• Karısına:
    -Beni yakıp öldürmeye mi niyetlisin, ne kadar çok kaynatmışsın bunu! diyerek kaşığı elinden bırakmıştı.
    -Biraz soğut da iç, küçük bir çocuk değilsin ya, yavaş yavaş iç, demişti karısı.
  • 479 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabı elime aldığımda zorlu bir yolculuğun beni beklediğini biliyordum fakat hiç bu kadar keyif alacağımı düşünmüyordum. Kitabın ilk bölümünü okumaya başladığımda acaba bana vermek istediği mesajı anlayabilecek miyim endişesi oldukça yoğundu. İlerleyen bölümlerde kahraman o kadar benden birisiydi ki kullandığı cümleler düşünmeye ya da düşünmemeye çalıştığı durumlar o kadar tanıdık geliyordu ki kitabı bitirdiğimde onu ne kadar özleyeceğimi düşünmeden edemedim.

    Konu

    Hikmet Benol, 3 katlı bir gecekonduda(apartman olduğunu kabul etmediği için bunu tercih ediyorum) yaşamaktadır. Alt katında dul kadın Nurhayat Hanım, üst katında ise emekli albay Hüsamettin Tambay yaşamaktadır. Zaman ilerledikçe hayatına Sevgi ve Bilge dahil olacaktır. Yazar, kendini bulmaya ve anlamaya çalışan bir şehir insanın binaya veya insanlara sıkışıp kalmış benliğinin yolculuğunu sunmaktadır.

    İçsel Bir İç Dünya

    İnsanın zaman zaman kendisine dönüp sorduğu sorular vardır. Bu sorular cevaplanmak için değildir. Biliriz ki bu sorular aslında içimizdeki cevaplardır. Hikmet'in düşündüklerine baktığımız zaman da bize bir çok soru sorar dolaylı da olsa. O soruları okuduğumuz an içimizde bir cevap belirir. Kendimize verdiğimiz bu cevaptan korkarız belki de.
    Hikmet o kadar gerçek bir kahraman ki onu kendi yerinize koymadan edemiyorsunuz. Belki de o sizi kendisinin yerine koyuyor..
    Hayata karşı sorgulayıcı tavrı, günlük olaylardan çıkardığı düşünsel sorunları, tehlikeli oyunlar diye bahsettiği insanın farkında bile olmadan kurduğu o basit çıkarları kitap boyunca yüzümüze çarpıyor. Hikmeti okurken yeri geldi güldüm yeri geldi onu düşüncelerinden alıkoymaya çalıştım ve bazen de onun yerine acı çektim. insanların basit oyunlarından birini anlatırken bahsettiği şeyden çok etkilendim;
    Ben hata yaparken neredeydiniz diyor okura.
    Neredeydiniz!
    Neden tam hata yaptığım anda dikilip karşıma bunu söylediniz?
    Neden geç kaldınız?
    Neden bunu bile bile bana engel olmadınız...?
    Belki insanın kendi iç isyanını yansıtığı için sevmişimdir.Belki de içimdeki isyanı bir güzel anlattığı için onu çok sevmişimdir.
    İnsanın insana yaptığı oyunları düşündüğümüzde asında Hikmet'ten farklı olmayacağız.
    Küçük dünyasında bir ömür yaşadı. Bu ömre ise kötü bir oyun sığdırdı.
    Ya biz ne yapacağız... Başkalarının oynadığı oyunu izlemeye devam mı edeceğiz?
    Yazar İçin
    Bu romanını okuduktan sonra Oğuz Atay'a tekrar hayran oldum. Şehir insanın iç sıkıntısını evrensel bir dil ile nasıl bu kadar güzel anlatmış ve en önemlisi düşünmüş. Romanda sadece Hikmet yok. Tüm bir dünya var. Romanın içine sığdırdığı bu dünyayı okuduktan sonra romandan büyük bir haz aldığınızı farkedeceksiniz. Büyük bir doyum yaşadığınızı kitabı bitirdiğiniz an anlayacaksınız. Geniş ufuklu, aslında içinden binlerce düşüncenin çıkabileceği engin bir roman.

    Kullandığı dil ise akıcı ve monologlar oldukça etkileyici. Bazen bu monologlar arasına albayın, Hikmetin, yazarın düşünceleri de giriyor ve aslında siz hangisini okuduğunuzu karıştırabiliyorsunuz. Bu nedenle kimi okuyucu için oldukça güç bir roman. Ben okurken keşfetmeyi sevdiğim için beni oldukça heyecanlandıran ve açan bir roman oldu. Onunla karşılaştığım için çok mutluyum :) İçimde yarattığı heyecanı daha fazla anlatmak isterdim fakat o kadar içsel bir aydınlatma yarattı ki hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım hiç tam olmayacak gibi.
  • 208 syf.
    ·2 günde·7/10
    Pencereden, Güray Süngü’nün Dördüncü Tekil Şahıs’tan sonra yazdığı, benim ise Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı’ndan sonra okuduğum ikinci romanı. Güray Süngü, çok genç yaşlarda yazı işlerine girmiş bir yazar. İlk romanı olan Dördüncü Tekil Şahıs’ı yirmi iki yaşında yazmış. Ancak bunu bir yayınevine kabul ettirip, yayınlatması sekiz yılı bulmuş neredeyse. Bu süreçte yazmayı bırakmamış. Pencereden, onun bu sekiz yıllık arayış sürecinde yazdığı ikinci eser. Ki bu iki romanın yayınlanması da aynı yıla, 2006 yılına tekamül ediyor.

    Yazarı, dergilerde yayınlanan öykü ve deneme yazılarından tanısam da romanlarıyla tanışmam çok yakın bir zamanda oldu. Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı’nın bende bıraktığı intiba öyle güzeldi ki, tüm eserlerini okumam gerektiği düşüncesi o zaman yerleşti kafama. Şu sıra da bu niyetimi gerçekleştirmeye çalışıyorum.

    Kronolojiye göre okumam gereken ilk eser Dördüncü Tekil Şahıs kitabı. Ancak kitabın hacmi ve katıldığım bir söyleşisinde yazarın kendi eleştirisini de göz önünde bulundurarak -“Şu an Dördüncü tekil Şahıs’ı yazmak isteseydim yüksek ihtimalle bu 150 sayfayı geçmeyecek bir eser olurdu.” demişti. Ben de bu kronolojik okumaya Pencereden ile başlamak istedim.

    Yazar, hikayeyi görünür bir gerçekliğe oturttuğu “pencere” metaforuna yaslayarak, başkarakter olan Ayhan’ın dünyası üzerinde şekillendirmiş. Ve biz bu hikayeye yazarın bize açtığı pencere kadarıyla dahil olabiliyoruz aslında. Sadece o pencereden gördüğümüz kadarıyla Ayhan’ı tanıyabiliyoruz.

    Ayhan, dışarıdan bakıldığında anne babasına dahi “siz” diye hitap edebilecek kadar kibar, saygılı, titiz, çalışkan, varlıklı ve yakışıklı diyebileceğimiz bir insan profiline sahip. Fakat pencereden içeri bakarsak; sessiz, nahif, -yazarın deyimiyle hiç kimseyi, kendi kemiklerinden başka kimseyi kıramayan, kaplumbağa gibi yuvasını sırtında taşıyan, ihtiyacı olmadıkça evinden ayrılmayan, vaktinin çok büyük kısmını kendini güvende hissettiği penceresinin ardından yada balkonundan sokaktaki insanları izleyerek geçiren, gazetedeki üçüncü sayfa haberlerini kesip biriktiren biri. İçinde gizem barındıran tuhaf bir karakter anlayacağınız.

    Kitap sizi Ayhan’ın arka bahçesine doğru 207 sayfalık bir yolculuğa çıkarıyor. “Ayhan neden böyle biri? Davranışları fıtri bir yatkınlığın sonucu mu yoksa onu böyle davranmaya iten sebepler mi var?” sorusunun cevabını arattırıyor.

    Ayhan’ınki incelik görememekten kaynaklanan bir yabancılaşma hikayesi aslında. Çocuk yaşta mecbur bırakıldığı yalnızlığın, ihmal edilmişliğin ve bunlarla gelen güvensizliğin ağırlığına mahkum edilmenin bir dışa vurumu insanlarla arasına koyduğu penceresi. İşte Ayhan tüm bunlarla, üzerine “incelik” zırhını giyerek baş etmeye çalışır. İnsanlarla arasına “Siz” ile resmiyet çemberi kurarak yaratır güvenli alanını. Bu resmiyet çemberini ne anne-babasının, ne arkadaşlarının ne de hayatına eş sıfatıyla da olsa girmeye çalışan insanların aşmasına müsaade eder. Bir yerden sonra artık istese de kendi bile aşamaz olur bu çemberi, yabancılaşır kendine.

    Kurguda, Ayhan’ın yabancılaşma süreci şimdiki zamanla başlayıp, geçmişe dönüşlerle zenginleştirilerek anlatılıyor. Burada Ayhan’ın çocukluğu, genç yetişkinlik dönemi, arkadaşları, öğretmenleri ve anne-babasıyla ve nişanlısıyla olan ilişkisine şahit oluyoruz. Finalde ise aradığımız soruların cevapları bir bir yanıtını buluyor.

    Kitabı elinize alıp sayfaları çevirmeye başladığınız andan itibaren sizi tanıdık bir üslup karşılıyor. Güray Süngü’nün hayranı olduğu Oğuz Atay etkisi bu. Başta nasıl ilerleyecek diye bir ürktüm açıkçası. Çünkü bilinç akışı beni zorlayan bir tekniktir. Fakat romanın dili; bilinç akışı, parçalanmış zaman ve geri dönüşlerle de ilerlese de bu sizi hiç yormuyor. Akıp gidiyor eser; ama bir yere kadar… Bir yerden sonra karakteri tanıdıkça kitap durağan bir akışkanlık kazanıyor ve kitabın sonlarına doğru gitgide heyecanınız düşmeye başlıyor. Ben bunu “sıkıcı bir merak” olarak tanımladım. Burada yazara en büyük eleştirim, karakteri aynı duygu gelgitleri içinde dolaştırıp tekrara düşmesi ile ilgili olacak. Karakter(-ler)e biraz daha derinlik katsaydı eğer, hikaye daha keyifli bir hale bürünebilirmiş. Bununla birlikte hikayede Ayhan’ın hayatına dokunan kişilerle ilgili detaylar (Özlem ve Zeynep / anne-baba) da çok kopuk kalıyor. Bu da hikayenin inandırıcılığını bir yerde düşürüyor bence. Anne ve babasıyla olan ilişkisi daha daha zengin diyaloglarla anlatılabilirdi. Buralar da çok aceleye getirilmiş gibi geldi bana.

    Özetle, Pencereden bitirdiğim zaman fena değildi dediğim, karakterin üzerine düşünüp hikayeyi içimde demlendirdikçe sevdiğim bir eser oldu.

    Bu da tüm kurabiyesever münzevilere ve Ayhan'a: https://youtu.be/1ERihQxQIHM

    Niyetlisine keyifli okumalar dilerim.
  • Ne kadar cahil, pervasız ve insafsız ise o kadar bey saraylarında görev yapar...
  • 68 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi·
    “Kendimi sattım”cümlesinden sonra bu şiiri açtım:(
    ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI

    ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



    Ankara, Güz/1983
  • Bu öyküm Varlık Dergisi'nin 1339. Sayısında yayınlandığı için sizlerle de paylaşmak istedim. İyi okumalar dilerim. Öykümü Metin T. hocama ithaf ediyorum. Var olsun. Her daim.

    Varlık Dergisi: Sayı - 1339

    Çenesek iki kuşun sesine uyandı. Güneşin zayıf ışınları tozlu perdeyi aşmaya çalışıyordu. Havada çiğsek bir koku. Çekti içine doyasıya. Ter içindeydi. Ağzı da kupkuruydu. Çatlamış dudaklarını yaladı. Feri sönmüş mavi gözlerini gezdirdi odada. Sırasıyla, donmuş anıların sahibi çerçevelere, şahmeran desenli halıya, çiçekleri solmuş perdeye, bir ayağı aksak masaya, zamanı eskitmiş duvar saatine baktı. Bütün bu eşyalar… Yaşanmışlıkları alıp götüren. Maddeleştiren. Yüreği cız etti. Florasanın titrek ışığı eşyaların üzerinde çakıp sönüyordu. Üstüne bir de gözündeki süt rengi tabaka eklenince her şey esrarlı bir havanın içinde kalıyordu. Zihni eskisi kadar berrak değildi. Yine de anladı nerede olduğunu. Şımarık kuşlar. Sabahın köründe. Ne bu gürültü. Genzi yandı. Buruşuk, yeşil damarlı ellerini öne doğru uzattı.

    Su, birazcık su.

    Çökmüş bir kanepede yatıyordu. Üzerinde eski bir battaniye. Ne zamandan beri kullanıyordu? Belki çeyizinden kalma. Bilemedi. Desenlerine daldı. Boyası dökülmüş köhne bir ev. Karanlık. Kapısının önünde yaşlanmış bir köpek. Hafif devinimlerle uyuyor. Hatırladı. İsmini Duman koymuştu. Eskiden ne kadar neşeli bir köpekti. Battaniyeyi ne zaman üstüne örtse hoplayıp zıplamaya başlardı. Şimdi gözünü bile açamıyor. Son soluklarını tüketiyor. Tüyleri keçeleşmiş. Bozarmış. Buz gibi suyunu akıtan dere kurumuş. Çamurunda debelenen birkaç balık. Öldü ölecek. Servi ağacı yapraksız. Kurumuş. Kapkara bir heyula. Bahar rüzgarıyla hışırtılar çıkaran halinden eser yok. Elini battaniyenin üzerinde gezdirdi. Bütün yaşanmışlıklar toz olup döküldü.

    Boynundaki sızıyla gözlerini battaniyeden çekti. Ovuşturdu boynunu. Metalin sıcaklığını duydu. Kolyeydi bu. Parmaklarını doladı. Kolyeyi koparmak istedi. İçinden bir ses yapma dedi. Vazgeçti. Hafiften doğruldu. Elini kanepenin ahşap düzlüğünde gezdirdi. Bardağı aradı. Yoktu. Neredesin körolasıca? Fısıldadı. Genzindeki kuruluk arttı.

    Su, birazcık su.

    Kimse yok mu bu evde? Bağıracak oldu. Yapamadı. İçinde büyük bir hüzün. Dışına taştı. Gözleri doldu. Dudakları titredi. Tahtakurusuyla kaynayan masa. Üzerindeki televizyon. Solmuş çiçekler. Torunlarının vesikalık fotoğrafları da titredi. Duvardaki saatin tokmağı bir sağa bir sola. Haylaz sabah rüzgarı pencereyi açtı. Duvara. Yüzlerce cam kırığı. Halıya. Serin, tütün kokulu bir hava doldu odaya. Bütün bedenini yaladı. Zihnindeki çökelmiş hatıralar çatladı. Kırılıp birer birer yüzeye çıkmaya başladı. Kocası, çocukları, torunları, eski yaşamı sisler arasından sıyrılıp gözlerinin önünde belirdi.

    Solgun siyah elleri vardı tuttum sol tarafım titredi simsiyah gözlerde bana ait bir şeyler arayıp buldum evlendim beyaz badanalı bir evde yaşamak isterken tütün kokulu bir evde yaşadım arada simsiyah gözlerine benzeyen ellerini uzatırdı bedenim titrerdi halbuki sol tarafımın titremesi gerekmez miydi çamaşır bulaşık ütü arap sabunu yeşili bebe kakaları arada işitilen küfürler koca beklemeler yemek yapmalar peşpeşe doğurulan çocuklar simsiyah ellerin suratımda bıraktığı gri izler anne karnım acıktılar küçük bebenin ağlaması sidikli muşambalar döşekler sası kokulu ağızlar isteksiz sevişmeler kaynana dırdırı sarkık göğüsler terli bedenler kocam işten kovuldu temizliğe gittim kocam sarhoş oldu dayak yedim çocuklar ağladı kollarım siyah lekelerle kaplandı çocuklar daha da büyüdü kocam iş buldu tütün kokan ev değişmedi bel ağrılarım başladı şişmanladım eski bedenimden eser kalmadı yepyeni bir kadın oldum aynalara küstüm beyaz tenim karardı kocam eve gelmez oldu tek başıma çekip çevirdim evi geldi dayak yedim gitsin istedim gelmesin bir gün gitti dönmedi çocuklar babalarını sordu yok ben varım artık ev tütün kokmaya devam etti sokaklar değişti ben değiştim çocuklar değişti koku değişmedi. üç çocuğum var ikisi kesin erkek biri kız mıydı yoksa üçü de erkek miydi çıkaramıyorum üç çocuğum var ama eminim yaşlandım ellerimde noktalar çıktı çokça bazen torunlarım gelir bayramdan bayrama başka zaman aramazlar suratlarını bile hatırlamıyorum torunlar gelmez oldu çocuklar gelmez oldu hiç kimse gelmez oldu.

    Eksik çok şey vardı. Çabaladı ama daha fazlasını hatırlayamadı. Boğazı yandı.

    Su, birazcık su.

    Güneş ışınları perdeyi aşmayı başardı. Odanın içine doluştu. Cam kırıkları şavkıdı. Gözleri acıdı. Kafasını çevirdi. Duvardaki çerçevelerde durdu. Her birinde tanıdık yüzler. Bu yüzlerden fırlayan bakışlar. Kim kimdi? Hatırlayamadı. Tütün kokusuna, deniz ve yosun kokusu eşlik etmeye başladı. Zihni tazelendi. Oğlum. Şu köşedeki. Mavi gözlü olan. Büyük oğlum. Kardeşiyle arası hiç yoktu. Şimdi nasıl acaba? Ayağa kalkmak istedi. Ne zamandan beri kullanmadığı ayakları gıdıklandı. Üç ayaklı değneğini aradı. Bulamadı. Eskiden ihtiyacı olan her şey elinin altında olurdu. Şimdi hiçbir şey yerinde değildi. Bu defa gözyaşlarını tutamadı. Döktü hepsini. Bitirdi gözyaşlarını.

    Su, birazcık su.

    Çerçevelere baktı yeniden. Kızım var mıydı? Büyük oğlumun yanındaki karısı olmalı. Ya şu iki erkek çocuğu? Onlar da torunlarım olmalı. İkisinin de gözleri deniz mavisi, burunları geniş ve yüzlerinde safça bir gülümseme. Tıpkı babaları. Bana da benziyorlar mı acaba? Koltuğun çekmecesini açtı. Ayna diğer eşyalar gibi göçüp gitmemişti. Yerindeydi. Aldı. Aynanın sırrındaki yansımasını görünce ürperdi. Morarmış göz altları. Mavi gözleri zar zor seçiliyor. Bembeyaz saçlar. Çökmüş avurtlar. Buruşmuş derisi. Aralarına derin karanlıklar dolmuş. Bütün suratı, irili ufaklı kahverengi noktalarla kaplı. Dişlerinin çoğu kaybolmuş. Yaşlılık böyle bir şey demek ki. Bu ben miyim gerçekten? Ne zamandan beri bakmadım aynaya? Hüznü koyulaştı. Yutkundu.

    Su, birazcık su.

    Pencereden içeri mavi kanatlı bir kuş girdi. Halıdaki tarazlanmış siyahlığa kondu. Gagasıyla didiklemeye. Nereden gelmişti bu kuş? Sabahın köründe ne işi vardı odanın içinde? İzledi. Kuş, sarı gagasıyla siyahlığı çoğaltıyordu. Suratında ufacık da olsa bir gülümseme. Kollarını uzattı. Gel. Kuş oralı olmadı. Siyahlığı didiklemeye devam etti.

    Çerçevelerin üzerinde cam parçalarının gölgeleri oynaşmaya. Altın renkli büyük çerçeve. Mavi gözlü bir kadın. Sarı saçları upuzun. Gerdanında zümrüt kolye. Yanında üç çocuk. Büyük olan erkek. Bir küçüğü de öyle. En küçükleri siyah gözlü bir kız. Elinde tarak. Mavi gözlü kadının saçını tarıyor. Parmakları beyaz saçlarına gitti. İstemsiz. Tırnaklarıyla derisini kazıdı. Acı duymadı. Avuçları beyaz saçlarıyla.

    Mavi kanatlı kuş havalandı. Ayaklarına kondu. Tuhaf bir karıncalanma hissetti. Bir zaman sonra hissetmez oldu ayaklarını. Kuş yürümeye. Kuşun geçtiği yerler buzdan bir nesneye dönüşüyor. Sahip olduğu bütün canlılık yok oluyordu. Bedenine garip bir korku yayıldı. Damarları bu korkuyla doldu. O an kuşu öldürmek istedi. İlk defa bir canlıya karşı nefret duyuyordu. Her saniye içindeki öldürme arzusu arttı. Doğrulmak istedi. Yapamadı. Bütün gücüyle bir daha denedi. Ter içinde kaldı. Gözlerinden soğuk yaşlar akmaya. Kuş, bacaklarından yukarı. Ürperdi. Ağzında biriken son tükürüğü de yuttu.

    Su, birazcık su.

    Dayanacak gücü kalmadı. Vücudunu sarmalayan soğukluk arttı. Mavi kanatlı kuş bedenini ele geçiriyordu. Şimdi göbeğinin üzerindeydi. Nesin sen? Öldürmeliyim. Kan emici şey. Boğuyor beni. Garip bir his.

    Bekledi. Bu sahip olduğu son bekleyişti.

    Bir ses duydu. Eskilerden. Kulak kabarttı. Çerçevelerden geliyordu. Hangi çerçeveden geldiğini anlamaya çalıştı. Altın renkli, büyük çerçeveydi. Anladı. Kızım. Kızım vardı. Siyah gözlü. Keskin bakışlı. Her baktığımda neşeyle dolardı içim. Bu defa gözlerinde buğulu bir hüzün vardı. Ağlıyordu. Anne! Gitme! Ellerini uzattı. Tutmak istedi onu. Bir kalkabilsem. Gitmiyorum, buradayım. Sonsuza kadar yanındayım. Soğuk gözyaşları göğüslerine kadar indi.

    Su, birazcık su.

    Pencereden içeri şefkatli bir esinti girdi. Çerçeveler birer birer yere. En son altın renkli, büyük çerçeve. Kızının bakışları duvarda asılı kaldı. Bir de gitme sesi. Gözleri, duvarda soluklaşan görüntü ve sesin üzerinde sabitleşti.

    Su, birazcık…

    Yaşlı köpek son kez soluk aldı. Balıklar çırpınmayı kesti. Mavi kanatlı kuş, kadının gözündeki sütü içti. Havalandı. Tütün kokulu gökyüzünde kayboldu.
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Adı ile bu kadar uyuşan bir kitap daha olamaz. Adı gibi tamamen “Hayat Dolu” bir kitap okudum.
    Duvar ustası-inşaatçı bir babanın ve birçok batıl inanç sahibi koyu Katolik bir annenin yazar bir oğlu...
    Kararsızlıkları ve kendi iç çekişmeleri ile sürekli kafası meşgul bir insan...
    Karısına delice aşık bir koca...
    Değişik duygular ile dolu bir baba adayı...
    Anne-babasını canından çok seven bir evlat...
    Ama sevgisini göstermekten hep kendini uzak tutan ya da bu konuda yeterli beceriyi sergileyemeyen bir adam...
    Ne kadar da tanıdık, ne kadar da Arturo Bandini...
    Ama artık o John Fante...
    Arturo Bandini karakteri gitmiş gibi görünse de ve bu kitabında ana karakter olarak kendi adını, yani John Fante adını kullansa da, aslında Arturo Bandini ve John Fante’nin birebir aynı karakterler olduğunu görüyorsunuz. Bandini’nin aslında kendisi olduğunu, önceki kitaplarında bu isim altında hep kendi hayatını konu aldığını bu kitap ile birlikte tekrar anlayabiliyorsunuz.
    Eşinin hamileliği ile tüm ilişkileri değişen ve bu düşünceleri muazzam bir edebi şölen ile kaleme alan Fante, evlerindeki bir arıza nedeniyle işinin erbabından, yani ülkenin en iyi inşaat ustası olan, ama artık 70’ine merdiven dayayan babasından yardım istemek için memleketine gider. Babasını alır ve evine getirir. Yaşlılığın verdiği alınganlık ve yaşı nedeniyle iyice duygusallaşan babasının davranış ve konuşmaları ile son derece dokunaklı bir kitaptı. Memleketinde yaşananlardan, yolculukları da dahil olmak üzere, kendi evinde geçen tüm bu sürelerde özellikle baba-evlat ilişkilerinin kimi zaman komik, kimi zaman gözleri dolduran anlatımı ile büyülü bir kitap okudum.
    Fante her kitabında beni daha çok etkilemeye ve gittikçe artan bir hayranlıkla kendisini her fırsatta tüm dostlarıma tavsiye etmeme neden oluyor.
    Sizlere çok iddialı konuşuyorum gibi gelebilir ama Fante okumayanınız varsa en kısa zamanda mutlaka okumalı.
    Bugüne kadar okuduğum 5 Fante kitabının hepsi son derece etkileyici olsa da Toza Sor diğerlerinden daha etkileyici bir kitaptı, ama bu kitap açıkçası Toza Sor’dan çok çok daha etkileyici geldi bana.
    Hepsini okuyun dostlar, hepsini de çok seveceksiniz.
    Sevgiyle...