• ŞİİRİN EYLEYENİ: MUTMAİN OLUŞ YAHUT ALİ URAL’IN ŞİİRİNDE İMGE EVRENİ

    Karabatak

    ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak

    kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak

    kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından

    tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından

    yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor

    bir örümcek

    tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak



    bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

    bu belalı harcı kancalı bir karga karabilir

    şamandıralar kopmuş kim açılabilir

    kapanan gökten zinciri bırak



    kanadından bir tüy koparttı ve onu büyüttü

    bir tüy daha koparttı ve sonra bir tüy

    deniz yılanlarından sağdı bu sütü

    servi köklerinde bir karabatak



    aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde

    bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde

    çırpınan balıkların gözleri hala parlıyor

    daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk



    kara batsaydı gözleri gibi kardan adamın

    böyle üşümezdi dalgakıranda

    eli boş dönen balıkçıların

    lanetiyle kararmayarak

    Ali Ural





























    Ali Ural



    1959’da Samsun Ladik’te doğdu. 1989’da Merdiven Sanat dergisini çıkardı (24 sayı) 2005-2007 yılları arasında Merdiven Şiir; 2012’den bu yana da Karabatak dergisini çıkaran Ali Ural Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi’nde “Özgün Yazarlık” derslerini verdi. Bu çalışmalarını yayınevi bünyesinde de devam etti. 2010’da Türkiye Yazarlar Birliği “Deneme Ödülü”ne; Gizli Buzlanma ile 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği “Şiir Ödülü”ne ve son olarak da “Uluslararası Abdullah Tukay Büyük Şiir Ödülü”ne layık görüldü.



    Eserleri:

    Şiir:

    Körün Parmak Uçları (1998)

    Kuduz Aşısı (2006)

    Gizli Buzlanma (2013)



    Öykü:

    Yangın Merdiveni (2000)

    Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)



    Deneme:

    Posta Kutusundaki Mızıka (1999)

    Makyaj Yapan Ölüler (2004)

    Resimde Görünmeyen (2006)

    Güneşimin Önünden Çekil (2007)

    Satranç Oynayan Derviş (2008)

    Tek Kelimelik Sözlük (2009)

    Ejderha ve Kelebek (2010)

    Bostancı Bahane (2010)

    Peygamberin Aynaları (2016)



    Tercüme/ Araştırma

    Divan / İmam Şâfiî’nin Şiirleri (2002)

























    “Kendine ayna olmuş yüreğin

    Başbaşa yaptığı karanlık ve duru söyleşi!”

    Charles Baudelaire



    Mutlak’ın örselendiği modernitenin çıkış noktalarından biri de bilgiye ulaşmadaki dolaylılığın çeşitlenmesi ve hakikate varacak yolcunun mesafesinin uzamasına bir katkı olsun yapabilmesidir. Ama gözden kaçan bir şey var ki o da yolculuk ne kadar uzasa uzasın mesafeleri seyre dalan şairin varlığıdır! Şair, artık çöllerde yitip giden biri olmayacak kadar temkinli bir duruşu beraberinde getiren sestir. O halde şiiri bir temkin aracı olarak görmenin sakıncası yoktur. Uzaklara yahut kurbağalara bakmaktan usanmış bir şairin görecek keskinlikteki gözünün gördüklerini aktarması da tam da bu noktada oldukça tehlikelidir.

    Temkinle tehlike arasındaki ilişkide, soyutlanmış bir dünyanın varlığı, en çok temkini yaralayacaktır. Bu yüzden şair, olabildiğince geniş bir şiir evreninde temkini her dem tetikte tutacak bir imge alanına sahip olması gerekir. İmge işçiliğinden ziyade deneyimleriyle tümüyle soyut ya da somut olmayan bir dünyanın varlığını da yine modernitenin ‘bu dünya’ imgesinden yola çıkarak elde edecektir.

    Her şiirin bir imge evreninden yani muhayyileden (imgelem dünyası) söz ederken imgenin hiyerarşik yapılanmada arketip, sembol ve metafor ile alegoriden sonra gelen en görünür tarafta olduğunu hesaba katmamız gerekir. İmgenin kaynaklandığı hayal ufku ya da muhayyile, bir itici gücün ısrarıyla ortaya çıkar. Kimi zaman sararmış bir yaprak, kanadı kırık bir kuş, koşan bir çocuğun düşmesi gibi sıradan bir olay ya da vak’a parçası, şairin muhayyilesinde yeni bir bağdaştırmaya yahut çağrışım evrenine kapılarını açar. Buna eklemlenen tarih, felsefe gibi entelektüel birikim de birlikte düşünüldüğünde imge evreni genişler ve arketip ile sembole nazaran daha dar bir anlam alanına sahip imgenin bunların zenginliğine ulaşması mümkün görünür. Hayal, şiiri canlı tutan, yeniye çağıran bir tazeliktir.

    Muhayyilenin bir şubesi olarak imge oluşumlarının baktığımızda görünen o ki modern şiirimizde imge, özellikle II. Yeni’yle başlayan süreçte nesneyle olan ilişkisiyle belirlenir. Daha ötede dünya şiirinde olduğu gibi bizde de düşünüş biçimlerinin evrilmesiyle imgenin yalnızca şairin iç dünyasıyla sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Anahtarı yalnızca şairde olan bir odadan söz ediyoruz demek ki. Gül, modernlik ağrısı içinde artık sembolik yahut mazmun değerini yitirmiş; her şairde hatta aynı şairin farklı şiirinde farklı kılıklar içinde karşımıza çıkmaktadır.

    Bu minval üzre 1990 yıllardan itibaren birçok türde ürünler veren Ali Ural’ın şiirlerine baktığımızda şairin imge evreninin bu yılların genel retoriği içinde şekillendiğini söyleyebiliriz. Düşüncemizi daha da açarsak genel olarak şairlerin dünyasında 1980 sonrası apolitik bir düşünce ya da ‘ideoloji’ve ‘dünya görüşü’ ayrımının getirdiği okumaların bir noktaya yöneldiğini görürüz: Modernlik karşıtı söylem! Bir anlamda Baudelaire’in yücelttiği şehir, alaşağı edilirken George Orwell’ın 1980 adlı romanı modernliğin en büyük eleştirisi olarak okunur. Ancak Doğu’ya ait metinleri kendi dilinden okuyabilmesi bir şairi farklı kılar. Bu sebeple ki modernlik karşıtı söylemi, Daryush Shayegan’ın ifadesiyle ‘yaralı bilinç’ olarak değil kendi kusurlarını da gören bir yaklaşımla geliştiren şairin daha ileriye doğru atılması gerekir.

    Ali Ural da kör bir adamın dokunuşlarıyla açıkladığı ‘bu dünya’ algısını Körün Parmak Uçları adlı ilk kitabıyla tanımladı. Kitabın ana damarını oluşturan şiirlerde şehrin mutantan elbisesi, soğuk nesneleri, bir körün parmak uçlarında hissiz birer algıyken öte yandan Baudelaire’in tiksindiği tabiat, şairin imge evreninde sığınılacak tek mekân oluverir. Bu açık çatışma, uğultularla tanımlanan adres defterleriyle, isimleri çizilmiş ölülerin matemleriyle tasvir edilirken yaşamanın bir anafora benzetilmesi doğal bir sonuçtur: ah bu nasıl anafor/ ne çekiyor bu parmakları/ uçlarıyla dokunuyor/ ağaca, güneşe, taşa/ uçlarıyla kazıyor toprakları/ ah bu nasıl bir fosfor (Körün Parmak Uçları)

    Bu şiirin ve kitabının farkı da işte bu noktadadır. Hem modernliğe karşı olanların körlüğü hem de bir ‘kör’ün bile fark edebileceği bir duyarlılık! İki ucu da zehirli bir değnek! Yalnızca bir açıdan bakmayan geniş imge evreninde şiirsel özneler, gerek kelime dağarcığı ve gerekse şiirin iç sesine yaptığı vurgusuyla dış dünyanın kırılmış, kenarları keskin deneyimlerine yaslanır. Kimi zaman bir ‘buzlu ses’le örselenen söylemler, tabiatın da paslanan taraflarına atıfta bulunur: yeşil ciğerleri yosun tutan bir orman/ teneke ciğerleri pas tutan şair/ biliyor su kaç derecede kaynar/ biliyor bir gövde nelerden ibarettir (Muhteva)

    Tabiata yabancılaşmanın getirdiği şeyler bununla sınırlı kalmaz. Şehrin her şeyin taklidini öngördüğü dünyasında büyüyenler için de söylenecek bir söz vardır: bir göl nasıl uyandırılır bilmem/ beni karşısında görmek ister mi/ rüzgâr eğmişse kaşlarını/ kapısı mı vurulur (Bir Göl Nasıl Uyandırılır). Modernliğin bütün emareleri, çoğu kez dokunsal duyular aracılığıyla verilirken nedensizliğin, nesneler gibi birbirinden kopuk ilişkiler ağının öne çıkarıldığı görülür. Bu imge dünyasının genişliği kadar ilişkisizliğini de gündeme getirir: işte oyun odasında/ kolu kopmuş bir bebek (Oyun)

    Kuduz Aşısı, şairin ikinci kitabı. En az ilki kadar yaralı bir imgeyi barındıran bu adın gerisinde yine şairin etrafındaki her şey noksandır. Lirik duyarlılığın içsel sesini öne çıkaran şu şiirde olduğu gibi yaralı oluş, varlığı inciten bir eksikliğe dönüşür: bir mevsimi eksik duvara güven olmaz/ gölgesiyle zehirler, devrilebilir göğse/ meydanda omuz omuza veren tuğlalar/ bir kuş uçsa yıkılır nefes değse (nefes darlığı). Tabiattaki her şeyin ama aslında varlığın eksikliği, hemen her şiirin imge evreninin temel niteliğini oluşturur. Şairin buna dair önerileri vardır kuşkusuz. Çünkü yalnızca yanlışları dile getirmenin hamasetine sığınmak bir kolaycılıktır: ey büyüyüp küçülen, yer değiştiren can/ ne çıkar kaybolsan dokusunda ağacın/ iri dallar kollarınla örtsen yüzünü/ teyemmüm ederken girsen toprağa/ hayattan korksan su gördüğünde/ bir kapı olsa artık bütün yeryüzü/ açılırken kapanan, kapanırken aralık/ tetikle parmak arasında mesafe (Keskin Nişancı) Aynı kaygı bir başka şiirde bu kez Akira Kurusawa’nın Düşler filmindeki sahneyle hatıra getiriliyor: buyurun beraber söyleyelim, haydi hep beraber/ bu asmalar buhar gibi yükselip zeminden/ avizeler asıyor tavanına kırların/ değerek dudaklarımıza ama sadece değerek/ eşlik ediyorlar o tuhaf şarkıya hem/ bağbozumu boşanırken güzün gümrah garından/ haydi vakit daralıyor ve haydi hep beraber/ tünelden bir köpek sıçrayabilir her an (Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı)

    Kaygı, tek yanlı yani herhangi bir karşılık verilmediğinde çoğalan, psikoza dönüşen bir hastalıktır. Modern insandaki bu temel eksiklik, tatmin edici bir karşılık bulmalıdır. Her iki tarafın konuşabildiği ilişkilerde kaygıdan söz edilmez bir diğer deyişle. Ali Ural’ın şiirlerindeki uyarıların, tembihlerin her an karşımıza çıkması fıtrî bir tutum olarak sorumluluğun öne çıkması, kaygıları ortadan kaldıracak muhatapların varlığı bir teminat gibidir: melekleri rahat bırakmayacak gökte/ her şeyi bilen adamlar, her şeyi söyleyen ve/ resimlerinden sıfatlar sarkan/ her akşam leblebi kavuracaklar camekânların önünde/ vestiyere emanet, parlak ve nâdân (Gala)

    Kimi zaman şairlerin ilk kitaplarından itibaren bir seyir izlediğini ve bunun da bilinçli bir tercih olduğunu düşünürüm. Bir sıra halinde okunduklarında hangi imgelerin peşinde olduklarını görmek keyif verir.

    Ali Ural’ı birbirinden beslenen denemeleri ve mektupları gibi hikâyeleriyle bir bütün halinde görmek, şiirini de çözümleyebilmenin anahtarını verir. Birbirini tekrar etmeyen imge evreninin yanında çok farklı okumalara açık oluşu, bir ayna misali okuyucunun da buna bir karşılık vereceği anlamına gelir. Okuyucu da bu imgelerden yola çıkarak kendi imge evrenini oluşturur.

    Şairin son kitabı Gizli Buzlanma, baştan beri açık alaylamaya kaçmadan derinlikli bir ironinin penceresinden bakışın öznesidir. Dahası önceki kitaplarında sorulan sorulara karşın mutmain olmuş, kaygılarını geride bırakmış bir şiirsel öznenin de varlığını hissederiz. Sancısız ama bir o kadar da mutmainliğiyle gönenen bir bilincin Mustafa Kutlu’nun Yola Düştü Mürit adlı hikâyesinde olduğu gibi önünde açılan binaların yahut caddelerin de farkında olması doğaldır. Bu yüzden kırk kişinin doyduğu bohçasını kapattığında yine eksilmeyen bir şey olsa gerektir mutmainliktir bu.

    İmge evreni, belirli olaylar, kişiler ya da durumlarla sınırları belirlendiğinde doğrusu şiir, bir olay-şiiri olmaktan kurtulamaz. Onu genişleten şey, imgenin yaslandığı kültürel temeldir. Bu katman –birbiriyle ilişkisini koparmadan elbette- çoğaldıkça kendine özgü bir okurun da varlığını kabul etmek zorundadır. Her dizede açılan yeni cephe, imge bütünlüğünün bir parçasıdır. Okuyucu bu bilinçle hem imgelerin hem de şiirin bütünlüğünü gözetir. Ve nihayet şiiri okuduktan sonra şiire dair yeni bir imge alanı açar kendine. Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı bu açıdan şanslı bir şiirdir. Her okur, durup bir kez olsun göğe baktığında bu şiiri hatırlar.

    Ali Ural, hem okuyuş bütünlüğü hem de akıcılığıyla imgeleri bir çatı altında toplayan poetik bir arka plana sahipken şiirinin gizli bahçelerini okuyucuya açmaktan geri durmaz. bu bahçeye girince güller yerin dibinde/ kızarıyor örsünde can çekişen nalları/ nerede birkaç adım birkaç adam seğirtse/ yüklerinin altında çürüyen omuzları/ gözlerinden anlarım kaçmak isterler ordan/ yaşlanıyor insan bu bahçeye girince (Bahçe) Şiirinin lirik bahçesi, türlü zenginliğe ve genişliğine rağmen her anlamı kendine çağırmaz. Dilin naif duruşu, bu şiirlerin birer madalyasıdır. İçe dokunan, içi sarıp sarmalayan bir dildir. Çoğu kez okuyucunun tarafından bakmayı öğütleyen bir dil.

    Telmih alanı geniş ancak herkesin kendine ayna tutacağı kadar aralık duran bir kapıdan bahçeye bakarken şiir, her okuyuşta yeni bir yorumla çıkar karşımıza. Bu, bir şiir için önemli bir kazanımdır. şiir dedikleri sen misin peçen dalgalanıyor sayhamla/ karşıya geçireceğim karşı kıyıdaysa kiraz ağacı seni/ karşı kıyıdaysa kulaç at boynuna sarılmadan önce/ kim öldürdü yaşarken cenneti seyrederek sonsuzluğunu/ sarraf ol can verme girmeden güzellik menziline (Şiirin Kıyısında)

    Bu şiiri, hem şiirin serüveni hem de fıtratın tembihlediği hallerimizin bir ifşası olarak okuduğumuzda doğrusu bir farklılık göze çarpmaz. Özellikle son iki dizede yoğunlaşan hükümler, birer deneyimin yanında doğruluğu tartışılamaz öngörülere de pencere açar.

    Sona doğru gelindiğinde eğer dostluğun bir şiiri varsa, bunu şairinde yalın ve hesapsız fazlasıyla görürüz. Yok eğer şiirin bir dostluğundan söz ettiysek işte o vakit dosdoğru bir dostluk görürüz yine. Dahası, Ali Ural’ın şiirleri bizim bize dostluğumuzu öngörür. İnsanın kendisiyle barışık olmasını salık verir. Güler yüzlü bir karşılaşma olmalıdır elbet. Çünkü insanın en çok kendisine ihtiyacı vardır. Bu sebeple Ali Ural’ın şiirleri daha çok bir ayna vazifesi görür okuyucusu için. Yıkıcı bir dünya tasavvuru yerine inancın, hakikatin, mutmain oluşun şiirlerdir bunlar. Bu sebeple lirik edasında kendine ait geniş bir odası hatta bahçesi vardır. Rengârenk ve sıcak bir bahçe. Kopardığınız meyvenin yerine bir meyve daha peyda olur. Bir anlam, bir anlam daha. Ve anlamlar çoğalır, çoğalır bütün etrafımızı kaplar.

    Temmuz Dergisi S.4 Kasım 2016
  • "Kürtçe'de 'mirina ser dılê te' diye bir söz var 'yüreğin'deki ölme arzusu' anlamına gelir.
    Ne kadar naif🌹
  • Benim gibi babasız büyüyen herkesin onu çok iyi anlayabileceği biriyle geldim bugün size "İlhan Berk"... Babasının yokluğunu “Çocukluğum olmadı benim” diye tanımlayacak kadar naif bir kalp, belli ki ancak böyle var olabilirdi yeryüzünde 🙁 Hayatta her şeyi annesi olan bir adam. Henüz tanışmayanlar vardır belki geç kalmışsınız derim. Sadece şiirleri değildi elbet onu İlhan Berk yapan Şiir kadar değerli bir şey daha vardı hayatında: Resim. Ressamca şiirler yazıp, şairce resimler yaparmış. Zaten o da, şiirlerinin yanında bir de resimleri sorulduğu zaman hep şöyle dermiş:“Benim tavrım bir ressam tavrı değil, bir şair tavrı. Şiirle bir ilgi kurmaya kalkarsak, şiir gibi “bir anlık”tan söz etmeliyim: Bir yaprak düşer gibi düşer bir dize bende; resim de öyle".
    O resimle şiiri hiç ayrı tutmamış. İşte bu sebepten şiirlerinde sadece anlam değil, sözcüklerle oluşturacağı görselliğe ayrı bir özeni varmış. İyi ki renkler ve sözcükler vardı da, sen kalbimize dokundun... 💕
    Şiirli vakitler hepimize, iyi geceler 🎻📚☕🍁❄️ 💕

    Ne zaman seni düşünsem
    Bir ceylan su içmeye iner
    Çayırları büyürken görürüm.
    Her akşam seninle
    Yeşil bir zeytin tanesi
    Bir parça mavi deniz alır beni.
    Seni düşündükçe
    Gül dikiyorum elimin değdiği yere Atlara su veriyorum
    Daha bir seviyorum dağları...💕

    #ilhanberk
  • 304 syf.
    ·17 günde·9/10
    -Bir şiirin ne kadar iyi, ne kadar edebi ya da ne kadar kötü olduğu hususunda fikir beyan edebilecek eğitim düzeyinde değilim. Bu sebeple burada yazdıklarım bir inceleme değildir, sadece benim yorumumdur.-

    Bir kitabı daha nihayete erdirirken hakikaten güzel bir şiir kitabı okumanın sevinci içerisindeyim.

    Yavuz Bülent Bâkiler'in siyasi hüviyetini bir kenara koyduktan sonra kendisinin nazarımda iyi bir şair olduğunu söyleyebilirim.
    Ayrıca şiirlerini okurken bir kez daha Yavuz Bülent'in Türkçesine ve Türkçe hassasiyetine hayran kaldım. Kaldı ki zannederim kendisi bu konuda yaşayan devlerimizdendir. Zaten benim Türkçeyi sevmemi ve Türkçe hususunda son derece dikkatli davranmamı sağlayan iki isimden birisidir.

    Ben kendisiyle 11. sınıfta iken tanışmıştım. O gün nöbetçiydim ve herkes dersteyken koridorda yürüyüp duruyordum. Gözüm kütüphaneye ilişti. Şu anda onarılmak üzere boşaltılmış olsa da o gün tam anlamıyla harap haldeydi. Raflara gözlerimi gezdirirken yan yana dizilmiş bir halde bir sürü Yavuz Bülent Bâkiler'e ait kitap gördüm. Bunlar kendisine ait ilk üç şiir kitabı idi: Yalnızlık, Duvak, Seninle. Bunların her birinden birden fazla mevcuttu ve ben yeni bir şair ile tanışmanın heyecanı ile her birinden birer tane almıştım. Ardından hemen okumaya başladım ve deyim yerindeyse aşık oldum.

    Bilhassa memleket şiirlerini hayranlık ile okudum. Çünkü öylesine naif, öylesine sıcak, samimi ve müessir şiirlerdi ki ben sanki bir kadına, sanki bir sevgiliye yazılmış gibi hissettim. Her mısra sonunda sanki şairin gözyaşları dökülmüş gibiydi.

    Oraları gerçekten özlüyor olmalıydı...

    Azerbaycan ve Karabağ üzerine yazmış olduğu şiirlerin ise özel bir yeri vardır. Zira kendisinin dedeleri Azerbaycan'dan Türkiye'nin muhtelif illerine göçmüş. Bu sebeple olacak ki hepsinden ayrı olarak kalbinde Karabağ ve haliyle Azerbaycan için bambaşka bir hicran hissi söz konusu:

    "Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır
    Ben Yâkub gibiyim uzun yıllardır
    Onda Yusuf'umun kokusu vardır.
    Ve hasreti, gönlümde, büyük Türkistan kadardır
    Âyettir kitabımda, bayrağımda rüzgârdır
    Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır."
    #59944877

    Yavuz Bülent'in Türkçe hassasiyetinden bahsetmiştim. Kendisini bu hususta -bence- şu iki mısrasıyla özetlemiş:

    "Akrep zehiri katmam onun helâl sütüne
    Arı-duru bir Türkçe süzülür hep dilimden"
    #59788483

    Bu şiir kitabını 09.11.2019 tarihinde İstanbul Kitap Fuarı'ndan almış ve fuarda bizzat kendisine imzalatma şansına nail olmuştum. Bir şairin ruhunu bıraktığı ve onun biricik yavrusu diyebileceğim bir kitabı imzalattığım için memnun olmuştum.

    Ayrıca bu imza gününden yaklaşık 7-10 gün sonra beni telefonla aradı ve 15-20 dakika kendisiyle konuşma şansına da malik olmuştum. Kitaplarımı imzalatırken bir mektup vermiştim. İçerisinde telefon numaram da bulunuyordu. Tabii bunlar benim için çok hoş hatıralar. Neticede aramayabilirdi. Lakin aramak inceliğini göstererek saygımı ve sevgimi kazandığını söylemeliyim.

    İlk defa okuduğum günden beri ne zaman bir daha okusam içime işleyen ve canımı yakan şu mısralarını da sizlerle paylaşmak istiyorum:

    "Çirkinim.
    Usandım tek başıma türküler çağırmaktan
    Biliyorum güzel değil gözlerim, dudaklarım
    İçinizden çıkıp gitsem bir gün diyordum
    Başladığım bütün türküler yarım
    Öyle bakmayın yüzüme kahroluyorum.

    Türküler unutturmaz çirkinliğimi..."
    #59315308

    Kitap içerisindeki beğenmediğim tek fasıl olarak İstanbul üzerine yazılmış olan şiirler olduğunu söyleyebilirim.

    Uzun lafın kısası, içerisinde Türkçenin tadına, naif ve yaralı bir ruhun, bir gencin ıstırabına, bir sevgiliye duyulan hasret gibi memleket hicranına ziyadesiyle varacağınız bir şiir kitabı olduğu kanaatindeyim.

    Keyifli okumalar diliyorum.
    Esen kalınız.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yıllar Sonra hep ilgimi çeken, hep okumak istediğim fakat nedense hep edinmekte geç kaldığım bir kitap oldu.
    Yazar Hasan Karataş’ı başka platformlarda da takip ediyordum.Ama kısmette burada da karşılaşmak varmış.Bu vesileyle kitapları imzalı olarak bir anda elimde bulmak ,benim için tarifsiz mutluluk....Öncelikle bunun için Hasan bey’e bir kez de sizlerin huzurunda teşekkür etmek istiyorum.

    Yıllar Sonra’da hep dikkatimi çeken ,kapak resmi olmuştu.Bir gelincik sevdalısı olan ben için ,bu çok şey ifade ediyordu.Ve okuyunca anladım ki ,yanılmamışım...

    Ön kapakta
    Sever miydin yine gelsem ?
    Söz değil ömür versem ...! diyor .

    Bahara özlem ,belki de duyulan aşklara bir bahaneydi..

    Bahar ,hepimiz için bir uyanıştır.Tabiat ana için,toprak için,çiçek için, böcek için..

    Belki de en güzel mevsimdir ,yeni başlangıçlar için...

    Özdemir Erdoğan’ın şarkısını bile dinlerken ,bir çoğumuzun ruhunda çiçekler açmaz mı sebepsiz yere ?

    “Baharda kuşlar gibi
    Geldim kondum dalına .
    Susamıştım sevgiye
    Çiçekler sundum sana
    Seversin diye....”

    https://youtu.be/CLGLI_WZs00

    Bahar, aşkın mevsimi, dirilişin mevsimi, mutluluğun mevsimi...
    Yazar ,doğayı öyle güzel tasvir etmiş ki, adeta benim gözümden bakmış gibi...
    Bu yüzden ,
    ben kendimden,çocukluğumdan,doğaya hayranlığımdan çok çok şeyler buldum ...

    İlkbahar aşksa ,Sonbahar ayrılık demektir...Hüzün demektir...
    Hüzün en çok sonbahara yakışıyor.
    Sonbaharla birlikte ,unutulanlar, kaybedilenler,yalnızlıklar daha bir acıtıyor insanın canını...

    Yıllar Sonra ‘da aşklar,özlemler, ayrılıklar,yalnızlıklar,hüzünler mevsimler ve mevsimlerin hepimiz üzerindeki etkisine değinilerek ,şiirlerle, deneme yazılarıyla anlatılmış.
    Dili yalın, duyguları samimi, hemen hemen hepimizden bir şeyler var.
    Aşk özlem ve hüzün kokuyor.

    Gelincik çiçeğine gelirsek ; benim için en özel, en değerli, en güzel çiçek...
    Başak tarlalarında ,çocukluğumun çiçekleri...
    Bana ,eğer bir şiirle kendinizi anlatınız deseniz .Hiç tereddütsüz bu şiir benim derim...


    Sessiz bir sevdadır “Gelincik”

    Ben gelincik çiçeğine sevdalıyım.

    En umulmadık yerinde toprağın,

    filizlenerek birkaç günlüğüne de olsa,

    gözümüzü kırmızıya boyayan,

    ne ekilen, ne biçilen...

    Hasadı olmayan,

    tüm umursamazlığına karşın,

    fark edilmekten hoşlandığı

    her halinden belli.

    Ama koparıldığında,

    suni teneffüs için icat edilmiş vazolarda yaşamayı

    ölümü göze alarak reddeden o narin gelini

    dağ eteklerinin, hırçın kaya diplerinin

    davetsiz konuğu.

    Doğası gereği

    bana hep "muhalif"miş gibi gelir gelincik.

    Hani "beni böyle sev" dercesine mağrur,

    boy verdiği toprağına bile

    eyvallahı olmayan tavrını

    kıskanmamak elde değil.

    Bu yüzden alınıp satılmıyor çiçekçilerde,

    ondandır yarendir yolcuya.

    Yerinde güzeldir

    ve "olması gerekeni" anlatır,

    anlamak isteyene.

    Suskun görünür, asla eğilmez.

    Boynunu eğmesi beklentilerinden değil,

    saygıdandır çağdaşlarına.

    Kimsenin onu anlamasını beklemez.

    Gelincik için en büyük düşman

    karanlık olsa gerek.

    Kelebeklerin bile incitmek istemeyeceği kadar

    naif yaprakları,

    güneşi ve gülümsemeleri sever.

    Hiçbir yere dönmeden yüzünü,

    kendince mağrur bir ölümü seçer.

    Bir gün daha yaşamak için,

    müsaade etmez toprağından koparılmaya,

    kendi gibi göçüp gider...

    Tayfun TALİPOĞLU

    Keyifle okunacak ,herkesin kendisinde bir şeyler bulacağı ,hislerine tercuman olacağı bir kitap .Okumayı düşünenlere şimdiden keyifli okumalar....

    Kitap hediye edeniniz çok olsun...️
  • 48 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bir şiir kitabı hakkında nasıl inceleme yapılır bilemezdim.Ama bu kitap için söylenecek çok söz var galiba.Ne kadar naif bir sevme "Ellerin,ellerin ve parmakların bir nar çiçeğini eziyor"gibi.Sezai Karakoç gerçekten sadık ve naif sevmiştir Muazzezi.Hikayeleri şöyle;

    Sezai Karakoç üniversitedeyken bir okul arkadaşına sevdalanır. Kendisine bir türlü güvenemeyen Karakoç, arkadaşı Muazzez’e açılamaz. Bir gün cesaretini toplar ve karşısına çıkar; fakat reddedilince çok üzülür. Okullar tatil olunca Muazzez Hanım Geyve´ de yazlıkta kalmaya başlar. Sezai Karakoç ise tam karşısındaki yazlığın bahçesinde bahçıvan olarak işe başlar ve her gün karşılıksız sevgi duyduğu sevgilisini seyreder. Ona şiirler yazar; ‘Monna Rosa’ ‘Tek Gül’ anlamına gelen şiirin her kıtasının baş harflerine dikkat edersek Muazzez Akkayam ismi ortaya çıkar.
    Yıl sonu gelir ve okul biter; mezuniyet töreni yapılır. Mezuniyet törenindeyse Sezai Karakoç Muazzez Akkaya’nın tam karşısında Monna Rosa şiirini okur. Şiiri bittikten sonra bir alkış tufanı kopar. Herkes bir daha okuması için ısrar eder; Sezai Karakoç bu şiiri art arda tam üç kez okur. Muazzez Hanım ise bu büyük aşka saygı duyduğunu söylemesine rağmen yine de karşılık vermez. Sezai Karakoç bu karşılıksız aşka rağmen kimseyle evlenmez.