• 191 syf.
    ·Beğendi·10/10·
    Adem özköse den yine muhteşem bir kitap.. Hidayete eren kişilerin hayatlarını anlattığı kitaba bayıldım. Bir sürü yerin altını çizdim ve notlar aldım. Hiç bitmesini istemediğim bir kitaptı. Kitabın İsmi de çok hoşuma gitti. Kim bulduysa tebrik ediyorum
    .
    .
    Kitapta hidayet nasip olan kişilerin hayatlarında bazı ortak özellikler vardı onları not almıştım sizlerle paylaşmak istiyorum. .
    Kitaptaki kişilerin çoğu, müslüman olmadan önce, İslamı kadınları aşağılayan ve terorizm dini olarak görüyorlar. Bir şekilde İslamı araştırmaya başlıyorlar. Ve tabiki çoğunun ilk başvurduğu kitap Kuranı Kerim.. Herkes başka bir kısmından etkilenmiş. Ve İslamı araştırdıkça akılları karışmaya başlıyor. Ve dua ediyorlar. Hayatlarını okuduğum tüm kişilerde ortak özellik buydu. Doğru yolu göstermesi için dua ediyorlar. Ve Rabbim bir şekilde onların kalbini hidayete açıyor. Ve öğrenen kişiler artık öğrendim bitti yok. Öğrendim, inandım ve artık bu inandığım din neyi emrediyorsa onu yapmam gerekiyor diyorlar. Hepsinde bir teslimiyet var. Hatta inandığı halde namaz kılmayan tesettüre girmeyen kişileri garipsiyorlar... Biri demiş ki Başından beri inan kişiler her şeyi biliyorlar ama amel etmiyorlar. Biz bir şey bilmiyoruz ama amel etmeye çalışıyoruz demiş. Ne kadar güzel bir tespit. Başka biri inanan kişilerin Kuranı okumamasına şaşırıyor. Allah her şeyi bu kitapta emretmişken insanlar nasıl okumadan bu emirleri öğrenebiliyorlar diyor.
    .
    .
    Velhasıl kitaba gerçekten bayıldım. Kendimi sorgulamama sebep oldu. Kuran da Allah "Ey iman edenler! İman edin" buyuruyor ya, kitabı okuyunca bu ayeti çok daha iyi anladım. Rabbim imanımızı arttırsın inşallah. Ve inşallah bu kitap gibi başka kitaplarda çıkar, bu kitabın ikincisi mesela Kitaplarını okumaya doyamadığım bir yazardır . Size de tüm kalbimle tavsiye ediyorum. Kitap okumayı sevmeyen biriyseniz bu kitapları okuyabilirsiniz. Çok seveceksiniz ve Pişman olmayacaksınız biiznillah . Adem Özköse Cennete Otostop
  • 160 syf.
    Şu Alıntıya İthafen...

    "belki sen de, Tevrat'ın tanrısı gibi evreni yaratırken altı gün çok yoruldun...Altıncı gün gök ve yer bütün ögeleriyle tamamlanmıştı. Yedinci gün hâlâ sürüyor çünkü masumların, acı çekenlerin çığlıkları ulaşmıyor sana ve artık her şey güzel değil."

    Allah bir şeyi yaratırken hayırlı neticeler vermesi için yaratmaktadır. Kainattaki düzene baktığımızda hiç bir eksikliğe ve başıbozukluğa rastlanmamakta ve kainattaki düzeni gören her akıl sahibi Allah'ın büyüklüğünü tesbih etmekten kendisini alamamaktadır.

    Ancak insanlar kainatta yaratılan bu hayırlı şeyleri kendi iradeleriyle şerre çevirebilmektedirler.

    Mesela ateşin yaratılması hayırdır. Ancak bir insan gidip elini ateşin içine sokarsa, ateş o insan hakkında şer olmuş olur. Halbuki Allah ateşi, insanlar onunla ihtiyaçlarını görebilsinler diye yaratrmıştır. Ancak o insan kandi iradesiyle elini ateşe sokmuşsa artık Allah neden bu ateşi yaratmış, neden bu ateş benim elimi yaktı, Allah neden buna müsade etti gibi bir iddiada bulunmaz. Çünkü Allah'ın kainatta koymuş olduğu kanunlar vardır. Ona riayet edersen menfaat elde edersin, riayet etmezsen zarar görürsün. Bu misaller çoğaltılabilir.

    İnsana gelince, Kur'an-ı Kerim'in ifadesi ile Allah insanları kendisine ibadet etsinler diye yaratmış ve kötülüklerden, fuhşiyattan, azgınlıklardan uzak durmasını emretmiş ve buna uymayanları şiddetli bir azabla cezalandıracağını buyurmuş ve yüz binden fazla peygamber göndererek insanları her hususta ikaz etmişlerdir.

    Ancak vazifesini yapmayıp ve bu emirleri dinlemeyip hiçe sayan insanlar, elbette bu yapıklarının cezasını çekecektir.

    Allah'ın bu dünyada kötülüklere direkt engel olmaması ise, imtihan dünyasında olmamızdandır. Bu dünya bir imtihan salonudur ve yanlış yapana da doğru yapanada müsade edilmiştir. Eğer yanlış yapanlara müdahale olsaydı bu imtihan salonunun bir anlamı olmazdı.

    Sevap işleyenlarin başına güller saçılsaydı ve günah işleyenlarin başına da dikenler atılsaydı, artık bu dünya bir imtihan salonu olmaktan çıkacaktı.

    Musibete uğrayan kişiye gelince, bu musibet netice itibariyle o insan hakkında rahmet olacaktır. Eğer günahları varsa onlara keffaret olacaktır. Günahı yoksa gelecekte işleyeceği günahlara keffaret olacaktır. Ayrıca başına gelen bu musibetler belkide onun Cennete gitmesine vesile olacaktır. Yani Allah o musibetzede kuluna rahmetiyle muamele edecek, vereceği mükafatlar o musibeti hiçe indirecektir.

    Bizler olayların içyüzünü bilemediğimiz için, zahiren kötü olan bir olayı hemen kötüye yorumlayıp neden bu böyle oldu, neden şöyle oldu diye itiraz etmekteyiz. Elbette bela ve musibet istenilmez. Ancak geldiği zamanda isyan değil sabredip şükretmek ve mükafatını düşünüp "kahrında hoş lutfunda hoş"diyebilmektir. Bu kulluğun üst mertebesidir.

    Her musibet kahır değidir; her musibeti, her hastalığı yahut her felaketi mutlaka bir kahır tecellisi olarak görmemek lâzım.

    Bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor:

    “Belâların en büyüğü peygamberlere, sonra evliyaya, sonra diğer has kullara gelir.”(bk. Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1/519, no: 1056; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/343)

    Belâ, denilince “musibetlerle imtihan olmayı” anlıyoruz. Ağır imtihanların neticeleri de büyüktür. Memur imtihanıyla, meselâ kaymakamlık imtihanında sorulan sorular elbette bir değil. Birincisi ikinciden ne kadar kolaysa, ikincinin sonucu da birinciden o kadar önemli.

    Konuyla ilgili harika bir tespit:

    “Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır. Çirkinlik de güzeldir.” (Sözler)

    İnsan öncelikle kendi bedenini şöyle bir gözden geçirmeli. Her organını ayrı ayrı düşünmeli. Ve sormalı kendi kendine: Hangisinin yeri, şekli, büyüklüğü, vazifesi en güzel şekilde takdir edilmemiş? Sonra kendi ruh dünyasına intikâl etmeli ve aynı düşünceyi o âlem için de sürdürmeli: Hafıza mı gereksiz, hayal mi? Sevgi mi fazlalık, korku mu?

    Beden bütün organlarıyla bir bütün teşkil ettiği ve ancak o zaman fayda sağladığı gibi, ruh da bütün duyguları, hissiyatı ve lâtifeleriyle bir bütün. O da ancak böylece netice verebiliyor. İnsan ruhundan, akıl ve hafızayı çekip alsanız hiçbir fonksiyon icra edemez olur. Endişe duygusunu alsanız tembelleşir; ne dünyasına çalışır ne âhiretine. Korkuyu çıkarsanız, hayatını koruyamaz hale gelir. Sevgi hissi taşımasa, hiç bir şeyden zevk alamaz.

    İşte insanın, hem bedeni hem de ruhu en güzel ve en hikmetli bir şekilde tanzim edilmiş. Buna “Bedihi kader” deniliyor. Aynı şekilde, insanın bir ömür boyu başından geçen hâdiseler de nizamlı ve intizamlı. Buna da “Mânevî kader” denilmekte. Bedihi kader, mânevî kaderden haber veriyor. Her ikisinin de her şeyi güzel... Elbette ki, cüz’i iradeyle işlenen günahlar, isyanlar hariç.

    Mânevî kaderin irademiz dışındaki tecellileri karşısında, aciz bir kul olarak, ne yapacağımızı şaşırdığımız, bocaladığımız zaman, hemen bedihî kadere ve ondaki sonsuz hikmetlere nazar etmeliyiz. Meselâ, anne rahmindeki rahimane terbiyemizi hatırlamalıyız: O dönemde İlâhî hikmet ve rahmet bizi en güzel şekilde terbiye ediyordu ve biz olanların hiçbirinin farkında değildik.

    Şimdi de aynı rahmetin başka cilveleriyle yaşıyoruz.

    “Allah’a karşı hüsnüzan ibadettir.”(bk. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, III/263)

    hadisinden dersimizi tam alarak, bizi o gün öylece besleyen, büyüten ve her şeyimizi en güzel şekilde tanzim eden Rabbimizin rahmetine itimat etmeliyiz. Karşılaştığımız her hâdiseyi bir imtihan sorusu olarak değerlendirmeli ve nefsimizin hoşuna gitmeyen olaylarda da bir rahmet tecellisi aramalıyız. İnsan sadece nefsini ölçü aldı mı yanılır. Bir gencin nefsi, okula gitmemek ve oyun oynamaktan yanadır. Ama akıl bunun karşısına çıkar. İstikbâldeki güzel makamları, yahut çekeceği sıkıntıları gösterir, onu oyundan vaz geçirir. Demek ki, nefis için güzel olan, akıl için güzel olmuyor.

    Kalp ise apayrı bir âlem. O, iman ile nurlanırsa, her şeyi ve her hâdiseyi İlâhî isimlerin birer tecellisi olarak görür. “Allah’ın bütün isimleri güzel olduğu gibi, onların bütün cilveleri, bütün tecellileri de güzeldir.”gerçeğine ulaşır. Artık bu bahtiyar kul için, çirkinlik diye bir şey kalmaz ortada.

    “Kahrın da hoş, lütfun da hoş.” diyenler, bu makama varmış bahtiyar insanlardır. Bu zatlar, “Allah onları sever, onlarda Allah’ı”sırrına ermişlerdir.

    Nur Küllayatı'nda, güzellik iki kısımda incelenir: “Bizzat güzel” ve “neticeleri itibariyle güzel” diye. Bu sınıflandırmaya bazı örnekler verebiliriz: Gündüz bizzat güzeldir, gecenin de kendine göre ayrı bir güzelliği vardır. Biri uyanıklığı, diğeri uyumayı andırır. İkisine de ihtiyacımız olduğu açık değil mi?

    Öte yandan, meyve bizzat güzeldir, ilâç ise neticesi itibariyle güzel.

    İnsanın muhatap olduğu hâdiseler de ya gece gibidir, yahut gündüz gibi. Sıhhat gündüzü andırır, hastalık ise geceyi. Hastalığın günahlara kefaret olduğu, insana âczini ders verdiği, kulluğunu ikaz ettiği, kalbini dünyadan kesip Rabbine çevirdiği düşünülürse, onun da, en az sıhhat kadar büyük bir nimet olduğu görülür. Sıhhat bedenin bayramıdır, hastalık ise kalbe gıdadır.

    “Gece ve gündüz” bu kâinatta aralıksız faaliyet gösteren “celal ve cemal”tecellilerinin sadece bir halkası. Elektriğin eksi ve artı kutupları, gözün karası ve akı, kanın al ve akyuvarları gibi daha nice halkalar var. İç dünyamızda ve dış âlemde bu ikililerle kuşatılmışız ve her birinden ayrı faydalar ediniyoruz.

    Konuyla yakından ilgili bir âyet-i kerimenin meâli şöyledir:

    “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki o, hakkınızda bir hayırdır. Ve olur ki, bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir.” (Bakara, 2/216)

    Âyet-i kerime cihatla ilgili, ama hükmü umumî. Ve bu âyetle bir başka “ikili” nazarımıza veriliyor: Harp ve sulh. Sulh yani barış gündüz gibidir, herkesin hoşuna gider; harp ise geceyi andırır. Ama gerektiğinde harp etmeyenlerin istikbâlleri kararır, nesilleri daimi bir zulmete boğulur. Cihatta şehit olanlar ise bir anda velayet makamına çıkarlar ve kaybettikleri dünya hayatı onların bu yeni hayatları yanında gece gibi kalır.

    Ölümden daha ileri bir musibet düşünülebilir mi? Âyet-i kerime, nefsin hoşlanmadığı bu olayın altında büyük hayırlar bulunduğunu haber vermekle, dünyanın diğer belaları, hastalıkları, felaketleri için bizlere büyük bir teselli vermiş olmuyor mu?

    Bir hadis-i kutsî:

    “Rahmetim gazabımı geçti.”(bk. Aclunî,Keşfü’l-Hafâ, 1/448)

    Bu hadis-i kutsîye şöyle bir mânâ verilmiştir:

    “Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır ki, o musibetin verdiği elemleri, acıları geçmiştir.”

    Ebediyet yanında ömür bir an gibi de kalmıyor. Bu kısa hayatta başımıza gelen hastalıklar, belâlar, sıkıntılar ebedî hayatımız hakkında hayırlı oluyorsa, ne gam! Sonsuza göre yetmiş-seksen yılın ne hükmü var?!.. Bu dünyanın bütün fânî belâları ve sıkıntıları ebedî saadet yanında hiç hükmünde kalmıyor mu?

    Ama, insanın nefsi, peşin zevkin tâlibidir; istikbâle nazar etmez. O saha, akıl ve kalbe aittir. Az önce de değindiğimiz gibi, her musibet mutlaka “kahır” değildir. Nefsimizin hoşuna gitmeyen ve fâni dünyamızı karartan olaylar: Ya İlâhî bir ikazdır, bizi yanlış yoldan geri çevirir. Veya, günahlarımıza kefarettir; acımızı bu dünyada çektirir, ebedî âleme bırakmaz. Yahut, insan kalbini geçici dünya hayatından, Allah’a ve âhirete çevirmeye bir vasıtadır.

    Öte yandan, musibetler insan için sabır imtihanıdır; bu imtihanı kazanmanın mükâfatı ise çok büyüktür.

    Son olarak, bunlar İlâhî bir tokat, bir kahırdır. Umumî musibetlerde bunların hepsinin de hissesi olabilir. Bir grup için kahır, bir başkası için ikaz, bir diğeri için günahlara kefaret...

    Münferit belâlarda ise, bize göre en selâmetli yol, şu olsa gerek:

    Musibet kendi başımıza gelmişse, nefsimizi suçlayalım; onu tövbeye sevk edelim. Başkalarına gelen belâ ve âfetleri ise onların terakkilerine vesile bilelim. Böylece hem nefis terbiyesinde yol kat etmiş, hem de başkaları hakkında kötü düşünmekten kurtulmuş oluruz.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet
  • * ALLAH v&e İLİM *
    ALLAH bu mucizeli kitabın ilk satırlarını bana yazdır dı için ona çok şükürler olsun hamdolsun rabbim olan allahu tealamıza . hayatın şifresini buldunuz da herşeyi çözülücek diyor samet olan allahu tealamız ilim bizi bu akşam başka bi galaksiye götürcek hazırlıklı olmamız gerek koç burcu bugün dünya ya eş değer özelliklerine sahip tabi bu olay siz okumaya başladında gercekleşcek sizlere bu kitapta içimden ve bildiklerimle sizlere sunucam aslında ben bu kitabın yazarı allah olmasını istedim ama olmaz ki dedi ben dünyada diyilim senin görevin bu dedi bakın bu kitabı sizlerle çalışmış olucam hepimiz birbirimize yardım edicez bakın başka bi kitaplarda var bu işin sonunda onlarda allahın bize hediye edicek hepimizin müjdesi 16.09.2013 tarihli başbakanlığa gönderilen kargo kitaplar ilk bunu okuyıcaz sonra onlar bize yol göstericek söz veriyorum size hepimizin eğer ki allaha boyun eğip onun ipine sımsıkı tuta bilirsek rabbimize itatkar bi kul olursak bakın görün hayatımız nasıl güzelleşicek dünyada afedilmiş olucaz ahirete gidip gelmedim :) daha önce ama allahıma güvenim sonsuz orada var bu tüm alemlerin içinde bi uyarıcı varsa demekki bende bu işe baş koyduysam ellerimle kalemi mi tutuysam tutup hata yazdıysam bunları sizlere ulaştırdıysam demek ki herşeyin bi anlamlı kuran olan gün yüzüne cıkmayan kitap var peygamberler var allah var kitaplar var daha acıklanmayan ilim var herşey var isteseydi mevlamız yaratanımız allahımız dünya yı yarattım ahirete gidiceksiniz demez di o varya herşeyi kuşatmıştır bakmayın bu olaylara hepsinin gercekten bi anlamı var gidin önümüz yaz zaten gezin istanbulu o evliyaları zatları mukaddes insanların kabirlerini kuranı kerim de yeryüzünde bi dolaşın eskilerin hali ne olmuş diyo bizim dolaşmamızı istiyor rabbimiz (kuran-ı kerim)de allah de ilk emir sanırım bu sonra kelimeler gene aynı gibi ama allah ki olur birleştirelim deki allah de allah ki allah de ki allah dediki allah deki cıkıyor yüce kitabımız kuranı kerimimiz de bakın bugün günlerden pazartesi 2017yılı haziran ayının 5 deyiz yani 6.05.2017 yılı saat 20.45 size ne göstericem buldum bi buluş nedemek istiyo allahın izniyle bi göz atalım bu arada ramazanınız bayramlarınız herşeyiniz kabul olsun doğum günleriniz de kutlu olsun. kandileriniz mübarek olsun kabristandakiler de huzurla dolsun https://www.youtube.com/watch?v=F_7rYAu9ckw
    (Biz, kaderi, "Allah'ın sırlarından bir sır" olarak görmediğimiz gibi; Hz. Peygamberin de bu konudaki tartışmaları ve kendisine soru sorulmasını ya-sakladığına dair rivayetleri şüphe ile karşılıyoruz. Probleme makul bir izah tarzının bulunabilmesi için, hareket noktasının doğru belirlenmiş olması lazımdır. Kader insanın meselesi olduğuna göre, insandan hareket etmek durumundayız.
    Bu dünyada insan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Her şeyi yapıp-eden Tanrı ise, in-san neyi yapıp etmektedir?4 Eğer insan, rotası çizilmiş bir varlıksa onda iradenin olmasına, aklın bulunmasına gerek var mıdır?
    Sorumluluğu olmayan varlıklar gibi, insandan da mihaniki olarak hareket etmesi mi istenmiştir? Ya da varoluşunun gayesini bilinçli olarak yerine getirmesi mi beklenmektedir?
    Mutlak varlık Allah'tır. Ancak, insan da bir varlıktır ve Allah'tan ayrı bir varlıktır. Şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlık. İn-sanı bu şekilde yaratan da Allah'tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisi-ne has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir. Amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır: Yani, insana bu hürriyeti Allah vermiştir5. İnsan Allah tarafından yaratılmış fakat onun tarafından kurulmamıştır. Kısaca, insan; bilinçli sorumlu ve hür bir varlık olup, Allah tarafından yeryüzünde görevlendirilmiştir6.
    Âlemde olan ve olacak olanlar -bunlara insan davranışları da dâhildir- Allah tarafından tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah'ı da atıl bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de imkan kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran: "Onu her an yeni bir iş meşgul eder" buyurmaktadır. Ezelde bizim için tespit edilenin dışında davranma imkânımız varsa bu tespitin, yoksa iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Kısaca; klasik kader anlayışı, yalnız insanın varoluşunu anlamsız kılmamakta, ayni zamanda, Allah'ı da atıl hale getirmektedir.
    Allah, insanı kendi elinde oyuncak bir varlık olarak mı, yoksa akıllı ve vicdanlı, yani özgür ve sorumlu bir kul olarak mı yaratmıştır? Bu mesele üzerinde düşünmek gerekir. Kaldı ki, insanın hür ve sorumlu bir varlık olmasını Allah dilemiştir. Eğer insan daha önceden belirlenmiş bir yoldan gidiyor ve "Alemde olup biten her şey Allah tarafından tayin edilmiş" ise, "Allah tarafından tayin edilmiş bir şey başka bir tarzda ve başka bir 'düzende"11 olamayacağından insan için iradi-gayri iradi ayrımının yapılmasına da, Allah'ın kainata müdahale etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu durumda, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının12 dahi bir anlamı olmayacaktır. Bu neticeyi, Kuran'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ile uzlaştırmaya imkan yoktur. O halde, kader kavramının keyfi olarak kullanılmasına Kuran müsaade etmiş midir?
    İslam öncesi Arap toplumunda da kader hususunda değişik görüşler vardı. Ezeli tespit ve tayini benimseyenler olduğu gibi, buna karşı çıkarak insanın hür olduğunu kabul edenler de bulunmaktaydı.13 Aslında, kader konusunda bu iki karşıt kutup, insan topluluklarında her zaman kendiliğinden ortaya çıkmıştır.14 Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesi ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmektedir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmak istemeyene sığınma imkanı vermekte ve insanın kendi kendini hipnotize etmesine yaramaktadır.
    Hz. Peygamber döneminde; kader meselesinin sahabe arasında konuşulduğu, hatta Hz. Peygamberin, kader konusunda kendisine soru sorulmasını ve sahabe arasında tartışma yapılmasını yasakladığına dair haberler nakledilmistir15. Bu yasaklamaya rağmen; kader hususunda Hz. Peygambere isnat edilen ve hadisçilerin "sahih" olarak nitelendirdikleri hadisleri, hadis kitaplarında sıkça görmek mümkündür. Kader ile ilgili birkaç hadisi örnek olarak zikretmek faydalı olacaktır.
    Hz.Peygambere isnat edilen bir hadiste, Hz. Peygamberin, Allah'tan üç şey istediğini ve Allah'ın ikisini verdiğini bildirerek, "Müslümanlar arasında isyan olmamasını istedim, fakat Allah bunu kabul etmedi.16 buyurduğu nakledilmiştir. Keza Hz. Peygamber: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır bir fırka hariç, hepsi cehenneme girecektir."17 buyurarak, İslam ümmetinin geleceğinden haber vermektedir18. Müslümanlara haksızlıklar karşısında tepki göstermemeyi emreden bir hadiste Hz. Peygamber: "...sizler benden sonra bencillik göreceksiniz. Bana ulaşıncaya kadar sabredin."19 Başka bir hadiste; Hz. Adem'i cennetten kovulmasından dolayı kınayan Hz. Musa'ya, Hz. Adem'in: "Allah'ın beni yaratmadan kırk sene önce takdir ettiği bir şey için mi beni kınıyorsun?"20 dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste: "Allah cennet ehlini, cennet ehli olarak babalarının sulbünde yarattı."21 buyrulmaktadır. Diğer bir rivayette de Hz. Peygamberin: "İnsan cehennem ehlinin amelini yapar; ta ki onunla cehennem arasında bir zir'a kaldığında; kitap onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini yapar ve cennete girer. İnsan cennet ehlinin yaptığı ameli yapar, ta ki onunla cennet arasında bir veya iki zir'a kaldığında, kitap onun önüne geçer de Cehennem ehlinin amelini yapar ve cehenneme girer."22 Bu durum karşısında, salih amel yapmanın faydasının ne olduğunu soranlara ise, Hz. Peygamberin, "amel yapınız. Herkes ne için yaratıldıysa ona göre işi kolaylaştırılır."23 cevabını verdiği bildirilmiştir. İnsan sorumluluğunu esas alıp, kaderciliğe karşı çıkanlar da hadislere konu olmuştur. Hz. Peygamberin, "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir."24 buyurduğu dahi nakledilmiştir. Ümmetinden kaderi yalanlayacak topluluk olacağını25 bildiren Hz. Peygamberin ". . . Küfrün anahtarı ancak kaderi yalanlamaktır."26 dediği rivayet edilmiştir.
    Yukarıda zikredilen hadislerle insan sorumluluğunu nasıl uzlaştıracağız? Bu tür rivayetlerin Hz. Peygambere isnat edilmesinin arkasında, Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen tatsız olaylara mazeret bulma ve farklı görüşlere sahip grupların, birbirlerini suçlama çabalarının bulunduğu sanılmaktadır.27 Hadis külliyatının, genelde, insan sorumluluğunu anlamsız kılan bir yaklaşımı telkin etmesi, Emevi yöneticilerinin kader anlayışı ile paralellik arz etmektedir. Hadislerin yazıya geçirilmediği bir dönemde, böyle bir yönetimin olması, Müslümanın geleceğini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bugün, bilebildiğimiz ve elimizde mevcut olan en eski hadis kitabi, imam-i Malik'in Muvatta'sıdır.
    Bu eser Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra toplanmıştır.28
    Sahabe Dönemi'nde de kader konusunda zaman zaman tartışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Bu devirde yapılan tartışmalardan birkaç örnek vererek, konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam'da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer'in uzaklaşma önerisini eleştirir.29 Hatta, Hz. Ömer'e, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: "Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum."30 karşılığını verir: Görülüyor ki; Hz. Ömer'in kader anlayışı ile Ebu Ubeyde'nin kader anlayışı çok farklıdır. Ebu Ubeyde'ye göre, her şey Allah tarafından ezelde tespit edilip, programlandığı için kaderden kaçmak mümkün değildir. Hz. Ömer'e göre ise, ezelde tespit edilenler imkânlar olduğu için veba hastalığı olan yere girenin, bu hastalığa yakalanması da Allah'ın kaderi, bu hastalığın olduğu yere girmeyerek ondan kaçanın kurtulması da Allah'ın kaderidir.
    Nitekim, Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan gibi, birçok ileri gelen sahabe veba hastalığından öldü32. Vebadan kaçan Hz. Ömer ise yaşamını sürdürdü. Müslümanlardan bir grup tarafından muhasara edilen Halife Osman, hilafetten ayrılmasını isteyenlere karşı, kaderi gerekçe göstererek, isteklerini reddetmişti.
    Ancak, ayni gerekçe ile isyancıların halifeyi taşa tutmalarından sonra, Hz. Osman'ın, onların kaderi gerekçe göstermelerini kabul etmediğini görmekteyiz.
    Hz. Ali'nin kader konusundaki düşüncesi daha açıktır. O, Allah'ın emir ve nehiylerinin konusu olan fiillerde, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hususun olamayacağını, aksi halde, Allah'ın kitap göndermesinin, peygamber göndermesinin, emretmesinin, nehyetmesinin bir anlamı kalmayacağını bildirmiştir. Ayrıca, kaderin ancak insanın sorumlu olmadığı konularda olacağını açıklayarak, kader kavramı ile insan sorumluluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir35. İnsanın sorumlu olduğu hususlarda ise "kader, iyi işi yapmak, kotu işi yapmamakta insanı serbest bırakmaktır."36 Yani, kader insanın neticesinden lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir. Hz. Hasan da irade hürriyeti ile sevap ve günah arasında bağı kurmuş ve insan fiillerinde önceden tespite karşı çıkmıştır.37 Ona göre, ön tespit irade hürriyetini ve dolayısıyla insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
    Halife Ali'ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevi Devleti'ni kurdu38. Emevi yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar, bizzat devletin kurucusu Muaviye tarafından atılmıştı39 Muaviye'nin, Halife Ali'ye karşı isyanının, savaşının tutarlı dini ve siyasi gerekçesi yoktu. Onun tek sığınağı kader kavramı kalmıştı. Bu kavram öyle bir sığınaktır ki, ona hem zalim, hem de mazlum beraber sığınabilirler. Bir yandan zalimin zulmünün sebebi, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olabilmektedir.
    Emevi Devleti'nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah'a karşı gelmek olduğundan, karsı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır.40 Muaviye'nin oğlu Yezid halka şöyle seslenmişti: "Ey insanlar, sizin uğraşmanıza gerek yoktur. "Allah bir isi beğenmediği zaman onu değiştirir..."41 Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah'ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah'ın iradesine rıza göstermektir.42 Emevi halifeleri, sadece Allah'ın ezelde yazdığı yazıyı, yani, "Allah'ın kaderini infaz" ettiklerini belirtiyorlardı.43

    Emevi yöneticilerinin kader kavramına sığınma taktikleri, Müslümanlar arasında değişik tepkilerin doğmasına sebep oldu. Ma'bed b. Halid el-Cühem, Gaylan ed-Dimeşki ve Yunus el-Esvari gibi düşünen alimler, yönetimin desteklediği düşünceyi yüksek sesle eleştirerek; Emevilerin tanımladığı kaderin olmadığını, yapılan zulmün Allah'tan değil, idarecilerden kaynaklandığını ve halkın bu zulmü ortadan kaldırabileceğini, belirttiler44. Nitekim bu düşünce halk arasında yayıldı. Emevi yöneticileri; başta yukarıda zikredilen alimler olmak üzere, kendileri gibi kaderi anlamayanların ileri gelenlerini katlettiler.45 Kaderci düşünceyi kabul etmeyenler, olaylarda insan sorumluluğunu benimsediklerinden, siyasi idare için tehlike teşkil ediyorlardı. Çünkü "Kader Doktrini" politikayla yakından ilgiliydi.46
    Hasan el-Basri de kader konusunda Emevilerin destekledikleri düşünceye karşı çıkmıştı. Fakat kendi düşüncesini açıkça ortaya koymamıştı.47 Şehristani, Hasan Basri'nin kader hususundaki görüşlerinin, kaderi kabul etmeyenlere benzediğini, bildirmektedir48.
    Emevi halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan Ca'd b. Dirhem, Cehm b. Safvan gibi yazarlar da vardı. Bunlara göre, "bütün fiillerde cebir olduğu gibi mükâfat ve ceza da cebirdir."49 Bu düşünceyi savunan ekole Cebriye Mezhebi, denmektedir. Bu mezhebe göre, hiçbir şeyden kaçınma imkânı yoktur. "Ne kadar çalışılırsa çalışılsın meydana gelecek bir şey önlenemeyeceği gibi, meydana gelmeyecek olan bir şey de meydana getirilemez."50 Cebriye'den Hüseyin b. Muhammed en-Neccar: "Allah; kulun hayır, şer, güzel ve çirkin amellerini yaratandır. Kul da o amelleri kesbeder",51 fikrini ileri sürerek; mezhebinin görüşlerini biraz yumuşatmıştır. Cebri düşüncenin, zamanla diğer mezheplere de sirayet ettiği görülmüştür. Bu düşünce şekline göre, olayları izah etmek çok kolaydır. Sahabe arasında siyasi çıkar çekişmelerinden doğan tatsız olaylar dahi, Allah'ın ezeldeki yazgısının yerine gelmesi olarak açıklanmıştır.52 Bundan dolayı da onların hatalarının araştırılmaması istenmektedir.53 Çünkü, onların bir kusuru yoktur. Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi yerine getirmişlerdir.
    İslam ümmetinin en büyük şanssızlığı, hadislerin toplanarak kayda geçirilmediği bir dönemde, meşru yönetimi isyan sonucu devirerek kurulmuş bir yönetimin, kaderci düşünceyi desteklemesi olsa gerektir. Hadis külliyatının kaderci karaktere bürünmesinin arkasında bu olgu yatmaktadır. Düşünen Müslüman, Peygamberi ile karşı karşıya getirilmiştir. Hadisçilerimiz ise nakledilenleri değil, nakledenleri araştırmakla meşgul olmuşlardır: islam kültürünün teşekkül devrinde meşruluk sıkıntısı çeken siyasi yapının, islam ümmetinin geleceğini de ipotek altına alması bu hadisçilerin sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün Müslümanlar hadis problemi ile de karşı karşıyadırlar. Müslüman'ın dünya görüşünün ortaya konması için tek olgu olması gereken Kuran-ı Kerim'in karşısına, hadis yedek bir olgu olarak çıkarılmış, hatta onun gibi bir olgu olduğu dahi ileri sürülebilmiştir54. Böylece, Kuran olgulardan biri durumuna düşürülmüştür. Olgular çoğalınca da İslam’ın hayata intibak esnekliği kaybolmuş ve hayata alternatif bir dünya görüşü halini almıştır.

    Kur'an'ın muhatabı insan aklıdır. Bundan dolayı insandan düşünmesini istemektedir.55 Kur'an'ın anlaşılmasında kültür seviyesi de önemlidir. Herkes kültürü nispetinde ondan istifade edebilir. Onu şartsız okumak, yararlanma imkanını artırmaktadır. Ancak, genelde Müslümanlar, Kur'an'ın ne dediğinden ziyade, kendi düşüncelerini doğrulamak için Kur'an'dan deliller aramışlar, neticede her birinin dayanağı Kur'an olduğu iddia edilen birbirine zıt görüşler ortaya çıkmıştır. Mesela, kaderciliği savunanlar da, insanın sorumlu olduğu fiillerinde ezeli tespitin olmadığını belirtenler de, bunların arasında uzlaşmacı bir tavır takınanlar da görüşlerinin doğruluğunu ortaya koymak için, Kur'an'ın ayetlerini delil getirmişlerdir. Kur'an'ı bir bütün olarak ele almayı düşünmemişlerdir. Hatta, bir konuda ayetlerin azlığına ve çokluğuna göre; çoğunluğun telkin ettiğini sandığı anlamdan yana tavır aldıklarını ileri sürenler dahi vardır56.
    Kur'an'ın ayetlerini, hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın, Kur'an'ın muhatabı olması keyfiyeti, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisi vermemektedir. O halde, insan Kur'an ayetlerini nasıl anlayacaktır? Bu konuda ölçüleri neler olmalıdır? Kur'an'ın bir ayetini anlamak için; A-Ayet çerçevesini, B-Siyak-Sibak çerçevesini, C-Kur'an'ın Bütünlüğü çerçevesini,57 D-Kainattaki Fiziki ve Sosyal Kanunlar çerçevesini,58 E-Akli Selim çerçevesini59 göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yani, bir ayeti anlamak için bu beş esasa dikkat edilmelidir. Anladığımız mananın, bunlardan hiçbirine aykırı olamayacağını bilmemiz lazımdır. Burada bir noktaya da işaret etmek gerekmektedir. Kur'an ayetlerini, yukarıda belirttiğimiz beş ilkeye dikkat ederek kavramaya çalışırsak; "herkese göre Kur'ani doğrular yerine, Kur'an'ın kendi doğrularını"60 ortaya koyma imkânını elde edebiliriz. Bu düşünce doğrultusunda kader problemine Kur'an'ın yaklaşım tarzını tetkik etmeye çalışacağız.
    Kader kelimesi, Kur'an'da; ölçme, güç yetirme, kudret, ölçerek takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah'ın irade ettiği külli hüküm ve önceden ölçüp-biçip hüküm verme manalarında kullanılmıştır.61 Bu kelimeye bu anlamların dışında; her şeyin olduğu gibi kılınması, kaza ve hüküm manaları yüklenmiştir62. Son iki anlamın Kur'an'da kullanılmamış olması, kelimenin bu iki anlamı sonradan kazanmış olabileceğini düşündürmektedir.63 Kader kelimesinin yerine kaza kelimesi de kullanılmaktadır. Kaza kelimesi Kur'an'da on anlamda kullanılmıştır64; Istılahda; "Kaza; Allah'ım ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah'ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir."65
    Kur'an'ın birçok ayetinde geçen kader kelimesi ve bu kelimenin müştaklarının mihverini, "bir olgu dahilinde tayin etmek, her şeyi bir olgu ve nizama göre tanzim"66 etmek teşkil etmektedir. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri, insanın sorumlu olduğu fiillerinin, alın yazısı manasında, ortaya çıkmasından önce takdir edildiği anlamını taşımamaktadır. Kader konusunda yapılan tartışma, Allah'ın kainati belli bir düzen dahilinde yaratmasında değil, işlediği fiillerinden lehte veya aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip-edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader, "Bu kâinattaki ilahi kanunlardır."67 şeklinde anlaşılsaydı, bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Hâlbuki insani hür bir varlık olarak yaratan Allah'tır.
    Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü; bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur, Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız.
    Bu konuda hareket noktamız sorunun çözümünde bize yardımcı olacaktır. Önceden tespit, irade konusu olmayan ve insanın sorumlu olmadığı alanlarda olabilir. İnsana bırakılan alanlarda ise kaderi, insanın davranışları belirlemektedir. Yani, insanın sorumlu olduğu hususlarda kaderi insan çizmektedir. Kur'an bu duruma işaretle, "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..."68 "insan ancak çalıştığına erişir"69 buyrulmaktadır.
    Kader konusunda, insanın iradesini ilgilendiren nokta ile tabii ve kevni hadiseleri ilgilendiren ciheti birbirinden ayırmak lazımdır.70 İnsanın dışındaki varlıkların mukadderatlarının tayin ve tespitinde, sorumlulukları olmadıklarından dolayı, bir sakınca yoktur. Ancak, insan sorumlu bir varlıktır. Kur'an bunu şöyle açıklamaktadır: "Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir."71 O halde, sorumlu olması cihetiyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendinin belirlediği ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi kaderini belirlerken Allah, ona yol göstererek yardımcı olmak için, peygamber ve kitap göndermektedir. Yani; insanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapacak şekilde yaratılmış olmasıdır.
    Zemahşeri, Furkan suresinin ikinci ayetinin yorumunda Allah'ın takdiri konusunda,"... gördüğün gibi, Allah insanı takdir ettiği bu düzgün şekilde yarattı. Yaratılmasını takdir edip de yarattığı her şeyi farklı olarak yaratmadı."74
    Bu görüşe göre, takdir insanın sorumlu olmadığı alanları kapsamaktadır. İnsanın sorumlu olduğu fiillerinde ise birey, en az iki seçenekten birini tercih edebilecek şekilde hür bırakılmıştır75.
    Kader kelimesi ve müştakları geçmediği halde, kaderci görüşü benimseyenlerin insanın irade hürriyetini kaldırdığını anladıkları ayetler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz,"76 Bu ayet, Onlara göre, insan iradesinde cebrin olduğunu ortaya koymaktadır77. İradedeki cebir ile fiildeki cebir arasında pek fark olmadığından, iradede cebrin olduğunu ileri sürenlere de "Cebriyeci" demekte bir sakınca olmasa gerektir. Eş'ari: "Kullar fiillerinde, hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdurlar."78 görüşündedir. Bazı yazarlara göre, "irade ve seçimdeki mecburiyet, fiillerde de mecburiyeti gerektirir."79
    Bundan dolayi Eş'ari'nin, "katıksız cebri" olduğu belirtilmiştir80. Gerçekten, söz konusu ayetten insan iradesini selbeden, yani, ortadan kaldıran bir anlam çıkarılabilir mi? Meşiet ile irade aynı manaları taşıyan iki kelimedirler81.
    Bu ayeti, Allah'ın "Sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesi ile diliyorsunuz."82 şeklinde anlamak lazımdır. Eğer; Allah insana dileme imkânını vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olmazdı.
    Size verilen bu irade, Allah'ın size verdiği bir lütfudur. Aksi halde, bir irade hürriyetinden söz edilemezdi.83 Ayetin sibakını da dikkate alırsak, bu anlamın doğruluğu ortaya çıkmaktadır; "Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur'an, ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür. "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, sizler bir şey dileyemezsiniz."84 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır.
    Kur'an'ın bir konudaki görüşünü ortaya koymak için, o konu ile ilgili tüm ayetleri dikkate almak lazımdır. Kur'an'da "şae" ve müştaklarının geçtiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah'ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman yazarlarca benimsenmesi, din açısından hayret uyandıracak bir tavır olsa gerektir. Allah, puta tapanların, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık." demelerini; "...siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz..."85 buyurarak reddetmiştir. Bir sonraki ayette de; "...0 dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi."86 buyurmaktadır. Yunus suresindeki bir ayette, Allah'ın dilemesinin hangi anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir. "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı, öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?"87 Allah, insanları zorlamadığına göre, yani, onlara hürriyet verdiğine göre, insanları zorlamaya hakkın yoktur. ".. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."88 Görülüyor ki, bu ayetler insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır
    İnsan yaratılmadan önce, insan fiillerinin takdir edildiğine delil olarak gösterilen diğer bir ayet de [Hadid,22] ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır; "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." Burada "kitap"tan anlaşılması gereken mana nedir? Bir başka ayette "...Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."89 Yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması, onların varlıkları değil, varlık alanında tabi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir. Kitap kelimesi bu anlamda başka ayetlerde de kullanılmıştır.90 [Hadid, 22] deki ayeti Zemahşeri, musibetleri yaratmadan önce, hangi durumlarda insanların başına musibet geleceğini tespit etmişizdir, anlamında olduğunu belirtmiştir91 Diğer bir ayette: "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle, işlediklerinizden ötürüdür.." Bu ayete göre, insanın başına gelen musibetten, insanın sorumlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer, insanın başına gelen musibet önceden takdir edildiyse, bunda insanın sorumlu olmasını bir manası olamaz. Ya da cebri görüşü benimseyen bir kimsenin ileri sürdüğü gibi, "Bunu böyle Allah yapıyor, fakat bir şey diyemiyoruz."93 şeklinde düşünmemiz gerekir ki; bu da insanın robot olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsanın başına iyi veya kötü bir şeyin gelebilmesi, önceden tespit edilen kurallara göredir. Yani; Allah musibetleri yaratmadan, bunları insanlara verirken, hangi esaslara göre vereceğini belirlemiştir. İnsanın başına kendi fiili neticesi felaket gelebildiği gibi, kendi kusuru olmadığı halde de musibet gelebilir. Hatta, Kur'an, Allah'ın denemek için dahi çeşitli musibetler verdiğini bildirmektedir.94 Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan; her şeyin ölçüsünün, kanununun ve nizamının Allah tarafından konulduğunu, bu kuralların bir kısmının insan tarafından da bilinebileceğini, bundan dolayı hür iradeli faillerin bu kurallar çerçevesinde hareket etmeleri istenmektedir. Netice olarak, insanlar tarafından bilinebilecek hususların Allah tarafından belirlendiğini ve kanunlarının tespit edildiğini, insanlarca bilinemeyeceklerin ise insan faaliyetleri neticesine göre kaderlerinin insan tarafından çizildiğini ifade etmek mümkündür.

    Kader konusunda karşımıza çıkan önemli husus, Allah'ın ilmi meselesidir. Kainatın nizamını ve ondaki kanunları, Allah'ın, önceden tespit ettiğini ve bunlarda bir değişiklik olmadığını ve olamayacağını Kur'an bildirmektedir. "...bütün tabiat, Allah'a "otomatik bir irade" ile itaat eder."96 Acaba insan da buna dâhil midir? İrade verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumlu olması hasebiyle de başka varlıklardan ayrıldığı bilinmektedir. Tartışma, önceden tespit edilenlerin içine, iradeli ve sorumlu varlık olan insanın fillerinin girip-girmeyeceği meselesidir. Başka bir ifade ile kâinattaki nizamın, insanın iradesine ve fiillerine teşmil edilip edilemeyeceğidir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu inkâr edilmeden, bu düzenlemenin insan fiillerine teşmil edilmesi mümkün değildir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu veri olduğuna göre Allah'ın yasası, insan cinsi için ezelde çizdiği sınırlar içinde ferdin hür olmasıdır. Bu anlamda, insan için yalnız Allah'ın çizdiği kaderden değil, kendisinin, ailesinin milletinin ve diğer milletlerin çizdiği kaderlerden de bahsetmek mümkündür. Ancak, insanlar tarafından çizilen kaderleri, insanın aklını kullanarak değiştirmesi de söz konusudur. İnsanlar tarafından çizilen kaderlerin, çeşitli sebeplerden dolayı, Allah'a yüklenmesi, kader kavramının keyfi olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
    İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah'tır.97 Allah, hür iradeli insanı yaratmakla; kendi iradesini, insan davranışları konusunda kısıtlamıştır. Eğer Allah, insanı özgür kılmak için, insan davranışları hususunda, iradesini sınırlandırıyorsa; ona kendi "plan ve projelerini hazırlama imkanı vermek için bilgisini de sınırlıyor demektir."98 Kaldı ki Descartes (Dekart) da Allah'ın bilmesini ve irade etmesini bir ve aynı şey saymaktadır.99 İnsan için sorumluluk esas ise hürriyet de esastır. İnsan hürriyetini korumak, en azından Allah'ın ilmine zarar gelmesin endişesi kadar önem arz etmektedir. "İnsan hem mecbur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."100 tarzındaki bir düşünceyi, Kur'ani esaslarla uzlaştırmak mümkün değildir.101 Allah'ın, hem insanların düşünmelerini hem de aklını devre dışı kalmasını istemesini izah etmek mümkün olmasa gerekir.
    Allah'ın, insanın neticesinden sorumlu olduğu davranışlarını önceden bilmesi, insanın hürriyetine, bilmemesi ise Allah'ın ilmine zarar vermektedir. Allah'ın ilminin cebri gerektirmediğini ileri sürmek, problemi çözmemektedir. Hatta bazı yazarlar, cebrin Allah'ın ezeli ilminden kaynaklandığını belirtmektedirler.103 Fikirlerimizi ortaya koyarken tutarlı olmak zorundayız. Aklın ilkelerine aykırı bir şeyin, Kur'an'a uygun bir görüş olacağını düşünemeyiz. "Söz gelişi, insanın fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin önceden bilindiğini, kesin olarak tayin ve tespit edildiğini öne süren bir görüşle, insanda irade hürriyetinin varlığını öne süren görüşü bir ve aynı anda savunamayız. Ortada giderilmesi gereken bir tutarsızlık bulunmaktadır."104 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetleri gibi akıl da Allah'ın ayetidir. Allah'ın ayetlerinin birbirini nakzetmesi düşünülemez. Nitekim Kur'an-ı kerim'de 275 yerde, "düşünmüyor musunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" diye sorulmakta; 200 yerde de bizzat "düşünme ve tefekkür" emredilmekte 12 yerde "dolaşarak, araştırıp ibret alma" önerilmekte ve 670 yerde de ilme teşvik yapılmaktadır.105
    Bilmenin olabilmesi için fiili bir durumun olması lazımdır. Ortada fiili ve gerçek bir durum olmadığı zaman bilmenin olmaması Allah için bir eksiklik olur mu? İnsanın iyilik veya kötülük işleyecek tarzda yaratılmış olması, insan fiillerinin planlanamayacağının kanıtı olamaz mı? Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu davranışlarında da Allah'ın ilminde istisna olması düşünülemez mi? İnsan davranışları ile Allah'ın ilmi arasında ilişki kuran Mutezile'den Muhammed b. Numan: "Allah, ancak takdir ve irade ettiği şeyi bilir. Takdirden önce bir şeyi bilmesi imkânsızdır. Eğer kulların fiillerini bilmiş olsaydı, onları imtihan etmesi ve denemesi imkânsız olurdu."106 görüşünü ileri sürmüştür.
    Yine Mutezile'den Hişam b. Hakem Bakara-143. Al-i imran-140,142. ve 167. Tevbe-16. Hadid-25. Ankebut-3 ve 11. Muhammed-31. Cin-28. ayetlerini delil getirerek, "Allah Teâlâ hadisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, Çünkü bu ayetler Allah’ın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor."107 demiştir. Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflara göre, Allah'ın ilmi, objesini var kılan bir bilgidir. Yani, "Allah'ın bilmesi yaratması demektir"108
    Bu konuda Muhammed ikbal de; ilahi bilgide suje-obje ilişkisi yoktur. Allah'ın bildiği şey olur. Allah'ın bilgisinin, "kendi objesini yaratan bilgi" olduğunu söylemektedir.109 Görüldüğü gibi, beşeri bilgi ile ilahi bilgi mahiyet itibariyle de farklıdır. "İlim, ma'luma tabidir"110 görüşü insan bilgisi için söz konusu iken, ilahi bilgi için geçersizdir.
    Kader meselesine Allah'ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah yüce bir değerdir. Fakat insanın bizzat kendisi de bir değerdir. Allah'ın çizdiği sınırlar dahilinde insan serbestçe hareket etmektedir.111 Bu açıdan baktığımızda "kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır."112 Ezeldeki tayin ve tespitin değil insanın hürriyetini, ilahi faaliyet imkanını da ortadan kaldığını ileri süren İkbal, Rahman suresinin 29. ayetini delil getirerek, Allah' her an bir işin meşgul ettiğini, bildirmektedir.113 İlahi hayatta "yeniliğin" söz konusu olduğunu belirten İkbal, "her yaratma fiilini, önceden tespit ve tayin edilmiş bir fiil olarak değil, yeni bir hadise olarak görür."
    Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde "yaratma" kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu'tezile; "kul fiilinin yaratıcısıdır." Görüşünü benimsemişti. Maveraünnehir alimleri, bu görüşünden dolayı Mu'tezile mensuplarının, Mecusilerden daha şiddetli kafir olduklarını iddia etmişlerdi.115 Kendileri ise kulun fiilini, kulun Allah ile birlikte yaptığını söylüyorlardı116. Maturidi'ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez117. Maturidi Mezhebini benimseyenlerin, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz'iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz'i iradenin mahluk olmadığını ileri sürdüklerini görüyoruz. Cüz'i iradenin mahluk olmadığından neyi kastettiklerini anlamak mümkün değildir. Acaba cüz'i iradenin olmadığını mı ifade etmek istemişlerdir?
    Eğer böyle bir irade varsa, bunun Allah tarafından yaratılmış olması gerekmektedir. Eger cüz'i irade yoksa, Maturidiler insan sorumluluğunu nasıl izah edeceklerdir? Bu, izaha muhtaç bir mesele olarak durmaktadır.
    Es'arilerin durumu daha açıktır. Kullar iradelerinde mecburdurlar.119 Bu düşünceye göre insan sorumluluğunu ispatlamak da mümkün olamamaktadır.
    Kur'an'a göre, "yaratma" kelimesini insan için kullanmak mümkün mü? Bu kelimeyi Kur'an'ın, Allah'tan başka varlıklar için kullandığını görüyoruz. [Maide/110] de; Hz. İsa'ya hitaben, "...sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu..." buyrulmaktadır. [Ankebut/17]de, "...aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz..." [Mü'minun/14] de; "yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur." [Saffat /125] de ise, "Yaratanların en güzeli olan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz." buyrulmuştur. Kula yaratmanın verilemeyeceğini ileri sürenler de [Zümer/62]de: "Allah her şeyin yaratanıdır"120 [Saffat/ 96] da "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır"; [A'raf /54], “..bilin ki, yaratma da emir de Allah'ın hakkıdır." buyrulmasını delil getirmektedirler. Hiçbir Müslüman'ın, Kur'an'ın bir ayetini, diğer bir ayetine karşı olacak şekilde anlamaya ve yorumlamaya hakkı yoktur.
    Bunu bizzat Kur'an'ın ayeti yasaklamaktadır. Böyle bir anlayış, Kur'an'ın Kur'anlığını tartışma konusu yapmak demektir. [Nisa /82] de: "Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer O Allah'tan başkasından gelseydi, Onda çok aykırılıklar bulurlardı." buyrulmaktadır. "Kur'an'da ihtilaf olmadığı için, bizim Kur'an'ın ayetlerini birbirine aykırı olacak şekilde anlamaya yetkimiz olmasa gerektir.
    Yaratma (Halaka) kelimesini, yukarıda zikredilen her iki grup ayetlerin anlamlarını kapsayacak şekilde yorumlamak mümkündür. Kelimenin sözlük manası bize bu imkanı veriyor. Yaratma kelimesi; yoktan var etme ve vardan var etme anlamlarına gelmektedir.121 Ham maddesi, malzemesi bulunmayan şeyi var kılmak olan "yoktan var etme" gücü yalnız Allah'a aittir.122 "Vardan var etme"nin ise yapma ile karşılanabileceğinden, bunun yoktan var edilmiş şeyler üzerinde bir tasarruf, bir şekil değiştirme olduğunu, insanın yaratmasından bunun anlaşılacağını, dolayısıyla insanın gücü içerisinde olduğunu123 kabul etmek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetlerini bir bütün olarak ele almadığımız zaman; yanlış neticelere varmaktayız. Görülüyor ki, Kur'an Allah'ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.
    Allah ile kulun ortaklasa kulun fiilini gerçekleştirdiğini benimsemekten, insanın, fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul etmek daha tutarlıdır. Kulun kendisinin yaratılması başka şey, fiilinin yaratılması başka şeydir: Davranışlarında hür bir varlık yaratmak; davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı, kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak, ilahi kudretin şanına daha çok layıktır. İslam'ın teklifleri irade hürriyetine ve imkana dayanır. Allah insana bir güç vermiştir. Bu gücün iyiliğe veya kötülüğe kullanılması insanın elindedir, iyiliğin veya kötülüğün yapılabilmesi imkanı kaderdir. Hürriyetin olabilmesi için çeşitli imkânlar olmalıdır. "Hürriyet, insana Allah tarafında verilmiş bir haldir. Neden Allah yaratıklar arasında insana hürriyet tanımıştır? sorusu Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için, insan tarafından cevaplandırılamaz."124 Ancak, "insan hem mecburdur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."125 tarzındaki yorumlara katılmamız söz konusu olamaz. Çünkü, İslam’da hiçbir konuda insan aklına aykırı izahların yapılmasına imkan yoktur. İnsanoğluna akıl denen nimeti veren de Allah, insandan düşünmesini, aklını kullanmasını isteyen de Allah'tır. "Gayba iman"ı aklın ilkelerine aykırı şeylere inanmak olarak anlayanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki Kur'an gayba imanı isterken, insandan aklını kullanmasını da istemiştir.126 İnsanoğlu Allah'ın yarattığı bir varlık olup127 onun yanında bir değeri vardır. Dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir.128
    Kur'an'ın şartlı okunması birtakım yanlış değerlendirmelerin yapılmasına, yol açmaktadır. Mesela Gurabi; "Kur'an'da bazı ayetlerin cebre ve bazı ayetlerin de hürriyete delalet ettiğini "129 ileri sürmektedir. Hüseyin Atay da aynı görüşe katılarak; "insana tam sorumluluğu yükleyen ayetler olduğu gibi, her şeyi Allah'ın yaptığını bildiren ayetler de vardır."130 demektedir. Muhtemelen bu hatalı anlayışların sebebi, Kur'an'ın ayetlerinin, Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi esasından hareket edilmemesi olsa gerektir. Kur'an'ın bölünerek anlaşılmasına131, ayetlerinin birbirine zıt olacak şekilde yorumlanmasına132 bizzat Kur'an karşıdır. Kader konusunda da birbirlerine zıt ayetlerin olması düşünülemez. Allah'ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir. "İnsan iradesini inkâr ederek, Kur'an'ın mutlak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kur'an'ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda, bizzat temelini de yok etmek demektir."133
    Takdir ile yakından ilgili bir diğer husus da "kötülük meselesi" olsa gerektir. Bu problemin de ortaya çıkış sebebi, insan sorumluluğu esas alınmayıp, Allah'ın "kudretinden hareket edilerek, bunun da yanlış değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Allah'ın, insanı iyilik ya da kötülük yapacak şekilde yaratması; Allah'ın iyiliği veya kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Allah, iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insanlara tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. İyi veya kötü, dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir. İslam'ın dualizmi, insanın kendi içindedir.134
    Kainatta tek bir esas, Allah'ın kanunları caridir. Maturidi; "Şerrin takdiri şer değildir" görüşünü ileri sürerek, bu noktaya işaret etmek istemiştir. Bu durum, Kur'an'da açıka belirtilmektedir. Nisa suresini 78. ve 79. ayetlerinde: "...Onlara bir iyilik gelirse: "Bu Allah'tandır." derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, senin tarafındandır" derler. Ey Muhammed de ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir..." buyrulmaktadır, İyinin Allah'tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah'ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. Hepsinin Allah'tan olmasına gelince, iyiliğin ve kötülüğün reel varlıklarının değil, kanunlarının Allah tarafından konulduğunu ifade etse gerektir. Kur'an'da bu tür ifadelere sık sık rastlamak mümkündür. Mesela: Rahman suresinin 21. ayetinde: "Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler Allah'ındır." buyrulmaktadır. Gemilerin Allah'ın olması ne demektir? Bu soruya Lokman suresinin 31. ayetinde açıklık getirilmektedir. "Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin?" Yani Allah'ın kanunları sayesinde o gemiler denizde yürümektedirler. Demek ki, gemiler Allah'ın koyduğu kanun sayesinde denizde yüzebiliyorlar. Zümer suresinin 7. Ayetinde Allah'ın, kullarının inkârından razı olmadığı bildirilmektedir. Allah'ın razı olmadığı fiilin, kullar tarafından yapılmasını nasıl izah edeceğiz? Razı olmadığı fiili Allah niçin önlememektedir? Hâlbuki insanlara iyiliği emretmelerini, kötülüğü nehyetmelerini bildirmiştir.136 Allah, kendi yapmadığı şeyi niçin bizden istemektedir? Yoksa, "kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?" "Gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?"137 diye düşünülebilir? Bu tür sorulara tutarlı cevap vermek için hareket noktamızı iyi tespit etmemiz lazımdır. Önce, iyilik ve kötülüğün ayrı ayrı yaratılması ile, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığın yaratılmasının; hangisinin daha büyük bir kudretin işi olabileceğine karar vermek gerekir. Şüphesiz, her ikisini de yapabilecek varlığı yaratmak, daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır.138 İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. İmtihanın gereği de budur.139 İnsanın kaderi, onun bu kabiliyette yaratılmış olmasıdır.140
    Kader konusu içerisinde müzakere edilen bir diğer mesele de "ecel" olayıdır. Hiçbir insanın sonsuza değin yaşama imkanı yoktur.141 Her nefis ölümü tadacaktır.142 İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Bu sure nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Maktul eceliyle mi, yoksa ecelini doldurmadan mı ölmüştür? Eceliyle öldüyse, katilin suçu nedir? gibi sorular insanları meşgul etmektedir. Bunlara da daha önce belirttiğimiz esaslar dâhilinde kısaca temas edeceğiz.
    Ecel kelimesi, lügatte müddet; süre gibi anlamlara gelmektedir.143 Ecel kelimesi ve müştakları birçok ayette geçmekte olup, bu kelimenin mihverini, sözlük manasına uygun olarak "süre, müddet" anlamları teşkil Bu ecel kavramı yalnız insanlar için değil, milletler için, Güneş ve Ay için, hatta, yer ile gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğunu147, kısaca, her şeyin vakti ve suresinin belirlendiğini148 ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kelimenin bu kullanım alanları, insan ecelinden neyi anlamamız gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Tartışmanın özünü, Allah'ın, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her bir insan için ayrı ayrı eceller mi tayin ettiği sorusuna verilecek cevap oluşturmaktadır.
    Tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın, yaşaması gereken sureye "ecel" yani, tabii ömür diyoruz. Bu, insan cinsi için takdir edilmiştir. Ragıp İsfehani; insanın ecelini, Allah'ın dünya hayatında hiçbir insanı, daha fazla bırakmadığı sınıra ulaşması olarak belirtmektedir. Ayrıca, kılıçla kesilme, boğulma ve yanma gibi illetlerle bu surenin kısaltıldığını ileri sürmektedir.149 Doğan her insanın, bu süreyi yaşama imkanı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bazı insanların ecelleri kısaltılmaktadır. Bunun kuralları da Allah tarafından konulmuştur: Fatır suresinin 11. ayetinde: "...Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır..." buyrulmaktadir150.
    İnsan ölümsüz olmadığına, yani, her insanın mutlaka öleceğine göre, bir insanı öldüren niçin bu fiilinden dolayı sorumludur? Zaten ölecek olan insanı öldürmek neden suç olsun?
    Kur'an'a göre, insan öldürmek büyük bir suçtur.151 Bu durumda, insan öldürmek fiilinin suç olması Kur'ani bir veridir. O halde, fiildeki insan sorumluluğunu nasıl izah edeceğiz? Burada Kur'an'da belirtilen ecel kavramından hareket ederek, meseleyi kısaca ortaya koymaya çalışalım: Acaba insan, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureyi kısaltabilir mi? insana bu imkân verilmiş midir? Birçok ayette; belli bir süreye kadar ertelemeden söz edilerek, bu surenin sonunda artık insana ilave bir sürenin (yaşama imkânının) verilmeyeceği buyrulmaktadır.152
    Kur'an'da: "Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir sureye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler."153 buyrulmaktadır. Sürenin bitiminde uzatma yapılamayacağını anlıyoruz. Fakat ecelin öne alınmamasını nasıl anlayacağız? Demek ki, Allah insanın ecelini öne de almamaktadır. Bir kısım insanların doğal ömrünün tamamlanmasını engelleyen Allah değildir. Bundan dolayı, insanın ecelini tamamlaması için gerekli tedbirlerin alınması mümkün olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ortalama ömrün uzun, az gelişmiş ülkelerde kısa olması olgusu; bunu açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın ecelini tamamlamasını engelleyen maniler keşfedildikçe ve gerekli önlemler alındıkça, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureye ferdin daha çok yaklaşması mümkün olacaktır. Görülüyor ki, maktul ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili katile aittir. Bu fiile Allah'ın karışması söz konusu değildir. Kul, Allah'ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde fiilini işleyebilmektedir. Ca'fer es-Sadik'ın; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin, kulun kendi fiilidir. Kınayamadığın ise Allah'ın fiilidir."154 dediği bildirilmiştir. Bu görüşün isabetli olduğu görülmektedir. Çünkü Allah'ın katıldığı fiilde, onun yarattığı kulu sorumlu tutmak tutarlı bir izah olmasa gerekir. Allah'ın takdir ettiği hususta kulun sorumlu olmasının bir anlamı olmadığı gibi, kulun tedbir almasına da imkan yoktur. Bu konuda Allah'ın kaderi, kulun fiillerinde hür olmasıdır. Aksi halde; insanda akil ve iradenin bulunmasının bir manası kalmayacaktır.)
    evet okudu allah bizlere ne mucizeler yaratıyor bu okudum yazı mucizesiydi hayat gercekten anlatılmıyor ama emin olun ki başbakanlığa gönderilen kargo 2 koli siyah poşet olan sayın cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan adına gönderilmiştir gercekten ben ne yazı yazardım arapca nede kitap okurdum allah kuranı kerim ayetinde böyle buyuruyor. sizlere böyle bi kitap yazıcamı aktarıcamı hiç sanımıyordum benim amacım sizlerden bi üçret almak diyil hakkı haykırmak onu cardığı yola davet etmek yol göstermek allah gösteriyorum benim bi mucizemde kolumda damarlarımda yazıyor zalim yazıyor kuranı kerimi cize biliyorum oda benim mucizem rabbimin verdi bi ilat latinceden cevrilmiş harfleri kelimeleri yazıları ilme aktarıyorum rabbimin izniyle ilim ve bilim üzerine çalışıyorum allahu teaLA cok iyi bi allah cok düşüncsel cok da yüce ve büyük sonsuzdur o yaaa bence zatınla bakiymiş zatını cok merek ediyorum kendini ders calışırken evimde kendini gördüm hata görmeden önce nete araştırma yapıyordum senin evine 2 kitap bide cd bıraktık diyordu evet cd buldum sanctum diye bi fillim esa-ala mağarası bunun projesini de sayın kırgın çiçekler deki dizi adı songül gercek adı gökçe akyıldız kardeşime yoladım allah onada bi hediye verdi insan beyyni ilim bilim ışığı allahın indirdi kırmızı bi kitabı o coğaltacak yani allah hepimizi kapsayan bi ilim ayırtmış yani kendine stok deriz ya hani oda bu ilmi kılavuz olarak kulanıyor. ben bu kitapları ve nete söylenen cd leri ne oldunu araştırken rabbimizi gördüm vallahi de billahi de allahımızı gördüm arada bi gözlerimi kaptıyorum o geliyo direk gözümün önüne 0.9.07.2013 salı akşam 9.30 sularından beri hep allahımızla konuşuyorum onla aramız cok iyi hep beni kendime darma dumandım önceden benimde herkez gibi yanışlarım oldu pişmanım evet cezamı cektim şimdi aslanlar gibi görevimin başındayım sizleri kurtarmam rabbime giden yolu göstermem boynumun borcu sizleri ilk böyle uyarmak istedim rabbim cok başka kitaplar indirdi ve bu kitapların içeriyi ilim ve bilim . . . .
    kuran da furkan süresine yorunlaştım ramazan ayında 2013 yılı 10.09.2013 bedir savaşından bi gün sonra vede size şöyle bi ayet söyliyim onunda diyor evet 10.09.2013 tarihinde çarşamba günü kadir gecesiydi ben bi yalan sayesinde buralara kadar geldim bu yaşanmış hikayenin devamı 2013 yılında başbakanlığa gönderilen üstünde allahu teala araştırmanızı istyor 2 4 kilo 2 siyah peşetteki usp flaş beleyin içinde yazılı bulucaksınız ben genede size burda içinizi kalbinizi yüreğenizi ferahlatmak istiyorum iylik hermzan gelir bulur senin yanına ne zaman ne yapsan hep cıkar karşınıza evet sizlere için varım ama unutmayın sizi benden önce rabbimiz hatırlamak vede kendini tanıtmak istedi gördünüz ya -allahı işte o böyle şefkatli böyle merhametli bir yaratan samet semih olan herşeye kadir olan yaratıcı eşi benzeri yok o sonsuz ama artık bişeylerin akla çarpması gerekti oda gizli bi hazineydi bilinmek sitedi furkan süresin başında tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren diyor allah evet oo furkan musa aleyhiselama da verilmiş bu kitabın şifresi var 387526 bakın telefon tuş takımınıza furkan cıkıyor allahın indirdi kitaplar böyle bi akıl yaratmış size kitapların içindekilerden bahsedeyim en azından ben öbürlerini coğaltırken sizde bu kitabı okuyor olursunuz zaten size bi adres de vericem benim hikayemi ordan da takip ede bilirsiniz ilerleyen satırlarda evet şimdi geldik sizin hayatınıza benim hayatım 4 senedir değişti emin olun bu yazı olan kitapta sizi cok etkilicek cunku ön calışma ön test herkez bu kitapda denencek sonra rabbimin kayıp kitapları gün yüzüne cıkıcak bende haber bekliyorum sayın cumhurbaşkanımızdan bütün yaptım işleri kendisine bizat sunuyoruz allah la beraber sakın ola hayal kırıklına uğramayın cunku o cok başka bişey bu allah ve ilim kitabı SİZİ hayatınızı değiştirceği için sizlere aktarıyorum rabbim olan allahu teala tarafından coğu alimlerimiz hala var allahımıza cok şükür onlar da gerekli calışmaları yapıcandan eminim zaten allahu teala sayın cumhurbaşkanımıza usp flaş beleğin içine yazdı gereken herşeyi bide sayın nihat hatipoğlu hocamızada 2016 yılı ramazan ayında ilk sahur günü bi güvenlikle kendisine iletim 2 gün sonra gene gittim allah ona altan çizgili dosya kağıdına 10 satır altan başalayarak üst 10 çizgiye kadara allahımız bizat kendi yazdı bütün herşeyi gün yüzüne cıkıcak zaten bu kitabıda delil olsun diye canlı yayında acıklıcam umarım herşeyiniz düzelir bide size ilk müjdeyide vermem gerek herhalde allah gene dirilticek ama sonra ailelerimiz ne olur bilmiyorum cünkü okudumuz evlerimiz deki duvarlarda olan takvim de okumuştum 1.bucuk sene önce sanırsam biri kalktın mı hepsi kalkar diyor eve allahın herşeye güçü yeter kuran-ı kerim de allah de yazıyor sa dirilmeyle ilgili surelerin için de yazılı bulunuyor hem öldüren hem dirilten diyor buna da gücü yeter oooo dört mevsim yaratmış mevsimleri bile düşünmüş harbiden helal olsun cok başarılı bi şekilde tabiyatı kurmuş bu iklimler farklı ama her yeni bi sene ,işte gördünüz şu zaman kadar hata duydunuzda cok beklemiş bu gariplimiz o yoksa biz nasıl var ola bilirdik imkansız bakın size ne aktarcam sadece izleyin ve de alt yazıyı okuyun lütfen nasıl bi allahımız var biz düşünmemiz gerekcek artık.
    ( https://www.youtube.com/watch?v=eRGs-mlnLkE )
    furkan bi ayrım ama ne ayrımı sadece ilim üzerine mi kurulmuş çünku kitapta yazıyorki indirdi kitapların birinin içinde sen insan olan bi robotsun diyor bakın ben size onun aktarımını birazda olsa önceden yazıp türkiyedeki tv kanlarına yoladım gercekleşen hikaye sizede aktarıyım bide orayı okuyun ! vede yaşanmış anlatım izleyin https://www.youtube.com/watch?v=kYL7rlZDQmE
    selam tüm kainataki insanlar ben istanbul esenyurt semtin de ikamet etmekteyim ramazan ayı 08 .07.2013 pazartesi tarihinden beri allahu tela tarafından ilim ve bilim üzerine calışıyorum kuranı kerim vede din kitaplarının şifrelerini çözüp sayın cumhurbaşkanımız vede sayın eski başbakanımız ahmet davutoğlu vede sayın başbakanımız binali yıldırıma gönderiyorum kısacası allahu tealamızın kitap dalgıcıyım çok önemli bi konu var yüce rabbim yazmamı istedi efendim bildiniz gibi son 3 senedir ülkemiz ve kainatımızın düzeni değişti iklimler gibi bir çiçek acar sonra onu koklayıp şifa bulursun ya hani bizde şifaya huzura rahatlığa kavuşa bilmemiz için allahu teala kitaplar indirdi allahın saklı kitapları başbakanlığa gönderilen kitaplar hem benden öncekiler hemde bana indirilenler /KURANI kerimde iki ordunun bir biriyle carpıştı gün kulumuza indirdiklerimizi iman edin diyor allah evet ramazan günü bedir savaşı bildiniz gibi furkan süresinin indi tarih öncelikle tüm ekibinize başarılar dilerim gecmiş bayramlarınızın doğum günlerinizi kutlar mübarek olsun dilerim herkeze allahın selamını iletiyorum sevgili değerli Okurlar bu kitaplar bi kitap amerikadaki AHMED HULİSİ adına indi kitabın ismi İNSAN BEYYNİ İLİM VE BİLİM IŞIĞINDA AHMED HULİSİ ADI YAZIYOR kırmızı Bİ KİTAP KİTAPIN İÇİNDE 120 gün sonra beyyin ölümün olcak diyor adam sigaraya öyle bi bağlanmışki bırakamıyor diyor sen elektironik beyinsin sen insan olan bir robotsun nefsime uydum yazıyor kitabın şifresi 387526 furkan cıkıyor telefon tuş takımınıza bakınız tüm kainattaki insanlar hayvanlar sayıp sayamıcamız evrendekiler! allah din ceza hikmet ilim bilim şerif ve yeni bi kuranı kerim vede hüküm af ve ceza kitapları indirdi hata size kurandan söyliyim allahın birinci delili olsun hem sana hemde senden önceki indirdiklerimize iman ederler / furkan süresinin girişinde kısacası 1/ayetinde furkan'ı tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yücedir ' 2.cisi furkan süresinin 77.inci ayetinde de demekki inanmadınız cekin azabı diyor bana inanmıyolar ben cok tebliğlik görevimi yaptım ve vefat edene kadarda dinimize hizmet edicem bakın o kitaplara inanmamalarından dolayı başımıza gelenleri bilip görüyoruz yaşıyoruz inşallah kainatca iyi gideriz allahın indirdi kitapları ben başbakanlığa yoladım size tatbin edicem yurt içi kargo gönderi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 şuhan kitaplar cumhurbaşkanında acilen ahmed hulisi amcaya haber ucurmamız gerek bismillahirrahmanirrahim Allahu teala hikmet sel bi kitap indirmiştir bu kitabın ismi insan beyyni ilim ve bilim ışığın da kırmızı bi kitap üstünde AHMET HULİSİ YAZIyor ramazanın 11 de bu kitabı anannemin şehremindeki evin vitrinin üstünde buldum kitabın indirilmesi ve için dekiler tamamiyen allahımızın sözleri ve kendi yazmasıdır. kitabın iceriyinden biraz bahsediyim birincisi kırmızı hayvan derisinden yapılmış indirilen bütün kitapları allahımız 3 asırda yazmış 120gün sonra beyin ölümün gercekleşcek diyor nefsime uydum yazıyor sen elektronik beyinsin diyor insan olan bir robotsun diyor kitabın şifresi 387526 her hangibi telefonun tuş takımından bakın furkan cıkıyor şifre bu kitap yüce kitabımız Kur'an'ı kerim de iki ordunun birbiriyle carpıştı furkan günü bedir savaşı günü kulumuza indirdiklerimize inanın diyor allahu tealamız kainatın resulullahın doğum günü peygamberimize allah peygamberlerin sonuncusu diyo bakın kuran-kerim dikkat çekiyor sonu demiyo sonuncusu diyor sonu deseydi bitmiş bidaha uyarıcıda resul de nebi de peygamberde gelmicek demektir sonuncusu diyo nediyo kuran kerim de isteseydik her kavime köye bi uyarıcı gönderirdik madem biz seni sectik evet iki cihanada peygamberimiz için yaratılmıştır nediyo kuranda allah hanginizin daha güzel amel işlicek diye ölümü hayatı yaratım diyor bakın allahın yaratı hiristiyan ve yavudiler kısacası allahımızın yaratı insanlar allah son peygamberi tüm islam alemine diyil her kavmin peygamberi her alem icin yaratmıştır bakın bunu biyerden sizlere kanıtlıcam furkan süresi 1/ayetinde kuluna tüm alemlere bi uyarıcı olsun diye furkanı kuluna indiren Allah'ın Şanı ne yücedir diyor kuranı kerim alak süresinde insanı (embiyodan)kan pıhtısından yaratan diyor kuran allah bize cok şey öğrenin aklınızı kulanın diyor allah akıl vermiş bi cok kisiye ama onlar aklını kulanmaz diyor mavi bi kitapta sen ananın karnında yedi maddeden dolayı zehirlenip şuursuz doğdun için biz seni sectik diyor allah önceki kavimlerin peygamberlerine bana ve tüm kainata indirmiş oldu kitapları zamanı gelince duyurucak... bu yazıda hepimize delil olucak ben allahımı seviyorum allahın ve insanın allahı allahında insanı sevmesi banbaşka bişey allahın sevip yarattı sevmeyipte gene yaratmasında da büyük bişey çünkü her insan dünyada birkezde olsa iylik yapmıştır . bana allah annannem hastandedeyken cıkış kapısına giden yolda böyle söyledi demeki o iyliği karşılında allah yaratıp seviyo insan doğa üstü bir varlık insan tüm canlı ve cansız için (çalışıyor).bunun bilmeniz gerek rahman olan allahta bizler için yaratıyor bu kitapları indirme nedeni yapmamız ve yaşadıklarımız ve yaşayacağımız mavi galaksimiz de olucak olan olaylar karşımıza çıkıyor bu kitapları sayın T.C cumhurbaşkanımıza allahu teala tarafından yoladım yolamadan önce başımda cok olaylar gecti 71+5 gün de okumuşlum var temel bilgiler kitabını toplam 76 gün hikayem sürüyor 16.09.2013 pazartesi tarihinde başbakanlığa yoladım sayın cumhurbaşkanımız recep tayyip erdoğanımıza 2013 yılında başbakan dı şimdi ise dünyanın konuştu başkan oldu ... bizim milletimiz daima diri daima şafaklanan ay yıldızlı bayramız var bu ülke herşeye değer o büyük Allahımız böyle bir müslüman olan coğrafiyemizin bin kaç kıtalı türkiyemize kitaplar indirmiştir ... bu kitaplar gün yüzüne cıkıcak ozaman bu yazıyı delil olarak kulanın ... hocam acı sesizlikten cıkma vakti geldi ALLAH kitaplar indirmiştir 2013 yılında şuhan da T.C cumhurbaşkanındadır. 16.09.2013 pazartesi tarihin de allahu teala tarafından YURT içi kargoyla gönderildi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 17.09.2013 salı günüde funda cetin erdiye bi bayan teslim almış sayın recep tayyip erdoğanımıza kitaplar usp flaş belek allahın yeni indirdi kuranı kerim filim cd leri kitaptan cıkardım ilimler bilimler hikmetler hepsi 2 poşet yoladım siyah bi poşettir üstünde allahu teala araştırmanızı istiyor yazan kargo poşeti olan içinde bi cok kitaplar var benim büyük bi hikayem var ben kuranı kerimdeki furkan süresin deki furkanım https://www.youtube.com/watch?v=dwN3zQKy0i8 rabbimden vahy alarak size bu mesajı yazıyorum adım furkan can topaloğlu t.c nom 16775737812 allahın kitaplarını başlama noktası zaman ve biz mavi bi kitaptan başlayın kitap faturası saygı değer nihat hatipoğlu hocamızdadır ramazan da bi güvenlik müdürü tarafından ona yoladım allah sultanahmet meydanına göndermişti 2016 yılının ramazan ayında ''Allahu tealamız gecmişe dayanarak bi konu arz etmek istiyo önceki Yıllar da bugünün geleceyini düşündü için 10.07.2013 ramazanı şerifi mübarek ramazan gününde kitaplar indirmiştir indirdi kitapları t.c sayın cumhurbaşkanı recep tayyip ERDOĞANA allahu teala tarafından yurt ici kargoyla gönderilmiştir 16.09.2013 tarihinde çapa da yurt ici kargo şubesinden 17.09.2013 salı sabahı başbakanlıktaki funda cetin ER adlı bi bayan teslim almış allah bu kitapları ramazanı şerif yani kısacası ramazanda indirdi 2013 yılı allahımız bu ki
  • 333 syf.
    ·13 günde·10/10
    Eleştiriye (hem halkın eleştirisi hem de edebi eleştiri) göre mi yazı şekillenir, yoksa yazıya göre mi eleştiri? Belki de hepimiz, yazıya (esere) göre eleştiri şekillenir demek isteriz. Çünkü doğru görünen budur. Fakat, eleştiri korkusuyla yazısını (eserini) şekillendirenler de az değildir. Eleştiri korkusu acaba bir önsezi midir? Örneğin, ben içinde yaşadığım toplumu çok iyi tanıyorum ve neye nasıl tepki vereceklerini de çok iyi biliyorum. Bu sebepten "topluma ayarlı" yazıyorum. Çünkü toplum için yazıyorum diyebiliriz. Pekâlâ, bu noktada biz de o toplum denen "şeyi" alıp "içine" bakıyoruz ve görüyoruz ki, içinde eseri (yazıyı) artıları ve eksileriyle eleştirisini yapmaya ehil kişiler de var, 2×2'nin ne olduğunu bilmeyen veya bilmekte zorlanan kişiler de var (Bunu sadece şimdi açısından değil, daha çok, roman'ın doğuşu olan 17.yüzyıl açısından da düşünmek lazım, ki o zamanlarda okuma yazma oranı çok düşüktü). Konuyu böyle ilerlettiğimizde 'sanat, sanat içindir' ile 'sanat, toplum içindir' polemiği hatırlanacaktır. Hayır! Biz bu polemikten uzak duracağız. İlk önce bulup ortaya çıkaracağız, tespit edeceğiz, göstereceğiz, farkettireceğiz (edebiyat'ın sanatsal tarafı), sonrada çözüm yolunu arayacağız ve önereceğiz (edebiyat'ın edebi tarafı). Ya da her ikisini aynı zamanda yapacağız. Buna ise benim literatürümde 'yazmanın keyfini çıkar' diyorlar. Sen yaz, noktayı koy çekiliver bir kenara; eserinin okuru ve eleştirmeni olarak. Aksi takdirde sanat/edebiyat gelişemez. Gelişmekte ne, var olamaz! Gerçek anlamda sanat/edebiyatın olmadığı yerde onların adına, onlar gibi gözüken "başka şeyler" var olur. Bu "başka şeyler"in eleştiri korkusu olur, spoiler denen kalkanı olur, pazar endişesi olur, reklamı olur...

    Roman'ın İngiltere'de ilk kez doğuşu da böyle bir " sancılı" süreç geçirmiş. Roman karşısında, halkın alışık olduğu bilinen "eğlencelik" romans var. Bu sıkıntıdan kaynaklı olsa ki, roman yazarları ilk başlarda 'bizi yanlış anlamayın' ölçüsünde, eserlerinin girişinde beyanname yazarmışlar. Böyle bir süreci atlatamayan -edebiyattan "edep" bekleyen- toplumlarda bu hakikat, yazarlar adına esas sorun olarak kalmaktadır. Sorunun temelinde yeniye olan tepki de yatmaktadır. Zaten -kitaptan öğrendiğimize göre- novel (roman) aslında 'yeni' demekmiş. 'Yeni'ye tepki... Peki, ne yazdılar ki, halkın gözünde yeniydi ve tepki doğurdu? Bu sorunun cevabına giden yol, ne yazdıklarında değil, nasıl yazdıklarındadır. Yine burada da (kitaptan esinlenerek) örneğin diyerek: önceleri hikaye (romans) ederdiler "...işte falanca bir yerde falanca ile filanca fesmekan...". Ancak fakat lakin ziraa...bu hikaye edilişin yerini gerçekçi (?) anlatım almaya başladı. Artık kurmaca olsa bile mekan tanıdık, karakterler hayattan, zamansa içinde yaşadığımız... Dilimizin seslendirdiği, kulağımızın işittiği hikaye (romans) idi.. " Hikaye işte canım, adam diyor ya falanca yerde falanca ile filanca fesmekan, bize bundan ne..." Ama şimdi roman var, öyle diyemiyoruz. Halkı en çok "inciten", ona en çok dokunan da bu oldu işte; falanca filanca yerinde kendilerini, kendilerine ait olanı ve kendilerinin ait olduğunu görmeleri. Yeni (novel, roman) doğdu, geri dönüş yok. İlk başta 'yeni' (novel, roman) ile halk arasına yine yazarın kendisi girdi, daha sonra eleştirmenler müdahil olacak.

    Eleştirmenler romanın kökenlerini araştırmaya başlayınca fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Hatta onun tanımı ve özellikleri konusunda da çok farklı görüşler vardır. Kitapta örnekleriyle incelenmiştir. Tabii ki, birkaç örnek aktarmak isterdim ama hangi birini yazacağıma karar veremiyorum. İlgilenenler için kitabı okumak çok faydalı olacaktır ve asla da pişman olmazsınız. Roman kökenleriyle ilgili yaklaşımları kitaptan alıntı ile özetleyelim: " Daha kısa ve öz deyişle, roman tarihlendirmeniz roman tanımınıza, tanımınız da tarihlendirmenize bağlıdır." (s.46) Mesela, "Don Kişot"u roman olarak kabul edip etmemek onu kritik edene bağlıdır. Kitabın muhtevası dışına çıkmadan, benim savunduğum ise "Watt ve onu takip eden birçok eleştirmen"in savunduğu: "Britanya'nın kapitalizme ilk geçen ülkelerden biri olması romanı mümkün kıldığı..." görüşüdür. (s.47) Bunu detaylandırmak ücretlidir; ya kitabı satın alın okuyacaksınız ya da bana para vereceksiniz :)) Türk edebiyatına baktımızda ilk romanın çıkışı 19.yüzyılın ikinci yarısına tesadüf eder. Tesadüf eder yerine tekabül eder diyebiliyorsak konuyu kapatabiliriz.

    Roman edebi bir tür olarak, en geniş, en kapsamlı, en derin, en verimli, (en az şiir kadar) estetik/bedii yaratıcılığa en müsait ve bir o kadar da zor bir türdür. Romanla kalem sahibi estetik/bedii yaratıcılığın keyfini çıkarabilir. Bu da bedelsiz olmaz! Edebiyat fedai ister. Çok iyi roman yazarları vardır. Çok iyi yazmak estetik/yaratıcı yazarlık için yeterli değildir. Kelimelerle kağıt üzerinde "yaratılan" bir dünya vardır. Biz okurken hissedemeyiz, bitirdikten sonra esere bir bütün olarak baktığımızda ancak görebiliyoruz. #39972791 Ve hiçbir şeyin tesadüf olmadığı izlenimine kapılıyorsak bu estetik yaratıcılığın gözetildiği bir eserdir ve bu romanın yazarı yaratıcı yazar kategorisine alınabilir. Çok iyi estetik/bedii yaratıcılık anlayışına sahip olduğu halde Çehov roman yazmamıştır. Halbuki roman bu açıdan en elverişli türdür. Aklımıza bir soru takılabilir, yaratıcı kalemden çıkmış roman bir anlamda gerçek hayatımızın simülasyonu mudur veya kitaptaki ifadesiyle edebiyatın mimetik (gerçeği taklit eden) niteliği midir? Belki biraz öyledir, belki biraz Yaratıcı'ya empatidir, ama en çokta gerçeğin sanatsal ve edebi değer taşıyan kurmacasıdır. Amaç kenardan izle, bak gör, farket, hisset, sorgula, düşün...'dür. #39918500 (bu alıntı kitabın da, roman'ın da, edebiyatın sanatsal yönünün de canıdır).

    Buraya kadar yazdıklarım ve yine de sözü uzatarak yazacaklarım 'roman tam olarak nedir?' sorusuna cevap olamıyacak. İsterseniz üç yüz sayfalık bu kitabı okuyun, bitirdiğinizde yine aynı durum söz konusu olacak. Halbuki roman'ı detayları, örnekleri ve İngiliz (kısmen fransız) romanlarının elştirisiyle birlikte çok güzel işlemiştir. Roman nedir sorusunun cevabı, onun hakkında bunun gibi bir nazari/teorik kitap ve hatta birkaç tane de (edebi) eleştiriye "pasient" olabilecek roman okumaktır. Bir alıntı yazayım belki tatmin edici olabilir: "Roman, her bireysel öğenin tabii olduğu yekpare bir plan ve genel olaya istinaden, farklı gruplara yerleştirilmiş ve çeşitli tavırlarda sergilenen yaşamdan karakterleri kapsayan, geniş, dağınık bir tablodur." (s.128/Tobias Smollet)

    Boğaziçi Üniversitesi yayınlarından aldığım kitaplar beni her defasında fazlasıyla memnun etmiştir. Bu defa sadece çevirmen yüzünden az da olsa şikayetçiyim. Kitabın dili zor ve bu durumun, yazarından değil çevirmeninden kaynaklı olduğu aşikardır. Çevirmeni de kınamak doğru sayılmaz aslında. Türkçe'mizin traj[ed]ik durumu herkese belli bir ölçüde sirayet ediyordur. Sağ Türkçe, Sol Türkçe, Yapay Türkçe, Öztürkçe, sabit imlasız Türkçe...
  • 1. Klitoris bir düğme değildir. Daha çok lades kemiği gibidir.

    İnsanlar klitoristen bahsederken hem küçük, gözle görülemez bir parça düşünürler. Ancak yapılan araştırmalar aslında derinin altına uzanan ve dallanan bir yapı olduğunu göstermektedir. Henüz tam olarak yapısı bilinmese de, dişilerin "vulva" adı verilen ve dışarı açılan cinsel organlarının iki yanına doğru, tıpkı tavuklardaki lades kemiği gibi dallanmaktadır. Indiana Üniversitesinden Dr. Debby Herbenick, "Bu dalların her biri dışarıdan uyarılabiliyor gibi gözükmektedir." demektedir.

    2. Vajina olarak bildiğiniz şey, aslında muhtemelen vulvadır.

    Dişi üreme organının iki bacağın arasında, dışarıya açılan ve gözle görülebilen etli kısmına vulva denir. Vulva, basitçe, gözle görebildiğiniz tüm parçaları kapsar: labia, klitoris, idrar kanalı ve vajinal açıklık. Genelde insanlar "vajina" derken, aslında vulvayı kastederler. Ancak vajina, dışarıdaki kısmın adı değildir. Vajina, vulvayı dölyatağı boynuna (serviks) bağlayan kaslı geçidin adıdır. Yani aslında, vajinal deliğin içerisinde bulunan yerdir ve gözle görülmez. Bu yazı boyunca, vajina dediğimizde aslında biz de çoğu zaman vulvayı kastediyor olacağız.


    3. Vajinalar ve vulvalar tek tip değildir. Birçok şekil, boyut ve renkte olabilirler.

    Evrimsel süreçte vulva ve vajinalar çok geniş bir varyasyona kavuşmuştur. Dolayısıyla "standart vulva/vajina" diye bir şey bulunmaz. Bu durum, muhtemelen Cinsel Seçilim'in bir ürünüdür. Çünkü sadece dişiler erkekleri seçmez, erkekler de dişileri doğurganlıklarına ve sağlıklarına göre seçmektedirler. Geniş bir varyasyon, dişilerin üreme şansını arttırmaktadır.

    4. Uyarıldığı zaman vajina, normal boyutlarının 2 katına kadar genişleyebilir.

    Uyarılmamış bir vajina ortalama 7.5-10 santimetre derinliğe sahiptir. Ancak seks sırasında bu derinlik 2 katına kadar çıkabilir. Bunun sebebi kısmen "vajinal çadırlama" olarak bilinen bir olaydır. Bir dişi uyarıldığı zaman, rahmin etrafındaki kaslar kasılarak rahmi yukarıya doğru çeker, bu da vajinanın genişlemesine neden olur.

    5. Her kadın kızlık zarı (hymen) ile doğmaz.

    Kızlık zarının varlığı, insan popülasyonlarında varyasyon gösterir. Yani her dişide kızlık zarı olmak zorunda değildir. Tıpkı her insanın 20 yaş dişlerine sahip olmaması gibi. Var olan dişilerde de kalınlığı ve koruma miktarı değişir; sabit değildir. Dr. Herbenick'in belirttiğine göre, "hymen kontrolü" yapılarak bakirelik yargısına varmak hiç isabetli bir yaklaşım değildir. Zira sadece kızlık zarının yokluğu, dişinin seks yaptığı anlamına gelmez.

    6. Doğuran kadınların vajinası, fark edilebilir miktarda değişmez.

    Yapılan istatistiki analizler, doğum yapan ve yapmayan dişilerin vajinalarında herhangi bir fark tespit edememiştir. 1996 yılında yayımlanan bu araştırma sonucu, o zamanlarda oldukça şaşkınlıkla karşılanmıştı.

    7. G-Noktası, aslında var olmayabilir.

    En azından birçok insanın hayal ettiği gibi, basıldığı zaman orgazma neden olan bir mekanizma bulunmamaktadır. Sanılanın aksine bu süreç biraz daha karmaşıktır. Öncelikle, G-Noktası ile ilgili biraz bilgi verelim: araştırmacılar vajinanın içinde, yaklaşık 2.5-5 santimetre derinlikte, karın tarafındaki duvarda yoğun zevkle ilişkilendirilen bir bölge olduğunu tespit etmişlerdir. Bu sebeple birçok seks uzmanı, orgazm için vajina içine sokulan parmakla "buraya gel" anlamındaki parmak hareketinin yapılmasını tavsiye ederler. Bu hareket, doğrudan bu noktayı uyarır. Ancak işler burada birazcık karmaşıklaşmaktadır: görüntüleme teknolojileriyle yapılan araştırmalar ve ikizler üzerinde yapılan çalışmalar, böyle bir organın gerçekten var olduğunu tespit edememektedir. Hatta anatominin bu şekilde bariz bir uyarıcı bölgesi olduğundan bile emin değiliz. Hatta kendi kendilerinde deneyen dişilerin de hepsi, G-Noktası diye bir noktayı bulabildiklerini söyleyememektedirler. Bu ne demek? Yapılan daha yeni bir araştırma, orgazmlara neden olan spesifik bir bölge değil de, bunun yerine klitoris, idrar kanalı ve ön vajinal duvarın ortaklaşa çalışması sonucu hazzın arttığını göstermektedir. Bu yüzden, bunu sağlayan bölgeye şu anda "klitoüretrovajinal kompleks" adı verilmektedir. Bunların üçü de uygun bir şekilde uyarıldığında, bazı insanların "vajinal orgazm" olarak isimlendirdikleri "G-Noktası orgazmına" erişilebilir. Bu orgazm, çok daha yoğun bir haz verir; öyle ki bütün vücutta müthiş şiddetli kasılmalara neden olur. Bu kasılmaların, erkek spermlerini vücut içinde tutarak üreme şansını arttırıcı bir etkisi olduğu düşünülmektedir.

    8. Eğer seks sırasında, daha yeni gitmiş olmanıza rağmen, çiş yapma ihtiyacı hissediyorsanız, bu tamamen normaldir.

    Klitoüretrovajinal kompleks burada da devreye girmektedir. Bu kompleksin adında yer alan "üretro", "idrar kanalı"dır. Bu kanalın penis tarafından uyarılması, kimi zaman idrar torbasını bile tetikleyebilir. Bu da, bireyin çiş yapma (işeme) hissini uyandırır. Bunun bir diğer nedeni de "sinirler arası karşılıklı iletişim" (nerve cross-talk) kavramıdır. Seks sırasında sinirlerden o kadar fazla sinyal geçer ki, kusursuz olarak işleyemeyen bu sinirlerimizde hatalı sinyaller üretilir veya bir sinir, uyarmaması gereken bir diğer siniri uyarabilir. Bu sırada hissettiğiniz idrar ihtiyacı, gerçekte çişiniz olduğunu değil, uyarılmaya başladığınızı gösterir. Dolayısıyla buna kanmayın.

    9. Birçok dişi vibratör kullanımı konusunda yalan söylemektedir.

    Her ne kadar bu alandaki istatistikler çoğu zaman ABD'den geliyor olsa da, Dünya çapında vibratör kullanımı konusunda çokça yalan söylendiği düşünülmektedir. Örneğin, ABD'deki dişilerin %50'si vibratör kullanmaktadır! 18-60 yaş arası 3800 dişiyi kapsayan ulusal bir araştırmada, dişilerin %50'sinin ömürlerinde en azından 1 kez vibratör kullandığı, bunların %20'sinin geride bırakılan ay içerisinde en az 1 defa vibratör kullandığı gösterilmiştir. Ayrıca araştırmaya katılan dişilerin %33'ü seks sırasında da vibratör kullandıklarını, %41'i sadece ön sevişme sırasında kullandıklarını belirtmiştir.

    10. Doğum kontrol hapları, vajinal sulanmayı etkilemektedir.

    Doğum kontrol hapları da, emzirme ve menopoz gibi, vajinal sulanmayı etkileyebilir. Bu sulanma, penisin daha kolay içeri girip, dölleme ihtimalini arttırıcı bir adaptasyondur. Ancak östrojen seviyesi bu sulanmayı doğrudan etkiler. Emziren, doğum kontrol hapı kullanan veya menopozdaki dişilerde östrojen seviyeleri düşük olduğu için, sulanma oranı da azalır.

    11. Kayganlaştırıcı kullanmak, seksten alınan zevki arttırmaktadır.

    2011 yılında The Journal of Sexual Magazine dergisinde yayımlanan bir makale, kayganlaştırıcıların seks deneyiminden alınan zevki arttırdığını göstermektedir.

    12. Dişilerin kabaca %16'sı seks sırasında asla orgazm olmadıklarını söylemektedir.

    Bu sonucu veren araştırma, aynı zamanda orgazm olan dişilerin %20-30 civarının her 4 seksten 1'inde orgazm olabildiklerini göstermektedir.

    13. Dişilerin %30'u seks sırasında acı da hisseder.

    Bazı dişiler, seks sırasında acı hissedebilir. Bunun sebebi kimi zaman vulvodinya olarak bilinen vulva enfeksiyonlarıdır. Bu acı, kronik olabilir. Ancak hastalık, dişiler arasında oldukça nadir görülmektedir. Dolayısıyla seks sırasında deneyimlenen acı, herhangi bir hastalık olmadan da görülebilmektedir. Bunun birçok sebebi olabilir: çok sert seks yapmak, cinsel organların boyutlarının uyumsuzluğu veya yeterli sulanmamış vajina bunun başlıca nedenleridir. Neyse ki, bunların çoğu önlenebilirdir. Örneğin pozisyon değiştirerek, daha uzun ön sevişme yaparak, kayganlaştırıcı kullanarak bu acılar neredeyse yok edilecek kadar azaltılabilir.

    14. Lezbiyenler, düz ve biseksüel dişilerden daha çok orgazm olduklarını bildirmektedirler.

    6151 dişi ve erkeği kapsayan bir araştırma, Kasım 2014'te The Journal of Sexual Magazine dergisinde yayımlanmıştır.

    15. Kondom kullanımı seks zevkini azaltmamakta veya seksi daha kötü yapmamaktadır.

    ABD'nin Ulusal Cinsel Sağlık ve Davranış Araştırmaları'nın (NSSHB) yaptığı bir çalışmaya göre dişiler, seks sırasında eşlerinin kondom kullanmadığı zamanlarda da, kullandıkları zamanlardaki kadar kötü seks deneyimleri yaşayabilmektedirler. Yapılan bu son araştırmada, kondom kullanımının seks deneyimini kötüleştirdiğine dair doğrudan bir kanıt bulunamamıştır.

    16. Orgazm ihtimalini arttırmak için, birçok yöntem bir arada kullanılmalıdır.

    NSSHB tarafından yapılan bir diğer araştırmaya göre, cinsel birleşme sırasında yapılan farklı davranışlar (cinsel organların birleşmesi, el ve ağzın kullanılması gibi), orgazm olma ihtimalini arttırmaktadır. Dolayısıyla sadece cinsel birleşme, orgazma için yeterli olmayabilir.

    17. Dişilerin yaşı arttıkça, cinsel organlarındaki kılları kesme oranları düşer.

    2010 yılında 2451 dişi üzerinde yapılan bir araştırma, bir dişinin yaşının, cinsel organ etrafındaki kılların kesilme miktarını doğrudan gösterdiğini ortaya koymuştur. Sonuçlara göre, 18-24 yaş arasındaki dişilerin çoğu "tamamen kılsız", 25-49 yaş arasındaki dişilerin çoğu "bir miktar kesilmiş", 50 yaşın üzerindeki dişilerinse ezici çoğunluğu "hiç kesilmemiş" seçeneğini seçmişlerdir.

    18. Adet öncesi ve sırası akıntılar için "normal" miktar bulunmamaktadır.

    Adet öncesi ve sırası akıntıları, dişi vücudunun sağlığı için çok önemli bir araçtır. Ancak bu akıntıların miktarının belli bir seviyesi bulunmamaktadır. Bazı insanlar için normal olan, sizin için normal olmayabilir. Sizin için normal olan, bazı diğer insanlar için normal olmayabilir. Ayrıca aydan aya bu miktar da değişebilir. Enfeksiyonlar, doğum kontrol hapları, vb. durumlar bu akıntıların miktarını, rengini, kokusunu değiştirebilir. Eğer ki normalde olandan fazla, az veya farklı özelliklerde akıntı görülecek olursa, doktora başvurulmasında fayda vardır.


    19. Vajina içine jet şeklinde su sıkılarak temizleme (vajinal duş) yapılmamalıdır.

    Vajina, kendi kendini temizleyebilen bir organdır. Tıpkı kulak kirlerinin temizlenmemesi gerektiği gibi (buradan ilgili yazımız okunabilir), vajina da dış müdahalelerle temizlenmemelidir. Duş başlığından fışkıran su (veya sırf bu iş için üretilen bazı pompalar) kullanılarak yapılabilen vajinal duşlar, vajina içerisindeki sağlıklı bakterileri yok eder. Epidemiologic Reviews dergisinde yayımlanan bir makaleye göre bu, pelvik inflamatuvar bozukluğuna, bakteriyel vajinoza ve diğer sağlık sorunlarına neden olabilir.

    20. Vajinanız üremeye en uygun olduğunuz zamanı size bildirir.

    Yumurta üretimi (ovülasyon) olduğu dönemlerde, rahim mukusu parlak ve esnek bir hal alır. Bunu muhtemelen siz de fark edeceksinizdir.

    21. Vajina, bir sorun olduğunda da size bildirir.

    Vajinal rahatsızlıklarda en sık görülen semptom, kaşınma ve rahatsızlık hissidir. Bir diğer sık görülen belirti, regl dönemi haricindeki kanamalardır. Bu tür kanamalar pis kokar veya görünümleri normalde deneyimlenenden oldukça farklıdır. Bu durumda, acilen doktora başvurulmalıdır.

    22. Kondomlar sizi Cinsel Yollarla Bulaşan Hastalıkların (CYBH) çoğundan koruyabilir; ancak hepsinden değil!

    Herpes ve İnsan Papillom Virüsü (HPV), deriden deriye temasla da bulaşır. Dolayısıyla kondom penis başı ve şaftını tamamen kaplasa da, testislerin ve kasıkların temasıyla bu hastalıklar bulaşabilir. Yine de kondom kullanımı bunları bile önemli ölçüde azaltmaktadır.

    23. Birçok dişiye ömürlerinde en az 1 kez HPV bulaşır; ancak yıllarca hiçbir belirti görülmez.

    Bazı HPV soy hatları rahim kanserine ve genital siğillere neden olabilmektedir. Bunun tespit edilmesi durumunda, kişiye özel tedavi yöntemleri uygulanır. Ancak vücudunuzda bunlara dair hiçbir izin olmaması, HPV-pozitif olmadığınız anlamına gelmez. ABD Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) tarafından yayımlanan bir araştırmaya göre HPV-pozitif olan her 10 kişiden 9'unda belirtiler 2 yıl içinde kendiliğinden geçmektedir. Ancak bu, her zaman geçeceği anlamına gelmez. Tam tersine, on yıllar boyunca vücutta saklanan HPV, uygun bir anda birden patlayarak hastalıklara neden olabilir. Bu sebeple CDC, 26 yaş altı tüm dişilerin HPV aşısı olması gerektiğini söylemektedir.

    24. Cinsellikten uzak durmanın haricinde, implantlar ve rahim-içi araçlar (IUD) en etkili doğum kontrol yöntemleridir.

    Bunların ikisi de uzun dönem etkilidir ve istenirse çıkarılarak etkileri tersine çevrilebilir. Her ikisi de, hamileliğe karşı %99 koruma sağlar. Bu sebeple Amerikan Pediyatri Derneği bunların en iyi 2 yöntem olduğunu yakın zamanlarda ilan etmiştir. İmplantlar, kibrit boyutlarında olan ve kolunuza doktora tarafından yerleştirilen araçlardır. Bu araç, progestin hormonu salgılayarak spermlerin yaşama şansını düşürür. Tek bir implant, 3 sene boyunca işlevseldir. IUD ise T şeklindeki bir araçtır ve doğrudan rahme takılır. Hormonal olan ve olmayan çeşitleri vardır. IUD'ler 3-12 yıl kullanılabilmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki, bunların ikisi de CYBH'a karşı hiçbir engel sağlamaz.

    25. Doğum sonrasında 6 hafta boyunca cinsel birleşme yapılmamalıdır.

    İster vajinal doğum, ister sezaryenle doğum yapmış olun, Dr. Alyssa Dweck 6 hafta boyunca cinsel birleşmeden uzak durulması gerektiğini söylemektedir. Bunun birkaç sebebi vardır: çoğu zaman vajinanın doğum sonrası iyileşmeye ihtiyacı vardır. Aksi takdirde enfeksiyonlar görülebilir. Ancak cinsel birleşme olmaksızın seks ve ön sevişme gibi faaliyetlerde sorun yoktur.

    26. Birçok farklı sebeple mantar bulaşabilir!

    Islak mayoyla oturmak veya terli bir egzersiz sonrası şortları değiştirmemek, bunlardan sadece bazılarıdır. Çok alkol tüketmek veya çok fazla şeker yemek 2 diğer yoludur. Aynı zamanda sürekli antibiyotik kullanmak, mantar oluşumuna engel olan bakterileri öldürerek mantarlara yol açar. Bunu durdurmak için yoğurt yemek faydalı olabilmektedir. Birçok yoğurt, sağlıklı bakteri oluşumunu tetikleyerek mantarlara engel olur. Ayrıca gerekirse, ilaç yoluyla da mantarlardan kurtulmak mümkündür.

    27. Vajina, yaklaşık 130 derecelik bir açıya sahiptir. Bu nedenle tamponlar, sırt yönüne doğru takılır.


    Ancak bu açı, hep sabit değildir ve yaşla değişir. Hatta bu nedenle yaş ilerledikçe, eskiden güzel olan seks pozisyonları kötü hale gelebilir. Menapozun da bunda etkisi olduğu bilinmektedir.

    28. Vajina içinde bir şeyler sıklıkla sıkışıp kalabilir!

    Kondomlar ve tamponlar gibi araçlar, vajina içerisinde sıkışıp kalabilir. Korkacak bir şey yoktur, kendiniz bile çıkarabilirsiniz, bir yere gidecekleri yok. Ancak bazı zamanlar, bunu yapamayabilirsiniz veya çıkarması acı verici olabilir. Bu durumda doktora gitmeye utanmayın! Dr. Dweck bu konuda şunları söylüyor: "Vajinadan çıkardığım bazı şeyleri size söyleyemem bile! Ancak jinekoloji dünyasının bir numaralı kuralı, insanları yargılamamaktır." Dolayısıyla doktora gitmek, en iyi tercihinizdir. Özellikle vibratörler gibi yara açabilecek cisimleri kendiniz çıkarmaya çalışmayın.

    29. Vajina içinde bir şey kaybedemezsiniz!

    Bu sık duyulan efsanelerden birisidir. Vajina içerisinde hiçbir şey kaybolmaz. Mikroskobik olmayan hiçbir şey, vajina duvarından geçemez. Belki rahmin derinlerine gidebilir; ancak vücudun içine geçemez. Dolayısıyla vajina içinde ne kalırsa kalsın, çıkarılabilirdir. Tabii delici, kesici, sivri cisimler duvarı delerek geçebilirler; ancak zaten buna neden olacak bir şeyi orada bulundurmamanızı tavsiye ederiz.

    https://evrimagaci.org/...reken-29-gercek-2942
  • 424 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Abdülhamit'in Akıl Oyunları Ömer Faruk İspir

    Özel Not: Abdülhamid'in akıl oyunları kitabını bir solukta bitirmem; kitabın akıcılığı ile mi alakalı yoksa geçmişten bu yana Abdülhamid hayranı olmamla mı alakalı ne kadar anlamasamda gayet güzel bir kitaptı.
    Abdülhamid Han ile alakalı bir çok eser yayınlanmış olmasına rağmen bu eser geçmişi güzel bir dialog havasında anlaşılır ve sorgulayıcı yaklaşımı size sunmasından kaynaklı takdiri hak ediyor. Zaten günümüzde tarihi kitaplarımızla aramızda geçen bu anlaşılmazlığın en büyük nedeni osmanlıca noktasında yetiştirilemeyişimizden kaynaklı olduğu düşüncesindeyim. Yazar, bu durumun farkına çok iyi varmış ve eski dili mümkün olduğunca eritmeye özen göstermiş...
    BEĞENİLER
    - Diyalog halinde olması size sorgulayıcı bakış açısı kazandırıyor
    - Eski tabirleri mümkün olduğunca sadeleştirmiş
    - Abdülhamid Hanin hayatını günümüzle köprü oluşturacak şekilde çok iyi işliyor
    - Bazı seçtiği konularla sizi araştırmaya itiyor ( Aziz Malachy nin kehanetleri buna basit bir örnek)
    ELEŞTİRİLER
    - Abdülhamid in mühendislikle alakalı çalışmalarına yönelik görsel birkaç resim en azından canlandırma açısından daha etkili olurdu
    - Ali Muhsin Paşa ile konuşmalarına o gün karşılaştığı olayları sadece son kısımda değil daha yaygın hale getirmek , Abdülhamidin o acı çektiği anını daha empatik hale getirirdi
    - Marmaray projesine değinmemek Abdülhamid Hanın mühendislikte devleti ne kadar ilerlettiğini göstermek noktasında eksik kalmış
    - Olay örgülerinde bazı kısımlarda kopukluk vardı
    KAZANIMLAR
    - Abdülhamid i anlamam bu döneme ışık tutmam açısından çok yararlı oldu
    - Eskilerimizin bizden daha çok dil irfan bildiklerini görmem aslında ne kadar eksik olduğumuzu görmeme yardımcı oldu
    - Osmanlı İmparatorluğü teknolojisi ve ilmiyle bugünün Türkiyesinden çok ileri olduğunu iyice tespit etmeme yardımcı oldu
    İLGİNÇ NOTLAR
    - Japonya planı
    - Çin e hakim olan cihana hakim olur
    - Amerika yı düşürmek istiyorsan Küba ya hakim olacaksın
    - Pasteur Abdülhamid bağlantısı
    - Metafizik İstihbarat
    - İstihbarat silahları
  • Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’yla temasa geçti. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul hükümeti tarafından azli ile İstiklal Savaşımızın en muhteşem görünümü ortaya çıktı. Kâzım Karabekir Paşa tevkifiyle görevlendirildiği Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına geçip bütün karargâh ve askerle emirinde olduğunu söyledi. Aslında İstiklal Savaşı’nın o gün kazanılmaya başladığı çok açıktır.

    71 yıl önce, 26 Ocak 1948’de Türk askeri tarihinin en müstesna komutanlarından biri olan Kâzım Karabekir Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1946’dan beri deruhte ettiği başkanlığı sırasında ani bir kalp kriziyle vefat etti. Başarılı, fedakâr bir asker, iyi bir kurmay ve entelektüel kişiliğiyle önde gelenlerdendi. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki o kuşağın bütün genç komutanları gibi Türk ordusundaki yeni yüzü temsil eden biridir. Türk subayı o dönemde her zaman olduğu gibi mütevazı ve orta sınıf halk kademelerinden gelir. Hüviyetine baktığımızda bu genç komutanın babasının da paşa olduğu görülüyor. Babası Mehmed Emin Paşa Karamanlı bir Türk çocuğu (Köyü bugün Kâzım Karabekir adını taşıyor). 16 yaşında gönüllü olarak Kırım Savaşı’na katılmış. Zekâsı ve cesaretiyle temayüz etmiş, ordunun subay kadrosu içinde bulunduğu Doğu kentlerinde idarecilik de yapmıştı. Son olarak Mekke’de vali vekiliyken koleradan öldü. Perişan aile dul Refika Havva Hanım’ın yanında uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a döndü. 5 erkek çocuk en iyi şekilde yetişmişlerdi ve tabii burs sistemine dayalı Osmanlı askeri eğitim ve terbiyesi ailenin ayakta kalmasına yardım etmiştir. Bu şekilde yetişen sivil ve asker memurların çok erken yaşlarda devlet fikri ve millete hizmet ülküsü etrafında şekillendikleri açıktır.

    3 DİL BİLİYORDU


    19. yüzyılda Türk imparatorluğunun geçirdiği en önemli değişiklik bu ideolojik yapıdır. Fatih Askeri Rüştiyesi ve Kuleli İdadisi’nden birincilikle mezun olan Kâzım, asrın başında Pangaltı’da bulunan bugünkü Askeri Müze olan Harbiye Mektebi’ne girmiş, burada Enver Paşa, Fevzi Paşa, Mustafa Kemal Paşa, Nureddin (sakallı) Paşa gibi matematik ve yabancı dillerde iyi bir eğitim almıştır. Piyade teğmeni olarak mezun olduğunda Kâzım Bey kurmay sınıfına ayrıldı ve Erkân-ı Harbiye mektebini bitirdiği zaman Almanca, Rusça ve Fransızca gibi dilleri biliyordu. Kendi isteğiyle derhal faal kıta görevine tayin edilmiş, Rumeli’de Bulgar ve Rum çeteleriyle mücadele etmiştir ve bu yıllarda hiç şüphe yok ki tarihi kaderin I. Dünya Savaşı’na ve İstiklal Savaşı’na sürüklediği genç komutan sınıfının umumi çizgilerini o da kazandı: Erken yaşta imparatorluk coğrafyasını kan ve ateş içinde tanımak, muasır Avrupa ordularına göre tecrübeli ve genç komutan vasfını edinmiş olmak.

    ERMENİLERDEN ALDI

    31 Mart olayı üzerine o da Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nu içindeydi. 1912’de binbaşı rütbesiyle Balkan Savaşı’nın içinde Edirne müdafaasındaydı. 10. Tümen Kurmay Başkanı olan Binbaşı Kâzım Bey Bulgarların Edirne kuşatması karşısında Şükrü Paşa gibi seçkin komutanın yanında düşmana karşı koydu ve Nisan 1913’te ordu teslim oldu, o da esir düşerek Sofya’ya gönderildi. Edirne’nin istirdadının (geri alınmasının) ve II. Balkan Savaşı’nın bitiminden sonra İstanbul’a geldi. Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Muharebesi’nde bulunmuş, albaylığa terfi etmiş, sonra Irak’taki orduya kurmay başkanı olarak gitmiş, Bağdat Savaşı’nın sonuna kadar bu cephede kalmıştır. 1917 başlarında Diyarbakır mıntıkasındaki ikinci kolorduya nakolundu. 18 Şubat 1918’de Erzincan’ı, 12 Mart 1918’de Erzurum’u, Sarıkamış ve Kars’ı Ermenilerin elinden aldı. Rusya’da ihtilal olmuş, Ruslar bu bölgeden çekilince yeni kurulan Ermenistan ordusu burayı ele geçirmişti. Başarılarıyla mirlivalığa yükseltildi ve 15 Mayıs 1918’de Gümrü şehrini işgal etti, oradan Tebriz’e hareket ederek İngilizleri şehirden çıkarmaya muvaffak oldu.

    EMRİNİZDEYİM PAŞAM

    Şüphesiz ki Mondros Mütarekesi’yle bu sahalardaki zaferlerin ve hareketin arkası durdu. İstanbul’a geldiğinde payitahtta Genelkurmay’da ve Tekirdağ Kolordu Komutanlığı’ndaki görev tayinlerini değiştirterek doğu cephesine tayin ettirdi. 1919 Nisan ayında Trabzon ve ardından Erzurum’da kolordunun başına geçerek doğu illerinde tekrardan işgale başlayan Ermenistan kuvvetleriyle savaştı. Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’yla temasa geçti. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul hükümeti tarafından azli ile İstiklal Savaşı’mızın en muhteşem görünümü ortaya çıktı. Kâzım Karabekir Paşa tevkifiyle görevlendirildiği ordu müfettişiyle Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına geçip bütün karargâh ve askerle emirinde olduğunu söyledi. Aslında İstiklal Savaşı’nın o gün kazanılmaya başladığı çok açıktır. Doğu cephesindeki muvaffakiyetiyle dolayısıyla sınırlar belirlendi, batıya asker ve silah göndermek mümkün oldu. İtilaf devletleri arasındaki politik ayrılık başladı. Kâzım Karabekir’in doğudaki başarıları, bir taraftan da güney cephesindeki direnişler Fransa’yı genç Türkiye’nin Büyük Millet Meclisi hükümetiyle musalahaya, bir barışa zorladı.

    GERÇEK BİR MÜNEVVER


    - KÂZIM Karabekir’in kendi kaleminden hayatını anlattığı, askeri tarihçi Erhan Çifci’nin editoryal katkılarıyla yayına hazırladığı ‘Hayatım’ adlı eserin okunması tavsiye edilir.

    Kâzım Karabekir Paşa şahsi hırs ve büyüklük duygularından uzak, gerçek bir münevverdi. Çocuk piyesleri yazmaktan tutalım, güzel bir lisanla biyografilerini kaleme almış, üstün bir kurmay olduğunu göstermiştir. İstiklal Savaşı’nın başında Mustafa Kemal Paşa’nın bu işi götürecek tek komutan olduğunu ve onun dehasını tespit edecek derin zekâ sahibidir. İmparatorluğun genç komutan neslinde ister Fevzi Paşa olsun, ister Esat Paşa, ister Enver Paşa ve İsmet Paşa olsun bütün komutanlarla yakın ilişki kurmuş, onları takdir etmek ve takdir edilmek mazhariyetine eren makul bir simadır. Kurtuluştan sonraki siyasi hayatta farklı düşüncelere sahip olması ve çok partili rejimin içinde 1924’te Terakki Perver Fırka’yı, Ali Fuat Paşa ile birlikte kurması son imparatorluğun subay neslinin ne kadar demokratik fikirlere ve siyasi terbiyeye sahip olduğunu göstermektedir. Fikri yapıları ayrı olduğu için Mustafa Kemal Paşa’yla yolları ayrılmıştır. Gazi Paşamızın ölümünden sonra İsmet Paşa bu dargınlığın yaratacağı hüznü ve tahribatı kaldırmak için eski arkadaşını tekrar siyasi hayatın içine çekmiştir.

    MUAZZEZ ŞAHSİYETLER

    Menfa (sürgün) döneminde üç çocuk sahibi olan, başta hatıratı olmak üzere sayısız eserler yazan Kâzım Karabekir Paşa, hiç şüphesiz bugünkü maksatlı siyaset bezirgânlığı yapan sahte tarihçiliğin değerlendirip anlayabileceği bir kişi değildir. İstiklal Savaşı komutanlarımız bu gibi mütalaaların dışında muazzez şahsiyetler olarak anlaşılıp şükrana yâd edilmelidirler.

    YETİMLER BABASI


    - KÂZIM Karabekir Paşa, doğu cephesindeyken savaşta öksüz ve yetim kalmış Türk ve Ermeni çocuklara sahip çıkmıştı. Gürbüz Çocuklar Ordusu Teşkilatı’nı kurup, sahipsiz çocukları açlık ve sefaletten kurtararak meslek sahibi olmalarını sağlamıştı. Bu yüzden kendisine ‘Yetimler Babası’ denilmişti.


    İlber Ortaylı