• 320 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    "Hem hiçbir şey zerrece değişmemiş hem de her şey ebediyen farklılaşmış gibiydi."

    Öncelikle kitap hakkında dolu bir içerik arayanlar vakit kaybetmeyebilir :)
    Emek sarf edip çok güzel incelemeler yazan arkadaşlar var, bu konuda yetkin hissetmediğim için pek yazmıyorum; ama kitabı okuduğumdaki hislerime dönüp bakmak istediğim anlar için, içerikle ilgili dolu bi incelemeden ziyade, çok kısaca ana hatlardan ve hislerimden bahsederek birkaç cümle çiziktirmek istedim bu defa. Aslında o kadar çok alıntı yaptım ki buna gerek olmayabilir de. Her neyse devam edelim.

    Hastalık, ölümün eşiğinden dönüş, yolculuk, yol arkadaşlığı, suçluluk vs. Adalet.
    Bazen varlığına inanılmayan, bazen başka bi dünyaya bırakılan adalet değil de baş kahramanımız Adalet, yer yer Hülya'sıyla çekişmeleri (herkesin Hülya'sıyla olduğu gibi) ile güldürüp aynı zamanda bu çekişmelerle iç sesini duyurup, yolculuktan yolculuğa atlıyor ve akabinde bizi de peşine takıyor. Sultanşehri, Yula, Sislikaya, Moran, otobüs, tren, uçak, nihayetinde sanırım kendine varıyor Adalet. Hafiflemek isteyip kendince anılarından çekip çıkardığı ilk günahının peşine düşüp sonunda neyi farketti peki? Derdinde mi yanlıştı?

    "Dokunmadan" okuduğum ilk eseri Nermin Yıldırım'ın. Hiç de azımsanmayacak sayıdaki sloganvari cümleleriyle çokça alıntı yaptırıyor bana. Beylik laflar desem daha doğru olabilir hatta. Klişe gibi değil de cuk oturan cinsinden olunca rahatsız etmedi hiç tabi.

    Sona yaklaştıkça da o kadar aynı hissedebildiğimi gördüm ki Adalet'le bazı bazı bazı...
    Şunu da söylemeden geçmek istemem, baştan sona kitabın havası o kadar değişti ki benim için, bu beni oldukça etkiledi; baştaki hislerimle sondaki hislerim ne kadar farklı olsa da iki ruh haline de girebilmek... Bipolar mıyım acaba? demeyeceğim tabi ki. Bir anda evet duygular tersine döndü belki ama; iki duyguya da girebilmem yazarın dili ustaca kullanmasından, üslubundan ve romanın kurgusundan kaynaklanmaktaydı elbette. Tabi içeriğin ilgimi çekmesinden söz etmeme gerek yok.

    Ne derece doğrudur bilmiyorum, Nermin Yıldırım romanlarını yazarken psikoloğa danıştığı oluyormuş, MUŞ. Kitabı bitirdiğimde oldukça rahatladığımı hissettim. Terapiden çıkmış gibi mi desem, nasıl ifade etsem? Bilmiyorum gerçi terapiden çıkınca böyle mi hissediliyor ama bu kitap benim için terapi gibi bi şey oldu. Sahi noldu? Neden bu kadar hisli bi okuma oldu? Zamanlama belki de benim için çok doğruydu. Tekrar okuyunca aynı şeyleri hissedecek miyim merak ediyorum.

    Kendime söz: Seneye aynı zamanda yeniden okuyacağım.

    Kitapta geçen bu şarkıyı da çok sevdim, paylaşmalı:
    https://youtu.be/cn8-o0sLJbc
  • 202 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    İşyerindeydim, nöbette, yalnızdım, öyle umdum en azından. Çayımı koydum, dikkatimi toplamaya çalıştım, yazarla baş başa kalayım diye. Oğuz Atay’ın öykü kitabını bu akşam bitiririm diye düşünmüştüm. Ya da bir ara aklıma öyle gelmiş sonra vazgeçmiş olabilirim. Emin değilim okuyorum sadece...

    Şimdi anladım, aslında bu kitapla başlamak lazımdı Atay’ı tanımaya. Böyle parça parça öykülerle alışmak iyi bir fikir olabilirdi. Öyle birden adı çok duyulmuş diye Tutunamayanlar'dan başlayınca doz aşımı oluyor bir çok okur için. En çok yarım bırakılanlar listesine girmenin bir nedeni olmalı. Beynin çalışmasına ya da çalışmamasına, ya da ara sıra çalışıp çalışmamasına bir ön hazırlık olurdu böylece. Yoksa karışıyor hepsi birbirine. Sorarlarsa okudum diye hava atmak yetmiyor ki! Birkaç kelime söyleyecek kadar anlamak lazım. Tam olarak anlayamayız da zaten, en azından hayata şuradan bakıyor, iddiaları, söylemek istedikleri bunlardır falan diyebilmek yani. Biraz da şöyle metafordan, kullandığı veya kullanmadığı cümle yapıları, eksik bıraktığı şeylerden bahsedebilsek, okumuş gibi görünebiliriz en azından. Hiç kimse başkasından fazla biliyor değil nasılsa, elime yüzüme bulaştırmadan biliyormuş gibi bahsedebilsem, suyun derinliğini görmeden kimse gelmez peşimden zaten, onlar da anlamamış gibi görünmek istemez, haklı derler belki…

    Kitabın adı “Korkuyu Beklerken”. İç dünyasını okurlarına gösterirken alışılmadık bir cesaret gösteren, noktalama işaretleri ve cümle yapılarındaki kalıpları elinin tersiyle iterken anlaşılmamayı bile göze alan bir yazarın korkularını okuyoruz. O halde sakin kafayla okuyarak anlamaya çalışayım istedim, en azından yazacak kadar. Arkadaşım gelip yanıma oturana, Oğuz Atay’ın kitabını görene kadar. Çok ilgiliydi yazara karşı, anlamış görünmek istiyordu, suyun ortalarına kadar onu getirip bırakabilirdim. Sevdiğim bir kişi olmasa yapabilirdim de. Ama Oğuz Atay kızar belki dedim. Canım insanlara yapmayın bunları, bize yaptılar, neler yazdırdılar demesin istedim. Biraz konuşmak iyi geliyor bazen, biraz ama, çok değil. Madem çayımızı içtik, okumaya devam etmek istiyorum. Bu da direk söylenmez ki, ara sıra telefona bakar gibi, bazen tavana kafamızı dikip bir noktayı inceler gibi yapsam veya koltuktaki oturuşumu değiştirsem ara sıra, çok fazla değil ama, fazla olursa saygısızlık olur çünkü. Sen de biraz anlayış göstersen iyi olmaz mı, kitabı anlamaya çalışacağım daha, anlamış gibi yapıp bir şeyler yazacağım. Bir çay daha içmek ister misin? Sonra mı, yine gel, beklerim mutlaka. Şimdilik yalnız bırak beni, çok fazla değil ama. Kendimle yalnız kaldığım zaman anlaşamıyorum. Daha zor oluyor hatta başkalarıyla anlaşmaktan, korkularım var benim başkalarınınkine fazla benzemeyen. Söylemiştim sanırım daha önce, tekrara düşmek istemem. Hatta düşmenin hiçbir türlüsü kimsenin başına gelsin istemem. Hiçbir şey yapmadan durarak saklanarak, konuşmayarak hallolmuyor hiçbir şey. Konuşarak da…

    Yalnızım şimdi, çok zaman olduğu gibi. Oğuz Atay’ın resmine bakarak okumaya başlıyorum. Bir kedi geldi camıma, bizim kedimiz diyemem. Bizim sık gördüğümüz kedi, veya bize en sık gelen kedi diyebiliriz. Her neyse, camın karşısından bana dik dik bakıyordu. Cam gibi gözleri vardı, bana bakarken kaçırmadı hiç onları, dik dik baktı hem de. İçeri giremezdi, korkmadım bu yüzden. Kulağının birini net bir hareketle oynattı, diğeri yerinden kıpırdamadı bile. Bunu nasıl yaptığını anlamadım, ama anlamadığım çok fazla belli olmasın diye okumaya devam ettim.

    İlk hikâyeyi bitirmiştim bu arada. Gogol’un paltosu gibi bir şeydi sanırım. “Beyaz mantolu adam”. Böyle hikâye adı mı olur Allah aşkına. Hem de kadın mantosu alıp giyer mi insan, kıyafet değil önemli olan, hikâyenin sonuna gelmiş adam. Bu son hayra alamet değil, konuşmuyor kimseyle, herkese dert olmuş onun susması. Susuyorsa bir bit yeniği olmalı bu işte. Anladım ne demek istediğini. Oğuz Atay okuruyuz biz çünkü. Sorarlarsa cevabımı bile hazırladım. “Çok beğeniyorum Oğuz Atay’ı, varoluş sancısını iç monologlarla o kadar güzel yansıtıyor ki,” evet evet böyle derim zor durumda kalırsam. Zor durum, hep durduğum durum aslında, bir şey söylemek zorunda kalırsam yani, anlatırım elbette. O kadar kitabını okuduk sonuçta…

    Bir başka hikâyemiz “Unutulan,” tavan arasında. Hikâye ama masal değil, fark var arada. Gönderilmemiş, yazılmış oysa. Albümlerin içinde kalan, çekilmeyen resimlerin, yarım kalanlar arasında unutulan, unutulmayan belki de. Bizimle beraber orada kalan. Beş Katlı Evin Altıncı Katı gibi bizimle gelen peşimizden. Bir replik vardır bu kitabın oyununda hiç aklımdan çıkmayan:
    - Neden sürekli beni takip ediyorsun?
    - Hayır, ben takip etmiyorum, sen beni her yere yanında götürüyorsun.
    İşte bunu da sıkıştırdık araya, söylemesem olmazdı, laf olsun diye değil anlattıklarımız…
    Unutan unuttuğunu sanıyor, unutulanın haberi olmadan unutulmuyor işte. Yanınızda götürüyorsunuz her yere, haberiniz bile yok. Madem ki yok, çıkmayın tavan arasına, benden söylemesi…

    Bir sonraki öykü, kitabın adıydı, tekrar bahsetmeyelim şimdi ondan, kedi geldi tekrar cama, kulağını tek oynatma söylemiştim, çay içmem lazımdı zaten, yarım kaldı bardağım, hep aynı bardakla içiyorum, bu kadar istikrarlıyım yani, hep aynı yerde oturuyorum, zaten hep oturuyorum. Hava soğuk, hasta olmasak bari.

    Nerede kalmıştık, kedi gelmişti, yok burayı geçmiştik. “Mektup” hikâyesindeydik. Yazıldığına göre bir yere varmak istiyor demek ki. O kadar uzun bir mektuptu ki, bir ara hiç bitmeyecek sandım. Daha uzun yazmak isterdim diyor hem de, yazmamış yine de, bu kadar uzun ne anlatılabilir mektupla? Bir hayat hikayesi mektuba sığar mı, sığmış işte! Aslında ne anlatmak istediğinden çok emin değil gibi geldi bana. Yani hepimizin, her zaman yaşadığımız gibi. Belki onu anlatmak istemiş olabilir. Tamam, ben de öyle derim o zaman: “Hiçbir şey anlatmamak suretiyle ne kadar çok şey anlatıyor,” derim. Evet iyi oldu bu, karışık olunca daha iyi oluyor, anlaşılmasa bile belli olmuyor çünkü…

    Geçtik mi bir sonraki hikâyeye, "Ne evet ne hayır," biraz geçtik, biraz geçmedik. Ciddi ciddi okuyoruz şurada, yani ne kadar ciddi olunabilirse o kadar! Yazarımız bu defada bir gazetede gönül doktoru oluyor. Doktor dediysek, sık karşılaşılan sorulara sıradan cevap verilmesi istenir ya hani, öyle yani. Yok yine değil, Oğuz Atay'ca bir bakış göreceğiz bu kimsenin önemsemediği doktorluğa. Yazar insanı nasıl önemsiyorsa öyle anlatıyor bu hikayeyi de. Yazanın ne kadar çelişkileri varsa gözümüze sokar gibi seriyor orta yere. En azından mektuba yaptığı müdahalelerle kendine benzetiyor, çelişkileriyle, eksik bıraktığı veya abarttığı yönleriyle kendi kendine yazdığı mektup haline getiriyor onu. Artık bu Oğuz Atay mektubu olmuş diyoruz.

    Sonra bir "Tahta at" bekler bizi Truva'dan kalan. Bir geri çekilme taktiğinin tarihe mal olmuş örneği gibi durur yurdumda. Onun için kurulan bir dernek de yurdumun özelliklerini taşır, Atay ironisiyle tanışmak için güzel bir örnektir bu hikaye. Tutunamayanlara götürebilecek kadar iddialıdır hatta. Gülmek, ağlamak veya hiç bir şey yapmamak arasında bırakır sizi. Gerisi ruh halinize kalmış. Hayata anlam katmak için bir dilekçe verilmesi gerekiyorsa, o da verilmiş ve zarf kapatılmıştır çünkü.
    #60789763

    Kitapta bu kadar mektuptan bahsedilmişken sonuncusunun babaya gönderilmesi, hem de ölümünden iki yıl sonra olunca, ciddileşecek demek ki, şimdi inişe geçebiliriz. Lütfen kemerlerinizi kontrol ediniz. Ciddiyet demişken, konunun hassasiyetinden ötürü söylüyoruz bunu elbette, yoksa ölüm ve mezarlıktan bahsederken bile ironi hakim hikâyeye, en azından kimin yazdığını anlamış oluyoruz. Oğuz Atay kafası veya Oğuz Atay gibi bakmaktan bahsediyoruz. "Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz," derken neyi kastetmişse, bu hikayede görebiliriz, boş ve süslü bir ifade olmadığını…

    Demiryolu hikayecileriyle bitiriyoruz kitabı. Buradaki karakterlerin hikaye yazma serüvenleri de bu sürecin ne kadar zor olduğunu yansıtır bize. Okuruyla dertleşir gibidir. İstasyonda satamadığı hikayelerine okurların sahip çıkmasını ister. Anlaşılmasının zor olacağını ve çıktığı yolun güç olduğunu bilir. Şöyle seslenir okurlarına:
    "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

    Okuyucu nerede? Kimi kitabın ortalarında bitirmeyle yarım bırakma arasında, bir çoğunun da gönlünde artık. Çünkü bir sonraki kitabını yarım bırakmazsanız iflah olmaz bir Atay okuru oldunuz demektir. Belki, "Oğuzcuğum, Ataycığım," bile dersiniz. Derneğimize hoşgeldiniz…
  • 163 syf.
    ·45 günde·Beğendi·10/10·
    Evet... Yaklaşık üç ay önce bitirdiğim, ama nedense inceleme yapmayı bugüne kadar ertelediğim Kürk Mantolu Madonna...

    Aslında ne desem bilemiyorum. Kitap gayet akıcı, ustaca kurgulanmış ve heyecan verici olsa da utanarak söylüyorum ki kitabı 45 gün gibi bir sürede bitirdim.

    İncelememe gelirsek: 3 ay boyunca kitabı sindirdikten ve üzerine biraz düşündükten sonra gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki harika bir kitaptı. Uzun bir süre yabancı yazarların kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı okurken sanki uzunca bir süre bambaşka yerleri dolaşmış, farklı kültürler arasında kaybolmuşum da en sonunda özüme dönmüş, şöyle derince bir memleket havası almış gibi oldum sanki. Yazarın güzel üslubunun, güzel tespitlerinin yanı sıra betimlemeleri, okuyucuya çok iyi hissettirdiği duygular bana beklentimden fazlasını sundu. Önyargının ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha vurdu suratıma; acımasız, bencil insanlara duyduğum nefreti ikiye katladı; kaç kez kaşlarımı çattırdı birkaç cümle; kaç kez güldürdü yüzümü; kaç burktu yüreğimi... Kitap bitince de; yüzümdeki buruk gülümsemeyle, belki de bir üzüntüyle kalakaldım...

    Demem o ki, bu kitabı okuyun, okutun... Ama öyle yanına bir Türk kahvesi koyup da fotoğrafını çekeyim de sosyal medyada paylaşayım diye okuyacaksanız uzak durun Madonna'mdan. Bu kitap öyle boş amellere alet edilecek boş bir kitap değil çünkü...

    Kürk Mantolu Madonna Sabahattin Ali
  • Halka haber ver. Yarın meydanda kazan kuracak ve herkese çorba dağıtacağım. Toplansınlar, gelsinler. 

    Bunu duyan halk, ertesi gün büyük bir heyecan ve sevinç içinde, söylenen yere akın etmiş. Kiminin elinde tas, kiminde tencere, kiminde kova… Herkes, daha fazla çorba almak sevdâsıyla, toplanmış meydana. Gelenler, kazanın önünde sıraya girmişler. Pek muazzam, uzunca bir kuyruk oluşmuş ki görmeye değer.

    Bekleyenlerin kimi yanındakiyle havadan sudan konuşmaya, kimi ise kendi tenceresiyle bir başkasınınki arasında büyüklük kıyaslamaya durmuş. Halk, sırada beklemeyi pek sevmez. İşte bunun için, sıkılmayalım diye herkes, kendince bir meşgale bulmuş. Durum böyle olunca, koca kuyruktan bir uğultulu ses duyulmuş. 

    Herkes duyar da hiç, Mecnun duymaz mı? Konu Leyla’nın daveti olduğunda, şüphesiz o da duymuş. Tellâlın sesi ulaştığı vakit, yüzünde bir tebessümle, demiş ki kendi kendine:

    - Ah benim Leylam! Canım! Güzelim! Görüyor musun bak, yine cömertliğini göstermiş, ikram edecekmiş. Elbet halka verirken, benden de esirgemez. Alayım da şu küçük kâseyi, Leylamın elleriyle dağıtacağı çorbadan nasipleneyim.

    Gele gele o da gelmiş meydana, kuyruğun sonuna ilişmiş. Deyin hele, hiç Mecnunun bekleyişi halkınkine benzer mi? Tabii ki benzememiş. Halktan kimileri “bu sıra da ilerlemedi gitti!” diye sızlanmaya başlamışken Mecnun, kalbinde bambaşka bir titreyişle mahcup; ama ümitli, mahzun; ama mütebessim, sızlanmadan beklemiş. Onu gören bazıları, elindeki kâsenin küçüklüğüyle alay etmiş. “Ne enayi adamsın be, bedava çorbaya geliyorsun, şu elindeki küçücük kâseye bak. Aklın olsa, bizim gibi yapar, evindeki en büyük kaplarla gelirdin ya, akıl sende ne gezer!” demiş. 
    Bazıları ise “yahu dik dursana, ne o öyle sümsük sümsük!” diyerek küçümsemiş. 

    Diyeceksiniz ki “ne de sabırlı bu Mecnun. Onca laf işitiyor da, ses etmiyor.” Yok be yahu, vermesine verir cevabını ya, Mecnun, o söylenenlerin bir kelimesini bile duymamış. Deyin ki nasıl duyacak sesleri? Dolu dolu ve yerdeymiş gözleri… Ne zaman çağırsa Leyla, böyle olur, halk da onun bu vaziyetiyle kafa bulurmuş. 

    Bu arada, sırası gelen çorbasını almış. Leyla, her gelen için ayrı, pek büyük bir şefkatle ve mütebessim, büyücek kepçesini, kocaman kazana daldırmış. Halk, tasını tenceresini doldurmanın sevinciyle kenara çekildikçe, sıra Mecnuna yaklaşıyormuş. E herşeyin sonu var. O koca kuyruk da böylece küçülmüş, küçülmüş, sonunda kala kala bir Mecnun kalmış.

    Hani kalbi, avcısına yakalanmış bir ceylan gibi çarpıyordu ya Mecnunun. Hani bekleyişi diğerlerininkine hiç benzemiyordu ya… O, işte bu hâlin etkisiyle başı eğik, gözleri yerde, anlamış ki sıra onda, heyecandan titreyerek, elindeki küçük kâseyi, Leylâsına uzatmış. Herkese sevgiyle ikram eden Leyla, Mecnunu karşısında bu vaziyette görünce, birden kaşlarını çatmış. Ah öyle bir celâlle bakmış ki görenler şaşmış. Mecnun yere baka, millet şaşadursun; Leyla, o herkese çorba ikram ettiği kepçeyi kaldırmış, Mecnunun kafasına indirmiş! Ama ne indiriş!! 

    Mecnun, hiç beklemediği bu davranışın ardından, âni bir hareketle yerden almış gözlerini, Leylanın gözlerinin en derinine bırakmış. Uzun uzun bakmış, bakmış… O bakarken, başından aşağı çok kan akmış. Aldırmamış Mecnun buna, yine, bir daha, bir daha bakmış. O kadar ki ikisinin bakışları sanki birbirinde yok oldu sanırsınız. Sanki öylece dondu da kaldılar zannedersiniz. Epeyce sonra Mecnun, sanki o gözlerde bir müjde okumuşçasına gülümsemiş. “Leylam! Yine Leylam!” demiş, sürûr içinde kenara çekilmiş.

    Bunu gören halk, galeyana gelmiş. İnsanlar; “sen” demişler, “sen gerçekten de delinin tekisin. Adını mecnun koymakla pek de isabet etmişiz. Vallahi senden adam olmaz. Yahu kafana kepçeyi indirdi, başını yardı, kanını döktü, sen hala “Leylam Leylam” diye sayıklayıp duruyorsun. Ne biçimsin ki, bir lokmacık onurun da yok. Seni gören, ikramlandı sanır! Oysa Leyla, senden çorbasını esirgemekle kalmamış, bir de sana zulmetmiştir. Bu Leyla böyle zalimlik etmişken, senin şu haline de bak! Evet evet, sen resmen zır delisin! Zaten öyle olmasan, daha “Leyla” der misin?! Bak sana neler etti!...”

    Anlayacağınız halk, Mecnun’a kızacağım derken, Leyla’yı kötülemeye durmuş. Âh ah! Gaflete bakın ki, Leyla’yı Mecnun’a yeriyorlar. Nankörlüğe bakın ki, iki dakika once elinden çorba alıp sevinikleri kimseyi, zahirine aldandıkları bir hadise yüzünden hemen yerin dibine sokuyorlar. Biliyorum, çok kızdınız. “Bu ne biçim insanlık, hiç insan elinden nimetlendiği kimse hakkında böyle konuşur mu?” dediniz.

    İşte zaten Mecnun da, buna dayanamamış. Hiçbir şeye değil, halkın Leyla hakkında ileri geri konuşmasına kızmış. İki elini beline öyle bir koymuş ki… kaşlarını Leylâsı gibi öyle bir çatmış ki… O sümsük (!) adam gitmiş, yerine heybetli mi heybetli bambaşka biri gelmiş de, dönüp halka demiş ki:

    - “Bana bakın bana! Oncanız arasında, seçti de benim başımı yardı, onu çekemediniz değil mi!? Kıskanmayın a dostlar, Leylam belki bir gün lutfeder, sizin de başınızı yarar!”

    Böylece susmuş tüm sesler. Ne diyeceğini bilmez halde kalakalmışken halk, “Leylam!” diye diye, uzaklaşmış Mecnun meydandan… Hikâye de burada bitmiş. Hikâye bitince şerhi başlar. O halde şimdi, şerhedelim de anlayalım, meselenin aslı neymiş:

    Efendim; Mecnun, Leyla’nın gözlerine bakınca, orada birşey okudu. Leyla, anlamaya sadece Mecnun’un güç yetirebileceği bir dille, içli içli sitem etti. Bu sitem, sadece gözlerin derininde gizliydi ki, o saklı yere yalnızca Mecnun’un bakışı ulaşabildi. Zira Mecnun aşkla baktı. Leyla, yalnızca aşığına açtığı o mahremde, sessizce şöyle haykırdı:

    - A benim Mecnunum! Bilmez misin ki ben de sana mecnunum… Bu halkı meydana, sırf seni görebilmek için döktüğümü; bunca zahmete, sırf seninle bakışabilmek için katlandığımı bilmez misin? Aramızdaki aşk ortaya dökülmesin, insanlar ileri geri konuşup fitne fesat çıkarmasın, sırrımız açığa çıkmasın diye böyle yaparım. Benim derdim sadece seni görmek, gözlerine dalmakken, şu senin ettiğine bir bak! Halk gibi çorbanın derdine mi düştün ki, nazarını yere, kâseni bana revâ gördün! Sen ki benden bakışlarını esirgersin, işte o vakit, kepçeyi de kafana böyle yersin! Şimdi, o güzel başından kanlar süzülürken, iyi bil ki içim yanıyor. Lakin benden beni değil, çorbayı talep ettiğin anların yarası içimde, bil ki hâlâ kanıyor. O halde şimdi, gözlerime daha uzun bak ki hem sancım, hem hasretim dinsin…

    İşte Mecnun, Leyla’nın bakışında bu cilveyi seyredince, başının acısını unutup tebessüm etti. Halk, hakikati anlama istidadına sahip bulunmadığından, Leyla’ya bile “zâlim” demekte bir beis görmedi. Oysa az once, kötüledikleri Leyla’nın önünde çorba için bekleşen de onlardı. Ne yazık ki halkın sevgisi ve yakınlığı, çıkarını elde edene kadardır.

    Şimdi belki diyeceksiniz ki, “Leyla’nın yaptığı da iş midir? Ne diye herkesin içinde Mecnun’u rezil etmiştir?” El cevap: Vuran da memnun, vurulan da... E o zaman size ne canım? Leyla dilerse halk içinde, dilerse tenhâda vurur. Onun işine karışılmaz. O, dilerse bizzat; dilerse kepçesiyle kanatır. Dilerse elleriyle, dilerse bakışıyla okşar durur. Mecnun ki has mecnundur, Leyla ile arasına kimseleri almaz. Leyla varken başkasını var saymaz. Leyla’nın olduğu yerde, Mecnunun kendisi bile kalmaz ki, halk kalsa… O halde Mecnun, rezil de olmaz. Bize düşen, “niye öyle etti, niye böyle yaptı” diyerek Leyla’yı sorgulamak değil, gözlerimizi gözlerine dikip, yaptığındaki cilveyi ve hikmeti okumaya çalışmaktır. İşte bu gayret içinde olana; Mecnun gibi hayırda da, şerde de sevdâ okuyana “kul” derler. Zira ancak böyleleri, O’ndan her gelene râzıdır.

    Leyla’nın yaptıklarını sorgulama da, ne ederse etsin, yine de git, ona sarılmaya bak. Zira mecnunsan, Leyla’nın koynuna sokulmaktan büyük ne kârın ne de neşen kalmıştır. 

    “Aman uğraşamam öyle, mecnunluk benim neyime, ben halkım yahu!” diyorsan, zaten o vakit, hiç yorma başını bunlara. Git, ısıt da çorbanı ye; ama tavsiye ederim, önce bir tövbe namazı kıl ki ettiğin nankörlüklerin affedilmesine dair ümidin olsun.

    Hani âdettendir. Bir masalı, bir hikayeyi anlatıp bitirince, “gökten üç elma düştü” derler. Şimdi biz de yazıyı o havada sonlandıralım; fakat bunu yaparken farklı birkaç cümle kuralım:

    Gökten üç kepçe düşmüş: Biri yazanın, biri okuyanın, biri dinleyenlerin başına. Bakalım kaç “has kişi” kan ağlarken tebesssümle “Leylâm!” demeye âşinâ…
  • 280 syf.
    ·10/10
    Bu kitabı okuduktan sonra oluşan duygu ve düşüncelerimi tam olarak nasıl ifade edeceğimden pek emin değilim.

    İnsan yaşamı kimseye kusursuz bir hayat sunmuyor, kimileri harika bir çocukluk geçirip yaralarını kan bağı olmayan insanlardan alıyor, kimi çocukluğundan itibaren yaralarını en yakın bildiklerinden alıyor. Kimi bu yaraları kendi içlerinde gerçekten büyük bir başarı ile sarıp sarmalıyor ve yoluna başı dik devam ediyor, kimileri de yaralarını saklayıp unuttuğunu düşünerek devam ediyor.

    Yaraları sarmadan, yoluna devam etmeye çalışanlar ufacık bir tetikleme ile darmadağın olabiliyor. Kendi içinde çatışıyor, geçmişi ile çatışıyor, etrafındakiler ile çatışıyor, içindeki öfkenin, nefretin, şimdiki ve gelecekteki davranışlarının o sakladığı yaralardan olduğunun farkına bile varmıyor. Farkına varsa bile inanmıyor... Kendini ikna edemiyor..

    Kitapta '' Bir insanın çocukluğu, anavatanıdır. '' diye çok anlamlı bir söz var. Hatta çok çok daha fazlası var.. Yaşam akıp giderken, çocuklara, -anneleri-babaları olduğunuz çocuklara- aslında sizin zihninize çok basit gelen bir iki cümle kurarak o çocuğa farklı görevler ya da sorumluluklar yüklediğinizi, ya da fiziksel ya da sözel şiddetin (çocuğun kendisine ya da annesine-kardeşine-babasına karşı) var olduğu ortamlarda yaşattığınız korkuları, panikleri, gözyaşlarını, kırgınlıklarını nasıl çözebileceğini, bunları nasıl toparlayıp düzene koyacağını öğretemezsiniz. Ne kadar etkilendiğini anlayamazsınız. Çocukların tek sorumluluğu mutlu olmaktır öyle değil mi? Bu denli ağır yükleri taşıyamadıkları için hayatlarının sonraki kısımlarında sorun yaşamaları onların suçu sayılmaz değil mi?
    Yine kitapta ; 124. Sayfada yazarımız der ki; '' Hangi çocuk kendi evinde rahat ve huzurlu olmak istemez ki! ''

    EMDR yöntemi konusunda yardım almak istediğimden öncelik olarak okuyabileceğim bir kitap var mı diye araştırmaya başladım. EMDR ile alakalı ham bilgi dışında üç farklı danışanın öyküsü-yaşadıkları- yardım aldıkları danışman tarafından kitapta yer alıyor. Gerçekten yaşanan her terapiyi ve geçmiş hikayeleri çok güzel bir şekilde aktarmış Mehtap Güngör...

    Kitapta sizi rahatsız edecek ne yazım hatası, ne gereksiz uzatmalar, ne gereksiz detaylar hiçbiri yok..

    Aslında bu kitabı okumaya karar verdiğimde danışman tarafından bakmaya, EMDR ' ye odaklanmaya , tedaviyi anlamama yardım edecek herhangi bir bilgiye ya da anlatıma odaklanacağımı düşünerek başladım. Ama şuan baktığımda kitapta yer alan üç farklı danışanın hikayesi beni gerçekten çok çok fazla etkiledi. Zaten zihnen karmaşık olduğum bir dönemde, yardım aradığım bir dönemde okumuş olmamın etkisi çok fazla tabiki.. O kadar çok ağladım, o kadar çok cümlenin altını çizdim ki.. hissettiğim ama dile getiremediğim, kelimelere dökemediğim duygularımın ve düşüncelerimin karşıma bir kitapta çıkması daha da derinden etkiledi beni. Çok içerledim..

    Açıkcası EMDR ' nin varlığını ya da etkilerini tam olarak idrak edebildiğimi veya mantığını kavradığımı söyleyemem, benim için bu konu hala merak edilenler arasında.. Koltuğa oturma sırası bana gelince birebir öğreneceğim sonuçta :)) Ama dediğim gibi, kitapta anlatılan hikayeler bana çok dokundu, çok etkiledi, söylemek istediklerim ama cümlelere dökemediklerimi gördüm, bolca ağladım, hem kendime hem bu yaşananları kitaba dökmeye cesaret gösterenlere...
  • VÜCUD: “Varlık.” “Var olmak.” “Bulunmak.”

    VACİB: “Varlığı zatından olup, yokluğu muhal olan.”

    MÜMKİN: “Var olması da, yok olması da eşit olan. İkisi de imkân dairesinde bulunan.”

    MÜMTENİ: “Varlığı muhal olan.” “Var olması mümkün olmayan.”

    Etrafımız farklı mahiyette nice varlıklarla sarılı. Bunlar temel olarak üç gruba ayrılıyorlar, ama her birinin de sonsuz mertebeleri var.

    Dünya üzerinde bir milyondan fazla hayvan ve bir o kadar da bitki türü hayat sürüyor. Cansızlar âlemi uçsuz bucaksız. Bütün bu varlıklar, İlâhî isim ve sıfatlara tecelligâh olma itibariyle değişik isimlerle yad edilirler:

    Halik ismi nazarında mahlûk adını alırlar. Rezzak ismi noktasında merzuk olurlar. Kadim ismine göre hepsi hâdis, Baki ismine göre “fâni”dirler. Musavvir ismine göre her biri birer şekil, Müzeyyin ismine göre birer süs, birer ziynettirler. Muhyi ismine göre, canlı olurlar. Mümit isminin tecellisiyle hayatını kaybedenlere ölü denilir.

    Allah’ın varlığının vacip olması noktasında, mahlûkatın ismi mümkinat olur.

    “Mümkin”, var olması da yoklukta kalması da imkân dairesinde olan demektir. “İmkân” için Nur Külliyatı'nda şu açıklama getirilir:

    “İmkân, müsavi-üt tarafeyn”dir. Yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücud ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur.” (Şualar)

    “Vücub”, “imkân” ve “imtina” birer vücut mertebesidir. Bu mertebelere sahip olanlar ise “vacip” “mümkin” ve “mümteni”dirler.

    Elimize aldığımız bir kitapta iki ayrı mahiyeti birlikte seyrederiz. Bunlardan birisini göz görür, diğerini ise akıl. Gözün gördüğü, kitabın sayfaları ve ondaki yazılardır. Akıl ise o yazıların bir ilimden aktığını bilir. Kitabı yazan ayrı bir mahiyetin var olduğuna ve kitaptaki bütün bilgilerin ondan geldiğine hükmeder. Bununla birlikte, o mahiyetin kitapla hiçbir ilgisi bulunmadığını, hiçbir harfe, kelimeye yahut cümleye benzemeyeceğini ve bunlar ölçü alınarak o mahiyetin bilinemeyeceğini idrak eder. Ve der ki: Bu kitabın bir yazarı vardır ve o zat yazı cinsinden değildir. Bu kitap onun ilmini bize tanıtır, tarif eder, ama mahiyeti hakkında hiçbir şey söylemez.

    Şu varlık âlemine, “kâinat kitabı” denilmesinden hareket ederek, vücut mertebeleri hakkında bir şeyler söylemeye çalışalım:

    Bu kitabın bütün harfleri, kelimeleri, cümleleri ve nihayet kitabın tamamı, varlık itibariyle, “mümkin” sınıfına girerler. “İmkân, müsavi-üt tarafeyn”dir, denilmişti. Yani, imkânın iki tarafı birbirine eşittir, müsavidir. Bu taraflardan birisi yokluk diğeri ise varlık. İnsan, eline kalemi aldığında, bir kelimeyi yazmaya da karar verebilir, yazmamaya da. O halde, bir kelime yazılmışsa bunun mânâsı şudur:

    Yazar, o kelimenin var olmasını yoklukta kalmasına tercih etmiştir. Yazılmayan bir kelime için bunun aksi söz konusu.

    Dün bizler yoktuk; bu dünya sayfasında başka insanlar yazılmışlardı. Bugün ise varız. Demek oluyor ki, bizim yokluğumuz varlığımıza müsavi; her ikisi de mümkün. Dün öyleydi, bugün ise böyle. Şimdi var olduğumuza göre, varlığımız yokluğumuza tercih edilmiş demektir.

    Şu varlık âleminde, her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Öyleyse, onu yaratan zatın, ezelî ve ebedî olması vaciptir; aksi düşünülemez. Zira, “evveli olmak” ve “sonu bulunmak” mahlûkun sıfatlarındandır. Bir mahlûkun bir başka mahlûku yarattığını iddia etmek ise, kitap misalimizde, bir kelimenin bir başka kelimeyi yazdığını söylemek gibidir.

    Kelime, yazılmadan önce kâtibin ilmindedir ve onun irade etmesiyle kâğıda dökülmüştür. Bir kelimenin bir başka kelimeyi yazabilmesi için, onun mahiyetini önceden bilmesi gerekir. Tâ ki, onu bu ilme göre, harflere döksün ve öylece ifade etsin.

    Bizi şu kâinat kitabında ve dünya sayfasında yazan Zat, biz daha dünya yüzünde yokken ezelî ilmiyle bizi biliyordu. Sonra bizi var etmeyi irade etti; yokluktan kurtarıp, kudretiyle, varlığa kavuşturdu.

    Kısacası, mümkinat dediğimiz bu mahlûkat âlemini ancak varlığı vacip olan bir zat yaratmıştır ve yaratabilir. İşte bu hakikat, Vacib-ül Vücud ile ifade edilir; yani, olması vacip, olmaması mümteni olan bir varlığın sahibi.

    “Şu kâinatın Sani’-i Zülcelali, Vâcib-ül Vücud’dur. Yani: Onun vücudu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümteni’dir, zevali muhaldir.” (Mektûbat)

    Nur Külliyatı'ndan naklettiğimiz bu ifadede Vacib-ül Vücud’un sıfatlarından bazıları nazara verilir. Bu yapılırken, mümkin varlıkların da özelliklerine kapılar açılır.

    Vacibin sıfatlarından birisi: “Zatî olmak”. Yani bir başkasının var etmesiyle var olmayıp, varlığı kendi zatından olmak. Mümkin sınıfına giren bütün mahlûkatın ise, varlıkları kendi zatlarından değildir.

    Vacip olan, ezelî ve ebedîdir. Mümkin, ise sonradan yaratılmıştır ve varlığının bir sonu vardır. Vacibin yokluğu, yani olmaması muhaldir. Mümkinin ise varlığı gibi yokluğu da mümkündür.

    Vacip, mutlak ve nihayetsiz bir kemale sahiptir; mümkin ise önceleri bir kemal noktasına doğru durmadan ilerler, o noktaya vardıktan sonra zevale meyleder. Cümlenin devamında, “Allah’ın vacip olan varlığına nispeten diğer varlıkların ancak zayıf bir gölge hükmünde kaldıklarına” dikkat çekilir.

    Yine Nur Külliyatı'ndan “Şualar”da, vacip için, “vücut mertebelerinin en kuvvetlisi”, “maddiyattan münezzeh”, “bütün mahiyetlere mübayin” denilir.

    Son ifade üzerinde biraz durmak isterim. Vacibin mahiyeti, bütün mahiyetlere mübayindir, yani zıttır. Bu tespit, gerçekten çok önemli. Yine kitap misalimize dönelim:

    Katibin mahiyeti, kitaptaki bütün kelime ve cümlelerin mahiyetine zıttır. Çünkü onların mahiyetleri kelime olmak, cümle olmak, yazı olmaktır. Kâtibin mahiyeti ise bunlara tamamen zıt.

    “Cenab-ı Hakk, hiçbir mahlûkuna benzemez” demekle bir hakikati ifade etmiş oluruz. Ama “mübayin” kelimesi “benzemez” kelimesinden daha başka mânâlara kapı açar.

    Görüp işittiğimiz, koklayıp tattığımız ve nihayet düşünüp hayal ettiğimiz her şey mahlûktur; Allah ise Halik. Bütün bunlar mümkindir; Allah ise vacip. Bunların tamamı hâdis ve fânidirler; Allah ise ezelî ve ebedî.

    Bu üç misâlimizde de, benzemezlikten öte, mübayin olmak söz konusudur. Bütün bunlar, mahiyet hakkındadır. Zatı itibariyle Allah’ın ortağı ve benzeri olmadığı gibi zıddı da yoktur.

    Bazı kimseler, hem kendilerinin hem de muhatap oldukları her şeyin “mümkin” olduğunu çok iyi bildikleri halde, bunları ölçü tutarak Vacib-ül Vücudu hakkıyla bilme vehmine kapılırlar.

    Mümkinler âlemi seyir ve tefekkür edilerek, onları yokluktan varlığa çıkaran vacip bir zatın varlığı bilinebilir; sıfatlarının mevcudiyeti anlaşılabilir. Ama bunlar ölçü tutularak Allah’ın zatının ve sıfatlarının mahiyetleri idrak olunamaz.

    Yine Nur Külliyatı'nda Cenab-ı Hakk’ın kutsî mahiyetinin hiçbir varlığın mahiyetine benzemeyeceği ifade edilirken, “ne zatında, ne sıfatında, ne ef’alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz” buyrulur.

    Allah’ın zatı vacip olduğu için mümkin olan zatlara benzemez. Sıfatları da vacib sıfatlarıdır, onlar da mümkinin sıfatlarına benzemezler. Vaktiyle, bu mânâyı bir derece açıklama niyetiyle, şunları kaleme almıştım:

    “Bir insanın resmini çizmek isteseniz, her halde önce kafatasından başlayarak bütün bedenin genel bir profilini ortaya koyarsınız. Sonra kaşları, gözleri, ağzı yerleştirirsiniz.

    Ama, Allah bir insanı böyle yaratmıyor. Önce insan bedeninin kaba ve ince bütün hatlarını ve her türlü özelliklerini bir noktada topluyor. Sonra o noktayı açıyor. Bunu yaparken insanın ne başından başlıyor, ne ayaklarından. İçi ve dışıyla bütün bedeni birlikte yazıyor ve çiziyor.

    Bir başka örnek:

    Evimizdeki eşyadan her birini ayrı bir mağazadan satın almışızdır. Çünkü, bunların her biri ayrı bir sanayi dalının ürünü. Koltuk, avize, bilgisayar, buzdolabı... Bunların imal edilmesi için değişik fabrikalar, farklı tezgâhlar çalışıyor. Ama kâinattaki icraatlar hiç de öyle değil. Kâinat tek bir fabrika... İnsandan tutunuz, milyonlarca nevi hayvan ve bitkiye kadar her varlık bu fabrikada yapılıyor ve bu tezgâhta dokunuyor.

    Çiçeklerin yaratılışında, sebep olarak, Güneşe de bir pay verilmiş. Bu, avizenin ışığından halının desenlerinin teşekkül etmesi gibi bir şey. Bir başka misâl:

    Güneş, dünyamızdan bir milyon üç yüz bin defa büyük. Demek oluyor ki, lambamız odamızdan bir milyon kat daha büyük... Ve odalar lambanın etrafında dönüp duruyorlar. ”

    Şimdi şöyle bir düşünelim:

    Allah’ın fiilleri, mümkinatın fiillerinden bu kadar uzak hatta onlara zıt olduğuna göre, elbette, Onun Vacip olan varlığı, mümkin varlıkların mahiyetine benzemeyecek ve onlara zıt olacaktır.

    Biraz da “mümteni” üzerinde duralım:

    Mümteni, “varlığı imkânsız olan” demektir. Buna örnek olarak, genellikle, “şerikler” verilir. Yani Allah’ın şeriki olması muhaldir ve şeriklerin varlığı mümteni grubuna girer.

    Varlık sahasına çıkması mümkün olmayan ne kadar şey, hâdise, fiil, sıfat ve hal var ise bunların hepsi “mümteni” sınıfındadır.

    Mümkin olmayan için iki şık söz konusudur, ya vacip olacaktır, yahut mümteni. Buna göre, vacip ve mümkin olmayanlar hep mümtenidirler. Sadece bir misâl vermekle yetineceğim:

    “Bir harf katipsiz olmaz” hükmüne bakalım. Bir harfin katipsiz olarak yazılması mümkün değildir. Yani imkân âleminde kâtipsiz bir yazının yeri yoktur. Bir harfin katipsiz yazılmasının vacip olduğu söylenemeyeceğine göre, geriye bir tek şık kalıyor: Mümteni olmak.

    ARŞ: “Yüksek yer. Tavan. Dam. Çardak.” “Hükümdarın tahtı. Hükümdarlık. Saltanat.” “Bütün âlemleri kuşatan yüce bir makam.”

    Arş, ism-i âzama mazhar. Meleklerle kuşatılmış. Fahreddin-i Râzi Hazretlerinin ifadesine göre, İlâhî emirlerin ilk muhatapları olan meleklerin bulunduğu âlem. Tabiri caizse, bütün varlık âleminin idaresiyle, tanzimiyle ilgili hükümlerin meleklere tebliğ edildiği ulvî makam.

    Mahiyetinin bilinemeyeceği konusunda bütün İslâm alimleri ittifak hâlinde. Maddî ve cismanî ne kadar âlem varsa hepsi Kürsînin içinde kalıyor; Arş ise Kürsînin üstünde.

    Maddî âlemler Kürsînin içinde kalınca, Arş’ın Kürsiyi kaplaması, içine alması, onun üstünde bulunması, elbette cismen değildir. Bu nasıl bir üstünlük, nasıl bir kaplayıştır; bizim bunu anlamamız mümkün değildir.

    Resulûllah Efendimiz (a.s.m.) yedi kat semanın, Kürsînin içinde, bir kalkanın içine atılmış yedi para gibi kaldığını ifade buyurmakla, Kürsîyi ve Arşı anlamamızın mümkün olmadığını bize ders veriyorlar.

    Bediüzzaman Hazretleri, “Kalb de bir arştır, fakat ben de Arş gibiyim diyemez.” buyurarak, hem insana haddini bilme dersi veriyor, hem de Arş'la ilgili bazı sırların yine insan kalbinde aranması gerektiğine işaret ediyor. Elbetteki bu sırlar Arş'ın mahiyetiyle ilgili olamaz; ancak varlığıyla ilgili olabilir. Zira Arş'ın mahiyetinin bilinmezliği de kalbden okunmakta. Kalbinin ve ruhunun mahiyetini bilemeyen insan, Arşı kavrama dâvâsına nasıl kalkışabilir!?

    Kalbimiz Arşa gösterge. Ruhumuz ruhlar âleminden bir temsilci. Bedenimiz, Kürsînin içindeki maddî âlemlerden süzülmüş bir hülâsa...

    Ruhun bir sıfatı olan hayat, bedenin her noktasında mevcut. Demek ki ruh, bu sıfatıyla bedeni kaplamış, kuşatmış, ihata etmiş.

    Bir diğer sıfatı ilim. Ruh, saçtan da haberdar, ayak parmağından da. Akciğerin de vazifesini biliyor, akyuvarların da... Demek ki ruh, ilim sıfatıyla da bedeni kuşatmış. Madem ki ruh bedeni böylece kuşatmış durumda, öyleyse ruh ve kalb bedenin fevkinde, onun üstündedir. Fakat, ruhun bu kaplayışı, paltomuzun bedenimizi kaplamasına benzemediği gibi, onun bedenden üstünlüğü de başın gövdeden üstünlüğü gibi değildir.

    Kürsînin cismanî âlemi içine alması belki hava unsurunun bedenimizi kaplamasına benzetilebilir. Ama Arş'ın Kürsî'yi kaplaması ve onun üstünde olması maddî hiçbir misâlle ifade edilemez. Onun cüz’î bir misâli ruhun bedeni kaplamasıdır ve bu kaplayış gibi, o kaplayış da insan idrakinin çok ötesindedir ve beşer ifadesinden çok yücedir.

    Bedene hâkim olan ruh da İlâhî iradenin emrinde. O ülkede, O’nun hükmettiği kadar kalabiliyor. Onun açtığı pencerelerden bu âlemi seyredebiliyor. Bedeni ayaklarla yürütmeye, tatları dil ile almaya, kokular için burnu kullanmaya mahkûm... Demek ki İlâhî kudret, ilim ve irade de ruhun fevkinde, ona hâkim. İlâhî sıfatların ruhun fevkinde bulunması, onu kaplaması da ruhun bedeni ihatasıyla kıyaslanmayacak kadar yücedir, yüksektir, ulvîdir.

    Bu pencereden, “Rahman arşın üzerinde istiva etti.” âyet-i kerimesindeki ince ve derin mânâya bir derece bakabiliriz.

    Arş'ın fevkinde, esma ve sıfat-ı ilâhiyye dairesi var. Bu fevkiyetin de maddî olamayacağı açık... Yeryüzünde açan bir çiçekte Allah’ın Müzeyyin (süslendirici), Musavvir (şekil verici) gibi birçok ismi okunuyor. O isimler çiçekte okunduğuna göre onun fevkindedirler, ona hâkimdirler. Arş da ism-i âzama mazhar olması cihetiyle, onun fevkinde esma dairesi, o esmanın fevkinde de İlâhî sıfatlar mevcut.

    Nur Külliyatı'ndan Arşa dair şu elmas hakikatları birlikte okuyalım:

    “İsm-i âzama mazhar olan Arş-ı Azama uruc yolu, yetmiş bin perdeden geçer.”

    “Cennetin sekiz tabakası birbirinden üstün oldukları halde umumunun damı Arş-ı Azamdır.” (Sözler)

    “Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır.” (Mesnevî-i Nuriye)

    Son cümledeki ince mânâya, Elmalılı merhumun,

    “O (Allah) her şeyden sezilir Zâhir, hiçbir şeyle bilinmez Bâtın’dır.”

    sözünün ışığında baktığımızda, ism-i âzama mazhar olan Arş’ın varlığının, bütün varlıklardan daha âşikâr olduğu, mahiyetinin bilinmesinin ise ruhun mahiyetinin bilinmesinden de çok öte bâtın olduğu anlaşılır.

    Arş bütün mahlûkattan evveldir. Bütün âlemler, sistemler onun altında cereyan ederler, parlar sönerler, doğar ölürler. O ise onlardan evvel var olduğu gibi onlardan sonra da varlığını devam ettirir.

    İslâm âlimleri, Arş ve Kürsî isimlerinin mecaz ve teşbih yönü olduğunu ifade etmekle birlikte, bu âlemlerin mevcut olduklarına da bilhassa dikkat çekerler. Yâni, tavan mânâsına gelen Arşı, kâinatın maddî bir tavanı gibi düşünmek; taht mânâsına gelen Kürsîye de bir padişahın saltanatını icra ettiği maddî tahtı, yahut bir âlimin ilmini neşrettiği kürsüsü gibi anlamak mümkün olmamakla birlikte, bunları sadece mecaz bilmek de doğru olmaz. Bu hususta şu güzel misali de vererek bizi ikaz ederler.

    "Nasıl Kâbe'ye beytullah yâni Allah’ın evi denilmesi mecazdır, ama Kâbe'nin varlığı da bir hakikattir. Arş ve Kürsî'yi de böyle değerlendirmek ve mahiyetlerini de anlaşılmaz olarak bilmek gerekir."