• 191 syf.
    ·2 günde·6/10
    Son zamanlarda izlediğim filmlerde ve okuduğum kitaplardan anlıyorum ki dram, trajediden çok serüven hikayelerini seviyorum artik. Hayatın gerçekliğinin yeterince farkına vardığımi düşünüyorum ve bu kitap da güzel bir kaçış oldu benim için. Tuna kiremitçi yaptığı her işi güzelleştiren biri hatta son birkaç yıldır müzisyen kişiliğiyle tanıyoruz hepimiz. Ama ben her kendisi ne kadar inkar etse de romancı kişiliğiyle tanıdığım için çok memnunum. Kendini yazar olarak görmediği için de eleştirmenin ne kadar doğru olacağını bilmiyorum. Fakat roman tamamen modern türk edebiyatı elestirisi gibi aslinda. Ana karakter Berkay adinin çokça kitapta geçtiği gibi Orhan Pamuk, ağabeyleri Turabi ve Celayir de Hakan Günday'in Kinyas ve Kayra'sina benzetilmis-bence-. Kitaptaki yazarin dünyaca ünlünecek bir roman yazmak istediği için etnik sorunlari incelemek istiyor ve bunun için serüvenin gerçekleşmesi için mecbur seyahata bir sekilde dahil olacak agabeyleriyle sirayla Konya, Kars, Van, Diyarbakır ve Hatay'a gidiyor. Tipki Orhan Pamuk'un Kar kitabında Kars'i, Zülfü Livaneli'nin Huzursuzluk kitabında Hatay'i ve oraların etnik değer ve sorunlarını anlatmasi gibi. Her ne kadar edebi değeri çok yüksek olmasa da iyi niyetli bir kitap olduğunu düşünüyorum. Elimdeki baskının da ilk basım ve Kiremitçi imzali olmasi da hoşuma gitmiyor değil. Tuna Kiremitçi Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları
  • Şöyle böyle, yarım yamalak,
    Az ögrenip çok bilmişiz,
    Bizde kolaydır hava atmak,
    İyi ki eğitilmişsiz.
    Onegin çok kişiye göre
    Ukala dümbeleğiydi ve
    Talihi yaver giderdi,
    Üstünkörü laf ederdi,
    Her sohbette zora düşmeden
    Ondan bundan söz açardı
    O bilgiç edasıyla bazen,
    Sivri nükteleri vardı,
    Boy hedefi hanımlardı.
  • 280 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Birini, bir kimseyi tanıyabilmek mümkün mü? Ne kadar tanırız kendimiz dışındakileri? Ya kendimizi?

    Mı?
    Hepimiz herkesi onlara atfettiğimiz niteliklerle tanırız. Bu yüzden siz aslında aslolan 'ben'i değil, kafanızın icerisindeki, kendinizce atfetmiş olduğunuz niteliklere sahip olan 'ben'i tanıyorsunuz/biliyorsunuz. Evet, burada bir sorun yok, asıl sorun şurada başlıyor: Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Acaba kendimizin farkında mıyız? Ya kendimiz dediğimiz kişi sadece başkalarının oluşturduğu kişi ise, o zaman kendimiz diyebildiğimiz kişi ne kadar 'kendimiz' olur? Kendimizi bilmiyor isek benin varolduğunu söyleyebilmek mümkün mü?

    Kendimizin bildiği gibi, bir miyiz, bilemediğimiz ya da bilmediğimiz için hiç miyiz, yoksa bizim dışımızdakilerin yarattıklarıyla binlerce miyiz?

    "Düşünceler
    1. Ben başkalarının gözünde, bugüne dek kendim için olduğumu düşündüğüm kişi değildim.
    2. Kendimi yaşarken göremezdim.
    3. Kendimi yaşarken göremeyişim nedeniyle kendime yabancı kalırken, başkaları beni görebiliyor ve tanıyabiliyordu -herkes bunu kendine özgü bir biçimde yapıyordu tabi.
    4. Bu yabancıyı görebilmek ve tanıyabilmek için alıp da karşıma koymam imkansızdı; kendimi görebilir ama onu göremezdim.
    5. Bedenim dışarıdan baktığımda rüyalarımda beliren hayal ürünü bir görüntü gibiydi; yaşadığını bilmeyen, orada öylece durup birilerinin gelip kendisini almasını bekleyen bir şey.
    6. Ben nasıl bedenimi alıp bazen istediğim bazen de hissettiğim şekilde biçimlendiriyorsam, herhangi biri de aynını yapıp ona kendi bildiği gibi bir gerçeklik atfedebilirdi.
    7. Kısacası o beden kendisi için öylesine bir hiç ve hiç kimse idi ki bugün onu hapşırtabilen küçük bir esinti, yarın beraberinde uzaklara dahi götürebilirdi." (syf34)

    Üzerinde düşünülmesi ve okunulması gereken bir eser, hele ki benim gibi varoluş felsefesi üzerine merak sardıysanız...
  • 1008 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    “Ölümden önce yaşam, zayıflıktan önce güç, hedeften önce yolculuk.”

    Oathbringer... Sanderson beni bir kez daha şaşırttı. Parlayan Sözler’den sonra daha güzel bir şey okuyamayacağım konusunda oldukça emindim fakat Oathbringer tüm düşüncelerimi değiştirdi. Bu kitapta Roshar tarihinde daha derine inerken aynı zamanda büyü sistemini de daha iyi tanıyoruz. Sanderson’ın yazdığı her büyü sistemine hayran olmama rağmen Dalgalar’dan oluşan bu sistem beni büyüledi. Ama Oathbringer’ın benim için bu kadar etkileyici olmasının asıl sebebi, içerdiği “Cosmere mesajları” olabilir. Kimseye “spoiler” vermek istemediğimden bu mesajlardan çok bahsetmeyeceğim ama henüz kitabı okumadıysanız Savaşkıran’ı önce okumanızı öneririm!

    Tüm bu saydığım özelliklerin yanısıra, bu kitapta Dalinar’ın geçmişini öğreniyoruz — ki bu bile kitabı okumanız için yeterli bir sebep, diye düşünüyorum ben.

    Bildiğiniz üzere ülkemizde iki kitap arası beklediğimiz süre gereğinden fazla, bu yüzden kitap hakkında biraz daha ayrıntıya inmek ve gelecekte okuduğumda kitabı hatırlayabileceğim bir inceleme yazmak istiyorum. Tabii bu inceleme bir özete benzeyecek ama elimden geldiğince üstünkörü geçmeye çalışacağım. Buradan sonrasını kitabı okumamışlar okumasın: SPOILER UYARISI! (Biliyorum ki kitabı yeni okumuşlar da bir özet okumak istemeyecektir, bu yüzden derlememi atlayıp COSMERE KISMI’na geçebilirsiniz. Ben bu özeti gelecekte dönelim diye yapıyorum.)

    Kitap boyunca Dalinar’ın geçmişini incelemek oldukça ilgi çekiciydi: Nihayetinde karısı Evi’yi hatırlayışı, geçmişinde olduğu kişi... Bizim iki kitaptır tanıdığımız adama kıyasla çok farklı. Biliyorum ki hepimiz Dalinar Kholin’i şerefinden ötürü seviyorduk ve her ne kadar geçmişte farklı bir adam olduğundan sık sık bahsedilse de bunu hayal edememiştim. “Heyecan”ı hissettiği zamanlarda yaptığı şeyler, aslında Heyecan’la beraber büyüyüşü ve yaşadığı onca şey o kadar etkileyiciydi ki ilk defa birinin geçmişini okurken bu kadar heyecanlıydım. Bana göre Dalinar, seri boyu zihinsel olarak en büyük gelişmeyi gösteren karakter: Acısını dindirebilmek için Gecegözcüsü’nden anılarını almasını isteyen adamdan acılarını Garaz’a vermeyi reddeden güçlü bir adama dönüşüyor. Doğrusu, kitabın ismi Oathbringer diye Dalinar’ın öleceğini düşünmüş ve kitabın sonuna dek “lütfen ölme, lütfen ölme,” diye sayıklayarak okumuştum her sahneyi. Dokuz Gölgeli Şampiyon’dan bahsedildiğinde de Dalinar’ın o şampiyonla bizzat dövüşme türü bir çılgınlık yapacağından korkmuştum. Ama elbette, Sanderson bizi daha da şaşırtarak az kalsın Garaz’ın şampiyonunu Dalinar yapıyordu.

    Dalinar’la ilgili diğer bir dikkat çekici şey ise sonunda neyi “birleştireceğini” bulması. İlk kitaptan beri duyduğumuz “Onları birleştir” lafı, bu kitapta ortaya çıkıyor: Birleştirmesi gereken sadece Alethkar değildi, sadece ülkeler de değildi, üç alemi birleştirmeliydi. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel. (Burada not düşmek istiyorum: Kitabın sonlarına doğru Dalinar bir toplantı sırasında yine “onları birleştir” sesi duyuyor ve Fırtınababa’ya neden bunu söyleyip durduğunu soruyor. Fırtınababa ise “ben bir şey söylemedim” diyor. Dalinar’a bunu söyleyen başka bir ses de mi var, yoksa sadece aklı mı karışıktı?)

    Bu sırada gelelim favori karakterlerimden bir öbürüne: Kaladin. Köprü Dört, Kaladin’e yakın durmak şartıyla bir nevi parlayanlara dönüşüyor. Kaladin kitabın başlarında ailesinin Dinmezfırtına’dan sağ çıkıp çıkmadığını öğrenmek için evine uçarak dönüyor ve “Oroden” adlı bir kardeşinin olduğunu öğreniyor. Daha sonra geri dönmeye çalışırken bir parshmen grubu onu kaçırıyor. Parshmenlerle geçirdiği kısa yolculukta liderlik vasfı fazlasıyla yüksek olduğundan hemen onlara önderlik ediyor ve bir süreliğine olayı onların gözünden görüyor. Parshmenlerin savaş isteyen yaratıklardan ziyade henüz özgürlüğü yeni tatmış köleler olduğunu anlıyor. Parshmenleri kamplarına bıraktıktan sonra oradan kaçıyor, kaçmaya çalışırken birkaç Kaynaşık’la dövüşüyor. (Not: Bu sahnede bir fırtına yaklaşmakta ve Kaladin birkaç saniyeliğine fırtınayı durduruyor.)

    Kaladin kaçıp Harap Ovalar’a döndükten sonra öğreniyoruz ki Moash da o civarlarda, beraber kaçtığı şu açıkgözlerle beraber. Moash’ın zihni oldukça bulanık, yaptığı şeyin doğru olduğunu kendine söyleyip duyuyor fakat bu sahnelerde içindeki pişmanlığı hisseder gibi oluyorsunuz. Her neyse, Kaynaşıklar Moash ve yanındakilerin Parekılıçlarını çalmak için Moashlara saldırıyor, Moash bir Kaynaşık’ı öldürerek Kaynaşıklar tarafından saygı görülesi bir konuma geçiyor.

    Bu sırada Harap Ovalar’daki Shallan ve Adolin, Parlayan Sözler’in sonunda Adolin tarafından işlenmiş Torol Sadeas cinayetini araştırıyor. Onlar bunu yaparken yeni cinayetler de işleniyor ve Shallan cinayetler arasındaki bağı keşfediyor: Her cinayet çift halde. Biri işlendikten sonra peşinden taklidi geliyor. Kişiliğini sayamayacağımız parçalara bölmüş Shallan’ımız da Peçe olarak işi biraz daha araştırıyor ve siyah bir silueti keşfediyor: Re-Shepir, Yaradılmamışlar’dan biri. Bu insanların şiddetini taklit eden bir Yaradılmamış. Neyse ki Shallan, zihinsel gücüyle bu yaratığı uzaklaştırmayı başarıyor.

    Shallan’dan bahsetmişken kitap boyu bana rahatsızlık veren şeylerden biri de kişilikleri. İlk başta bu fikri hoş bulmuş olsam da bir yerden sonra sapıttığını düşünüyorum. Kitabın başını okurken Shallan’ın Adolin’i sevdiğine emindim ama ortalara doğru Peçe’nin Kaladin’den hoşlandığını öğrendik. Daha sonra, Shallan hiç Adolin’i sevmemiş de Adolin’i seven Berrakhanım Parlayan’mış türü bir şeyler oldu. Kitabın sonunda Adolin’e geri dönmüş de olsa oraya gelesiye kadar geçen süreçte beni oldukça rahatsız etti Shallan ve tavırları. Jasnah ortaya çıktığındaki hareketlerinden bahsetmeyeceğim bile.

    Her neyse, Dalinar Urithiru’da politik süreçleri sürdürmeye devam ederken Elhokar, Kholinar’ı kurtarmak uğruna yola çıkmayı planlıyor. Yanına Kaladin, Shallan ve Adolin’i de alarak Kholinar’a gidiyor. Tahmin ettikleri gibi Kholinar ve Kholinar’daki yemin kapısı düşman tarafından ele geçirilmiş durumda. Üstelik şehirdeki sprenler değişiyor, normalden farklılar. Halk da kafayı yemiş durumda, sprenlerin dünyayı ele geçirdiği düşüncesiyle spren kılığına falan giriyorlar. Bu sırada Elhokar saraydaki eşi (Kraliçe Aesudan) ve oğlu Gavinor’u merak ediyor fakat sarayın üstüne bir karaltı çökmüş olduğundan saraya öylece giremiyorlar. Hedefleri saraya girip içerideki Yeminkapısı’nı açmak ve bunun için plan yapmaya başlıyorlar. Shallan ışıkörüsüyle binaya sızma planları kurarken Kaladin Kholinar’da şehri korumak için kalan son birliklerden birine katılıyor. Burada birliğin komutanı sahiden ilgi çekici bir karakter: Çivit. Parekılıcı yok olmayan ve üstünde elmas barındırmayan bir kadın general. (Çivit hakkındaki asıl düşüncelerimi en sona, Cosmere hakkında konuştuğum kısma bırakacağım.)

    Uzun planlamalar sonucunda saraya sızıyorlar. Tabii Kaynaşıklar’ı oyalamak için bir tür savaş ortaya çıkarıyorlar. Bu Kholinar’ın kazanamayacağı bir savaş fakat Yeminkapısı açılırsa Urithiru’dan ordu getirebileceklerini umuyorlar. Saraya girdiklerinde Kaladin ve Elhokar, Aesudan’ın odasına giriyor ve onun tamamen karanlık tarafından ele geçirildiğini fark ediyorlar. Tam emin olmamakla beraber Aesudan’ı delirtenin bir Yaradılmamış olduğunu söyleyebilirim. Aesudan’ın aklını yitirdiğinden emin olduklarında Gavinor’u da alıp gitme kararı alıyorlar ama onlar sarayın aşağı katına indiklerinde savaş çoktan ilerlemiş durumda. Bu sahnede Kaladin, beraber yolculuk ettiği parshmenler ve Çivit’in komutası altında beraber savaştığı tüm o adamların birbirini öldürüşünü izliyor. O uzun bir sürenin ardından ilk defa bir savaş sırasında tereddüt ederken Elhokar da oğlunu oradan kurtarmaya çalışıyor. Elhokar, etrafı sarıldığında parlayanların ilk yeminleri ediyor ve ne yazık ki yeminlerini tamamlayamadan Moash tarafından öldürülüyor. Her ne kadar Elhokar’a ikinci kitap boyunca sinir de olsam, ilk ideali söylerken ölüşü beni derinden etkiledi. Bilmiyorum, bu sadece bende mi var ama fantastik serilerde kralların/hükümdarların ölümleri her daim beni hüzünlendirmiştir, kişilikleri nasıl olursa olsun — ki Elhokar, gerçekten çabalıyordu. Bir kral olabilmek için uğraşıyordu. Tüm bunların üstüne Moash’ın bir de Kaladin’e köprü dört selamı verişi... Kitapta en hüzünlendiğim ve öfkeyle dolduğum sahne buydu sanırım.

    Adolin, Elhokar’ın ölümüne bakakalmış Kaladin’i kurtardıktan sonra Yeminkapısı’nı açmaya çalışan Shallan’ın yanına gidiyorlar. Shallan, kapıda bir Yaradılmamış tarafından durduruluyor: Sja-Anat. Sja-Anat kapıda tuzak olduğunu, uzak durmaları gerektiğini söylüyor fakat bizimkiler dinlemiyor ve Yeminkapısı’ndan geçiyorlar. Sja-Anat, onları öldürmemek için bir şekilde onları Shadesmar’a çekiyor. Shadesmar’da sprenler de fiziksel formlarında gözüktüğünden Kaladin ve Syl, Adolin ve Maya (Ölügöz), Shallan ve Desen, bir de Çivit Shadesmar’da uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bizim üçlünün amacı Thaylenah’ya ulaşıp Yeminkapısı’nı çalıştırmakken Çivit Dikeysellik dediği bir yere gitme konusunda kararlı: O da konuşan bir kılıcı ve kılıcı Roshar’a getiren adamı arıyor. (Cosmere kısmında bahsedeceğim.)

    Bu sırada Urithiru’da politik işlerle uğraşan Dalinar, yavaş yavaş insan toplamayı başarıyor. Buradaki şaşırtıcı nokta, Dalinar’ın “birleşme” çağrısına ilk cevap verenin Taravangian olması. Kral Taravangian kendince dünyayı kurtarmayı dileyen bir adam ve eski kitaplarda kötü karakter olduğunu düşünmüş de olsam bu kitapta tuhaf bir şekilde sevdiğim bir karakter. Kendisi Gecegözcüsü’nden bir dilek istemiş zamanında (halkını koruyabilmek için): Üstün bir mantık ve üstün bir vicdan. Elbette Gecegözcüsü dilekleri lanetsiz vermediğinden ona istediklerini verdiği halde aynı anda kullanabilmesine izin vermemiş. İşte bu yüzden Taravangian bir gün zeki, başka bir gün aptal olarak uyanıyor. Zeki olduğu günlerde “Diyagram”la uğraşıyor. Issızlıkları incelediği bir şey bu diyagram.

    Taravangian’dan sonra Dalinar diğer kral ve kraliçeleri görülerine davet ederek onları ittifaka çekmeyi başarıyor. Fakat bir görünün sonunda beklenmedik bir şeyle karşılaşıyoruz: Ak sakallı, altın ve beyaz renklere bürünmüş bir adam. İlk bakışta bu adamı -ilahi varlığı- Şeref sanmıştım, tıpkı Dalinar’ın sandığı gibi. Fakat sonrasında öğreniyoruz ki bu Garaz. Burada Sanderson’ın yaptığı şeyi sahiden takdir ettim. Garaz’ın davranış açısından Sissoylu serisindeki Harap türü bir şey olacağını hayal ederdim, görünüş olarak da elbette bir Lord Hükümdar beklemiştim. Fakat aksine benim tam Şeref olarak hayal edeceğim türden birini çıkardı karşımıza. Üstelik konuşma biçimi ve açıklamaları bile oldukça mantıklıydı. Bana kalırsa Garaz’ın gücünü bu şekilde çok iyi yansıtmış Sanderson. Onu sıradan bir canavar yaparak basitleştirebilirdi de. (Sissoylu Spoilerı: Örneğin Harap bazı duyguları -sevgi vb- algılayamıyordu, yıkmak için oradaydı. Onun aksine Garaz tüm insani duyguları algılayabiliyor ve mantık sahibi.)

    Her neyse, Dalinar bir şekilde Garaz’ı bir şampiyon düellosuna ikna etmeye çalışıyor ve Garaz kabul etmiyor. Görünün sonunda, görüye sızmış Lift de karşımıza çıkıyor.

    Tüm bunlar gelişirken bir de unuttuğumuz Beyazlı Suikastçı var. O artık daha çok siyahlı, sanırım (espriler, espriler...) çünkü elinde “kılıç-nimi” diye seslendiği, siyah dumanlar sızan bir kılıç tutuyor. Bir semadeşen ve semadeşen eğitimi almakta. Szeth’in kısımlarında Szeth’in geçmişte her türlü tarikata üye olmuş olduğunu öğreniyoruz, bir de Kılıç’ın yaptığı tuhaf konuşmaları (en altta bahsedeceğim) dinliyoruz. Szeth diğer semadeşenlere göre oldukça hızlı gelişiyor ve ilk iki ideali de söylüyor.

    Bu sırada karşı cephede kız kardeşini ve kocasını Kaynaşıklar’a kaybetmiş Venli, Garaz’ın emri doğrultusunda parshmenlere vaazlar veriyor. Onlara savaşın niçin gerekli olduğunu açıklamaya çalışıyor. Ama kendisi yaptığı şeyden emin değil. Hatta Şeref’in sprenlerinden biri tarafından takip edilmekte ve Kaynaşıklar o spreni yok etmesin diye onu koruyor. Ayrıca şunu belirtmeliyim, parshmenler de savaşa pek sıcak bakmıyor. Bu yüzden Garaz ordusu için birtakım antik yaratıkları uyandırıyor ve “Heyecan”la parshmenleri ve Amaram’ın ordusunu güçlendirmeye çalışıyor.

    En son savaş kısmına yaklaşırken Dalinar iyice aklını yitirmeye başlıyor ve tekrardan alkole dönüyor. Geçmişini gitgide daha çok hatırlıyor ve bu onu güçsüzleştiriyor. Gecegözcüsü’nü ziyaret edişini hatırlıyor, orada Terbiye ile tanıştığını ve hafızasını sildirişini hatırlıyor. En sonunda, savaşa en yakın zamanda da Evi’yi aslında öldürttüğünü hatırlıyor. Ben bu kısımda şok olmuştum. Dalinar’ın hataları yüzünden Evi’nin ölüşünü anlayabilirdim ama Dalinar’ın bizzat emri verişi... Kitap boyunca geçmişinde yaptığı onca acımasızlık düşünülünce o kadar şaşırtıcı gelmemeliydi ama öyleydi. Her ne kadar Garaz durumu üstlenmeye çalışsa da Dalinar’ın da kabul ettiği gibi: Bunu yapan oydu. Heyecan’lı veya Heyecan’sız.

    Kitabın başından beri Dalinar’a nasıl karşı koyacağının planını yapan Taravangian da nihayetinde atağa geçiyor. “Sırlar” dediği, önceden topladığı Dalinar ve Yokelçilerle ilgili sırları tam bir toplantı sırasında ortaya çıkarıyor. Bu sırların çoğu politik fakat biri, hepimizin merak ettiği o sır: Hıyanet’in sebebi. Meğer Yokelçiler, gezegene sonradan gelen işgalcilermiş ve bunlar parshmenler değil, insanlarmış. Eğer bunu bir kitap öncesinde öğrenseydim, belki tahmin edilebilir bulurdum fakat bu haber beni yine çok şaşırttı. Üstelik sadece bu da değil, Garaz’ı gezegene getiren de insanlarmış. Üçüncü tanrıyı ortaya çıkaranlar.

    Elbette bu haber herkesi yıkıp geçerken ortalık iyice karışıyor. Bir yandan henüz geri dönmemiş oğlu ve yeğenini düşünürken bir yandan da birliğin bozulmasını engellemeye çalışan Dalinar, kitabın sonunda Garaz’la yüzleşiyor. Dalinar hala bir şampiyon düellosunda ısrar ederken Garaz, Dalinar’ı kendi tarafına çekmeye çalışarak acılarını almayı teklif ediyor. Ve o anda, Dalinar hatıralarının ona neden geri döndüğünü anlıyor: Eğer dönmemiş olsalardı, Garaz hatıralarını bir anda geri verip onu büyük bir acıya maruz bırakacaktı ve Dalinar da bu acıdan kaçabilmek için acılarını vermeyi kolayca kabul edecekti. Ama hatıraları yavaş yavaş geldiğinden, Dalinar son darbeye (karısını öldürüşüne) rağmen toparlanıyor ve acısını vermeyi reddediyor. Hemen ardından da üç diyarı birleştiriyor.

    İncelememin başından beri Jasnah’dan pek bahsedemedim (favori karakterim olmasına rağmen) fakat o geri döndükten sonra genellikle Navani ve Dalinar’a politik işler konusunda yardımcı oluyor. Onun ilgi çekici bölümü, savaş sahnesinde geliyor: Aralarından birinin ihanet ettiğini fark ediyor ve Renarin’deki tuhaflıkları hissediyor. Renarin’in spreni (Glys) olması gerektiği gibi davranmıyor. Bu Jasnah’yı şüphelendiriyor ve Renarin’i öldürmeye niyetleniyor. Renarin de kendine ne olduğunu anlayamamış durumda, bir şeyler görüyor ama gördükleri Parlayan olduğu için mi yoksa yokelçilerle ilişkili olduğu için mi bir türlü anlayamıyor. Jasnah, tam Renarin’i öldürecekken kendinden beklenmeyen bir harekette bulunarak Renarin’e sarılıyor ve her şeyi düzelteceklerini söylüyor.

    Bu sırada Shadesmar’da Kaynaşıklar’dan kaçan Adolin, Shallan ve Kaladin, Thaylenah’daki Yeminkapısı’na ulaşıyor ama Shallan kapıyı çalıştıramıyor bir türlü. Adolin, Kaynaşıklar tarafından yaralanıyor ve Kaladin kendini dördüncü yeminini etmek için zorluyor. Tam umutları tükendiğindeyse Dalinar diyarları birleştirdiğinden ötürü savaş alanına ulaşabiliyorlar.

    Aynı zamanda savaş alanını tepeden izleyen Elçi Nin ve Szeth, Szeth’in üçüncü yeminine hazırlanmakta. Semadeşenler genelde son yeminleriyle kendilerini bir şeye -veya bir kişiye- bağlıyorlar. Çoğu kendilerini Adalet’e bağlasa da Nin’in söylediğine göre kendini Nin’e de bağlayanlar var. Ama Szeth, Dalinar’ın davranışlarını gözlemleyerek onu takip edeceğine yemin ediyor.

    Böylece yeni bir birlik doğmuş oluyor. Dalinar, kırmızı bir sis olarak tasvir edilen Heyecan’la yüz yüze karşılaşması gerektiğini fark ediyor. Karşılaşmadan önce yeni Parlayanlara emirler veriyor: Kaladin koruması olarak yanında kalacak, Szeth ve Lift Thaylen kasalarından çalınan şu “büyük mücevheri” getirmeli, Shallan ve Jasnah orduları engellemeli.

    Savaş sahnesini uzun uzun yazmak istemiyorum, özetlemek gerekirse: Szeth ve Lift, siyah kılıcı da kullanmak zorunda kalarak bir şekilde mücevheri almaya çabalıyor. Shallan, ışıkörerek bir ordu yaratıyor ve kitabın her kısmında olduğu gibi bir psikolojik savaş yaşıyor. Jasnah... Jasnah üstün bir güç elde ediyor, kitabın sonunda neredeyse tek eliyle kocaman bir duvar örüyor. Kaladin Amaram’a karşı savaşıp Dalinar’ı koruyor. Bu sırada Adolin, Garaz’ın canavarlarından birine karşı savaşmaya çalışıyor ama Renarin gelip onu koruyor.

    En sonunda Dalinar, Heyecan’ı nasıl alt edeceğini keşfediyor: Ona tatlı dille yaklaşarak eskiden yaptığı şeyler için teşekkür ediyor, eski dostluklarını hatırlatıyor ve onu Lift’in getirdiği mücevherin içine hapsediyor. Bir fabrial yapar gibi.

    Savaş sona erince Kholinar’ın bir krala ihtiyacı olduğu fark ediliyor ve tacı Adolin’in alması gerektiği düşünülüyor. Fakat Adolin, Sadeas’ı öldürdüğünü itiraf ederek tacı reddediyor ve taç -bence- en başından beri hakkeden kişiye gidiyor. Jasnah’ya. Elbette Jasnah taçlandırılıyor ama Gavinor’un hala hayatta olduğunu da unutmamak lazım. Ha bir de en sonunda, savaş esnasında Shallan bir seçim yapıyor ve kitabın sonunda Adolin ile evleniyor. Düğün gününde de kardeşlerine kavuşuyor.

    Elbette kitabın sonunda karanlık bir kısım olmazsa olmaz. Garaz, Taravangian’la konuşmaya geliyor ve Diyagram’ı inceliyor. Ardından Taravangian’a teklifte bulunuyor. Taravangian, kitabın başından beri tüm ülkelerin kralı olmak istiyordu - ki bu bana çok saçma gelmişti, o kadar güç hırsına sahip bir karaktere benzemiyordu. Ama öğreniyoruz ki, Taravangian Garaz’dan kendi insanlarını korumasını istemeyi planlıyormuş ve Taravangian da tüm ülkelerin kralı olursa herkesi koruyabileceğini umuyormuş. Elbette Garaz bu hareketi önceden fark ediyor ve Taravangian’ın bunu yapmasını engelliyor. Ama yine de Kharbranth’ı koruma şartıyla anlaşma yapıyorlar.

    Tamam, şimdilik incelemem (ya da özetim, ne derseniz deyin) bu kadar. Biliyorum, fazla karışıktı. Umarım bir gün geri dönüp düzenleyecek vaktim olur fakat şimdilik, kitabı yeni okumuşken bir şeyler yazmak zorunda olduğumu hissettim. Şu anda kimse bunu okumaz, biliyorum ama üç yıl sonra The Rhythm of War (dördüncü kitap) ülkemize geldiğinde birileri bana teşekkür edecek. Eheh. Şimdi gelelim son ve benim için en önemli kısma...

    COSMERE KISMI

    Normal kitaplarda oradan buradan Kozmer mesajı yakalamaya çalışırken bu kitapta önümüze öylece serpilmiş bazı bilgiler vardı (eminim ki önümüze serpttiği bu bilgilerin ardında asıl önemli olanları sakladı.) İnternette, kitapta Cosmere ile ilgili geçen her ayrıntıyı bulabilirsiniz fakat ben göze çarpanlardan bahsedeceğim.

    Elbette Gecekanı. Szeth’in elinde. Onu buraya getiren kişiyi de “Çivit” takip ediyor. Çivit’in Vivenna olduğunu düşünürsem çok yanılmam sanırım – ki bu durumda da Zahel, Vasher oluyor. Zahel’in kimliğini geçen kitapta anlayamadığım için kendimi tam bir aptal gibi hissediyorum. Parlayan Sözler’de zaten dış görünüşü resmen Vasher olarak veriliyor ve geceleri artık “o sesi” duymadığından bahsettiği bir sahne var. (Bknz: Parlayan Sözler sf. 336)

    Kitabın ikinci kısmındaki bölüm başı notları mektuplar şeklinde. Yanılmıyorsam iki mektup var ve ikincisinin Sazed’e ait olduğunu düşünüyorum. Hatırlamayanlar için şuraya bırakayım: “Arkadaş,
    Mektubun çok merak uyandırıcı hatta hayret verici. Mevcut konumuma ulaşmadan önce bir tanrının şaşıramayacağını düşünürdüm. Belli ki bu doğru değil. Şaşırabiliyormuşum. Hatta saf bile olabiliyormuşum, diye düşünüyorum ben. Bu amacında sana yardım etmek için aralarında en az uygun olanı benim. Elimde tuttuğum güçler öylesine zıt ki, en basit eylemlerin bile zor olabileceğini görüyorum. Ayrıca gizliliğin benim şüphe duymama neden oluyor. Neden bana kendini daha önce tanıtmadın? Benden nasıl saklanabiliyorsun? Gerçekten sen kimsin ve Adonalsium hakkında nasıl bu kadar çok şey bilebiliyorsun? Eğer benimle daha fazla konuşmak istersen, dürüst olmanı isteyeceğim. Topraklarıma dön, hizmetkarlarıma yaklaş ve ben de amacın için neler yapabileceğime bir bakayım.” (Oathbringer, sayfa 433’ten başlıyor.)

    Bildiğiniz üzere Sazed iki zıt gücü (Harap ve Muhafaza) bir başına tutuyor. Üstelik şu “diye düşünüyorum ben” cümlesinin bir çeviri hatası olduğunu hiç sanmıyorum. Her neyse, asıl önemli olan Sazed’in kime yazdığı. Mektubu yazdığı kişinin Hoid olabileceğini düşünüyorum, aklıma Adonalsium hakkında bilgili ve gezegenden gezegene geçen başka biri gelmiyor.

    Hoid demişken 548’de Shallan ile konuştuğu şu sahne var. O sahnede Hoid’in 4.500 yaşının üstünde olduğunu öğreniyoruz ki bu beni çok da şaşırtmadı.

    Bir başka not aldığım yer de sayfa 708, burada Gecekanı Vasher ve Vivenna’dan bahsediyor. Bakmak isteyenler incelesin.

    Sayfa 766 da ise Taravangian “Gökten düşen bir metal”den bahsediyor ki orayı okurken kalbim tekledi. Muhtemelen düşündüğüm şeyden çok alakasız ama... Çeviriyle ilgili bir problem değilse sorgulanabilir.

    Bunun dışında yabancı Cosmere fanları Ara Söz’lerde gördüğümüz şu karakterlerin farklı diyarlardan geldiğine inanıyor. Hatta şu deniz fenerinde çalışan adamın Elantrian veya Scadriallı olabileceği tartışılıyor, tabii benim Kozmer bilgim öyle geniş olmadığından bilemiyorum. Yine de araştırmak isteyen varsa diye söyleyeyim dedim.

    Pekala, her şey bu kadardı sanırım. Biliyorum çok eksik kısım var ama cidden, hepsini toparlamak çok zor. Zihnimde toparlayamazken yazıya dökmek beni aştı. (Düşünün bir de Sanderson bu kitapları yazıyor.) Ve eminim birkaç yanlışım da vardır, kusura bakmayın!
  • Bilgi bombardımanının yaşandığı bir dünyadayız. Televizyon, internet ve birçok medya aracından gelen akış yüzünden duygularımız sayısız şeyle karışıyor. İzlediğimiz reklamlar, okuduğumuz dergiler bizlere belli şeyleri düşünüp, belli aksiyonları almamızı söylüyor. Belli bir renk, özel bir ses tonu, ufacık bir göz teması tüm bunlar tek bir şeyi hedefliyor; o da zihnimizi etkilemek. Tüm bunlar bizi öyle bir etkiliyor ki sonunda tüm bunları kendi düşüncelerimiz sanıyoruz, bu düşüncelere dayanarak aldığımız kararları rasyonel buluyoruz.

    Satın alacağımız bir sonraki şeye bakıyoruz, izlemek istediğimiz bir sonraki filmi inceliyoruz, takılıp kalacağımız bir sonraki televizyon dizisiyle ilgileniyoruz. Sosyal medyayı, insanlarla etkileşim kurmak için kullanıyoruz. Ailemizin, arkadaşlarımızın, son yediğimiz yemeğin, katıldığımız bir etkinliğin fotoğraflarını paylaşarak hayatı paylaştığımızı düşünüyoruz. Günlük durumumuzu bildirmek, kim olduğumuzla ilgili kendimizi bir şekilde güvende hissetmemizi sağlıyor. Birileri “like” butonuna bastığında, hayatımızın güzel olduğunu düşünüyoruz. Ağlamaktan, incinmekten, kendimizi olduğumuz gibi görmekten korkuyoruz. Bu yüzden pahası ne olursa olsun dikkatimizin dağılmasına ve başka şeylerin bizi oyalamasına izin veriyoruz

    Peki acaba kendinizle bağınızı yeniden keşfetmenin bir yolu olabilir mi? Kendinizi merkezde hissetmek, olduğunuz kişiye güvenmek, duygularınızı, isteklerinizi anlamak, güçlü yönlerinizi bilmek veya sınırlarınızı keşfetmek mümkün mü? An be an kendimizi tanımak, kelimelerle veya tanımlamalarla değil kendi özümüzü gerçekten algılayarak bilmek mümkün mü? Aslında mümkün. İşte üç adımda kendinizle iletişim kurmanın yöntemi:

    *** Görmeyi değil bakmayı öğrenin
    Bulunduğunuz an içinde gördüğünüz şeyin ne olduğunun farkına varmak için bir an durun. Gördüğünüz şey elektronik bir alet mi? Zihinsel görüntüler mi? Çoğu zaman bilinçsizce etrafımızda pek çok şey görüyoruz, duyuyoruz. Gözlerimiz bizlere fiziksel olarak tek bir gerçekliği gösterir. Ancak zihin gözü, daha farklı bir gerçekliği ortaya koyabilir. Bilinçli veya bilinçsiz olarak bize keyif veya korku veren şeyleri görselleştirebiliriz.

    Çocukken hepimiz daha fazlasını hayal etmek için cesaretlendiriliyorduk. Ancak yaratıcılık için sadece bir şeyleri görselleştirmek yetmiyor. Aynı gerçeği herkesten farklı olarak görmek gerekiyor. Üstelik buna ihtiyacınız olduğunda yapabilmek, ihtiyacınız olmadığında kendinizi durdurabilmek lazım. Aksi takdirde hayal gücü aşırı aktif hale geliyor.

    Görmeyi değil bakmayı öğrenmek için oturduğunuz yerden etrafınıza bir bakın. Bulunduğunuz alandaki her şeyi inceleyin. Hangisinin, ne kadar belirgin olduğuna bakmadan dikkatlice her bir şekli, rengi, her köşeyi inceleyin. Farkına varın.

    ***. Hissettiğiniz şeyi hissedin
    Biri size gelse ve “Şu anda sahip olduğunuz duyguların tamamını tarif eder misiniz?” dese ne yanıt verirdiniz? Bu soruya yanıt vermek oldukça zor. Birçoğumuz aynı anda birden fazla duyguyu hissediyoruz. Bazen hem kızgın hem üzgün olabiliyoruz. Bazen sahip olduklarımız için şükredip ama bir yandan da bunlarla gurur duymayabiliyoruz.

    Kalbimiz hızlı hızlı attığında heyecanlı veya korku dolu olduğumuzu biliyoruz. Nefesimiz sıklaşıp, sinirlerimiz gerildiğinde endişeli olduğumuzu biliyoruz. Mutlu olduğumuzda rahatça nefes alıyoruz, bedenimizin rahatladığını hissediyoruz. Zihnimiz, bedenimize ne hissettiğimizi söylüyor ancak çoğu zaman bedenimizin zihnimizle ilgili verdiği ipuçlarını göremeyebiliyoruz. Gözlerinizi kapatın ve bedeninizin o an olduğu şekli düşünerek zihninizde olup bitenleri anlamlandırmaya çalışın.

    ***Duyduğunuz şeyi dinleyin
    Kendimizle konuşurken kimin sesiyle konuşuruz? Elbette kendi sesimizle. Peki kendi sesimizi ne kadar tanıyoruz? İnsanlardan uzaklaşsak, tek başımıza uzaklara gitsek bile içimizdeki ses her zaman bizimle. Neden iki tane sesimiz var o halde? Etrafımızdaki sesleri ne kadar tanıyoruz?

    Gözlerinizi kapatın ve etrafta duyduğunuz tüm seslerin farkına varmaya çalışın. Onları nitelendirmeden önce sadece dinleyin. Bir süre sonra her bir detayı fark ettiğinizi göreceksiniz.