• 88 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitap 5 hikâyeden oluşuyor.

    İlk hikâye, Yatak: Kendisine verilen yatağa duyduğu minneti dile getiren biri var karşımızda. Adını bilmediğimiz karakter, yatağı sırtlayıp da yatağı ona verenlere teşekkür etmeye giderken, mecburen biz de onu takip ediyoruz, elimizde değil takip etmemek. Çünkü yazar ilk cümleden okurun boynuna bir ip geçiriyor, sonra o, ipi nereye sürüklerse biz de oraya gidiyoruz.

    İkinci hikâye, Nihat: Babası tarafından terk edilen, annesiyle yaşayan Nihat’ın aklını nasıl kaçırdığını öğreniyoruz.

    Üçüncü hikâye, Fotoğraf: Benim en sevdiğim hikâye bu oldu. Bir fotoğraf arayışıyla başlayan hikâye, nasıl oldu da insanların ölüm tarihini hesaplayarak mezar taşlarını hazırlayan bir adamla bitti anlamadım bile.

    Dördüncü hikâye, Veysel’in Kanatları: Hırslarına yenik düşen bir adamın yaşadığı çöküntüyü kendi diliyle anlatmış yazar. Peki, nedir bu HAT dili?

    Yani bir kumar masası anlatılırken bir anda sandalyeler uçuşa uçuşa yanınıza gelebilir; kumar masasındaki hali, sevinen , üzülen, kendini durduramayan kanlı canlı bir insanken, bir cümle sonra uçarak terk edebilir orayı kahraman. Ve biz hiç şaşırmayız, bu durumu tuhaf bulmayız. Büyülü gerçekçiliğe benzese de bence, büyülü gerçekçiliğin bir adım ötesinde Toptaş’ın dili. O kelimelerden ibaret bir dünyada yaşıyor. Onun kelimeleri nefes alıyor, ritim tutuyor, dans ediyor, kimi zaman da ölüyor. Bazı kitaplarında yokuş yukarı çıkıyor kelimeler, o kitaplarını okuması çok zor o yüzden – Bin Hüzünlü Haz mesela-. Bu kitabında ise yokuş aşağı bırakmışlar kelimeler kendilerini, hiç duraksamadan bir oturuşta okunuyorlar.

    Gelelim son hikâyeye, Şeytan Uçurtması: Annesi ölmüş bir çocuğun( tabi ben böyle bir çırpıda söylüyorum ama çocuğun annesinin öldüğünü anlamak için kelimeleri cımbızla seçmek gerekiyor) üvey kardeşine karşı hissettikleri anlatılıyor. Özellikle sonu oldukça etkileyici bitirilmiş hikâyenin.

    Peki, bu kitabı tavsiye ediyor muyum?

    Toptaş’ın diğer kitaplarıyla kıyaslarsam ki romanları hikâyelerle kıyaslamak ne kadar doğru tartışılır ama yine de içimden bir ses illa kıyasla diyor. Bu da benim doğruyu bilip yanlışı yapan tarafım işte. Bazen onun dediğini yapmazsam hiç susmaz ben de dediğini yaparım. Neyse işte, diğer kitaplarıyla kıyaslarsam; öteki kitaplarından aldığım haz daha fazlaydı. Fakat yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, Toptaş hikâyeciliği bambaşka bir boyuta taşımış. O yüzden kesinlikle okuyun derim. Ayrıca kitabın içindeki Ümit Ünal çizimleri kitaba ayrı bir hoşluk katmış.
  • 192 syf.
    Prof. Dr. Şerif Baştav ağırlıklı olarak anonim Grek eserleri ve Macar - Türk münasebetlerine yoğunlaşmış bir akademisyen. Almanca - Fransızca - Macarca - Yunanca - Rusça ve İngilizce bilen yazar Macaristan eğitim almış ve Almanya ve Abd'de de kısa süreli dersler vermiştir. Ele aldığı konu oldukça ilgi çekici merak uyandıran ve ruhumuzu okşayan ''Tanrı'nın kırbacı Attila'' yı ele alıyor.
    Ama eleştirilerle başlamak istiyorum. Akademik düzeyini tartışmak haddimize değil elbette ancak kitap içerisinde dipnotlara yer vermemiştir. Bibliyografyada ise tamamı yabancılardan oluşan eserlerden yararlanmış. Kitap eski bir tarihe de ait değil aslına bakarsanız. ilk kez 1998 yılında basılmıştır. Roman havasında gibi geldi açıkçası. Zaman zaman eleştirdiği kaynaklarda (ki bu çok az) olan hataları belirtiyor. Ancak ele alınan kaynakların objektifliği tartışılır zaten. Çünkü Avrupa'yı titreten Attila'yı övecek değiller elbette. Anlattığı bir çok yer de bariz abartı ve objektifliği ihlal eden yerler var. ''Korktular, kaçtılar gibi'' kelimeler kullanıyor. Sonuç kısmında kaynak yetersizliğine dikkat çekiyor lakin çok fazla eser mevcut. Eski dönem içerisinde de önemli tarihçilerimiz Attila'yı ele almışlardır.
    İlginç noktalardan biri Cengiz Han ile yersiz bir kıyaslamaya girmesidir. Avrupa Hun gücünü Oktar ve Rua'ya bağlayarak Attila'nın çok fazla etkisi olmadığı izlenimi vermiş. En çok siyasi ki bu kendisine göre sanırım şunu yapmadı bunu yapmadı gibi kelimelerle açıklamış. Kaynaklarımız kısıtlı iken ve güvenirliği tartışılırken bunu söylemek ne kadar doğrudur bilemem.
    Attila için kullanılan ''Tanrı'nın kırbacı'' sözü Attila'ya ait olmadığı aslında Got - Alarik için kullanıldığını söylemiş ancak buna bir kaynak göstermeyi tercih etmemiştir.
    Atın iktisadi ve askeri anlamda kullanan ilk uygarlık olarak Kimmerleri gösterir. Kitabın yazdığı dönemdeki veriler nedir bilmiyorum ancak net bir şekilde bu atın ilk izlerini Kazakistan bozkırlarında görebiliyoruz şuanki verilerle. Kimmerlerin birçok akademisyene göre de Proto-Türk bağlantıları araştırılıyor. Mesela bunu da söylememiştir.
    Çok net olarak hatalardan biri Saka-Sarmatları İrani olarak göstermeye çalışmasıdır. Hatta kaynağını göstermemesine rağmen onların dilinide İrani olarak gösterir. Günümüzde çok iyi biliyoruzki Sakaların Türk bağlantısı Hunların Türklüğü noktasından daha da sağlamdır.
    Sonuç kısmında Hun eserlerinden bahsederken bir yerde Volga'nın doğusunda ele geçirilen bir taçtan bahsedilip bu kesinlikle İran-Sasani menşeli olduğunu belirtmeside kaynağa muhtaçtır. Hangi eser ya da hangi kazıda bulunduğu belirtilmemiştir.
    Alanların kültürlerinin Hunlarınkine benzemesine rağmenki verdiği bazı bilgilerde Hunlar gibi demesine rağmen bilinçli bir şekilde İrani kavim demeside düşündürücüdür.
    Ağaçerleri üzerinde sadece bir yerde kısa cümle olarak geçmesi Türklükleri üzerinde fazla durmaması da dikkat çekicidir.
    Son sayfda şöyle bir durum vardır.
    Attila'nın mezarı ırmağın yatağı değiştirilerek ırmak yatağına gömülmesine inanmadığını belirtiyor ancak ilginçtir Vizigot kralı Alarik'in naasşının ırmak yatağının değiştirilerek ırmak yatağına gömülmesini doğru bulur. Kaynak olarak da Jordanes'i gösterir. Peki Attila'nın mezarının ırmak yatağına gömülmediği bilgisine nasıl ulaşmıştır veya nasıl bu tahmini yapmaktadır pek anlayamadım.
    Genel olarak etkilenmediğim kitaplardan biri roman tarzı gibi olması yer yer bariz tekrarlara gitmesi ve konu geçişleri dipnot olmaması ve kaynakçanın azlığı tatmin etmedi beni.
    kanaat not:5/10
  • 248 syf.
    ·12 günde·8/10
    Nereden başlayacağımı bilemedigim için klasik bir girişle incelemeye başlayayım o halde;
    nereden başlayacağımı bilemiyorum.
    Çünkü bu kitabın roman niteliğinde kaldığın yerden devam edebileceğin bir kurgusu yok.Nasıl yorumlayacağımı bilemedim.Neyse ben başlayayım ilk iki cümle kem küm ile geçer şu an olduğu gibi,sonra açılırım.Siz dua edin de deneme bir ki diye girmedim.-Aman ne komik-erinizi duyar gibi oldum.Yapmiyorum :)


    Montaigne önsözünde uyarıyor.Peşinen söyleyeyim sonra vay benim beklentim yüksekti,vay benim kişiselim gelişmedi diye konuşmayın demeye getiren cümlelerle bizi en başından uyarıyor.Sadece fikirlerini,iç seslerini,kendi kendine konuşurken aldığı karar ya da verdiği hükümleri not etmiş ve bu düzenlenerek kitap haline gelmiş.Ya pardon ama zaten deneme okuyorum ben .Konuyu neden buraya getirdim bilemiyorum.Artık kafa karışıklığı,cümle karışıklığına dönüştü bende, hayrolsun.Nereden başlayacağımı bilemiyorum derken kafam karışık değilmiş demek.Bir ara görüntü netleşmiş.Bundan eminim.


    Kitap akıcı ama içerisinden 10 sayfa okuyup üzerine düşünmeyi gerektiren bir kitap.Ben neden bu kadar aceleye getirdim bilmiyorum.Neyse ki sonlara doğru fark ettim.Çünkü hep sonradan gelir aklım başıma.Hep sonradan.Başucu kitabı da diyebilirsiniz bu kitaba,kafanıza takılan,canınızı sıkan,içinden çıkamadığınız olaylarda kılavuz da olabilir.Fakat hiçbirimizin birer elektrik süpürgesi olmadığı ve şartların genelde komplike olduğu düşünülürse bu seçeneğide eleyebilirim.Malum deneme türlerinin kesin bir hükmü yok.Daha çok tez ve hipotez ağırlıklı.Teoriye belki diyebiliriz ama kanun namına bir şey yok.Size gelen topları en fazla göğsünüzde nasıl yumuşatacağınızı gösteriyor,gerisi yok.Kafamızın ağlarını havalandırmaz yani.Çok fazla çelişki var. Ya da sindirerek üzerinde çokça düşünerek okursak faydasını görebiliriz .Durduk yere bu kadar muhalefete gerek yok.Belki benim kesti sandığımı sadece budamıştır.


    Her neyse bu kadar gevezelik yeter.
    Deneme demek zaten aynı zamanda
    -muhasebe- anlamına geliyor.Yani aslında hepimizin her gece başımızı yastığa koyduğumuzda günün değerlendirmesini yaptığımız ,kendi kendimize konuştuğumuz,konunun konuyu açtığı ve o esnada akrebin saatte yüz kilometre hızla yol aldığı zaman dilimindeki tatliş sohbetlerimiz.Hepimiz dedim ama orada çok emin değilim aslında.Her neyse.
    Haksızlık etmemek gerek hanenize güzel bakış açıları yazılıyor.Altını çizdiğim bir çok cümlesi oldu.Beni en çok etkileyen ise -Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.- oldu.Şu bakış açısından yola çıkarak bir kitap bile oluşturulabilir.
    16.yy da yazılmış aforizmalar,çizilmiş insan piortreleriyle günümüz hemen hemen farksız.Bunun sebebi çok uzunca tartışılır bence ama dilim damağam kurudu artık onu da unutmazsak başka zaman konuşuruz.


    Genellikle okudum bitti diyerek yorumlarım bu defa bitmedi.Canım tekrar okumak istediğinde ayracı rahatsız edeceğim.Ya da kafam bozuk olunca açarım rastgele bir sayfa bir iki nasihatı iyi gelir,motive eder.Son olarak
    -Allah beni kendimden korusun- diye yazmış.Buna çok amin diyorum.
  • Birisinin bulutunda gökkuşağı olmaya çalış.
  • 352 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    ÇOBAN VE KOYUNLARI
    Birbiriyle savaş içerisinde olan 3 farklı ülke
    Ülkeler farklı fakat düşünce sistemleri aynı

    2+2=5 üzerinden yorumlamaya çalışırsak düşünmeyi tamamen yasaklayan bu sistem ve ‘PARTİ daima sizin için en iyisini düşünür ve yapar, sizin ne düşünmenize ne de sorgulamanıza gerek vardır’’ maddesiyle maalesef insanların özgürlüğünü ve hür iradesini ellerinden alan bir yaptırım ile karşılaşıyoruz. PARTİ, insanların fikir üretmesini engelleyerek tek tip ve başkaldırmayan insan sürüsü yaratmaya çalışır. PARTİye ne kadar sâdık - her denilene körü körüne inanan, araştırmadan ve sorgulayıp öğrenmeden bağlanan - insan olursa istediklerine o kadar rahat ulaşabilecekler. Söylenenin aksini düşünmek dâhi suç sayılıyor. Düşünce polisi adlı kurum bu yüzden mevcut.
    Winston bir DIŞ PARTİ üyesi idi ve insanları 3 farklı şekilde sınıflandırırsak Winston ikinci tabakada yer alıyordu. İlk ve öncelikli olanlar İÇ PARTİ üyeleriydi. İÇ PARTİ üyelerinin nelere sahip olduğu asla bilinemezdi. Onlar tele-ekranlarını kapatabilen tek ayrıcalıklı kesimdir. Son kesim ise PROLETERlerdir. Bir diğer deyiş ile ilk önce ölmesi gerekenler.
    Tele-ekranlar sayesinde mahrem kelimesi ortadan kalkmıştı. PARTİden yahut BÜYÜK BİRADER’den gizli bir şey yapmak yasak olmakla birlikte pek mümkünde değildi. İÇ PARTİ üyeleri hariç herkes adım adım her yerde izlendiğinden dolayı onlardan izinsiz hareket etmek imkânsızdı. Bir düşünsenize! Özgürce nefes almanız bile önleniyor. PARTİnin bunu yapma sebebi kendilerine başkaldırmak isteyenlerden haberdar olmayı sağlamaktır. İnsanlara kalem kâğıt bile yasaklanıyor. Ki yine bu da kendi varlıklarını devam ettirebilmek için PARTİnin aldığı önlemlerden biridir. Hür bir şekilde biriyle konuşman yasak, herhangi biri ile bakışman yasak. Birde nereye bakarsan bak karşına çıkan yahut olduğu söylenen biri var, BÜYÜK BİRADER. Döndüğün her tarafta şöyle bir yazı ile karşılaşmak ne kadar güzel olabilir: ‘’BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE.’’ Öyle ki, insanlar daha bir kere görmedikleri – olup olmadığının doğruluğunu tartışamıyorlar çünkü bu suçtur.- birine inanıp onun yolunda yürümeye, ona itaat etmeye zorlanıyorlar. Akıllarında asla unutamayacakları cümle ‘’BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE.’’
    PARTİ bunlar yetmezmiş gibi herkesin cinsel hayatına müdahil oluyor. PARTİye bağlı çocuklar yapmak dışında ilişki yaşamak ve duygusal bağ kurmak çok büyük bir suçtur. Buna karşın Winston, Julia ile tanıştı ve onu sevmeye başladı. Cinsel ilişkileri bir oldu, iki oldu, üç oldu fakat nereye kadar. Sonunda yakalandılar. Yakalandıktan sonra ikisi de birbirini bir daha görmedi. İnsanlık üzerine yapılmış en büyük darbelerden biridir bu. Kimse özgür değil. Kimse istediğini yapamaz. Her şeye kâdir olan bir tek PARTİdir.
    PARTİ çıkardığı her kanunu ve koyduğu her kuralı denetlemek için bakanlıklar açtı. ‘’SEV-BAK (Sevgi Bakanlığı)’’ yasa ve düzeni sağlıyordu. Nerede istemedikleri bir şey görseler, nerede KENDİ kanunlarına karşı bir yapılanma görseler hemen müdahale eder ve en ağır şekillerde cezalandırırlardı. (Winston, Julia ile yakalandığında SEVGİ Bakanlığına götürüldü.) ‘’GER-BAK (Gerçek Bakanlığı)’’ her türlü eğitim, haberler, eğlence ve güzel sanatlar işlerine bakıyordu. Tabi PARTİ kuruluşlu olduğu için eğitimi ve haberleri ne denli doğru verdikleri tartışılır bir konu. Bu bakanlık onucunda PARTİ kendi dilini oluşturdu. ‘’Yenisöylem’’. Yenisöylem İÇ PARTİ üyeleri tarafından, PARTİnin insanların düşünce biçimlerini kısıtlamak için, parti üyelerinin konuşmalarında partinin siyasi görüşünü kolayca savunmalarını sağlamak ve başka bir görüşün savunulmasına izin vermemek için tasarlanmıştır. Kısacası kendi kelimelerini oluşturup ya da kendilerine ters düşen kelimeleri sözlükten çıkartıp kendi işlerini kolaylaştırmak için oluşturulmuş bir tasarıdır. ‘’BAR-BAK(Barış Bakanlığı)’’ ise savaş işleri ile ilgileniyor. ‘’VAR-BAK(Varlık Bakanlığı)’’ ekonomi işleri ile muhatap oluyor. Sizce en korkuncu hangisi? Ben adından yola çıkarak SEVGİ Bakanlığı olduğunu düşünüyorum. İsminden ne olduğu aşikâr. Winston Sevgi Bakanlığında işkenceler çekti. Daha korkuncu da var: 101 Numaralı Oda…
    KİTAPTAN BİRKAÇ ALINTI
    ‘’BİLİNÇLENİNCEYE KADAR BAŞKALDIRAMAYACAKLAR. AMA BAŞKALDIRMADAN DA BİLİNÇLENEMEZLER’’
    Winston bu sözü evinin tele-ekrandan görülmeyen çok ufak bir kısmında yasak olan kâğıt ve kalemi kullanarak yazdı. Burada kastettiği aynı zamanda kendisi idi. İÇ PARTİ üyelerine karışılamaz. Onlar yöneticidir. Yani DIŞ PARTİ üyeleri ve proleterler asla bilinçlenemeyecek. Bazıları kendinde bu gücü görmediği için, bazıları ise PARTİnin emri altında yanlışlarla ve her şeye boyun eğerek onlara köle olmayı seçtiği için. Bazıları fikirsel başkaldırışa başladı bile, fakat bazıları koyun olmayı ve başlarında bir çoban olmasını kabul etti. Bazıları 101 numaralı odada cezalandırıldı. Bazıları mutlu bir şekilde hayatlarını idame ettirmeye devam etti.

    ‘’HİYERARŞİK TOPLUMUN VARLIĞI, UZUN SÜREDE, ANCAK YOKSULLUK VE CEHALETE YASLANARAK SÜREBİLİR’’
    Bu söz Winston’a verilen kitapta yazıyor. Hiyerarşi, ast üst ilişkisidir, sınıf gözetilerek yapılan sıralamadır. Böyle bir toplumun varlığının genele yayılması ve uzun süreli olması için halkın fakir olup PARTİye muhtaç olması ve halkın cahil olup bağnazca her denilene inanması lâzım gelir. Proleterlerin her şeyden habersiz olması koşulu ile ancak bu şekilde hiyerarşi sağlanabilir.
    ‘’İTİRAF İHANET DEĞİLDİR. NE SÖYLEDİĞİN YA DA NE YAPTIĞIN ÖNEMLİ DEĞİL. YALNIZCA DUYGULARDIR ÖNEMLİ OLAN. BENİ SENİ SEVMEKTEN CAYDIRIRLARSA İŞTE O ZAMAN SANA İHANET ETMİŞ OLURUM’’
    Zaman geçtikçe Winston, Julia’ya cinsellik dışında da bakmaya ve duygular hissetmeye başladı. Winston bu sözü söylerken eminim çok karmaşık duygular içerisinde idi. Bunu söyledikten sonra maalesef ihanet etti. Sevgi Bakanlığında iken 101 numaralı oda da Winston’a fare işkencesi uygulamak istediler – Ki işkencenin sonu fareler tarafından kemirilerek ölmek-. Winston ne dedi ise onları bu eziyetten vazgeçiremedi. Saniyeler ilerledikçe fareler daha çok yaklaşıyordu. Sonra bir bağrış duyuldu. ‘’-Julia’a yapın!!’’ Winston bu sözü sayesinde işkenceden kurtuldu. Ancak PARTİ kendi hedefinde ileri doğru bir adım daha atmış oldu. Hele ki Winston bile Julia’dan vazgeçmişken
    ‘’SAVAŞ BARIŞTIR
    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
    CEHALET GÜÇTÜR’’

    Savaş barıştır diyerek insanları ön plana atan ve hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmeyen bir sistem
    Özgürlük Köleliktir diyerek insanları hep koyun şeklinde gören ve başlarında çoban olması gerektiğine inandırıp çoban olan, kendi esaretinde tek tip insan sürüsü yaratmaya çalışan bir sistem
    Cehalet Güçtür diyerek insanları cahilliğe sürükleyip onları tesir altına almak, bilgisizliklerinden faydalanıp onları kullanan bir sistem
    George Orwell böyle bir sistemin ve toplumun olmayacağını belirtiyor. Fakat buna çok benzer toplumların ortaya çıkacağını savunuyor ki bence haklı. Günümüze baktığımızda hangimiz izlenmiyoruz. Telefonlardan, bilgisayarlardan istedikleri zaman mahremimize girebiliyorlar. Düşünce engellenmiyor mu? İnsanların aklını çelip düşünmeyi engelleyenlerin halini yakın tarihte gördük. Yazar kitabında Savaş Barıştır diyor. Bugün Barış adı altında yaşayanlar kaç tane asker şehid etti. Özgürlük köleliktir diyor. Kendine koyun seçen az insan mı var? En önemlisi Cehalet Güçtür diyor. Bugün milyonlarca okumuş cahil var. Cahilliği tescillenenler ise ayrı. Cehalet içinde olanları bir yana çekmek zor olmasa gerek. Çünkü cahil insan sığınacak bir yer arar. Kendine bir efendi yahut sahip arar. Cahil insan köle olur, yönetilmek ister.

    Mert Yaman
  • 191 syf.
    ·3 günde·9/10
    Botton’un kitap boyunca cevapladığı “Nasıl”lardır, Proust’un göstergeleri ve yaşamının eseri üzerindeki, eserin okur üzerindeki yansımaları; Bugünün, okumanın, zamanın, acıların kaygıların, arkadaşlığın, farkındalığın, aşkın, kitapların ve diğer kavramların gizli güçleri. Bir Proust okuruna değişim vadeden tafsilatlı bir araştırmanın elekten geçirilmiş hali olarak görebiliriz bu eseri.


    Zor diye tanımladığımız kült eserleri normale dönüştürmemizi sağlayan yardımcı kitaplardan her zaman kaçınmışımdır. Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir, çokça tavsiye edilen ve Kayıp Zamanın İzinde serisine dair önem arz eden bir kitap olduğunu bildiğimden, kendi düşüncelerimin önüne geçebilecek fikirlerin riskini de göz önünde bulundurmam gerekti. Serinin üçüncü kitabının arefesindeyken henüz tanışmadığım karakterlere dair çıkarımların üzerinden göz ucuyla geçtiğimi söylemeliyim. Genel olarak, olay örgüsüne ve zihnimizde şekillenen karakterlere dair kıssadan hisse getirilmediğini, dolayısıyla kendi düşüncelerimize gölge düşmeyeceğini de incelemeye geçmeden belirtelim…


    Hayatınızın kötü anlarında ve olabilecek tüm olumsuz koşullarda resme olan bakışımız gerçekten hayatımızı değiştirebilir mi? Onlarca kişisel gelişim kitabının verebileceği şeyi, bir romanda ‘bakmamızı’ gerektiren göstergelerin gücü verebilir... Peki nedir bu göstergeler? Onlardan nasıl ders çıkarılmalı ve okumalarımızı hayata nasıl damıtabilmeliyiz? Proust’un aynasından tüm yalınlığıyla aktarmayı başaran Botton, 9 başlıkta Proust’u daha iyi anlayabilmeye olanak tanırken, diğer okumalarımız için de level atlatacak fikirler sunuyor bizlere.


    Kayıp Zamanın İzinde, günlük hayatın sıradan olaylarından ibaret gibi gözükebilir. 3 yıldır Proust okuyan bir Amerikalının mektubundaki serzeniş, Proust’un düşüncesine göre tabloya ilk bakışta söylenen cümleleri andırır şekildedir: “Sayın Proust ayaklarınızı yere basın ve ciddi olun, ne demek istediğinizi bana iki cümlede açıklayın.” Proust, Doktor olan babası Adrien Proust gibi insanlara faydalı olacak bir eser tasarlama düşüncesindeydi. Aristokrat bir ailede dünyaya gelmesi, etrafındaki şaşaalı insanlar, geniş arkadaş çevresi ve geçirdiği hastalıklar yazma tutkusundaki ilham kaynağı olur. Ne zaman bir resme baksa kendi yaşamından tanıdığı kişilere benzetirdi. L. Perutz’un romanındaki kahramanı, Yahuda’yı resmedebilmek için Milano sokaklarında kötülüğün timsali olan insanı araması gibi, Proust’un da romanı için gereken bilgileri edinmek amacıyla sadece geceleri dışarı çıktığını öğreniyoruz. Bir romandaki karakterleri kendi yaşamımızdaki kişilere benzetmemiz ve sevdiğimiz birinin özelliklerini atfetmemiz salt benzerlik ilişkisini kurmuyor, o kitabı zihnimizde daha kalıcı hale getirerek gördüğümüz profillere daha net bakmamızı sağlıyor aynı zamanda. Karakterlerin yansımasını gerçeğe giydirebiliriz belki, ama okuma süreci içinde kendimizi okuyacağımız kesin gibidir.


    Zamanı nasıl iyi kullanabiliriz?
    Kötü bir diziyi, başarısız bir kitabı veyahut magazin haberlerini bazen sadece onlardan bir ‘iyi’ çıkarabilmek için takip ederiz. Zaman zaman içimizi -kötü eylemler- boşaltabileceğimiz bir insana gereksinim duymamız gerektiğini ifade eder Canetti. Her ne kadar bayağı bir önerme olsa da başka bir yönümüzün de eyleme geçmesi için haklı bir önerme olarak bakılabilir, tabii o kişi karşımıza çıkarsa. Dolayısıyla Botton’ın edindiği izlenim, nesnelerin zayıflığından kendimize pay çıkarma fikridir. Eleştiri yönümüzü kuvvetlendirmek için popüler ama zayıf bir kitabı tercih etmemiz gibi. Ya da absürt bir dizi hakkında bilgi sahibi olmak için veya magazinsel haberlerdeki komik olanı görmek için, yeteri kadar zamanımız varsa tabii ki. Bütün olumsuzlukları gösterge olarak algılamamız gerektiği Botton’un aydınlattığı en önemli konu kesinlikle, kitap öznelinde değerlendirilmesi gereken en sivri konu budur. Bir sorunla karşılaşıncaya, acı çekmeye başlayıncaya kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş olamayacağımız fikrini aşılıyor Proust. Acı çekmeden de aklımızı kullanabiliriz ama Proust’un düşüncesine göre merakımızın su yüzüne çıkması için bir rahatsızlık-olumsuzluk- duyuyor olmamız gerekiyor. Küçüklüğünden beri geçirdiği astım krizleri, ileriki yaşlarda nükseden zatürre hastalığı sebebiyle, bir odanın içinde geçirdiği zamanında bunu duyumsayan Proust’un kendisi olmalı. 600 yıl yaşayıp kendini bir geminin dünyasında bulan Nuh gibi, kapalı camlar ve örtülmüş perdelerin arasında buluyordu kendi dünyasını.


    Düşünmek, acımızın nereden kaynaklandığını ve nereye yöneldiğini anlamamıza, onun varlığını kabul etmemize yardım eder. Kısaca zihin gücümüzü artıran, onu tetikleyen şey kederdir. Bilgeliğe ulaşmanın yoksunluk gerektirdiği bahsi ikinci kitapta çokça değinilen hususlardandı. “Her şey güzel giderken bazı şeyleri görmezden gelmemiz normal belki de. Eğer bir araba gayet iyi çalışıyorsa, onun o karmaşık işleyişini öğrenmemize ne gerek var? Sevilen kişi sadakat gösteriyorsa, neden insan ihanetinin dinamikleri üzerinde duralım? Toplumda hep saygı görüyorsak, toplumsal yaşantının insanı nasıl aşağılayabileceğini incelememize ne sebep olabilir? Ancak kederin içine battığımız zaman, Proust’un yaptığı gibi, kabul edilmesi zor hakikatlerle yüzyüze gelir, başımızı yorganın altına gömüp, sonbahar rüzgarında dökülen yapraklar gibi ağlarız.” Botton’un bir kişisel gelişimci edasına büründüğünü kitabın tamamında görmek mümkün. Ancak bu derslerin hepsi Proust ve onun dünyasına bakışımızı değiştirebilecek türden değerli fikirler…


    Bir okurun dikkat ettiği en önemli nokta cümlelerin etiketlerle olan ilişkisidir. Alışılagelmiş ifadelerin ve klişeleşmiş cümle kalıplarının yüceltilmesi Proust’u en çok rahatsız eden şeylerin başındaydı. Bu, konuşma ve yazıda önceliğin özgün söyleşiler üretilmemesinden ve başkasının sözlerini yineleme gereksiniminden duyulan bir rahatsızlıktı. Düşünceleri öznel haliyle cümlelere dökmeden, onu kelimelere uyarlamak gibi bir şey olsa gerek. İlk bakışta hoş gibi görünen, altını biraz eştiğimizde bayağı bulacağımız ifadelerin aslında klişeden de rahatsız edici, yapmacıklı bir görüntü verdiğini ifade ediyor Proust. Ülkemizde ise bu “hoş”luğu aforizmaya çevirenlerin başında gelenler ise İ. Pala ve G. Süngü gibi isimler. Doğru klişe vardır, klişeden kaçmak için seçilen ‘bayağı’lık vardır, ve –iyi olduğumuzu düşünmesek bile- özgün olmanın ayrıcalığı vardır… Botton’un da dediği gibi, “Kendi seçimimizin, kendi zevkimizin, kendi şüphemizin, kendi arzumuzun ve kendi zayıflığımızın izlerini taşıyan şey güzel olabilir ancak. Etiketleri reddetmeliyiz. Klişeler kullanarak konuşmak sorun yaratır, çünkü yağmurun, ayın, güneşin ve duyguların, kalıplaşmış söyleşilerin ifade ettiğinden ya da bize öğrettiğinden çok daha farklı çeşitleri vardır dünyada.”


    Kayıp Zamanın İzinde serisini okuma zarfında, Proust dünyasının kapılarından girip şahsi yaşamını merak etmeyen yoktur öyle sanıyorum ki. Botton, kısa kısa da olsa, dostlarının Proust için söylediği övgü dolu sözlere kitabında yer veriyor. Yakın çevresi onun cömert, eli açık, iyi bir konuşmacı ve saygın bir kişiliği olduğu konusunda birleşiyorlar. -Aşırı kibarlık, nezaket ve saygınlık göstermesinden dolayı Proustmak diye bir tabir ortaya çıkıyor.- Proust’un aşk ve arkadaşlık hakkında olumsuz düşüncelerini içerdiği keskin metinler, yaptığı konuşmalarda hata payı bırakırcasına cümlelerinin sonuna ‘belki’ ‘herhalde' diye ekleme yapması eseri ile yaşamını zıt kutuplara itiyor. Gözlemciler ise bunun insan kaybetmeme düşüncesinden ileri geldiğini, kırıcı etki bırakmama izleniminden kaynaklandığını düşünüyorlar. İnsan ruhunun derinliklerine ustalıkla inen Proust, bunu insanları kazanmak amacıyla da kullanabiliyordu ve Botton’a göre iyi bir dinleyici, salt kendinden bahsetmeyen bir yapıdaydı. Bu ayrımsılık şunu gösteriyor ki, yazdıklarımız başka bir ‘ben’liğin ürünüdür. Düşündüklerimiz ama söyleyemediklerimiz, uygulamaya geçmeyen birikimler, yazılmamış, dile gelmemiş cümleler ve daha fazlası. Belki de 7 cildi oluşturan bu dile gelmeyen 'ben'liktir...


    Bakmak ve görmek. Hissedemeyişlerimizin sebebi doğru imgelerle karşılaşmayışımızdan kaynaklanır. Proust’a göre bir şeye ikinci kez bakmanın getirdiği mutluluk iyileşmenin en iyi yoludur. Ucuz ve kısa cümlelerin uzun ve anlamlı paragraflara tercih edilmesi, yavan kitapların gerçek değerini görmeyen kitapların yerinde revaçta olmalarından yola çıkarsak ikinci kez bakmanın ne kadar düşük olduğu sonucuna varmamız zor olmaz. Sıradan olan yaşam değil, belleğindeki imge! diyor bir ses kitap boyunca. Botton’un, Proust’tan yansıttığı en muazzam detaylardan biri olabilir bu. Bir kekin yol açtığı şey hatırlama anı değil, takdir edilmiş bir anın bıraktığı etkidir. Takdir ettiğimiz anıların zihnimizde imge haline geldiğini fark edinceye kadar hafızamız bulanıktır ve seçemez. Botton’un bu bahiste Freud’un çocukluk deneyimine dair düşüncelerini zikretmemesi büyük eksik. Şu şekilde ifade ediliyor: “Anlatıcının çevresinde gördükleri ile kendi güzellik anlayışı arasında büyük bir uçurum olduğu doğrudur, ancak bu ikisi arasındaki farkın modern çağa özgü bir şey olup olmadığı tartışılır. Basit imgeler belirsizlik taşımadığı için çekicidir. Basit imgeler kesinlik sunar, örneğin para harcamanın eğlenmek için en garantili yol olduğuna inandırır bizi. Suçu hatırladığımız şeylere değil belleğe yüklemeli. İlkbaharı değil ressamı hedef almalıyız.” Nuh, çevresindeki nesneleri görme özlemi çektiğinde, doğal olarak belleğinde ağaç ve dağ görüntülerine yoğunlaşır. Bu da gösterir ki bir şeyin somut olarak varolması, onu fark etmek için kesinkes bir durum oluşturmaz. Hatta bu fiziksel varoluş o şeye karşı körleşmemize yol açan büyük bir neden olarak gösterilir, salt görsel temas yeterli değildir. Bir şeye tutkuyla sahip olmaya çalışırken edindiğimiz en önemli şey, zorlukla onu beklemek arasındaki kat ettiğimiz mesafe ile ölçülebilir. Yoksunluk bizi detaya zorunlu olarak iter aslında, İslam’da şerrin hayra, belanın olgunluğa yorulması gibi. Arzu ile arzunun arasındaki gerçekleşme durumunu bekleyiş, yazgımızdaki büyük nimetlerden olsa gerektir.


    Proust Yaşamımızı Nasıl Değiştirebilir, bu soru daha fazla ısınsın. Fakat şu kesindir ki bir nesneye ikinci kez bakmak, göstergelerin farkına varabilmek, detaylara inebilmek kelebek etkisindeki döngü içerisinde en etkili kanat çırpınışlarından birini yaptırabilir!
  • 360 syf.
    ·9 günde·8/10
    İnsandaki maceracı ruh her zaman bir serüven arayışında olmuştur ve insanlık sürdükçe bu arayış içinde de olacaktır. Bu arayış insandan insana farklılık gösterebilir. Şöyle ki, her insanın hayata bakış açısı beraberinde kişiye özgü o hayatı yaşayış biçimini geliştirir. Bu yüzden bazı insanların yaşamları ilk başta bizlere garip ya da harika gelir. Kimi insan bize göre akademik manada çok daha çalışkan ve azimlidir, ona bakıp deriz ki, "bu kadar çok çalışmaktan hiç sıkılmıyor mu acaba?" hayır, o kişinin de hayatı karşılama ve yaşayış biçimi, bakış açısından dolayı o şekildedir, ve hayatı asla onun gözünden göremeyeceğimiz için bu belki de biraz önyargılı bir ifade olacaktır. Ya da başka birinin yaşadığı bir hayata bakıp,"böylesine bir sefalet içinde yaşamaktan rahatsız değil mi?" ona sorarsanız hayır; üstte yine dediğimiz gibi hayat her insana farklı perspektiflerden görünür. Bu açıdan okuma eylemi insan hayatında çok önemli bir yerde olmalı. Öyle ki, mümkün olan her vaktini okumaya ayırmalı insan. Tek perspektif ile yetinmek, okuyan bir insan için gün geçtikçe dayanılmaz bir işkence gibi gelmeye başlayacaktır. İşte bu yüzden de okuyan insan her daim daha fazlasını okumak ister. Evet, asla hayata başka birinin gözünden 'tam olarak' bakamayacağız belki de ama en azından bu farklı perspektiflere okuyarak şahit olmak bize başka gözlerden bakma konusunda ilham verir bunun için daha çok çaba sarf etmemize yol açar, fakat buna nazaran bunun tam olarak mümkün olmadığını da kanıtlar aynı zamanda bize. İşte, belki de hiç sonuçlanmayacak bu gibi bir 'çaba' içerisinde olmak insanlığın en sevdiği duygulardan biri.

    Kerouac'ın yaşamı da genel hatlarıyla, üstte bahsettiğimiz gibi bir 'sürekli çaba' ilkesine dayanıyor zannımca. Ve yine bahsettiğimiz gibi hayatın ona karşılık gelen en iyi açısını yakalayıp ona sarılıyor ve çok mutlu olduğu bir yaşama sahip oluyor; kimi insanlara göre sefalet içerisinde yaşamış olsa da. Önemli olan bu 'kimi insanlar' değil, sizin hayat güneşinden doğru ışınları doğru zamanda almanızdır. Bu açıdan insanı çok özel bir tür çiçeğe benzetiyorum kendimce. Ana besin kaynağı güneş olan özel bir tür çiçek. Sadece kendine has olan, diğer çiçeklerin alamayacağı özel ışınlar ile besleniyor, ama kaynak yine aynı, güneş; o sıcak kaynağımız milyonlarca farklı ışın türü çıkarıyor. Önemli olan o çiçeğin kendine en uygun olan ışın ile büyüyüp filizlenmesi.

    Hayattan kendine has yansımayı bulan insan, hayatını her ne şekilde geçirmiş olsa da, en azından hayallerinin arkasından gidip ve mutlu bir yaşam sürüp hayatını tamamlamak üzere yaşıyordur. İnsanlar arasında şöyle bir yanılgı var, insan eğer hayal kuracaksa çoook büyük hayaller kurmalı. Hayır. İnsan kendini tatmin ve mutlu edecek hayaller kurmalıdır. Ki zaten bir hayalin büyük ya da küçük olması da insandan insana göre farklılık gösteren bir ifadedir. Bu hayallerin küçük veya büyük olması önemli değil insanı mutlu etmesidir mühim olan. Buna incelememizde Neal ile tanıştığımızda değineceğim.

    Kerouac bu eserinde gerçek yaşam hikayesini tüm olağanlığı ile anlatıyor. Bu açıdan çok gerçekçi bir yazar olduğunu kabul etmeliyim. Kerouac kısaca özetlersek hayatını kendine göre maceracı bir ruh ile geçiren bir insan. Ve buna 'giderek' ulaşmış bir insan. Nedir bu gitmek? Bunu Kerouac'a sorun, hem de tam gecenin bir yarısı bomboş bir otobanda geçen tek tük araçlara otostop çekmek için kolunu yorgun argın kaldırmaya çalışırken. Muhtemelen size belirli bir cevap veremeyecektir. Çünkü kendisini o maceraya öylesine kaptırmıştır ki, onun için yaşam o an için macerasından ibaret olmuştur. Yaşamı bir an için otostop çekmek için ağrıyan kolunu kaldırmaktan ibarettir, bir an için de yolda yürürken ayağındaki eski püslü ayakkabılara göz attığında. Bu anlık mutlulukların ve maceranın bir hayat biçimi haline getirilişinin öyküsüdür Yolda.

    Kitabın konusundan genel ve somut olarak bahsedecek olursam, Kerouac'ın bir gezgin olmasını, bu süreçte yaşadığı şeyleri ve arkadaşı Neal'ı anlatıyor. Ama elbette ki daha önemli olan şey kitabın benim üzerimdeki etkileri. Maceraperest ruhlar kendilerini en iyi kendi maceraları üzerinde iken ifade ederler. Yapmayı en sevdiği şeyleri yaparken onların yazdıkları yazıların edebi değeri gerçekten olağanüstü oluyor. Tıpkı Evliya Çelebi'nin gezilerini yaparken yazdığı yazılarının çok içten, gerçekçi ve samimi olması ya da Thoreau'un doğada iken yazdığı düşünce yazılarının çok hoş bir derinlik ile harmanlanmış olması gibi. İşte bu yüzden yazarların günlüklerinin bile okunması, o yazarı anlamaya çabalama adına çok önemli bir noktadır.

    Romanda anlatılan olayların tamamı elbette ki genel olarak tamamen bir yolculuğu içeriyor. Bu açıdan eserden biçimsel olarak da bahsetmek istiyorum. Hikaye, sanki yolculuğun o olağan ama heyecanlı hareketliliğini yansıtması için bir çırpıda yazılmış gibi görünüyor. Tıpkı tüm metni Kerouac ayakta, koşarak yazmış gibi hissediliyor o yüzden. Metinde hiçbir paragraf yok. Hikaye ifade edildiği şekilde toplam beş kitaptan oluşuyor. "BİRİNCİ KİTAP, İKİNCİ KİTAP..." şeklinde bazı yerlerde ibareler var, ama o ibareler bile paragraf konulmadan yerleştirilmiş. Eğer normal bir metin gibi paragraf ve bölümler konularak yazılmış olsaydı bu eser, paragrafın getireceği en ufak bir boşluğun metindeki koşuşturma ve hareketlilik hissini dağıtacağına, yok edeceğine emin olabilirdiniz. Tabii durum böyle olunca kitabı siz de sanki koşarak, bir anda okuyorsunuz. Okurken sıkça yaşadığım duygular, kitabın kendini okutmasını fark etmem ve bu koşuşturmacaya katılıp, kendimi kaptırdığımda okumuş olduğum sayfa sayısının çokluğuna bakarak şaşırmış olmamdı.

    Otostop kavramının hayattaki sıcak karşılığına sıkça dikkat çeken Kerouac, otostopu, her yaptığında onlarca insanla karşılaşarak insanın kendini daha da çok hayatta hissetmesini sağlayan bir eylem olarak görmüştür bir anlamda. Otostop çekerken tanıdığın yeni insanlar, yeni hayatlar. Bir anda oluşan samimi bir sıcaklık. Aslına bakarsanız otostopta iki seçenek vardır. Ya sizi aracına alan kişi sizi hoşgörü ile karşılar ve hemen kaynaşıp samimi sohbetlere dalarsınız ya da yol boyunca gideceğiniz yere kadar tedirgin bir suskunluk olur. Aynı zamanda Kerouac'ın dikkat çektiği çok önemli bir nokta daha var. İnsanın kendisini, hayatındaki değişiklikler nedeniyle tanıyamaması durumu. Rastgele meydana gelen olayların sonucunda rastgele bir şekilde yaşanan durumların o rastlantısallığını hissetmenin vermiş olduğu düşünceler ve o haz. Bu gerçekten insan için oldukça yoğun bir duygu durum değişikliği. Jack'in hayatının büyük bir kısmı 'yolda' geçtiği için, zaman zaman kendine bir benzin istasyonunun tuvaletindeki ya da bir pansiyonun koridorundaki aynadan baktığında kendini bir anlığına tanıyamama hissini çok iyi ifade etmiştir. Bu açıdan hikayenin birçok yerinde şu gibi cümlelere rastladım: "Ben burada ne arıyorum?" ya da "Benim burada ne işim var?" gibi. İnsanın kendini yaşamda kaybedip (en azından kendi istediği ve zevk aldığı bir yaşamda) tekrardan kendini bulduğu anda yaşadığı his paha biçilemez olmalı.

    Konumuzla ilgili güzel bir resim: https://hizliresim.com/XML1O7

    Kerouac aynı zamanda dediğim gibi çok gerçekçi bir metin oluşturmuş. Özlü ve havalı sözlerden uzak bir metin yazmış. Başka bir deyişle kitapta hikayenin gidişatında özlü sözler yazmak için ayrı bir çaba gösterilmemiş. Bazı yazarlar vardır, araya bir özlü söz sıkıştırmak uğruna konu bütünlüğünden uzaklaşır. Ama Jack bunu yapmıyor kesinlikle; hayatın onu zamanı gelip düşünmeye ittiği vakitlerde o anda aklından geçen şeyleri yalınlıkla ifade etmiş. Araya özlü söz sıkıştırmak mutlaka sonradan yapılan bir durumdur ama Jack'in yaptığı şey o anda aklından geçenleri ifade etmek, hiçbir süsleme kullanmadan. Bu türden bir yazı biçimi bir anlamda o süslü yazı biçimlerinden çok daha güzel ve değerli oluyor.

    Eserdeki tek hoşuma gitmeyen ve olumsuz olarak eleştireceğim yön, bazı bölümlerde abartılan bir cinsellik kavramının bulunması. Kitaplarda cinsellik kavramının bulunmasına karşı değilim yanlış anlamayın, cinselliği hayatından çıkarmaya çalışan, izlediği filmlerde ya da okuduğu kitaplarda görmekten nefret eden biri de değilim. Cinsellik de hayatın gerçeklerinden biri olduğu için realist eserlerde çok önemli bir işleve ve yere sahip, anlık olarak değil bütünlüğü sağlamak adına. Ama sizin de Yolda'yı okuduğunuzda şahit olacağınız üzere bunun bazı bölümlerde abartıldığını düşünüyorum. Bu bölümler yerine keşke Neal'den daha fazla bahsedilseydi diye düşünmedim değil açıkcası. En azından bunlara şahit olmak yerine Neal'i daha da fazla tanımak isterdim.

    Evet, peki kim bu Neal? Hikayenin neredeyse tamamını kaplayan o efsanevi Neal'den bahsetmemek de olmaz. Neal, Kerouac'ın en değerli en önem verdiği arkadaşı. Neal'ı bize çok aşina olan şu cümle ile tanımlayabilirim zannımca: "Çalışsa çok başarılı olur ama kafasını aylaklığa harcıyor". Tanıdık geldi, değil mi? İşte Neal tam böyle bir insan. Ama kime göre neye göre aylaklık ya da aylaklık nedir, o tartışılır. İlk başta bahsettiğim üzere, insanın hayallerinin büyük olması önemli değildir bana göre. İşte bunun en güzel örneklerini Neal verir bize. Bir trene kaçak bir şekilde binip, trenden en eğlenceli bir biçimde atlamak, arkadaşları ile küçük çocuklar misali koşu yarışı yaparken diğerlerini yarışta geçmek, bir araba ile zifiri karanlık bir vadideki otoyolun ortasında tüm farları söndürerek bir saat boyunca durmak , ülkenin tüm tuvaletlerindeki duvarlarda ve tuvalet kapısında yazan yazıları birbirleri ile karşılaştırmak, bir ormana girip yarı çıplak bir vaziyette toprağa uyumak üzere uzanmak... İşte bunlar Neal'ın gerçekleştirdiği hayallerinden bazıları. Kuşkusuz bu hayallere ve hayattan haz almaya o denli bağlı bir insandı ki çoğu insanın büyük hayallerini gerçekleştirirken alamadığı zevki Neal bunları gerçekleştirirken kolaylıkla alıyordu.

    Ama bilirsiniz, bu türden insanlar diğer insanlara göre hayatı çok daha güzel yaşadıklarından dolayı mıdır ya da sosyal yaşantılarında aşırıya kaçan tipler oldukları için midir, insanlar tarafından bir süre sonra dışlanıyorlar. Neal'ın hayatı karşılama biçimi olan o çılgınlığı kavramayan birçok insan onu terk etmiş, onunla iletişimini kesmiştir. En yakın sandığı arkadaşları olsun, evlendiği kadınlar olsun herkes onu yarı yolda bırakmış olmasına rağmen, Neal halen daha bir çocuk gibi ya da Kerouac'ın ifadesiyle "bir melek gibi" mutludur. Neal aslında içinde 'delirmiş bir zeki insanı' barındıran birisidir bana göre. Hikayenin bir bölümünde Neal arabayla son sürat otobanda giderken karşıdan gelen bir kamyonun önüne doğru sürmeye başlar, karşı şeride geçer, son anda kaza yapmalarına ramak kala bir anda direksiyonu kırar, doğru şeride girer ve o anda kahkahalara boğulup arabadaki dostu Jack'e ve arka koltuktaki yüzü kireç gibi olmuş insanların yüzüne bakar. Aslında bu ona göre bir testtir. Hayatı çeşitli mini denemeler, mini testler ile yaşamayı seven biridir Neal. Ölüm korkusunu da bu şekilde test etmiş, insanların ölümden ne kadar korktuğunu görünce kahkahalara boğulmuştur.

    Neal aslında potansiyel olarak olağanüstü bir zihinsel enerjiye sahip bir insandır. Bazen şunu düşünüyorum; eğitimsiz ama zihni karmaşıklıkla dolu bazı insanlar (Neal gibi) eğer düzgün eğitim almış olsalardı modern dünyanın Einstein'ları haline gelirlerdi belki de. Bu açıdan Kerouac, Neal'i de şöyle tanımlıyor: "...her zamanki gibi sorun, coşku ve hız yumağıydı.". Ama yine de Neal'in kendisine en çok haz verecek olan frekansta yaşamış olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bir önceki gibi düşünceler bu anlamda yersiz oluyor. Kitabı bitirince ilk işim Neal'i görmek için onu internette araştırmak oldu. İncelememin sonlarına doğru Neal'in birkaç fotoğrafını sizinle paylaşmak istiyorum:

    https://hizliresim.com/nQL68l
    (Soldaki Neal, sağdaki Kerouac)

    https://hizliresim.com/v6n21v
    (Neal)

    Ayrıca Siren Yayınları'nın da çevirisinin oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Orijinal metin olduğu gibi aktarılmaya çalışılmış, kelime oyunları, tekrarları bile en benzer şekilde dilimize çevrilmiştir zannımca. Yolda, gerçekten de döneminin hakkını vermiş, o döneme damga vurmuş ve Beat Kuşağı gibi akımlar için tetikleyici eserlerden biridir. Bu koşuşturmaya Neal ile birlikte katılmak olağanüstü bir heyecan olacak sizin için...