• ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • 185 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Zülfü Livaneli'nin bu 'Son Ada' kitabını, yıllar önce sevdiğim ve değer verdiğim arkadaşım Ozan hediye etmişti ama ne yazık ki önceki güne kadar okuyamadım... aslında okumak istemedim... çünkü Livaneli'nin 'Engeregin Gözü' kitabını okuduğumda memnun kalmamıştım. yapmacık geldi, alıntı gibi geldi vs... lütfen yanlış anlamayın, asla saygısızlık yapmak istemem, o zamanlar muhteşem yüzyıl dizisi vardı, hoş hiç bir bölümünü izlemedim ama konuşulanlar, osmanlı konuları falan derken kitabı sevemedim... yani çook kitabı olan değerli sanatçımızın bir kitabını bile okuma hevesi kalmadı bende... geçenlerde kitaplığımı temizleyip okuduğum kitapları yerleştirdiğimde gözüme 'Son Ada' çarptı... Ama farkına varmadan yüzüme çarpmış... okuduğuma o kadar memnunum ki!!! hatta okuma listeme 'Serenad' ve 'Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm' kitapları da ekledim... kitabın konusuna gelince: emekli olan darbeci bir 'devlet başkan'ının yıllarını geçirmek üzere, herkesin her şeyiyle hoşnut, barış içinde ve mutlu olduğu cennet gibi bir adaya yerleşmesiyle çoğu şeyin hatta herşeyin bir yangınla altüst olduğu süreci anlatıyor... başta martılar olmak üzere, ada halkı da dahil tüm canlıların hayatı mahvoldu... kitabı okurken sürekli acaba neyi anlatmaya çalışıyor, kimleri tasvir etmeye çalışıyor diye çok düşündüm... son yedi-sekiz yılda yaşananları mı, yoksa anlatmak istediği otuz yıla yakın süredir yaşanan değişim mi yoksa sadece bir hikaye mi? kitabın son sayfasına geldiğimde fark ettim ki aslında sadece çevresinde yaşananları farketmeye yeni başlayan bünyelere bir bilinçaltı mesajı vermeye çalışıyor, zihinlerindeki uyanış için... tıpkı on üç-on dört yaşlarımda martı-jonathan livingston'ı ilk okuduğumda bu denli yorumlar yapamasam da içime işleyen ileride bir gün anlayabileceğimi düşündüğüm hikaye gibi... 'Son Ada', aslında hepimizin aşina olduğu düşsel bir ülkede yaşanan olayları hikaye ederken, politik ve kişisel ihtiraslarla topluma ve doğaya müdahale etmenin sonuçlarını da çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor... olaylar düşsel bir adada geçmesine rağmen, roman ve karakterler okurlara tanıdık gelecek... şimdi içinde bulunduğumuz zaman ve durum gibi... olan şeyleri sanki gözlerimiz kör gibi görmüyoruz, ya da görmemezlikten geliyoruz... ama sonra fark etsek bile iş işten geçmiş oluyor, çok geç kalmış oluyoruz... okuyacaklar varsa şimdiden iyi okumalar arkadaşlar... ha unutmadan yazayım, kitabın tamamını bu müzik eşliğinde okudum : https://www.youtube.com/...BAqjpTyU&index=1
    iyi günler....
  • "Gece
    bembeyaz ve birazdan kalemle buluşacak birkaç sayfa elimde,
    hüzün pencerede göz yaşına hazır,
    sen hüzüne hazırsın,
    halin birbirine kavuşamayan yıldızlara benzer ,
    vuslat uzak aydınlığa ,
    bir yanık kokusu ,
    az evvel yaktığın kâğıtları söndürüyorsun gözlerinle ,
    ve tanıdık bir ses gerek diyorsun, beni anlayan... Bakıyorsun öylece, ne ses var ne tanıdık ne bir kulak şahit olduklarını dinleyecek. Kalem gözlerini kısıp sana bakıyor. Anlatmıyorsun, anladığın kadarını kâğıtlara yazıyor.

    Yağmur mu o ,
    evet yağmur. Gerçi bize her gün yağmur... Yanlış topraklara ekilmiş bir çınarın köklerinin iki şansı vardı.
    Ya kökleri sızlaya sızlaya ,kanaya kanaya o yanlış topraklara alışacak ya da o toprakları değiştirip tertemiz çınar toprağı yapacak.
    O kadar acı bekliyor ki çınarı , eğer Allah
    olmasa o çınara yazık olurdu. Biliyorum ki köklerimde ki acılar da , dallarımdaki
    sızlamalarda hepsine Allah şahit. Bir gün gelecek , güzel topraklar da bulutlara değecek kadar büyüyeceğim ve küçük çocukların gövdeme sarılmasına izin vereceğim..."
  • 352 syf.
    ·15 günde·10/10
    Ihlamura batırılan bir madlen ile başlayan unutulmaz yolculuğum bu kitap ile ne yazık ki sona erdi. Birbirinin zıttı o kadar çok duyguyu bir arada yaşıyorum ki şu an. Hem mutluyum Prost’u ve onun saatlerce üzerine konuşmaya doyamadığım kalemiyle tanıştığım için hem de üzgünüm böylesi beni etkileyen bir seriye veda ettiğim için, şu durumda karşımda François olsa yüzüme güler, sonra da ardımdan ‘deli mi ne’ der, söylene söylene çekip giderdi. :)

    Kitap yine uzun ve bir o kadar da tanıdık betimlemeyle başlıyor, yine aynı duyguları hissedeceğimi, kaldığımız yerden her şeyin aynı şekilde devam edeceğini düşündüm, açıkçası kitapta bir durağanlık bekliyordum ama ilerleyen sayfalarda bazı tanıdığımız kişilerin çok farklı yönlerini görmek beni fazlasıyla şaşırtmadı diyemem, özellikle de M. De Charlus.

    Kitabın ilk kısımlarında kahramanımız biraz geri plandaydı, her zaman alışık olduğumuz o duygu durum aktarımlarından uzak bir okumaydı, bunun sebebi de savaşa dair satırlara uzunca bir şekilde yer vermesiydi. Savaş taraflarının tutumu, bazı yerlerde savaşın izlerinin yoğun yaşanması ama kimi yerlere hiç uğramamışçasına hayatın devam edişi, zamanla insanların düşüncelerindeki çelişkiler gibi farklı noktalara değinilmişti. Özellikle bazı soylu kimselerin menfaatleri uğruna gerçek düşüncelerini gizlemesi ise ilginçti. Hatta kitabın bir bölümünde, olmazsa olmaz sosyete davetlerimizin birinde çok ses getiren Dreyfus olayında asla aynı noktada bir araya gelemeyenlerin başka çıkar uğruna dost olmalarına tanık oluyorsunuz, bu satırlarda en çok aklıma Swann geldi. Hatta kahramanımız onu anımsatacak diyaloglara girmek istese bile sosyetenin onu tanımaz tavırları, en sinir olduğum kısımlardı. İkiyüzlülükte kısacası sınır tanımadılar.

    Kitabın ortalarına geldiğimizde ise Zaman kavramı üzerine çok akıcı bir o kadarda düşündürücü bir sohbetin izine düşüyoruz. Kayıp Zamanın İzine düştüğü o ilk anlara dönüşüne gidiyoruz, o zaman hissettikleri ve şu anda aslında ne gerçekleştirmek istediği üzerine bir sohbetin içinde buluyoruz kendimizi. Gezdiği yerlerde, duyduğu bir eserde ya da gördüğü birinde geçmişe dair birçok anıya yolculuk yapmasına ve o zamanlarda yaşadığı hisleri en ince ayrıntısına kadar onunla birlikte hatırlamasına eşlik ediyorsunuz.

    Özellikle annesini öpmek istediği o geceye gittiği satırlar ve büyükannesinin ölümünü hatırlayışı beni çok duygulandırdı. O çocuksu heyecanına tanıklık ettiğimiz kişinin son kitapta daha içine kapanması ve geçmişine dair her şeyi en ince ayrıntısına kadar yazma istediği ve yaşlılıktan dem vurduğu halleri ve ölüme dair uzun uzun anlatımları beni kendisine daha da bağladı.

    Altı kitaplık bir serüvenin ardından en çok da bu kitabı merak ediyordum, o kadar haz almıştım ki okurken aynı madlenin erirken ağızda bıraktığı tatlı hissiyat gibiydi, en büyük korkum sonunun ağzımda acı bir tat bıraktıracak şekilde bitmesiydi. Her kitapla sezon arası verdiğim okuma serüvenim birçok sevdiğim dizinin beni hayal kırıklığına uğratmasının aksine o kadar güzel bir final yaptı ki, ayrılık hüznüm o yüzden bu kadar derin belki de. . Proust iyi ki yazmış ve ben iyi ki okumuşum.
  • Kurumuş, kokusuz bir çiçek gördüm
    Sayfaları arasında bir kitabın;
    Bu unutulmuş çiçek, tuhaf hayallerle
    Doldurdu ruhumu ansızın:

    Nerede açtın ? Ne zaman ? Hangi baharda ?
    Ömrün ne kadar sürdü ? Kim kopardı seni ?
    Yabancı biri mi, tanıdık bir el mi ?
    Ve neden konuldun buraya ?

    Tatlı bir buluşmanın anısına mı ?
    Uğursuz bir ayrılığın ya da ?
    Yoksa baş başa bir gezinti miydi
    Issız kırlarda, gölgeli ormanda ?

    Ve yaşıyor mu onlar bir yerlerde ?
    Ve acaba neredeler şimdi ?
    Yoksa solup gittiler mi artık
    Şu gizemli çiçek gibi ?
  • https://youtu.be/_1InLLgdHPY

    ...Ve güz geldi Ömür hanım.
    Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
    Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır.
    Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı...
    ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım?
    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
    Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?
    Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
    Yaşamı düz bir çizgide tumak tükenmektir.
    Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?
    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...
    Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum.
    Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim...
    Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...
    Olsun dönelim biz yine de.
    Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim.
    Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze.
    Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.
    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı?
    Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine.
    Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
    Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama...
    Değil mi yoksa?
    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı.
    Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum.
    Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni.
    Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitiklerin'de önem kazanmaya...
    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim.
    Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...
    Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların.
    Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım?
    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur.
    Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum.
    Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...
    Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...
    Sularım toprağa sızıyor bak.
    Yüzümü geceler örtüyor.
    Binlerce taş saklanıyor içimde.
    Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...
    Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı?
    Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi?
    Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten?
    Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...
    Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
    Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu.
    Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden.
    Yanılıyor muyum? Olsun.
    Yanıldığımı biliyorum ya...
    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler.
    Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin.
    Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana.
    Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de.
    Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...
    Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.
    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz...
    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de.
    En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
    Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...
    O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...
    Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye?
    Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize.
    Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.
    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...
    Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için.
    Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su.
    Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...
    Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...
    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni.
    Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle.
    Yıldım ömrümün kalıplarından.
    Beni duy ve anla.
    Yağmur dindi Ömür hanım.
    Gökyüzü masmavi gülümsedi yine.
    Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle.
    Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından.
    Ne aldanış!
    Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?
    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla.
    Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan.
    Delilik mi dedin?
    Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu.
    Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi?
    Kim ne diyebilir ki?
    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...
    Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek.
    Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile...
    Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.
    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde.
    Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum.
    Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını.
    İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek.
    Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • Tek bir roman arıyordum, kaç tane buldum! Ama ikisini okuyup bitirdim bile.