• 288 syf.
    ·1 günde·10/10
    Çoğumuz onu 'kundaktaki bebeği ile duruşmaya giden avukat' olarak tanıdık. Her zaman her yerde sonuna kadar eşitliği savundu. Toplumun kabul ettiği saçma sapan olguları kabul etmedi, sözünü sakınmadan söyledi. Bu kitap da tam olarak böyle bir kitap. Örneğin hepimiz aldatılan kadınların hikayelerini dinlemişizdir. Hiç 'diğer kadının'kini duymamışızdır. Altun tam da buna parmak basıyor. Kadınları her yönüyle inceliyor. Kitap üç bölümden oluşuyor. Öyküler, tespitler ve hukuki metinler. Öyküler beni en çok zorlayanlar oldu. Ne acılar çeken var, haberlerde gördüklerimiz bunların yanında hiçbir şey kalır. Tek bir isteğimiz var oysa, 'sevilmek'. Öldürülmeden, darp edilmeden, tecavüze uğramadan yaşayıp, sevilmek. Toplumun kabul ettiklerinin ne kadar berbat ve eşitsiz olduğunu açıkça gösteriyor bize. Bir feminist olarak sonuna kadar destekliyorum Feyza Altun'u. Kitabı da harika. Utanmasam her sayfayı çizecektim
  • Bir kez daha anladım ki, dönüp dolaşıp kendimi bulduğum yer O’nun yanı. Dönüp dolaşıp. Öyleyse kimeydi bu kaçmalar? Neyeydi? Kaçmalar mı dedim. Ne kaçması, kaçamıyorsun ki... Kaçmaya çalışıyorsun, ağır geliyor, dünya, insanlar ağır geliyor, ama anlamıyorsun ki, dünyanın sana ağırlığınca ağırlanacaksın öteki âlemde. Keder duygusu çok tanıdık oldu artık. Sevinç gibi, neşe gibi... Hem Yaradan, ben kırık kalblerle beraberim, buyurmamış mıydı? Öyleyse niye imtihanlara bunca isyan? Hem mümin dediğin hüzünlü olmalı her daim değil mi... Söylesenize Allah aşkına bu dünyanın gülecek nesi var?

    Sabahattin Ali şöyle diyor Kuyucaklı Yusuf’da, “Sıra bizim Muhammed’e gelince:”Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir, demiş. (Efendimiz’den sav bahsediyor burada) Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli. Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; “Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!” deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yer yüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma...
    Sonra en mühimi: Kendini halinden şikâyet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun.”

    Sabahattin Ali’den bir parça bu satırlar. Ne doğru! Ne cefa tükenecek, ne gam, ne keder... Olduğu gibi kabul edeceksin, insanları, eşyaları... Eklemeye kalkarsan taşar, eksiltmeye kalkarsan onlar değil, sen azalırsın, içten içe. İyisi mi, olduğu gibi yaşamalı. Bırakmalı kendi haline, zamana, ana... Eksilmeden veya taşmadan yaşayabilmek mi... Yaşanır mı, bilemem... Belki de bu dengeyi sağlayabilmektir imtihan... Tahammül edebilmektir, sabırdır, yeri gelir sükûttur da. Belki de yalnızca sabırdır imtihan... Bilemeyeceğim... Tek bildiğim; hüzünlü kalplerin yalnız olmadığıdır.

    Ağlatırlar, güldürürler
    Çeşmim yaşın sildirirler
    Bunlar adam öldürürler...
    https://youtu.be/WMRo5eXToyk
  • 124 syf.
    ·5 günde·9/10
    Büyük şehirlerde yaşayanların hayalidir bir gün küçük bir kasabaya yerleşmek. Çünkü şehirler yorar insanı, çileden çıkarır. İnsanın günde en az 2-2.5 saati yolda geçer. Aslında şehirler mi yorar insanı, yoksa içindeki insanlar mi, o da ayrı konu.

    Düşününce insan, yaşıyor muyuz bu hayatta, yoksa vakit mi geçiriyoruz diye, cevap bulamıyoruz. Hepimiz en iyiyi yaşıyoruz sanıyor. Öyle ya, elimizde telefonlar, önümüzde bilgisayarlar, karşımızda televizyon. Kacimiz bunlardan vazgeçer, dünya ile iletişimimizi kesip sadece doğa ile haşır neşir olmak ister. Gerçi istersek yapabilir miyiz? o da ayrı konu.

    Kuzeyli yazar Erlend Loe ' nin kahramanı Doppler bunu yapıyor. Çok iyi kazandığı bir işi var, iki çocuğu var. Ama mutsuz, aniden bir karar alıp ormana yerleşiyor. Belki biraz bencilce, yok yok bayağı bencilce. Bir de dostu var, beraber aynı çadırda kalıyorlar. Bongo. Bongo, bir geyik yavrusu. Harika bir ikili oluyorlar. Efendim, bir geyikle bir insan nasıl beraber yaşar? dediğinizi duyar gibiyim. Mis gibi yaşıyorlar. Peki, ya ihtiyaçlar? O zaman şehre inip istedikleri bahçeden aşırıyor doppler. Ellerinde ne varsa karşılığında tahas ediyorlar. Para yok, insanlar yok. Zaten doppler'in felsefesi bu. Ne kadar insan o kadar dert. Ne kadar insan o kadar üzüntü. Doğru mu? Doğru.

    Hepimiz isteriz de böyle bir yasami, elimizdeki teknolojik (!) hayattan vazgeçemeyiz. Mesela telefonunuzdan ne kadar ayrı kalabilirsiniz?

    Birebir aynı olmayabilir ama bu hikaye tanıdık geldi bana. Bizim mandıra filozofu ile benzer. Belki de her milletin temel sorunu şehirde yaşamak. Ama bir Norveçli, Norveç'te yaşayıp bunu hissediyorsa, vay bizim halimize..
    Ben doppler'a çok özendim. Bongo'yu çok sevdim. Okurken de çok eğlendim. Gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
    Bu arada yakın zamanda devam niteliğindeki 2. Kitabı Bildiğimiz Dünyanın Sonu çıkmış. Severseniz o da akilinizda bulunsun.
    Keyifle okuyun.
  • Bırakmak gerek bugünlerde, işi, gücü, sevgiler,i aşkları, parayı pulu, insanı, insancıkları.. Gözün görmeden, kulağın duymadan ve arkana bakmadan gitmek gerek buralardan.
    Nereye olduğunu bilemediğin yollara, gitmene neden olan sebepleri sahibine bırakarak çıkmak gerek yola. Kimseyi yanına katmadan kendini bile olduğun yerde bırakarak gitmek.

    Gitmek gerek bazen.
    Bazen buralardan
    Bazen bu zamandan
    Bazen bu yerlerden
    Bazen herkesten her şeyden...

    Tanıdık tanımadık her yerden her şeyden gitmek gerek.
    Neresi olduğunu bilmediğin yerlere nereye çıkacağını bilmediğin yollara sapmak gerek. Kaybolunca sormamak gerek kimseye neresi diye. Durunca kalmak gerek oralarda. Ayakların seni götürene kadar kalmak. İçinden yeniden gitmek gelen kadar durmak gerek orada. Kim ne derse desin umursamadan hatta herkese bir şey söyleyerek gitmek gerek "ben gidiyorum" diyerek. Kiminin gözünün yaşına bakmadan kiminin gözünün içine baka baka gitmek gerek.

    Ne kimseden kaçarak ne yaşama koşarak sadece yola çıkmak gerek adı gitmek olsun diye.
    Zaman mekan aramadan yer iz yol sormadan canını savurmak her istediğin yere.

    Gidiş o gidiş olmalı..
    Ağlamaktan üzülmekten çare olmadığını görüp gitmeli neresi olduğunu bilmeden... Hayalini kurduğum sevgilerin yaşandığı, aradığım insanları bulduğum, kaybettiklerimi gördüğüm yerlere gitmeli. Benim olsun olmasın fark etmeyen ama beni koşulsuz sevebileceklerin yanında almalı soluğu...

    Saçımın şekline, gözümün rengine aldırmayanların, görünüşüme değil benim derdime bakanların olduğu diyarlara gitmeli. Para pulun hüküm sürmediği ahbabın eşin dostun önemli olmadığı sadece sen olmanın kıymetli olduğu yerlere gitmeli. "o bu şu ne der" diye düşünmeden "onun bunun şunun derdini tasasını çekmeden" mutluluğun kral olduğu, huzurun hüküm sürdüğü yerlere gitmeli...

    Aslında insandan gitmek gerek.
    En önemlisi insanı bırakıp gitmek.
    İnsanı insandan çok yoran bitiren sindiren başkası var mı? 
    Durduk yere sebep aramadan insanı insanlığından eden var mı?

    Ben gitmeliyim! 
    İnsanı bırakıp gitmeliyim
    En azından gitmeye çalışmalıyım
    Sadece kendimi almalıyım yanıma
    Bazen onu da bırakırım gittiğim yollarda 
    Baktım olmuyor bensiz olmak, geri dönüp alırım bıraktığım yollarda
    Benin dışındaki her şeyi herkesi boş verdim...
    Yoruldum taşıdığım insan yüklerinden
    Yoruldum bana yük olan insan siluetindekilerden.
    Nereye gitsem peşimi bırakmayanlardan
    Peşimde olmasa da izimi sürenlerden.
    Hayatımda olup ta, hayatımı anlamayanlardan
    Gitmeliyim...

    Aslında gitmek hep gerekli, bazen değil.
    Her yere ait olmak gerek, bir yere değil.
    Kendine hesap vermek gerek, etrafa değil. Kendinden sorumlu olmak gerek, herkesten değil.
    Yaşamak için gitmek gerek.
    Yaşamı anlamak için gitmek gerek.
    Anlaşılmak için gitmek gerek.
    İnsan olmak için gitmek gerek.
    Sormayın işte nedenini
    En çok
    Gitmek gerektiğinde gitmek gerek

    Afet Ergü
  • 216 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Hem Türkçe hem İngilizce birlikte okununca daha iyi. Senelerdir İngilizce dersi görüp gene 2 cümle kuramayan bizlerin de İngilizce üstüne inat etmesi harika. İnandık ya bir kere, artık torunumuzun torununa kadar yolu var.
    Şaka bir yana Duck Tales amcayı tanımayan var mı aranızda? İsmen değil de şeklen kesin tanırsınız. Scrooge karakteri öyle bir cimri ki artık tüm nesli nasıl etkilediyse İngilizce’de ‘Cimri’ anlamına gelir olmuş.
    Bundan bağımsız olarak benim de aklıma gelen bir soru vardı. O da Geçmiş, Gelecek ve Şimdiki zamanın hayaletlerinin söylediklerini göz önünde bulundurduğumuzda; bu tatlı hayaletin Casper ile bir bağları olabilir mi, diye düşünmüşlüğümdür.
    Tabii düşündüm, düşündüm ve düşündüm. Charles Dickens’i yıllardan beri duyuyoruz, çocukluğumuzdan beri biliyoruz. Bunun üzerine bende düşündüm ki bu adamın filmi yok mu? Varmış. Hem de dolu dolu. Yani Charles Dickens’in yazdığı eserlerin konu edildiği filmlerden bahsediyorum. İlk sinema eserini buldum. Belki inanmazsınız ama tarihini veriyorum. 1897. Evet. Muazzam değil mi? Sinemanın çekildiği yıllara bakın. Filmde oynayan bir oyuncuyu da buldum. 1868-1931 yılları arasında yaşayan Mabel Fenton. Resmini bile buldum yahu.
    Yani kitap ve projeler hoşuma gitti. Çünkü iddia ediyorum. Kitabı bilmeseniz bile okurken öykünün ana hatlarının tanıdık geldiğini fark edeceksiniz. Bu bile fazlasıyla meraklandırıcı olmalı.
    Kitabın teması çok güzel. İnsanlar ne olduğunuzu değil nasıl olduğunuzu hatırlasın dercesine bir eser aslında. Keyifli okumalar iyi tatiller dilerim..