• MEB'de çalışan bir öğretmen: "Gökkuşağı gibi çocuklar, renk körü öğretmenlerin gözüne girmeye çalışıyor." diye yazmış. Ne kadar da doğru.
  • 144 syf.
    ·2 günde
    Hyperion ya da Yunanistan’da Bir Yalnız 'dan sonra okuduğum en çarpıcı felsefe kitabı! Öncelikle kitap kısa ama okunması çok zor bir kitap. Tüm eğitimcilerin, hatta özellikle tüm öğretmen adaylarının okuması gereken bir kitap ki zaten MEB'in "öğretmenlerin okuması gereken kitaplar listesinde" yer aldığını da belirtmekte fayda var. Ancak ilk cümlede de belirttiğim gibi okuması zor.. Hatta şöyle söyleyeyim felsefe okumaya yeni başlayan ben'im için anlamam oldukça zor olmakla birlikte pek çok şeyde öğrenmemi sağlayan 140 sayfalık ama içine eğitim sistemini en çarpıcı ve nesnel örnekleriyle sizi sarsacak bir kitap!

    Kitapta felsefenin elması başına düştü diye nitelendirilen Joseph Jacotot'un eğitimle ilgili felsefesinden bahsediliyor. Eserin ana teması insanı özgürleştirmek. Yani nasıl diyeyim insan kendi kendine öğrenme yeteneğine ve zekasına sahiptir diyor. Hocalara açıklayıcı olarak gerek yok. Kendi öğrenebildiği sürece özgürdür. Yoksa sürekli bir açıklayıcı ile hazır bilgiye konarsa aptaldır diyor. Eğitim sistemimizin de insanları aptal yaptığını söylüyor.Ayrıca hiç bilmediğimiz konuları da başkalarına öğretebileceğimizi falan da söylüyor söylediği çok şey var da anlamak mesele...

    Kitabın girişindeki hikayede anlatıldığına göre, bir fransızca hocası olan ve hiç felemenkçe bilmeyen bir öğretmenin Hollanda’da hiç Fransızca bilmeyen öğrencilere Fransızca öğretmesi gerekiyor. Bir gün kitapçıda Telemak (Les Aventures de Télémaque/François Fénelon tarafından yazılan roman) isimli kitabın hem Fransızca hem de Felemenkçe olan bir baskısını buluyor ve çocuklara bunu dağıtıyor. Zaman geçtikçe öğrencilerin, yazarlar kadar iyi Fransızca cümleler kurduğuna tanık oluyor. Evet. Öğrenciler sadece iki kitabı karşılaştırarak Fransızca öğrenmişlerdir ve öğretmenin buna hiçbir katkısı olmamıştır. Kitabın devamında da bu örnek üzerinden gidiliyor. Kitabın iskeleti bu fikir ve olay üzerine kurulu.

    Kimse anlamadığı şeyin hakikaten bilemez, diyor kitapta. Anladığı andan itibaren gerçek bilgiye ulaşır. Çocuğun en iyi öğrendiği sözler, anlamına en iyi nüfus ettikleri, kullanmak üzere en iyi benimsedikleri, açıklayan bir hoca olmaksızın, açıklayan bir hoca devreye girmeden önce öğrendikleridir…

    -Birine bir şeyi açıklamak, her şeyden önce, ona kendi başına anlayamadığını göstermek demektir, diyor. Birincisi rastgele birtakım algıları kaydeder, hatırında tutar, alışkanlıklar ve ihtiyaçların dar çemberi içinde amprik olarak yorumlayıp tekrarlar. Bu küçük çocuğun ve halktan insanın zekâsıdır. İkincisi ise şeyleri nedenleriyle bilir, yöntemli olarak basitten karmaşığa, parçadan bütüne ilerler. Aptallaştıran, ne öğrencisinin kafasını hazmedilmemiş bilgilerle dolduran dar kafalı bir ihtiyaç hocasıdır, ne de kendi iktidarını ve toplumsal düzeni korumak için takiyye yapan kötü niyetli biri. Aksine, ne kadar bilgin, aydın ve iyi niyetliysek ne kadar donanımlı isek ne kadar hitap edersek o kadar etkiliyiz demektir.

    -Dayak tehdidiyle verilen eğitim sonucu ezberindekileri eveleyip geveleyen çocuk korkuya yenik düşmüştür. Bu yüzden korku politikası ile idare edilen her türlü eğitim olumsuzdur. Bu süreçte çocuk korku ile zekâsını artık başka bir şey için kullanacaktır ve neticede her türlü başarısızlık ortaya çıkacaktır.

    -Hoca her daim dikkatli ve sabırlı olmalıdır.
    Çocuğun konuyu takip edemediğini görürse, bir daha açıklayarak onu yeniden doğru yola sokması bilmeli ve sınıf yönetimi ile bilgisini yoğurmalıdır.

    -Cahili özgürleştirmek için insanın kendisinin özgürleşmesi olması, yani insan zihninin gerçek gücünün bilincinde olması gerekli ve yeterlidir.

    İşte "en" dikkat çekici alıntılardan birkaçı... ne kadar ağır da olsa, mutlaka ama mutlaka herkesin kütüphanesinde olması gerektiğini düşündüren bir kitap.
  • MEB'de çalışan bir öğretmen: "Gökkuşağı gibi çocuklar, renk körü öğretmenlerin gözüne girmeye çalışıyor." diye yazmış. Ne kadar da doğru.
  • 342 syf.
    "Birçok düşünür, uygarlığın çeşitli tanımını yapmaya uğramıştır. Bu, engellilerin de, ayrıcalıklarına rağmen kendileri gibi bir insan olduğunu unutmamaktır."(s.77)

    *

    Çoğu zaman üşenerek yaptığımız evi temizleme ve düzenleme işlemi sırasında, evde daha önce varlığından haberinin bile olmadığı şeyleri veya kaybettiği şeyleri bularak güzel sürprizler de yaşayabiliyor insan. Benim için bu tarz bir güzel sürpriz evde bir köşede duran bu değerleri eseri bulmak oldu.

    Kitap otobiyografik bir eserdir. Gaziantepli hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olan ve 1929 yılında İstanbul Darülfünun'un Hukuk Fakültesi'nde birinci sınıfta okurken gözlerini kaybeden Mitat Enç'in hayat mücadelesi anlatılmaktadır. Görme engelli ve başka engeli olan insanların yaşadığı sorunları bu sorunları bizzat yaşayan birinden dinleyerek bir nebze de olsa empati yapabilmemizi sağlayabilecek bir eserdir. Aynı zamanda görme engelli olmasına karşın hayatta önemli yerlere gelmiş, başka engelli insanlara yardım etmek için ömrü boyunca uğraş vermiş bir Cumhuriyet insanın hayat hikayesidir. Cumhuriyet insanı demişken, eserde aynı zamanda 1923'lü yıllardan 1980'li yıllarda değin süreçte Türkiye'yi görmekteyiz. Aynı zamanda Avrupa ve ABD manzaraları da... Yani zorlu bir hayat hikayesi ve bir panoramik eser söz konusudur.

    *

    Mitat Enç, 1909 yılında Gaziantep'te doğmuş. Dedesi köyün önde gelen avukatlarindan ve babası da iyi tanınmış bir iş adamlardanmış. Bu durum da yazar açısından bence bir şans, çünkü ileride yurt dışı eğitimlerinde ve tedavilerinde her ne kadar birtakım bursların da büyük katkısı olsa da bunlar tek başına yeterli gelmezdi. Zaten kendisi de buna kitabında deginiyor.

    Az önce değindigim üzere 1929'da İstanbul'da hukuk mektebinde okurken önce bir gözünde rahatsızlık yaşıyor. Önceden de benzer şikayetleri olmuş. Arkadaşıyla İstanbul'da doktor doktor dolaşmış ilk önce, gittikleri ilk doktor önemli bir şey olmadığını söylese de bir süre sonra şikayetleri artınca gittikleri ikinci bir doktor durumun ciddi olduğunu söylemiş. Sonuçta bir göz kaybedilmiş.

    Viyana'ya tedavi için gidiliyor. Burada en azından diğer gözün kurtarılması için uğraşılıyor. Bunun için hastalığın yayiliminin önlenmesi için ilk göz alınıyor. Tabi bu sırada yazarda hep bir mucize olacak ve her şey düzelecek, görmeye devam edeceğim hissi hakim. Bize de olur, başımıza çok kötü bir şey gelir ve bunun geri dönülmez etkileri olacağını fark ederiz lakin bunun yaratacağı belirsizlik nedeniyle kabullenemez, bir mucize bekleriz.

    Viyana'dan diğer gözün ameliyatı için uygun zamanin gelmesinin uzun süreceği nedeniyle Antep'e dönülüyor. Yazar her ne kadar umudunu devam ettirse de yavaş yavaş durumunu kabullenmeye başlıyor. Ancak aynı zamanda yöre insanının geri kalmışlığının sonucu olan birtakım nahoş yorum ve değerlendirmelere maruz kalıyor. Bunlardan birisi; mahallerindeki bir hoca, gözünü kaybetmesinin nedeninin kafir icadı devrimleri desteklemek olduğunu söylüyor. Başka örnekler; her ne kadar iyi niyetli olunsa da bu sefer, din etkisindeki saçma sapan tedavi çareleri sunulması, yine hastalığın nedeni konusunda herkesin birer tıp doktoru havalarına girerek kafalarına göre nedenler sunmalari ama aralarından yazarı en kızdıranı, nedeni Tanrıya yukleyenlerdir. Çünkü bunu diyenlere göre Tanrı, yazarın veya yazarın yakınlarının mutlaka yapmış oldukları bir kötülük nedeniyle onun başına bu belayi verdiğini söylüyorlar. En son dayının birinin kendisine "Evlat yat, kalk tövbe istiğfar eyle ki Hak teâlâ'nin gazabı üstünden kalksın!" deyisine yazar haklı olarak "Günah işledi diye kullarının gözünü kör eden Tanrı sizin olsun, hoca efendi!" yanıtını veriyor.

    Bunlarla birlikte yazar, şans, kader kavramlarını da sorguluyor ve akılcı ve bilimsel bir düşünce tarzında olduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda bu bekleyiş sırasında her ne kadar sözel olarak eskisi gibi olunacagi mesajı verilse de realite gösteriyor ki eski arkadaşlıklar gözlerin kaybiyla kaybedilmistir. Özellikle arkadaşlarının yanından, biz gidiyoruz sen kal aksama uğrariz demelerinin ardından yazarın evinde kalmak zorunda kalıp arkadaşlarına bakması, beni çok etkiledi.

    Bu sırada ikinci kez Viyana yolu gözükür. Artık gözlerinden tamamen umudunun kesilmesi gerektiği anlaşılınca yazar, burada Viyana Yüksek Pedagoji Enstitüsü'nde engelli çocukların eğitimi konusunda öğrenime başlar. Burada ev sahibi kadının kendisine büyük yardımları olur. Aynı yıllar Hitler'in iktidara geldiği ve iktidarda etkinliğini artırmaya başladığı yıllardır. Öyle ki bunun etkisi Avusturya'da hissedilmektedir. Ev sahibi kadının yıllardır yanında çalışan hizmetçi kız aynı zamanda bir Yahudi olan bu kadına "Pis Yahudi!" demeye başlıyor. Bununla birlikte sokaklarda, cafe ve birçok yerde Yahudi nefreti kol gezmeye başlıyor. Ayrica yazar, Avrupa'da bu sırada Avrupalının asırlar öncesinden beri oluşagelmis "Korkunç Türk" algısını da gozlemleme fırsatı bulur. Ama genel olarak Viyana onda çok olumlu izlenimler bırakır.

    Viyana'daki öğrenimden sonra Sağlık Bakanlığı kontrolüne bırakılan bir burs sayesinde ABD'de öğrenimine devam etme imkanı bulur. Bunda, Gaziantep'teki yabancı okulda yıllardır çalışan bir misyoner olan Mr. Isely'in de katkısı olur. Misyoner deyince hemen olumsuz düşünceler gelmesin, Isely'in yazara ve yöre halkına çok faydası olmuş ve insanları dinden döndüreyim diye uğraşan bir 'şeytan' değildir. Bu konuda yöre halkının korkularına ve Isely özelinde yazarın yaptığı gözlemlerin sonucundaki tespitlerle misyonerlerin durumu ortaya koyulmaya çalışılmış.

    Yazarın gözlemleri ve bunlar sonucundaki tespit ve değerlendirmeleri çok başarılıdir. Bunu ABD'deki hayatın anlatıldığı 'Yeni Dünya' bölümlerinde çok iyi görüyoruz. ABD'de önce New York'ta soluk alınıyor. Burası yazarı oldukça şaşırtan ve de bunaltan bir yer oluyor. Çünkü hayat çok hızlı akmakta, insanlar adeta birbirleriyle hatta zamanla yarışmaktadirlar. Türkiye'deki gibi sokakta karşılaşılan bir tanidikla hoşbeş etme diye bir şey dahi söz konusu olamaz hemen ezerler der yazar. Beş dakika oturup kafa dinlenilecek yer ararken şehrin her an gürültülü olduğunu fark eder.

    İkinci durağı ABD'de nispeten daha sakin bir yer olan Boston olur. Ama her ikisinde de ABD'nin tüketim üzerine kurulu düzenini gözlemler. Bunlardan AVM kültürünün bir örneği olabilecek, neredeyse içinde her şey satılan eczaneler yazarı oldukça şaşırtir. Ayrıca insanların "evim var" değil de "100 bin dolarlık evim var" şeklinde ozetlenebilecek algılari ve hayata bakışları diğer dikkat çekici konudur. Yazarı şaşırtan diğer bir konu her şeyin altından, üstünden, arkasından çıkan reklamlar. Her şey satılır ve herkes müşteridir mantığıyla Boston'da sık sık kendi mezhep ve dinlerine çekmek için gelen insanları gördükçe yazar, ABD'de dini kurumların bile musteri avında olduğu tespitinde bulunur. Ayrıca dini inanca ve de tarikatlere ,ki bu ortamı cangıla benzetir, tanınan aşırı özgürlük ona çok garip gelir. Çünkü kendisi tarikat gibi din sömürüsü yapılan yerlerin kapatılmış olduğu Türkiye'den gelmiştir.

    Yazarın, Amerikan kültürünün henüz dünyaya yayılmasının başlamadigi zamanlarda yaptığı bu gözlem ve tespitleri aynı zamanda modern dünya eleştirileri ve tespitleri olarak değerlidir. Tabi, bunlarla birlikte yazarın ABD hakkında oldukça olumlu gözlemleri da bulunmaktadır. Bunların başında engelli insanlara gösterilen önem gelmektedir. Daha genel olarak da insana ve insanın gelişimine verilen önem gelir. Okullarındaki eğitimin şekli, ailelerde çocuğa karşı tutum ve davranışlar, insanların birbirlerine karşı saygıya dayanan tutum ve davranışları, eleştiriye son derece açık olunması (öyle ki yazarın en çok şaşırdıgi konulardan birisi basının Baskan'a çekinmeden çok sert sorular sorabilmesi ve başkanın sorulara şakayla karışık cevaplar vermesi olur), düşünce ve ifade özgürlüğüne verilen önem, insanların toplanma, gösteri ve protesto özgürlüğünün hat safhada olması, insanların her işi devletten beklemeden dernekler ve vakıflarla birçok sorunu çözmeleri, şehirlerinin intizamı, tarihselligi(daha çok avrupa için) gibi birçok konuda yazar ABD'nin olumlu yanlarına da deginir. ABD'nin o zamanlar henüz emperyalist politikalarla dünyanın jandarmasi olmadığını, kendi kaynaklarıyla büyüdükleri ve de başkalarını henüz somurmeye baslamadiklarini göz önünde tutarsak "Katil ABD!" moduna girmeden yazarı anlayabiliriz diye düşünüyorum. Bununla birlikte yazar da her biri bir yaşam ümidi ile gelen birer göçmen olan Amerikanlarin özellikle bir kesiminin oldukça şatafatli ve kendilerini dışa kapayan, başkalarını onemsemeyen hayatlarını görünce önemli tespitlerde bulunur.

    Bunlarla birlikte yurt dışı deneyimlerinde yazar kimi Ermenilerle de tanışır. Hatta ona sakın o kadından bir şey isteme, ikide bir size lanet okuyor dese birisi, aynı Ermeni kadın yazarı sanki yıllar sonra ziyaretine gelmiş bir yakını gibi karşılamış. Ermeni tehciri, Ermenilerin yaklaşımları, tutumları üzerine de yazarın fikirlerini okuyoruz.

    ABD'deki yüksek lisans ve doktora öğrenimlerinden sonra Türkiye'de Meb bünyesinde işe girer. Yazarın görme engelli olduktan sonra en büyük hayali, Türkiye'de Özel Eğitim'i Meb bünyesinde kurmak ve geliştirmek ve engelli insanların hayata katılımına yardimci olmaktır. Ömrü boyunca bunun için uğraş verir. Lakin yeni bir iş yapmak isteyen herkesin karşısına çıktığı gibi yazarın da karşısına türlü zorluklar çıkartılır ülkede.

    Tek parti zamanında özel eğitim yönünde bir girişimin olmamasının temel nedeni, devletin kendisini eğitim konusunda Köy Enstitüleri'ne vermiş olmaları ve ardından da her an çıktı çıkacak denilen ve ardından da çıkan Dünya Savaşı'nın karmaşık ve tehlike ortamıdir. Buna karşın Mahmut Şevket Esendal'in da desteğiyle CHP kendi butcesinden yazarın bu girişimlerine destek olur.

    Ardından DP iktidarı zamanında bir Türkiye klasiği olarak, bir önceki iktidarın iyi kötü ne yaptıysa kaldırıp sil baştan yeni islere başlanır. Bundan Meb ve yazar da etkilenir. Ayrıca Halkevleri kapatılır. 27 Mayıs'a giden süreç de yazar tarafından oldukça başarılı analizlerle anlatılmış. Zaten Mecliste sayısı az olan muhafeleti tamamen sindirme ve genel olarak da muhaliflere baskı, güç zehirlenmesi yaşanması ve de ekonominin berbat edilmesi, devrimlere karşıt işler ve akabinde yönetime el koymak zorunda kalan asker... DP'nin yaşadığı güç zehirlenmesini yazar, bu toprakların insanın asırlardır altında yaşadıklari mutlakiyet anlayışıni iyice içlerinde sindirmis olmaları ve de sıkı tanrı inançları kapsamında açıklar. Ayrıca her yaptığı işe iyi ve doğru denilen görevlilerin bir süre sonra Tanrı kompleksine girdikleri ve de ondan etkilenen halkın da aynı psikolojiye girdiği ifade edilmiş. Neticede 27 Mayıs'ta ihtilal olur ve -burası onemli- sokağa çıkma yasağına rağmen sevinç ve coskudan halk kendini sokağa atar. Anlayana yazarın '27 Mayıs' bölümünde güzel dersler var.

    27 Mayıs'tan sonraki karmaşayi düzeltme ortamında yazara da eğitim konusunda görev verilir. Sonrasında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde görev alır. ODTÜ'de Eğitim Fakültesi'nin kurucu dekanlığıni yürütür iki sene. Özel Eğitime yönelik girişimleri başarılı olsa da bir süre sonra kapatılır. Türkiye'nin olmayan ve her hükümetle birlikte sil baştan eğitim sistemi yazar tarafından çok iyi şekilde anlatılır. İşini bilen memur takımı, sırf gezmek için yurt dışı burslarina göz dikmeler veya yurt dışı görevlerine bunun için gitmeler, birbirinin başarısını istemeyenler, liyakatsiz bakan ve hükümetler, bu liyakatsiz bakanların olur olmadık işe burunlarini sokmaları, sistem üzerinden değil seçmen bunu istiyor diye günü birlik işler yapılması ve daha birçok Türkiye'nin artık aşina olduğumuz sorunlarını guzel anlatımı ve başarılı tespitleriyle, bunlari bizzat yaşamış biri olarak yazardan dinliyoruz.

    Bunla birlikte Talim ve Terbiye Kurulu'nda da görev yapar yazar ve Sabahat Enç ile evlenir ve üç çocuğu olur. Yazar daha özgür ve devletin ağır aksak düzeninden nispeten azade olan üniversite yaşamında görev alır. 1965'te Ankara Üniversitesi'nde kurulan eğitim Fakültesine geçer, burada Özel Eğitim Bölümü'nün kurulmasını sağlar ve emekli olana kadar bölüm başkanlığını yapar. Bölümü başlarda çok az öğrenci tercih eder. Sonrasında sayı artsa daha çok buradan başka bir yere geçerim fikriyle gelinir. Yani bilinçli olarak gelen öğrenci sayısı azdır.

    Yazarın görme engelli olarak geçen hayatında yaşadığı zorluklara biraz daha değinelim: İnsanların görme engelli ve genel olarak engelli insanlara karşı iki zıt kutupta gidip gelen tutumları söz konusu olduğunu görüyoruz. Ya tamamen umursamaz ve hatta alaya alan bir kutup ya da aşırı bir acıma duygusunun hakim olduğu fazla yardımsever ve bunla birlikte engelli insanları hayatın bir köşesine iten bir kutup... İkisinde de engelleri ya da kitaptaki deyimiyle ayrıcaliklari, kendilerinin önüne geçmiştir bu insanların.

    Önce ailesinde sorunlar yaşar. Yani annesi babası ve akrabaları aşırı korumacı şekilde davranırlar. Tabiki iyi niyetle yaparlar ancak eğer yazar bu konuda kendilerini uyarmasa ve kendi dik durup onları kendi ayakları üzerinde yaşayacağına ikna etmemiş olsa, muhtemelen her işi için başkasına muhtaç bir insan haline gelecekti. Bu nedenle cehenneme giden yollar iyi niyetle döşenen taşlardan oluşur sözü bir kez daha hak buluyor. Ancak ailesi bir süre sonra yazara hak verip ona büyük destek veriyorlar, tabi yazarı kisitlamadan.

    Bir kere taksiye bindiginde yazarın görme engelli olduğunu anlayan bir taksici yüksek sesle "Allah'a bin şükür," çekmesi yazarı sinirlendirir ve genel olarak halkın duruma yaklaşımına güzel bir örnektir. Yazar bu durum üzerine, benden tek 'üstünlüğü' gözlerinin görüyor olması olan bu adamın bu davranışı ibret verici manasında şeyler söyler haklı olarak.

    Özellikle Avrupa'dayken yurttan gelen mektupları okutacak birini aramak zorunda kalışi, ilk defa gittiği bir şehirde ilk başta başka birinin yardımına muhtaç kalması bu esnada özellikle kendisinin birkaç dakikaligina bile olsa yol ortasında beklemek zorunda kalmasının yaşattığı kaybolma hissi, insanların çok basit işlerin engelli insanlar tarafından yapılınca büyük tepkiler vermesi yani adeta küçük çocuk ilk adımları atılınca veya ufak bir şey yaptığında nasıl alkislanirsa engelli insanların da benzer muameleye maruz kalmaları, en fecisi de engelli insanların dilenci çetelerine verilmesi hatta kendi aileleri tarafından parayla bu iş için kiralanmalari veya satilmalari, ayrıca bu iş için yine çocukların kasten sakat bırakılmalari, yazarın dernek faaliyetleri sırasında şahit olduğu insanların duygularını somurerek sahtekarlık yapılması gibi birçok olumsuzluklar yaşamış veya bunlar şahit olmuştur yazar.

    Yani, sözün kısası engelli insanlar bizler gibi insanlar, onlardan bir üstünlüğümüz yok. Onlar bizden anladigim kadarıyla, öyle çok kendi üstlerine düsülmesini istemiyorlar. Tabiki şehirlerimizin planlarını, toplu taşıma araclarimizi, iş yerlerini, okul veya genel olarak binalarimizi onların da kolaylıkla faydalanilabilecegi şekilde inşa edeceğiz, düzenleyecegiz. Her fert gibi onların da rahatlıkla eğitim öğretimden faydalanmalarini sağlayacagiz. Mesela yazar girişimlerimde yetkililerden hep şunu yanıtı almış "önce sağlamlari egitelim de onlara da geliriz,"! Bir devletin, toplumun uygar ve gelişmiş olması insanına verdiği değerle ve insanını engelli engelsiz diye ayirmadan eşit kıymet vermesinden anlaşılır. Zaten yazarı da Avrupa ve ABD'de en çok etkileyen etmen buydu. Sonra bu insanların her yurttaş gibi iş hayatına dahil olması sağlanmalı, yani ben sen o nasıl yaşıyor ve ne imkanlardan rahatlıkla faydalanabiliyorsa onlar da aynı şekilde faydalanabilmelidir. En basitinden her evin girişi tekerlekli sandalyeli birinin rahatlıkla girebilmesine uygun olarak yapılmalıdır. Belki o evde, apartmanda yaşayan veya oraya gelen engelli hiç kimse olmayabilir. Ama bulunmalıdir. Bu bir nevi onların da herkes gibi olduğu mesajı, bu apartmanlarin, evlerin, sokakların, binaların, yani bu ülkenin onların da olduğu hissini vermektir. Onlar diyorum ama bizlerin olmalı bu, sadece durumu anlatmak ve anlam karmasasina mani olmak için onlar kullanıyorum.

    Yani 'biz' olalım ve engelli veya engelsiz herkes engel durumunu hiç aklına getirmeden biz diyebilsin. Bunu saglayalim.

    *

    Son olarak, yazar son bölümde emeklilik deneyimlerini anlatmış. Burada hayatı, ölümü yani varolussal konular üzerine sorgulamalar yaptığını görüyoruz. En son üzerinde karar kıldığı nokta Antik Yunan'in kadim felsefe temeli olan "Ex Nihilo Nihil Est" olmuş gözüküyor.

    Ayrıca bu konuların sonu gelmez sorgulamalara gebe olduğunu ve de sanırım insanların hayatlarına mani olabilecek yanını gördüğü için midir bilmiyorum, hayatınıza devam edin, bu konuları hayatınızın önüne geçirmeyin ve bu hayatı dolu dolu yaşayın diye sözlerini noktalar.

    *

    Mitat Enç 1991'de hayatını kaybeder. Onu ve onun gibi Cumhuriyet'in yetiştirdiği aydın insanları hayirla yad ediyorum.


    Not: Kör Kadı diye başlık atmamin nedeni kendisini böyle nitelemis olmasıdır.


    İyi okumalar
  • MEB'de çalışan bir öğretmen: "Gökkuşağı gibi çocuklar, renk körü öğretmenlerin gözüne girmeye çalışıyor." diye yazmış. Ne kadar da doğru.
  • MEB'de çalışan bir öğretmen:
    "Gökkuşağı gibi çocuklar, renk körü öğretmenlerin gözüne girmeye çalışıyor." diye yazmış. Ne kadar doğru.
    .
    🌈