’da geceleri sahurda davul çalınmasını yasaklamalarını gösterebiliriz. Bu partinin liderleri, gizli İttihat ve Terakki Cemiyetine girmişlerdi. Yalınayaklar Partisi’nin lideri Ahmet Argiris’di. Babamın ana tarafı da Argirislerdendi. Yalınayaklar Partisi lideri,. Abdülhamit II döneminde Trabzon’a sürgün edilmişti.

    Girit Muhibbi İnsaniyet Cemiyet-i İslâmiyesini kuranlar, bu «Yalınayaklar Partisi»ndendiler.

    Babam Girit’e Rumların asker çıkarması üzerine İstanbul’a gelmiş, Abdülhamit Han’ın cuma selâmlığı töreninde arabasına bir ıslahat lâyihası atmıştır. Bunun üzerine babam Nusaybin’e sürgün edilmiş ve daha sonra da oranın kaymakamlığına atanmıştır. II. Abdülhamit sürgüne yolladığı kişilere ya bir aylık bağlar, ya bir görev verirdi. CHP gibi siyasal sürgünleri açlıkla ölüme mahkûm etmezdi. Bir süre babam Nusaybin’e kaymakamlık yaptıktan sonra serbest bırakılmış, İstanbul’a gelerek gazetecilik yapmıştır. 1908 öncelerinde Mülkiye kaymakamlığı yapmıştır. İttihat ve Terakki’nin Halâskâr Zabıtan hareketiyle iktidardan uzaklaştırılmasıyla, «Büyük Kabine» babamın da görevine son vermişti. İşte o zaman babam da İstanbul’a gelmiş, yayın hayatına başlamıştır.

    Babam ilk ittihatçı devrimciler gibi o da merkezî devlete karşı Batı’nın asosiasyon sosyalci (belediyelere, meslekî kuruluşlara, kooperatiflere geniş yetki vermeyi amaçlayan) görüşünden yana idi. Babam bu görüşe Batı literatürü yolundan değil, İslâmî yoldan Hüseyniyül Alevîlikten, Ahilikten, Karmatîlikten mülhem olarak gelmiştir. Merkezî devlete karşı «cemiyet-i içtimaiye» tezini önermiştir. Malûmdur ki, Hüseyniyül-Alevî toplumlarda merkezî devletin görevini ayrı ayrı şûralar görür. Yalnız babam değil, ilk ittihatçıların hemen hepsinin siyasal partilere, merkezî devlete ve parlamentoya sempatileri yoktu. Ama hepsi de parlamentosuz bir meşveretten yana idi. Bunu en iyi biçimde sistemleştiren Kör Ali Bey’dir. Kör Ali Bey bunu «Meslekî Temsilcilik» adıyla gerçekleştirmiştir.

    Tunalı Hilmi de ferdî temsile dayanan parlamentoya karşı idi. O da parlamentonun yerine, il genel meclislerinin seçtiği bir parlamentoyu geçirmeyi düşünüyordu. İl genel meclisi de ferdî temsilcilerle değil, beledî temsilciliklerle kurulmalıydı.

    Şunu da söyleyelim ki, Tunalı Hilmi Bey’in bu görüşü ilgi görmemiştir. Babamın görüşü de ilgi görmemiştir. Buna karşılık Kör Ali Bey’in görüşü oldukça ilgi görmüştür.

    Karmatlarda, Kuzey Afrika’da iki şûra (cemiyet-i içtimaiye) vardır:

    1. — Toplumun ekonomik sorunlarını çözen örgüt... Karmatlar’da buna sahibül-nafak, Kuzey Afrika’da Mahsen denir.

    2.— Toplumun medenî sorunlarını çözen örgüt. Karmatlar’da buna sahibül-zuhur denir.

    Babam medenî sorunları çözecek örgütün esaslarını inceleyen eserine «Sahibül-zuhur» adını vermiş ve 1912’de yayınlamıştır. Toplumun ekonomik sorunlarını çözecek örgütü, yani sahibül-nafak’ı yazmaya ömrü yetmemiştir.

    Babam sahibül-zuhur’da toplum düzeni için dört şûra düşünmüştür. Bunlar da şöyledir:

    1 -Toplumun ekonomik sorunlarını çözümleyen ekonomi şûrası (Şûray-i İktisadî),

    2. —Toplumun teşriî sorunlarım çözümleyen şûra (Şûray-i İlmî),

    3.— Toplumun emniyet ve asayiş, eğitim, bugün yürütme dediğimiz görevleri düzenleyen şûra (İcra Şûrası),

    4.— Bu şûraları koordine edecek gizli çalışan terörcü bir örgüt (Cemiyet-i İçtimaiye).

    Görülüyor ki, bu görüşüyle babam parlamentoya ve kanun-î esasî’ye lüzum görmemektedir. Toplumun yönetiminde lejislasyon değil, kodifikasyonu (kanuna göre düzenleme) esas almıştır. Yani kanun koyma, anayasa düzenleme vatandaşın yetkisi dışındadır. Çünkü şeriatı Kur’ân ve hadisler koymuştur. Vatandaşın yetkisi de ancak, konmuş şeriata, yani anayasaya göre düzenlemeler yapma, yani kodifikasyondur.

    Buna göre, şeriat koyma yani anayasa düzenleme işi için bir Kurucu Meclise değil bir Şûra-i İlmi’ye ihtiyaç olacaktır. Kodifikasyonu da şûra-yi ilmî’ye yaptırmaktadır. Diğer taraftan çağının gereği olarak nihilizme meyletmiş ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin İttihat ve Terakki Partisine dönüşmesini hoş karşılamamıştır.

    Alevîlik ve özellikle Karmatları bilmeyenler, babamın kitabının adını ve içeriğini de yadırgamışlardır.

    Babamın bu kitabını yayınlaması üzerine, yakın arkadaşı Prof. Ahmet Saki, babamı ve eserini tanıtmak üzere altı makale yayınlamıştır. İlk ikisi «Hürriyet-i Fikriye» dergisinde çıkmıştır. Sıkıyönetimin dergiyi kapatması üzerine yazarlar Serbest-i Fikriye dergisini çıkardılar. 3. ve 4. makaleler bu dergide çıkmıştır. Bu dergi de sıkıyönetimce kapatılınca, kapatılan derginin yazarları «Serbest Fikir» dergisini çıkarmışlardır. Beşinci ve altıncı makaleler de bu dergide çıkmıştır.

    Buraya kadar babama ait verdiğim bilgiler, bu altı makaleden derlenmiştir. Burada adı geçen ve örfi idarece kapatılan dergiler, mütareke yıllarında kurulan «Osmanlı Cezriyun Fırkası» nın (Radikaller Partisi) organlarıdır. Babam da bunlardandı. Osmanlı Cezriyun fırkası, liderlerinin çoğunluğu Giritliydi. Prof. Ahmet Saki (rahmetli Antalya milletvekili Saki Derin), Osmanlı Cezriyun fırkası programını açıklayan bir de broşür yayınlamıştır. Parti programında «Alât-ı istihsaliyenin konfiskasyonu» (üretim araçlarına el koyma) maddesi geçer. Gerek fırka programı ve gerekse de onun açıklaması bir arada ele alınacak olursa, cezrilikten sosyalistliğin konfiskasyondan nasyonalizasyonun kastedildiği anlaşılmaktadır. Bunların sosyalistlik sözcüğünü kullanmayıp, cezrilik sözcüğünü ve nasyonalizasyon sözcüğünü kullanmayıp, konfiskasyon sözcüğünü kullanmaları, kanımızca sosyalizmi benimsememiş olmalarındandır. Ahmet Saki bey, sosyalizmin sefalette, yoklukta eşitlik niteliğini taşıdığından, buna karşı gelmekte, üretim araçlarını konfiske ederek üretimi artırmayı amaçlamaktadır. Babam da aynı görüşteydi.

    Halaskar Zabıtan grubunun Bab-ı Âlî baskınıyla iktidardan uzaklaştırılması, İttihat ve Terakki’nin yeniden iktidara gelmesi üzerine babam idari hizmete dönmüş mülkiye kaymakamı olmuştur. Halaskar Zabıtan grubunun Bab-ı Âlî baskınıyla iktidardan uzaklaştırılması, İttihat ve Terakki’nin yeniden iktidara gelmesi üzerine babam idari hizmete dönmüş mülkiye kaymakamı olmuştur. Babam 1915’te Lice kaymakamı iken Teşkilât-ı Mahsusa’nın Şahin Giray çetesi tarafından düzenlenen bir suikastle öldürülmüştür. Babama on bir kurşun isabet etmiş. Lice-Hani yolunda vurulmuş ve oraya gömülmüştür. Kadirşinas Liceli Selim ve Mahfuz beyler tarafından babamın mezarı yapılmış, halen bu mezar Turbaigaymagam (Kaymakam Türbesi) adiyle anılmakta ve ziyaret edilmektedir. Bu vesile ile Selim ve Mahfuz beyleri rahmetle anarım. Nur içinde yatsınlar.







    Babamın öldürülmesi olayını açıklığa kavuşturmak için Teşkilât-ı Mahsusa ve Dr. Reşit Şahin Giray hakkında biraz bilgi vermemiz gerekir. Fakat daha önce Selanik ve Manastır ocaklarını anlatmamız daha uygun olacaktır.

    * Selânik ve Manastır Ocakları

    İttihat ve Terakki Cemiyetinin, gizli döneminde, yurt içinde iki esaslı merkezi vardı:

    1 — Yahudi ve masonların çoğunluk teşkil ettiği Selânik ocağı.

    2 — Arnavutların ve Melâmi Bektaşîlerin çoğunluk teşkil ettiği Manastır ocağı.

    İttihat Terakkî’nin fikrî gücünü Selânik, vurucu gücünü de Manastır ocağı teşkil ediyordu. Manastır Bektaşi tekkesi çok kuvvetliydi. O çevre halkının çoğu bektaşî idi. Özellikle müslüman Arnavutlar hep bektaşî idiler. Ayrıca Manastır’da aslen Arabistanlı olan ve gördüğü bir rüya üzerine manastıra yerleşen Muhammed Nur-ül Arabi adlı büyük bir din adamı da vardı. Bu din adamı üçüncü tabaka Melâmiliği kurmuştu. Simavna kadısı Şeyh Bedrettin’in «Varidat»ına bir şerh yazmıştı. Bir sürü kitapları vardır. Fakat hepsi Arapçadır. Muhammed Nur-ül Arabi yoluyla Melâmilik Manastır’da yaygınlaştı. Özellikle İstanbul Melâmî tekkesi şeyhinin oğlu, miralay Sadık bey de Manastır'da bulunuyordu. Ordudaki Melâmî subaylar hep Sadık beyin etrafında yer almışlardı.

    Bunu karşılık Selânik’te daha çok batının sosyalini ve masonik görüşleri geçerliydi. Fakat bunların vurucu güçleri Manastır’a göre zayıftı. Çünkü ordudaki subayların çoğu melâmî idi. Ayrıca eşkıya takibinde bulunan devletin silahlı güçleri mensupları da Arnavuttular.

    Yahudilerin, masonların, melâmî-bektaşîlerin Abdülhamid’e karşı olmaları kolaylıkla izah edilebilir Buna karşılık, Arnavutların Abdülhamid’e karşı olacaklarını söylemek imkânsızdır. Çünkü, Abdülhamid II, Doğu Anadolu’da gayr-i müslimlerin, ermenilerin ayrılıkçı hareketlerine karşı Kürt milislerini, Balkanlardaki gayri-müslimlerin ayrılıkçı hareketlerine karşı Arnavut milislerini kurmuştu. Bu itibarla Kürt ve Arnavut milislerin Abdülhamid II’ye karşı oldukları söylenemez. Çünkü onlara geniş ayrıcalıklılar tanımıştı. Buna rağmen, 1908’de Arnavut milisler dağa çıkmışlar, Kanun-i Esasi için harekete geçmişlerdi. Olayların derinine inememiş olanlar, bu durumu Abdülhamid II’ye karşı sanırlar. Oysa bu görüş yanlıştır. 1908’de dağa çıkan Arnavut milisler, Abdülhamid Il’ye karşı değillerdi. Bunlar Batı’lı emperyalistlerin Balkanlarda özel bir jandarma teşkilâtı kurma planını önlemek isteğinde idiler. Bunu da Kanun-i Esasî’nin yeniden yürürlüğe konulmasıyla sağlayacakları kanısında idiler. Bunu da Kanun-ı Esasî’nin yeniden yürürlüğe konulmasıyle sağlayacakları kanısında idiler. Bu husus, dağa çıkan Arnavut milislerin Abdülhamid II'ye çektikleri kendisine bağlılık telgrafıyle sabittir.

    1908’de II. Meşrutiyet gerçekleşince, iktidarın ilk bakışta vurucu gücü temsil eden Manastır ocağına

    geçeceği sanıldı. Oysa 1908’de siyasal iktidar Selanik ocağının eline geçmiştir. Siyasî iktidarın Manastır Ocağı’nm değil de Selanik Ocağı’nın eline geçmesi, baskı gruplarının ve özellikle devlet emniyet teşkilâtının 1908’de Selanik ocağının etkisi altına girmiş olmasındandı. Manastır ocağı baskı gruplarının, özellikle devlet emniyet teşkilâtının önemini kavrayamadığı için bu teşkilât Selânik ocağının eline geçmiştir. Selânik ocağı, devlet emniyet teşkilâtı sayesinde, silahlı güçlere hâkim olmuştur. Bu suretle siyasî iktidarı, Manastır ocağı, Selânik ocağına kaptırmıştır.

    Selânik ocağı duruma hâkim olunca, kendi durumunu kuvvetlendirme yoluna gitmiş, devri sabık yaratmamalı şiarını ortaya atmıştır. İttihat Terakkî’nin gizlilik döneminde onlara kötü muamele etmiş, fenalıklar yapmış kişiler de kovuşturulmaktan kurtulmuşlardı. Bu duruma içerleyen Manastır ocağı ittihatçıları, eski dönemin hafiyelerini kaba kuvvetle tasfiye yoluna baş vurmuşlar, ilk önce Serez’de bir terörist örgüt kurmuşlardı. İşte bu örgüt, Teşkilât-ı Mahsusa’nın çekirdeğini teşkil eder.





    Rahmetli Doktor Fahri Kutlar, Teşkilât-ı Mahsusa hakkında bana geniş bilgi vermiştir. Şimdi bu bilgileri aktaracağım.

    Teşkilât-ı Mahsusa

    Serez’de İttihatçılara, II. Abdülhamid döneminde kötülük etmiş kişiler, faili meçhul cinayetler yoluyla tasfiye edilmişlerdir. İktidarda bulunan Selanik ocağı, bu cinayetlere göz yummuş, bu suretle Manastır ocağına tavizler vermiştir. Serez’de başlayan hareket Manastır’a, Selânik’e ve nihayet İstanbul’a kadar sirayet etmiştir. İstanbul’da eski hafiyelerden Mahir Paşa faili bulunamayan bir cinayete kurban gitmiştir.

    İktidarda olan Selanik ocağı yöneticileri, Manastır ocağı mensuplarının devr-i Hamid’in hafiyelerini tasfiyede onlara yardımcı olmuşlardır. Ve ayrıca Selanik ocağı bu teröristleri yalnızca Abdülhamid döneminin hafiyelerini tasfiyede değil, aynı zamanda İttihat Terakki genel merkezinin muarızlarını da kaba kuvvetle tasfiyede kullanmayı tasarlamış ve kendi mutemetlerini de bu komiteye katarak tasarılarını gerçekleştirmiştir. Bu çeteye siyasal tarihimizde, Serez Çetesi denir. En önemli kişisi Çerkez Ahmet’tir.

    Serez Çetesi, gazetecilerden Hasan Fehmi’yi, Ahmet Samım’i, Zeki beyleri tasfiye etmiştir. Bunların öldürülmeleri, faillerinin bulunamaması, kamuoyunda çok fena etki yapmıştır. Hasan Fehmi’nin öldürülmesiyle Avcı Taburları, şeriat isteriz diye ayaklanmışlar, tarihte 31 Mart Olayı diye anılan olayı yapmışlardır. Avcı Taburlarının şeriat isteriz sloganının anlamı, şeriat gereği Hasan Fehmi’nin katillerinin yakalanması,



    Çerkez Ahmet, Teşkilât-ı Mahsusa’nın faal unsurlarından biridir. Düyûn-u umumiye memurlarından Zeki Bey’in öldürülmesinde yakalanmıştır. Teşkilât-ı Mahsusa’da kendisine verilen görevler dışında da tasarruflarda bulunmuştur. Bu arada, Erzurum milletvekili Topal Vartkez’in ve Prof. Dikran Kelekyan’ın da bulunduğu ermeni kafilesini Suriye’ye götürürken yolda, Bilecik dolaylarında kafile ile birlikte öldürmüştür. Bu eyleminden dolayı, Suriye’de Cemal Paşa tarafından kurşuna dizilmiştir.



    yine şeriat gereği kısasa kısasın yerine getirilmesi yani faillerinin asılmalarıdır. Bu cinayetlerden yalnızca



    Zeki beyi vuranlar, yani Çerkez Ahmet ve arkadaşları, eski maliye nazırı Tatar Abdurrahman Efendi tarafından yakalattırılmışlardır. Eski maliye bakanı Tatar Abdurrahman Efendi, bu yakalattırma işini torunu arkadaşım Talha Balkı’ya şöyle anlatmıştır:

    «Bakırköy’de sahil gazinolarından birinde, Ertuğrul Şakır, Zeki bey ve ben akşam üstü oturuyorduk. Gazinodan çıktık. Evlerimize dağılacağımız sırada, tanımadığımız kişilerin tecavüzüne uğradık. Zeki beyi tenha bir sokakta vurdular ve kaçtılar. Alelacele tren istasyonu yolunu tutarak katillerin trene binmelerini önledim, katiller de boş arazilere kaçtılar. Bu durumda katillerin şehre girebilecekleri kapı ancak Kazlıçeşme idi. Bunun üzerine, Kazlıçeşme polis karakoluna telefon ederek, «biraz sonra üç kişi kale kapısından şehre girmeye teşebbüs edeceklerdir. Bunlar adam öldürmüşlerdir. Yakalayın» dedim. Bir arabaya binerek karakola gittim. Katilleri orada yakalanmış buldum, tanıdım. Buna göre zabıt tutuldu, adalete teslim edildiler,» şeklinde anlattı, dedi.

    Tatar Abdurrahman Efendinin İttihat Terakkî’nin bu cinayeti düzenlerken, Kazlıçeşme polis karakolunu haberdar etmeyeceğini tahmin etmesi ve katillerin o kapıdan şehre girmelerini sağlaması, katillerin yakalanmasına sebep olmuştur, yani cinayet planlandığı şekilde uygulanamamıştır.



    Halaskar Zabıtan grubunun iktidara gelmesiyle, Teşkilât-ı Mahsusa’nın yurt içinde faili bulunmayan cinayetler düzenlemesi işlerine son verilmiş, Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışanlar Kuzey Afrika’da, İran’da, Hindistan’da, Rusya içlerinde, ihtilâller düzenlemek ve istihbarat yapmak işleriyle görevlendirilmişlerdir. Teşkilât-ı Mahsusa’nın da adı Umur-u Şarkiye Müdüriyeti’ne dönüştürülmüş ve bir devlet aygıtı haline getirilerek genelkurmaya bağlanmıştır.

    Bab-ı Âlî baskınıyla İttihat Terakkî’nin yeniden iktidarı ele alması üzerine, Umur-u Şarkiye’de çalışan eski Teşkilât-ı Mahsusa’cılar oradan alınarak Türk-İslâm-Turan devletini kurmak üzere, yeni bir örgütlenmeye gitmişlerdir. Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışan Dr. Fahri Kutlar’dan edindiğim bilgiye göre, örgütlenme şöyledir.· Örgüt birbirinden bağımsız çeşitli hücreler halindedir. Her hücrenin bir hücrebaşı, bir doktoru, iki-üç icra unsuru ve bir valesi vardır. Doktor, hücre mensuplarının hastalanması, vurulması yaralanması halinde onların tedavisini sağlamaktadır. Vale de bunların yemeğini pişirmekte, çamaşırlarını yıkamakta ve diğer ev işlerini yapmaktadır. İcra unsurları ise fedailerdir. Hücreler ya hücre başkanmın ya da doktorun adıyla tarihe geçmişlerdir. Bu doktorlar, genellikle askerî tıbbiyeden yetişmiş, genç, ateşli, genellikle de «Türk ocaklı» kişilerdi. Bu örgütlenmede Kuzey Afrika’dan, İran’dan, Hindistan’dan, Çarlık Rusyası içinden ve Çin’den birçok kişiler görev almışlardır. Bu örgütlenmede görev almış Türkiye sınırı dışı kişiler, I. Dünya savaşından sonra Çarlık Rusya’sında dünya çapında görevler yapmışlar ve mahallî cumhuriyetler kurmuşlardır.

    1914’te I. Dünya Savaşının çıkması üzerine, Teşkilât-ı Mahsusa dahilî ve haricî Teşkilât-ı Mahsusa olmak üzere ikiye aynlmıştır. Haricî Teşkilât-ı Mahsusa Çarlık’ta, İran’da, Hindistan’da eski görevine devam etmiştir. Dahilî Teşkilât-ı Mahsusa ise, yurt içinde emniyet ve asayişi sağlayacak, düşman işgali altına girecek Osmanlı topraklarında mahallî mukavemet hareketlerini yönetecek, gerilla savaşları verecekti. Dahilî Teşkilât-ı Mahsusa’nm muhtelif kolları vardı. Doğu Anadolu ve Irak kısmının örgütlenme hazırlıklarını Dr. Reşit Şahin Giray üzerine almıştı. Irak cephesinin esas örgütlenmesini ise, Süleyman Askerî Bey yapmıştır. Şair Mehmet Akif Ersoy da bu örgütte çalışmıştır.



    Konuyu yaymamak için biz burada yalnızca Dr. Reşit Şahin Giray çetesi üzerinde duracağız.

    * Dr. Reşit Şahin Giray

    Dr. Reşit aslen Kafkasyalıdır. Çerkezdir. İstanbul Tıbbiyesinde okurken, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. 1. hücrenin 4. no.lu üyesidir. Bu da (1:4) şeklinde ifade edilir. İlk rakam hücre numarasını, ikinci rakam da hücredeki sıra numarasını gösterir. Örgütte takma adı Şahin Giray’dır. İttihat ve Terakkî’nin gizli döneminde, yurt dışında çıkan gazete ve dergilerde Şahin Giray’a veya (1:4)’e hitaben bir sürü direktiflere rastlanır. Bu açık muhaberede Şahin Giray, falan rümuzlu ile ilişki kurun, falan rümuzlu ile ilişkiden sakının gibi direktiflere rastlanır. Buna göre, gizlilik döneminde Dr. Reşit’in esaslı faaliyetleri olması gerekir. Dr. Reşit’in gizli çalışmaları, II. Abdülhamid hafiyelerince tespit edilmiş ve Reşit Trablusgarb’a sürülmüştür. Trablusgarb’da, polis nezaretinde ilk serbest bırakılan Şahin Giray’dır. Bilahare bütün sürgünler serbest bırakılmışlardır. Sürgünlüler ihtisaslarına göre, nafakalarını sağlama yoluna gitmişlerdi. Reşit Şahin Giray da, Trablusgarb’da vilayet doktoru olmuştur. Orada sürgün bulunan Kürt Bedirhan Paşa’nın torunu ile evlenmiştir. Buna göre, Dr. Reşit’in çocukları baba tarafından Çerkez, ana tarafından Kürt’türler. İşin garip tarafı Cumhuriyet Türkiye’sinde bu çocuklar, Türk ırkçılığının temsilcileri arasında yer almışlardır.

    1908’de Meşrutiyet ilân edilince, Dr. Reşit Şahin Giray sürgünden dönmüştür. Sağlık hizmetleri ya da politik işlerde değil, idari kadroda yer almayı tercih etmiştir. Bir süre mülkiye kaymakamlığı yapmıştır.

    I. Dünya Savaşına rastlayan yıllarda, Irak ve Doğu Anadolu’nun iç güvenliğini sağlamak (Kürtlerin bu

    yoğun olduğu Kuzey Irak’ta, Ermenilerin ayaklanma bölgelerinde) görevi Dr. Reşit’e verilmişti. Dr. Reşit’in bu işi gerçekleştirebilmesi için ciddî bir vurucu güce ihtiyacı vardı. Dr. Reşit vurucu güç olarak Çerkezlerden bir seyyar jandarma ekibi düzenledi. Bu mutemet Çerkez jandarmaların sayısı yirmiyi geçmiyordu. Çerkez Harun, Çerkez Davut ve İstiklâl Savaşında adı çok geçen Çerkez Ethem ve onun maiyeti, Dr. Reşit’in kadrosunu teşkil ediyordu. Kendisi Kürt Bedirhan Paşa’nın damadı oluşu dolayısıyle Bedirhanîlerden, Millîlerden, Karakeçili aşiretlerinden bir Kürt milis teşkilâtı da kurmuştu . Seyyar jandarmaların emrine bu Kürt milislerini verdi. Seyyar Çerkez jandarmaların yürüttüğü Kürt milisleri, 1915’te Ermeni tehcirinde (göçetmeye zorlamak) görevler yapmışlardır.

    Dr. Reşit, ilk önce Irak’ta idari bir ünvanı olmadan Teşkilât-ı Mahsusa hesabına, hüviyetini gizleyerek çalışmış, daha sonra Diyarbakır’a vali olmuş, kendisine verilen Ermeni tehciri işini yürütmüştür. Dr. Reşit’in Irak’ta bulunduğu dönemde ve daha sonra Diyarbakır valiliği sırasında faili bulunamayan birçok cinayetler olmuştur. Bunların içinde en önemlileri Basra valisi Ferit’in, Müntefek mutasarrıfı Bedi Nuri’nin Lice kaymakamı babam Hüseyin Nesimî’nin, Beşiri kaymakam vekili Sabit’in, gazeteci İsmail Mestan’ın vb. öldürülmeleridir. Bu öldürülenlerin hemen hepsi sosyalist veya flantrop (iyiliksever) kişilerdi. Bu Çerkez seyyar jandarma ekibi ve milis Kürtler olan Bedir- hani, Millî, Karakeçili aşireti mensuplarıyla Ermeni tehcirinin gerçekleştirilmesi imkânsızdı. Çünkü bu kadro bir yağma ve talan kadrosudur. Bu yüzden bu kadro tehciri yapamamış, onu katliama dönüştürmüştür. Yağma ve talanı gerçekleştirmeye muhalefet edecek idari kadronun da tasfiyesi kaçınılmazdı. Bu itibarla bu kadro yukarıda adı geçen kişilerin de tasfiyesini zorunlü görmüştü. Basiret sahibi bir siyasî iktidar, Ermeni tehcirini gerçekleştirme için yukarıdaki kişileri öldürmek yerine, pekâlâ bunların görevlerini, Ermenilerin bulunmadığı yerlere gönderebilir, ya da mektupçuluk, içişleri bakanlığında özel kalemdeki hizmetlere aktarabilirdi.

    Şimdi yalnızca babamın öldürülüşünü hikâye edeyim.

    * Hüseyin Nesimî’nin Öldürülmesi

    Babamın öldürülmesinin Ermeni tehcirleriyle sıkı bir ilişkisi vardır. Bu itibarla, Ermeni tehciri konusunda birkaç söz söylemek gerekir. Ermeni tehcirinin, Ermeni bağımsızlığı ile, Ermeni seperatizmi (ayrılıkçılığı) ile sıkı bir bağlantısı vardır. Bu itibarla, Ermeni bağımsızlığı ve Ermeni ayrılıkçılığı konusuna da kısaca değinelim. Türkiye’de Ermeni bağımsızlık (ayrılıkçılık) hareketinin bir özelliği vardır. Çünkü Türkiyeli Ermeniler Gregoryen, Protestan, Katolik, Mehitar... olmak üzere çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Her mezhep mensubu, diğer mezhep mensubuna candan düşmandır. Bu nedenle bir Ermeni nasyonalizmi veya ırkçılığı, Ermeni bağımsızlığı ya da ayrılıkçılığı söz konusu değildir. Ermeniler mensup oldukları mezhebe göre, Batılı emperyalist ülkelerle ilişki halindedirler. Örneğin; Gregoryen Ermeniler Çarlık Rusya’sının, Protestanlar İngiltere’nin, Katolikler Fransızların, Mehitar Ermeniler de Avusturya-Macaristan’ın hayranıdırlar. I. Dünya Savaşının çıkması üzerine, Türkiye’nin karşıtı olan cephede (yani Çarlık Rusya’sı, İngiltere, Fransa doğrultusundaki) Ermeniler Osmanlı İmparatorluğuna cephe almışlar, buna karşılık Mehitar Ermeniler Osmanlı’dan yana olmuşlardır.

    Gerçekte Ermenilerin millî çıkarları, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması ve bir Ermeni devletinin kurulmasında değil, Osmanlı İmparatorluğunu bir sosyalist federe devlete dönüştürmede, daha açık bir deyimle insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir Osmanlı sosyal devletinde idi. Babam şûralara dayalı bir işlevsel devletten yana olduğu için bu konulara değinmemiştir. Ermeni konusunda babamın görüşü Sahib-i Zuhur kitabında yer alır. Buna göre babam, Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında, Kafkasya’da, Ermenilerin de dahil olacağı bir tampon devletin kurulmasını önermiştir. Türkiyeli Ermenilerin, Osmanlı şûralarında diğer Osmanlılar gibi hareket etmelerini öğütlemiştir. Ama Ermenilerin çoğu (Mehitaristler hariç) Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasında millî çıkar görüyorlardı. Ermenilerde de Çarlık Rusya’sının, İngiltere’nin, Fransa’nın desteğiyle Ermenilerin ayaklanması yoluyla bir bağımsız Ermenistan kurma eğilimi belirdi. Bir an için Ermenilerin bu isteklerinin gerçekleştiğini kabul etsek bile, kurulacak bir Ermenistan bağımsız bir bütün Ermenistan değil, bir kısmı Çarlık Rusya’sının, bir kısmı İngiltere’nin, bir kısmı Fransa’nın desteğinde en azından üçe bölünmüş bir Ermeni devleti olacaktı. Oysa Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğunun ilerici güçleriyle anlaşarak, insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir sosyal devlet kurmaları ve bunun içinde yer almaları, onların ulusal çıkarlarına daha uygundu.

    Gerek Ermeni ayaklanması ve gerekse Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasında, Ermeniler son çözümlemede İngiltere, Fransa, Rusya ile; Almanya, Avusturya, İtalya’nın dünya egemenliklerini kurması eyleminde birer unsurdurlar. Bu gerçeğin ne Osmanlı İttihatçıları ne de Ermeni Taşnakçıları farkına varmışlardır. İttihatçılar Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına, Taşnakçılar da Ermeni ulusunun yokedilmesine sebep olmuşlardır. Pek doğaldır ki, ne Osmanlı halkının hepsi İttihatçıların; ne de Ermeni ulusunun hepsi Taşnakçıların yanındaydı. Aslında hem Osmanlı halkının çoğu İttihatçıların karşısında hem de Ermeni ulusunun çoğu Taşnakçıların karşısındaydı. Ama bu gerçeği görmek ve uygulamak imkânsızdı. Osmanlı halkının çoğu İttihatçıların, Ermeni ulusunun çoğu Taşnakçıların kurbanı olmuşlardır. Mütareke yıllarında Damat Ferit Paşa Osmanlı halkının çoğunluğunun İttihatçıların karşısında olduğunu, İttihatçıların tasarruflarını tasvip etmediğini, bu itibarla İttihatçıların tasarruflarından Osmanlı halkının değil İttihatçıların mesul olduğunu, şayet bir cezalandırma gerekiyorsa, Osmanlıların değil İttihatçıların cezalandırılması gerektiğini Sevr anlaşması dolayısıyle öne sürmüştü. Damat Ferit, bu itibarla Osmanlı halkının cezalandırılması nın doğru olmadığını, Ermeni halkının çoğunluğunun Taşnakçıların karşısında olduğundan, onların da tehcir edilmesinin doğru olmadığını savunmuştu.

    Batılı devletler Damat Ferit’e Osmanlı halkını İttihat Terakkî’nin yaptıklarından dolayı değil, İttihat Terakkî’yi başlarında tutuklarından dolayı kınadıklarını söylemişlerdi.

    İttihat ve Terakki genel merkezinin, Ermeni tehciri adı altında bir katliama teşebbüsü anlamsızdı. Ayrıca İslâm şeriatına da uygun değildi. İslâm şeriatına göre, meşru devlete karşı bağlılıkta kusur edenlerin (yani nakz-ı ahd ve nakz-ı vefa halinde) bulunanların katli caizdir. Nitekim peygamber Muhammed de nakz-ı ahd ve nakz-ı vefa’da bulunan Yahudi Ben-i Kureyza kabilesini kılıçtan geçirmiş, ancak çocuklara ve masumlara dokunmamıştı.

    Osmanlı devleti şer’î esaslara göre kurulmuş ve şeriatın gereklerine uygun hareket etme zorunda olduğundan, nakz-ı ahd ve nakz-ı vefa’da bulunanların katledilmesi, diğerlerinin öldürülmemesi, tehcir edilmesi gerekirdi. Bu görüşü yukarıda öldürüldüğü bildirilen kişiler savunuyorlardı.

    İttihat ve Terakki genel merkezi de bu görüşte idi. İttihat ve Terakki genel merkezi, nakz-ı ahd ve nakz-ı vefa’da bulunanların öldürülmesini, masum Ermenilerin tehcirini de bir tedbir olarak düşünmüştü. Ancak Dr. Reşit’in ve tehciri yürüten diğerlerinin kurdukları Kürt milis teşkilâtı, yukarıda anlattığımız nedenlerle tehciri katliama dönüştürmüştü. İttihat ve Terakki genel merkezi de buna kısmen göz yummuştur. Göz yummadiği anlar da olmuştur. Örneğin, Çerkez Ahmet ve arkadaşları İstanbul’dan tehcir edilen Erzurum mebusu Topal Vartkes ile Prof. D. Kelekyan’ın dahil olduğu

    kafileyi İttihat ve Terakki genel merkezinin emri olmadan Bilecik çevresinde öldürmüşler ve kafileden pek az kişiyi Suriye’de Cemal Paşa’nın komutasındaki kampa teslim etmişlerdir. Bunun üzerine Cemal Paşa, Çerkez Ahmet ve arkadaşlarını orada kurşuna dizmiştir. Kısacası İttihat ve Terakki genel merkezinin kararı tehcirdir, Kürt milislerinin, Teşkilât ı Mahsusa’cıların yaptıkları ise katliamdır.

    II. Enternasyonal kongresine mütarekede bir tebliğ sunan Reşit Karaşemsi, Ermeni tehcirini Osmanlı devletiyle Ermeni ulusu arasında değil, doğudaki Kürt ve Ermeni hemşeriler arasındaki bir anlaşmazlık olarak nitelendirmişti. Talât Paşa da konuya bu açıdan yaklaşmıştı.

    Ermeni tehcirini Dr. Reşit’in seyyar Çerkez jandarma müfrezesiyle, Kürt milis kuvvetleri ve diğer tehcir müfrezeleri bir kişisel çıkar kaynağı yapmaya kalktılar.

    Yukarıda adı geçen öldürülenler, bu işe muhalefet ettiler. Bunlardan babamın Dr. Reşit’le ve seyyar Çerkez jandarma müfrezesiyle ve Kürt milis kuvvetleriyle arası açıldı. Dr. Reşit, Çerkez Harun’u müfrezesiyle Lice’ye yolladı. Gece vakti başta Çerkez Harun olmak üzere on beş silahlı çete mensubu evimizi bastılar. Başta Liceli Selim ve Mahfuz beyler (Atalay ailesi) ve daha birçok kişi silahlı olarak evimize geldiler. Çerkez Harun ve avanesi, evde melanetlerini icra edemeyeceklerini anladılar. Babamla bir süre görüştükten sonra Diyarbakır’a döndüler. Bunun üzerine Dr. Reşit, görüşmek üzere babamı Diyarbakır’a davet etti. Lice ile Hani arasında tuzak kurmuş olan Çerkez Harun’un çetesinin tecavüzüyle şehit edildi. Çete, babamı şehit ettiği yerde toprağa, gömdü. Dinsel bir tören yapılmadı. Nedeni de, cesetin Lice’ye getirilmesi halinde birtakım karışıklıklara yol açması ihtimali idi.

    Çerkez Harun müfrezesi yalnızca babamı değil, topyekûn hepimizi tasfiyede kararlıydılar. Annemin ve benim hayatımı güvenceye alan Atalay ailesini ve Remzi Akıncılar’ı (Kars defterdarı) rahmetle, minnetle ve şükranla anarım. Ali Emiri efendi (Osmanlı Vilâyat-ı Şarkiyesi) adlı kitabında, babamı ancak aşere-i mübeşşere (sağlıklarında cennete girecekleri kendilerine peygamber tarafından müjdelenen 10 kişi) için kullanılan tazim sözleriyle anar. Buna karşılık Ali Emirî efendinin ırkdaşı Musa Anter ise «Turbaigaymakam»ı küçümser.

    Babamın öldürülmesi olayında Dr. Reşit’in bir emri var mıdır? Yoksa bu olay onun bilgisi dışında mı olmuştur? Bu soruların cevabını Reşit’in «Müdafaaname»sinden öğrenebiliriz.

    İsmail Hami Danişmend, Mütareke yıllarında yayınladığı «Memleket» gazetesinde Dr. Reşit’in yazdığı «Müdafaaname»sini yayınlamıştır . Bu «Müdafaaname»sinde Dr. Reşit, babama karşı son derece hürmetkar olduğunu, vücudunun millete büyük faydalar bırakacağı nitelikte olduğunu, onun öldürülmesine emir vermesinin imkânsız olduğunu yazmıştır. Pek doğaldır ki, babamın bu adla anılan seyyar jandarma müfrezesince öldürüldüğü için Dr. Reşit’e karşı bir sempatim olamaz. Dr. Reşit üzerinde araştırmalar yaptım. Dr. Reşit’i sürgün bulunduğu Trablusgarb’daki sürgün arkadaşlarından ve diğer kişilerden, özellikle Trablusgarb valisi Giritli Celâl Bey’den soruşturdum. Rahmetli Cami Baykurt da, Celâl Bey de onun lehine şahadette bulunmuşlardır. Dr. Reşit’in iyiniyetli ama dar görüşlü biri olduğu kanısındayım.

    Çocukluk ve Gençlik Yıllarım

    Çocukluğum

    Babamın Kiğı kaymakamlığı döneminde Kiğı’da dünyaya gelmişim. Buna göre, doğum yılımın 1911, doğum yerimin de Kiğı olması gerekir. Oysa nüfus kaydına göre doğum yılı 1909, doğumyerim İstanbul’dur. Bunun nedeni, Halaskar Zabıtan hareketiyle devrilen İttihat ve Terakki Hükümeti yerine kurulan «Büyük Kabine» tarafından babamın görevinden uzaklaştırılması, İstanbul’a yerleşmesi ve nüfus kaydının İstanbul’da yaptırılmasıdır. Babam 1915 yılında öldürüldügüne göre, dört yaşımda yetim kaldım. Babamdan maddî bir servet kalmadı. Gerçi dedelerimden kalma Girit - Hanya’da üç konakta beşte bir hissem vardı. Ancak bunlar Yunanistan’da kaldıkları için, bizim bunlardan bir gelir sağlamamız söz konusu değildi. Bu suretle dört yaşlarımda sefaletin kucağına atılmıştım. Sefaletin, yokluğun ne demek olduğunu iliklerime kadar duymuştum. Okula sabah beş, akşam da beş km. yani on km. yaya yol giderek gelip gidiyordum. Ev kiraları çok yüksek olduğu için sur dışında şimdiki Sağmalcılar civarında oturuyorduk. Öğleleri de bir şey yemiyordum. Akşamları da genellikle Giritli olduğumuz için tarlalardan topladığımız otlan haşlayıp yiyorduk. Öğrenci arkadaşlarım yemekhanede öğle yemeklerini yerken okulun susuz havuzunda tek başıma oturur, kaderimi düşünürdüm. Bir gün okulun ambar memuru rahmetli Sabri bey, öğle yemeği zamanı havuzun kenarından geçti. Ben de ona gerekli hürmeti yaptım. Sabri bey beş altı adım uzaklaştıktan sonra, bana seslendi. «Gel oğlum,» dedi. Beni okul idarecilerinin lokantasına götürdü, karnımı doyurdu. Akşam eve geldiğimde karnım daha acıkmamıştı. Akşam yemeği yemedim. Durumu anacığıma anlattım. Bana sarıldı. O ağladı, ben ağladım. Bu durum ertesi gün de devam etti. Sabri bey, yine beni öğretmenler lokantasına götürdü. Sabri bey durumumu okul müdürü rahmetli Tevfik Kut’a açmış olacak ki, Sabri bey, bundan böyle öğle yemeklerimi okul idarecileri lokantasında yiyeceğimi söyledi ve ben okul idarecileri yemekhanesinde öğle yemeğini yemeye başladım. Sabri ve
  • Bazen o kadar dolu oluyoruz ki en yakınımızdaki arkadaşlarımıza bir şeyleri anlatmak ve onlarla bu duygularımızı paylaşmak istiyoruz. Bir de ne göresin aldığın cevap: -Çok da şaapma ya... En hassas duygularınız, en derin duygularınız bazen o kadar önemsiz görülüyor ki siz yine de içinizde o duyguları tutamadığınız için anlatmak istiyorsunuz. İstediğiniz tek şeyse dinlenmek ve anlaşılmak. Hacı Bektaş'ın bir keçiyi mağaraya götürüp de karşısına alıp anlatıp anlatıp keçinin sakalından tutarak başını indirip kaldırması misali. Bazen sadece anladığını hissettiren bir kişi olsun istersin Akıl vermesin, yol göstermesin sadece dinlesin ve anlasın. Eline telefonu alıp da anlat demesin. Çok da şaapmamak lazım demesin. İşi gücü bırakıp seninle ilgileniyorum mesajını versin.
  • Mesela şimdi sigara içmeye mi kalktın?