• - Bu inceleme  Anthony Burges tarzında yazılmıştır. Argo kullanılarak, bir günümden kesit anlatılmıştır ve mizah amaçlıdır.. Lütfen ona göre okuyup değerlendirin sevgili okurlar :))

    - Ben Mütevazi Anlatıcınız sabahın ayazı yüzümü deler gibi şlap şlup vururken, paldır palas evden çıkmış, şehiriçi servisine yetişmeye çalışıyordum. Telaş yalnızca benim vücudumda karıncalanan bir şeymiş meğer. Servis şoförü aracın kapısında zehrini tüttürme keyfinden kendini mahrum bırakmadan, bizi gideceğimiz yere geç götürmeyi göze alarak dumanı dışarı üflüyordu. İşte o an zumzuğu yapıştırmak istedim ama yapacaklarımı düşününce buna hiç vaktim olmadığı aklıma geldim. Şoför yerine kurulup bizi delik deşik yollardan tıngır mıngır şehiriçine götürürken o gün yapacaklarımı aklımda hizaya dizdim bile.

    - Şoför durakta bizi salladıktan sonra bir hışımla kışın içinden geçeceğimi düşünerek koşmaya başladım ve en yakın ATM'den delik ceplerimde birazcık sıcaklık yayacak kadar nakit çektim. Sonra postaneye doğru yol aldım. Oraya geldiğimde gördüğüm manzara gerçekten dehşeti andırıyordu gözümde. İçeri adım attığımda, herkes aslanmış ve benim ağzımda ölmüş ceylan varmış gibi bütün başlar bana çevrilmişti. Ne bakıyorsunuz? Ben de sizin gibi zorunlukuktan bu leş kokuyu ve sıra kuyruğunu çekmeye geldim. Sıranın gelmesi bir dert, bankodaki görevlinin hüpürdeterek ve ağzının kenarından sızdırarak çayı içişini izlemek ayrı bir dertti ve resmen o an tımarhaneye kapatılsam daha az zulüm çekerim diye düşündüm. Hey hey hey postacı ver ver ver kargolarımı.. Bir an önce ver de şuraya bağımı keseyim. Neyse postalarım sağ salim gelmiş şaşılacak şekilde. Baktım kırık dökük yırtık sökük yok bende paçayı ordan kurtardığıma sevinip, orayı bir an önce terkedip kendimi o cehennemden dışarı atarak oksijen dolu dünyanın kucağına bıraktım.

    - Mütevazi Anlatıcınız aç karnıma bikaç lokma bişey girsin diye pastanenin yolunu arşınlarken sağı solu tükürüğüyle kirleten insan curcunasını atlatmak zorunda kaldı. Keşke ağızlarına mühür vurabilsem! Pastaneci bana sıcak gülüşünden biraz fırlattı ama ekşi yüzüme o bile tebessüm ettiremedi. 2 kaşarlı poğaça alıp çıkacaktım ki birden bakışları bana dikildi. Neden benden 20 cm kısa diye resmen elindeki börek kesme bıçağını böğrüme saplayacak gibi uzatıp "size ne veriyim" dedi ama sanki kendi boyu uzasın diye bacaklarımdan biraz kesip kendine naklettirme niyetindeydi. Kesin bu niyetteysi ve ben bunu erken çakozladımda buna fırsat vermedim. Elinden poğaçaları kaptığım gibi dışarı tüydüm. Oradan bacaklarım sağlam bir şekilde çıktım ve ihtiyarın beni beklediği kahveye doğru hızlıca topukladım..

    - İhtiyar gelene kadar poğaçaları iki çayla mideye indirdim dışarıda iki volta atıp iyice sindirdim. Ohooo uykum geldi de bizim tahtalıköy yolcusu bir türlü gelmedi. Neyseki aradığımda yoldaydı da daha fazla gözmü yola dikmedim. Geldiği gibi bir kanser yakıp ızgara gibi ucunu bana doğru yakıp söndürüyordu dışarıda. Ben içeriden ona kaykılıyorum da bir an önce gelip dövüşe başlayalım diye içimden geçiriyordum.

    - Neyse yarıda kesti kanseri, son çektiği nefesin dumanını da girerken içeri verdi, saolsun benden sağlı sollu iki küfrü hakketti ama yaşım ermediğinden ona saygıda kusur etmedim. Masama teşrif ettiğinde pişpirik oynayacağımızı anlayan çakal sürüsü etrafımıza yerleşmiş, bizden önce çayları bağırmışlardı bile. Biz iki el atana kadar dörder çay yuvarladılar doymak bilmez kursaklarında. Aç olduğunuzu bilsek yemek söylerdik mübarekler, çayla karın doyurdunuz diyemediysemde aklımın köşesine kazıdım onları.

    - İhtiyar pişpirikte beni hakladı anlayacağınız. Gidip kasaya yeşil bir 20'lik bayılmak zorunda kaldım. Kaldım da içime oturdu çakalların boğazından süzülüp içini ısıtan o çayların parasını vermek. Oyundan bedava zıkkım var desek kazanla içer bu kertkenezler. Çıkarsam pabucumu yerler. İhtiyar beni kesin kağıt çalarak yendi. Yoksa nerde görülmüş, gözü görmeyen, cavlağı çekmek üzere olan bu adamın beni pişpirikte yendiği! Bikaç kağıdı kulak arkası yaptı da, beni yandaki çakallara yem etti iyi mi..

    - Hesap içime oturdu ama dışarıdaki ayazda kulaklarımı kesiyordu. Ne yapıp etmeli sıcak döşeğe kendimi atmalıydım. Hava kararmıştı, tepedeki aydede biraz teselli verdi bana yol boyu. Soğuk öyle yüzüme vuruyordu ki gözlerimden yaşlar dökülüyor, görenler ühü ühü ühü yapıyorum sanıyordu. Ben evden içeri girdiğimde hemen üzerimdeki soğuk eşyaları terkedip sıcacık ropdöşambırımı giydim ve soğuk kışın bir an önce buraları terketmesini istedim. Beni dinlemedi tabii ki. Ben de sıcak çayımı doldurup başucumda bu gün okuyacak olduğum "Otomatik Portakal" kitabını alıp, nasıl bir etki bırakacağını bilmeden, okumaya başladım.  :)))

    Ben Mütevazi Anlatıcınız kitabı okuyunca da size bu satırları karaladım... Okuyan herkese teşekkürler.

    - Kitabın anlatmak istediği şeyler de var tabiiki ama bu kişiye göre değişir. Bence kötülük yaparsanız ne olursa olsun elbet yolunuza çıkar ve sizi bunu yaptığınıza pişman eder.. Ben bu kitapta çok farklı bir şekilde içine girip, 5. karakter oldum, eğlendim ve hoşuma gitti. Yazar herşeyi argo şekilde ve açık açık anlatmış. Çok güzel, kafa dağıtıcı ve bir o kadar da iç açıcı bir eserdi. Farklı şekilde bakarsanız her şeyi görmeniz mümkün.. Umarım beğenirsiniz. Keyifli okumalar...
  • "Emir can,
    İnşallah, bu mektup eline güvenle ulaşır. Seni zor bir duruma düşürmediğimi, Afganistan'ın da sana zalim davranmadığını umuyor, bunun için dua ediyorum. Gittiğin günden beri dualarım seninle.
    Bunca yıldır, bilip bilmediğimden kuşkulanmakta haklıydın. Biliyordum. Hasan bana olayı anlatmıştı. Yaptığın şey yanlıştı, Emir can, ama unutma, o sırada sen de henüz bir çocuktun. Sorunlu, endişeli bir çocuk. O zamanlar kendine karşı çok katıydın, hâlâ da öylesin - bunu Peşaver'de, gözlerinde gördüm. Ama bunu aşacağını biliyorum. Vicdanı olmayan, iyiliği bilmeyen bir insan acı da çekemez. Afganistan'a yaptığın bu yolculuğun, acılarına bir son vereceğinden eminim.
    Emir can, sana bunca yıldır söylediğimiz yalanlardan utanıyorum. Peşaver'de öfkelenmekte haklıydın. Bilmeye hakkın vardı. Hasan'ın da tabii. Bunun son derece yetersiz bir gerekçe olduğunu biliyorum, ama o günlerin Kâbil'i, bizim Kâbil'imiz tuhaf, bazı değerlerin gerçeklerden çok daha önemli olduğu, bambaşka bir dünyaydı.
    Emir can, yetiştiğin dönemde babanın sana karşı ne kadar katı davrandığını biliyorum. Sevgisini kazanmak için nasıl çabaladığını, ne acılar çektiğini gözlerimle gördüm. Ama baban, iki parçası arasında kalmış, ikiye bölünmüş birisiydi: sen ve Hasan. İkinizi de seviyordu, ama Hasan'ı arzuladığı biçimde, bir baba gibi gönlünce sevmesine izin yoktu. O da hırsını senden çıkartıyordu. Emir: Bu saygın erkeğin toplumsal açıdan onaylanan, meşru parçası; miras aldığı maddi ve manevi bütün değerleri aktaracağı mirasçısı; işlenen günahın bedelini ödememe ayrıcalığının bir sonraki varisi. Sana baktığı zaman, kendini görüyordu. Ve suçunu. Hâlâ kızgınsın, farkındayım; bunu kabullenmeye hazır olmadığını da görüyorum, ama belki bir gün, babanın sana karşı katı, bağışlamaz bir tutum sergilerken, aynı katılığı kendisine de yönelttiğini anlayacaksın. Emir can, baban da tıpkı senin gibi, ruhen işkence çeken bir insandı.
    Babanın vefatını öğrendiğimde duyduğum acının derinliğini, şiddetini sana istesem de tanımlayamam. Onu seviyordum, çünkü o benim dostumdu, ama aynı zamanda yüce gönüllü, iyiliksever, çok büyük bir adamdı. İşte anlamanı istediğim şey de bu; babanın iyiliği, gerçek iyiliği, duyduğu pişmanlıktan kaynaklanıyordu. Bana öyle geliyor ki, yaptığı her şey, sokaklardaki yoksulları kollaması, yetimhane yaptırması, her ihtiyacı olana para vermesi, bunların hepsi suçunu bağışlatmak, yaptığı hatayı telafi etmek içindi. Emir can, bence borcunu ödemenin, gerçek kefaretin yolu da budur: Pişmanlığını iyiliğe dönüştürmek, şerden hayır çıkartmak.
    Sonuçta, Allah'ın bağışlayacağını biliyorum. Babanı, beni affedecek; seni de. Senin de aynı şeyi yapmanı dilerim. Elinden geliyorsa, babanı affet. Becerebilirsen, beni bağışla. Ama en önemlisi, kendini affet.
    Sana biraz para bıraktım; elimde ne kaldıysa. Buraya dönünce bazı masrafların olacaktır, bu para onları karşılayabilir. Peşaver'de bir banka var, Ferit yerini biliyor. Para özel bir kasada. Sana verdiğim anahtar, işte o kasanın.
    Bana gelince; gitme zamanı geldi. Çok az vaktim kaldı, onu da yalnız geçirmek istiyorum. Lütfen beni bulmaya çalışma. Bu senden son ricam.
    Seni Allah'a emanet ediyorum.

    Her zaman dostun,
    Rahim."
  • Yazar: NigRa
    Hikaye Adı : Ödünç Zaman
    Link: #31909913
    Müzik Parçası : Primavera

    Caddeyi koşar adım geçiyorum, zaten arabalar da bir türlü yol vermek bilmedi, üstelik de yaya geçidinde beklediğim halde geçiş önceliği tanımadılar. Önceliğin benim olması gerekiyor, yaya geçidi orası... Sinirleniyorum. Her gün defalarca aynı krizi yaşayıp yine de söyleniyorum, boş veremiyorum. Küstah subaya omuz atabilmek için günlerce ince ince plan yapıp kendini yiyip bitiren yeraltı kahramanı gibiyim. Arabalar benden bir haber ben her gün arabalara karşı öncelik savaşı veriyorum bu cadde kenarında.

    Caddenin kenarında beklerken gökyüzü storysi atma dürtüsü geliyor birden, hava kapalı, bulutlar toplanmış güzel bir fotoğraf karesi için koşullar elverişli... Bir de afili söz yapıştırırım altına, şiir falan acayip seviyormuşum, ilgi duyuyormuşum gibi olur. Şimdi herkes şair zaten, o da olmadı yazar. Zaten bir ben kaldım kitap çıkarmayan.

    Çalan uzun, sinirli bir korna ile gökyüzünden yeryüzüne iniyorum. Söylenerek hızlıca karşıya geçiyorum. Aslında sonucu çoktan belli olan, fırsat yakalamışken yolun karşısına geçmek mi yoksa resim çekip yol kenarında biraz daha zaman kaybetmek mi seçenekleri arasındaki tercihimi yapıyorum böylece.

    Bunlar hep zamanımdan çalıyor, benim acele etmem lazım.

    Saate bakmak için telefonu cebimden çıkarıyorum, tuş kilidi desenini çizip ekranı açıyorum. Al işte iki dakika geçmiş bile. Hep şu arabalar yüzünden!

    Yine kim ne yazmış Whatsapptan! Offff bir durmuyorlar ki, neyse sonra dönerim şimdi onunla vakit kaybetmeyeyim, Instagram, Twitter... parmağımı soldan sağa kaydırıp uygulama bildirimlerini ekrandan siliyorum. Whatsapp mesajını okusam şimdi mavi tik olacak, sonra cevap verdin vermedin tantanası, bunlar küçük şeyler gibi geliyor ama her gün zorla dayatılan küçük şeylerin çıldırtıcı bir tarafı var anlamıyorsunuz sanırım. Belki de siz takmıyorsunuzdur böyle şeyleri. Ben ayrı yazılmayan -de, -dalara bile takıyorum. Yok TDK ile bir alakam yok.

    Tekrar saati kontrol ediyorum tuşları kilitlemeden önce, hala yeteri kadar zamanım var.

    "Hayatın hızına yetişemezken, her şey fazlasıyla hızlıyken daha da hızlı olmaya uğraşıyoruz." cümlesi geliyor aklıma yürüyen merdivenleri koşarak çıkarken. Nerede okumuştum bunu hatırlayamıyorum. Doğru bir söz olabilir ama gerçekler böyle değil. Bazen zamanın kontrolü bizde değil. O yüzden başkası tarafından lütfedilen zamanı iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Nihayetinde modern köleleriz. Saate bakıyorum bir dakika daha geride kaldı. Hızlanıyorum.

    Her sabah aynı alarma uyan, rutin işlemleri yap, işe yetişmek için acele et, kahvaltıdan aldığın bir lokmayı çiğnerken, göz kalemini çekmeye çalış. Bir telaş hazırlanırken çalan telefona cevap ver.

    -Ben geldim sayılır..
    +İki dakikaya hazır sayılırım!! İniyorum...

    Rutin günaydınlar, ezberlenmiş sohbetler, alışıldık kahkahalar... Bazen sabahtan daha yoruluyorum. Derdimi anlatacak bir Olric de yok ki yanımda, kendi içime kapanıyorum öyle. Otomatik cevaplar, öğrenilmiş tepkiler veriyorum, bugün hiç sizi çekecek havamda değilim. Zaten bakın çok işim var, müşteri de çok sorunlu canım, firmadaki görevli çocuğa da bunu kaç kez anlattım halbuki. İnsan insanın sınavı, bir gün cinnet geçirirsem saçma sapan birisi derdimi anlamadığı için geçireceğim. Neyse çok işim var, zaman kaybettirmeyin bana. Bak işte uğraşırken vakit de ne çabuk geçivermiş hiç de anlayamadık.

    Komik olmayan esprilere, hep aynı havadislere doydum diyemiyorum da benim eve gitmem lazım diyorum. Siz takılın başka bir gün otururuz yine.

    "Ne varsa evde sen dee!"

    Evde de bir numara yok bakmayın işte... Orada da aynı sorular, sıradan günlük sorunlar, bazen gelenler oluyor eğleniyor gibi yapıyorum aslında bir an önce gitsinler de kendi kendime kalayım istiyorum.

    Sıkılıyorum işte ben zorlamayın beni, sizi de sıkarım ben size ayak uyduramıyorum. Örneğin sen o aynı yerde beşinci selfie denemeni yaparken ben seni izlerken daha yorulmuş oluyorum, sonra "resim" çekinmek istemeyince bir tuhaf sıfatını alıyorum. Tuhaf bence de bir anlamı yok ki. Güzel bir an bile değil fotoğraf ile ölümsüzleştirmek istenen.

    Neyse daldım yine, bak insanlar ayak uydurmuşlar, herkes en şık, en tarzz... Herkes herkesle dostmuş gibi güle söyleye takılıp gidiyorlar. Ablan star bebeyim !! Bir de kahkaha patlat arkasından tastamam.

    Ben vitrinlere öylece bakıp yürümeye devam ediyorum. Aa burada ne vardı kapanmış, yerinde ne vardı hatırlayamadım şimdi, bu mağaza ne satıyor markanın adını ilk kez görüyorum. Vaktim olduğu bir ara gelip bakayım aslında güzel şeyler var gibi. Şuan hiç vaktim yok.

    Hmm neydi o bir dakika önce düşündüğüm. Zamanın başkası tarafından yönetiliyor olması... Olmaz öyle şey demeyin bana hiç, yakalarınızın beyazlığı ele veriyor sizi. Ben şimdi bana ayrılan süre zarfında o lanet caddeyi geçip, bu binaya girmek, o sözde güvenlik için konulmuş olan x-ray kuyruğunu aşmak, işimi hızlıca halledip geri dönmek zorundayım. Nihayet rengarenk rafların görüntüsünü hafızama işleyerek, kokuları çekerek ilerliyorum. Süre on beş dakika... Çalan şarkı güzelmiş, kimin acaba? Bu kadar dar zamana sıkıştırmasam daha iyi olurdu evet ama ihtiyaç duydum adeta. Sınırlı dakikalarla da olsa mekan değiştirmek istedim, farklı bir kaç yüz göreyim.

    Hmm yeni bir Kafka gelmiş, daha Dava incelemesi yazacağım, söz verdim bir kere. Yazacağım da ha deyince olmuyor ki, zaten diyorum ya vaktim de yok pek. Neyse bırak şimdi Kafka'yı Milena'yı vakit dar, hedefine odaklan al ve çık!

    Vakit hepten daraldığı için telaşla ilerliyorum. Bir taraftan sürekli saati kontrol ediyorum.

    "1000kitap hikayede bu ay : Post apokaliptik bilim kurgu ! Enceladus."

    Dergiyi alıp kasaya ilerliyorum, bayılıyorum bunlara çok heyecanlı yazıyorlar. Yüzümde bir tebessüm, aklım dergide gülümseyerek parayı ödeyip mağazadan ayrılıyorum. Şimdi aklım kurgu dünyada, acaba insanlığa ne olduğunu bu sayıda öğrenebilecek miyiz!?

    Tekrar telefonu çıkarıyorum, öğle molamın bitmesine on bir dakika kalmış. Adımlarımı iyiden iyiye hızlandırıyorum, otomatik kapıdan çıkıyorum, yine caddenin kenarında bu kez de ters yönde yaya geçidinin ucunda yaya araç önceliği krizini yaşıyorum. Bu sefer bilinçli bir sürücü yol veriyor neyse ki daha az zamanımı yedi. İki dakika kazançlıyım. Artık vakit doldu dolacak, bir gözüm telefonun saatinde aceleyle geçiyorum sol taraftaki hastanenin acil girişini. Köşeyi dönüp en kestirme yol olan yangın merdivenini koşarak çıkıp ofise adımımı atıyorum. Cidden yangın olacak olsa epey bir self tatbikat yaptım aslında, sorunsuz atlatırım.

    Tam vaktinde! Ohh be! Biraz koşturdum ama yetiştim.

    "Yine kitap mı aldın, inanmıyorum sana yok artık!"

    ".... Hmm dergi aldım öyle...." neden suçlu gibi hissettim ki kendimi öyle, ağzımda geveledim. Hafiften kızıyorum, "Sanane! Ben senin maaşının yarısını kozmetikte bırakmanı yadırgıyor muyum?" diye geçiriyorum içimden, başka cevap vermeden masama geçiyorum. Ne çok seviyorlar laf olsun diye eleştirmeyi. Sanki kitap değil, kokain alıp gelmişim gibi bir muamele!

    Gün böyle gereksiz bir sürü muhabbetle devam ederken, ben kulaklığımı takıp soyutluyorum kendimi. Hiç değilse duyup da sinir olmayayım, aa bak vakit de gelmiş, herkesin acelesi var telaşla toplanıyor her biri.

    "Başka akşam otururuz eve gitmem lazım bu akşam. Otobüsü kaçırmadan çıkayım, giderse 1 saat sonra bir sonraki... Çok beklerim.". İyi akşamlar seslenişleri arasında hızla çıkıyorum ofisten, acelem var otobüs kaçmadan yakalamam gerekiyor. Bu çıkışta da atlattım şükür darısı önümüzdeki maçlara. Küçük mutluluklarla avunmayı iyi biliyorum. Hah işte otobüste geliyor tam zamanında vardım durağa, itiş kakış biniyorum otobüse hızla, mazallah şoför basar gider sonra. Onun da acelesi var trafikte yeterince zaman kaybetti zaten, bir sonraki tura geç kalacak.

    "Arkalara doğru ilerleyelim!" diye bağırıp duruyor, biz ilerlemedikçe yeni binen yolcuların binişi tamamlanamıyor, zaman kaybediyoruz, şoför sinirleniyor. Keşke şu klimaları da açsaydı.

    Yemeğe geç kalmamak için eve yine aceleyle yürüyorum. Sanırım zaten artık vaktim olsa bile hızlı yürüyorum, alışkanlık oldu bende. Aklıma o Kızılderili geliyor,çok bilmiş Kızılderili, ezbere konuşmak kolay tabi, bu düzeni ben ya da bu yazıyı okuyan sen kurmadık, bu düzenin içine doğduk ve çıkış yolunu bilmiyoruz. Beyaz adam atalarının mirasını yüklendi ve her geçen gün hep daha fazla acele etmesi gerekiyor. Kızılderili de 21. yüzyılda yaşasa öyle sakin oturamazdı. Otobüsten inip eve gidene kadar bunun gibi saçma düşünceler geçiyor zihnimden.

    Eve varınca da acele etmem gerekiyor zaten, yoksa kendime ayıracağım zamandan çalmış oluyorum. Bir yerlerden ödünç zaman bulsam ne iyi olur.

    Aceleyle yemeğimi yiyorum, üzerimi değiştiriyorum ve günün en acelesiz vaktindeyim nihayet. Artık yetişmem gereken bir yer yok. Kendime ait zamanımdayım, benim zamanım olduğuna göre de nasıl istersem öyle harcama lüksüne sahibim. Öğlende bir telaş koşup aldığım dergiyi alıyorum, açıyorum ve okumaya başlıyorum :

    "Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı."
  • https://www.youtube.com/watch?v=qYEooPeyz5M

    Caddeyi koşar adım geçiyorum, zaten arabalar da bir türlü yol vermek bilmedi, üstelik de yaya geçidinde beklediğim halde geçiş önceliği tanımadılar. Önceliğin benim olması gerekiyor, yaya geçidi orası... Sinirleniyorum. Her gün defalarca aynı krizi yaşayıp yine de söyleniyorum, boş veremiyorum. Küstah subaya omuz atabilmek için günlerce ince ince plan yapıp kendini yiyip bitiren yeraltı kahramanı gibiyim. Arabalar benden bir haber ben her gün arabalara karşı öncelik savaşı veriyorum bu cadde kenarında.

    Caddenin kenarında beklerken gökyüzü storysi atma dürtüsü geliyor birden, hava kapalı, bulutlar toplanmış güzel bir fotoğraf karesi için koşullar elverişli... Bir de afili söz yapıştırırım altına, şiir falan acayip seviyormuşum, ilgi duyuyormuşum gibi olur. Şimdi herkes şair zaten, o da olmadı yazar. Zaten bir ben kaldım kitap çıkarmayan.

    Çalan uzun, sinirli bir korna ile gökyüzünden yeryüzüne iniyorum.  Söylenerek hızlıca karşıya geçiyorum. Aslında sonucu çoktan belli olan, fırsat yakalamışken yolun karşısına geçmek mi yoksa resim çekip yol kenarında biraz daha zaman kaybetmek mi seçenekleri arasındaki tercihimi yapıyorum böylece.

    Bunlar hep zamanımdan çalıyor, benim acele etmem lazım.

    Saate bakmak için telefonu cebimden çıkarıyorum, tuş kilidi desenini çizip ekranı açıyorum. Al işte iki dakika geçmiş bile. Hep şu arabalar yüzünden!

    Yine kim ne yazmış Whatsapptan! Offff bir durmuyorlar ki, neyse sonra dönerim şimdi onunla vakit kaybetmeyeyim, Instagram, Twitter... parmağımı soldan sağa kaydırıp uygulama bildirimlerini ekrandan siliyorum. Whatsapp mesajını okusam şimdi mavi tik olacak, sonra cevap verdin vermedin tantanası, bunlar küçük şeyler gibi geliyor ama her gün zorla dayatılan küçük şeylerin çıldırtıcı bir tarafı var anlamıyorsunuz sanırım. Belki de siz takmıyorsunuzdur böyle şeyleri. Ben ayrı yazılmayan -de, -dalara bile takıyorum. Yok TDK ile bir alakam yok.

    Tekrar saati kontrol ediyorum tuşları kilitlemeden önce, hala yeteri kadar zamanım var.

    "Hayatın hızına yetişemezken, her şey fazlasıyla hızlıyken daha da hızlı olmaya uğraşıyoruz." cümlesi geliyor aklıma yürüyen merdivenleri koşarak çıkarken. Nerede okumuştum bunu hatırlayamıyorum. Doğru bir söz olabilir ama gerçekler böyle değil. Bazen zamanın kontrolü bizde değil. O yüzden başkası tarafından lütfedilen zamanı iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Nihayetinde modern köleleriz. Saate bakıyorum bir dakika daha geride kaldı. Hızlanıyorum.

    Her sabah aynı alarma uyan, rutin işlemleri yap, işe yetişmek için acele et, kahvaltıdan aldığın bir lokmayı çiğnerken, göz kalemini çekmeye çalış. Bir telaş hazırlanırken çalan telefona cevap ver.

    -Ben geldim sayılır..
    +İki dakikaya hazır sayılırım!! İniyorum...

    Rutin günaydınlar, ezberlenmiş sohbetler, alışıldık kahkahalar... Bazen sabahtan daha yoruluyorum. Derdimi anlatacak bir Olric de yok ki yanımda, kendi içime kapanıyorum öyle. Otomatik cevaplar, öğrenilmiş tepkiler veriyorum, bugün hiç sizi çekecek havamda değilim. Zaten bakın çok işim var, müşteri de çok sorunlu canım, firmadaki görevli çocuğa da bunu kaç kez anlattım halbuki. İnsan insanın sınavı, bir gün cinnet geçirirsem saçma sapan birisi derdimi anlamadığı için geçireceğim. Neyse çok işim var, zaman kaybettirmeyin bana. Bak işte uğraşırken vakit de ne çabuk geçivermiş hiç de anlayamadık.

    Komik olmayan esprilere, hep aynı havadislere doydum diyemiyorum da benim eve gitmem lazım diyorum. Siz takılın başka bir gün otururuz yine.

    "Ne varsa evde sen dee!"

    Evde de bir numara yok bakmayın işte... Orada da aynı sorular, sıradan günlük sorunlar, bazen gelenler oluyor eğleniyor gibi yapıyorum aslında bir an önce gitsinler de kendi kendime kalayım istiyorum.

    Sıkılıyorum işte ben zorlamayın beni, sizi de sıkarım ben size ayak uyduramıyorum. Örneğin sen o aynı yerde beşinci selfie denemeni yaparken ben seni izlerken daha yorulmuş oluyorum, sonra "resim" çekinmek istemeyince bir tuhaf sıfatını alıyorum. Tuhaf bence de bir anlamı yok ki. Güzel bir an bile değil fotoğraf ile ölümsüzleştirmek istenen.

    Neyse daldım yine, bak insanlar ayak uydurmuşlar, herkes en şık, en tarzz... Herkes herkesle dostmuş gibi güle söyleye takılıp gidiyorlar. Ablan star bebeyim !! Bir de kahkaha patlat arkasından tastamam.

    Ben vitrinlere öylece bakıp yürümeye devam ediyorum. Aa burada ne vardı kapanmış, yerinde ne vardı hatırlayamadım şimdi, bu mağaza ne satıyor markanın adını ilk kez görüyorum. Vaktim olduğu bir ara gelip bakayım aslında güzel şeyler var gibi. Şuan hiç vaktim yok.

    Hmm neydi o bir dakika önce düşündüğüm. Zamanın başkası tarafından yönetiliyor olması... Olmaz öyle şey demeyin bana hiç, yakalarınızın beyazlığı ele veriyor sizi. Ben şimdi bana ayrılan süre zarfında o lanet caddeyi geçip, bu binaya girmek, o sözde güvenlik için konulmuş olan x-ray kuyruğunu aşmak, işimi hızlıca halledip geri dönmek zorundayım. Nihayet rengarenk rafların görüntüsünü hafızama işleyerek, kokuları çekerek ilerliyorum. Süre on beş dakika... Çalan şarkı güzelmiş, kimin acaba? Bu kadar dar zamana sıkıştırmasam daha iyi olurdu evet ama ihtiyaç duydum adeta. Sınırlı dakikalarla da olsa mekan değiştirmek istedim, farklı bir kaç yüz göreyim.

    Hmm yeni bir Kafka gelmiş, daha Dava incelemesi yazacağım, söz verdim bir kere. Yazacağım da ha deyince olmuyor ki, zaten diyorum ya vaktim de yok pek. Neyse bırak şimdi Kafka'yı Milena'yı vakit dar, hedefine odaklan al ve çık!

    Vakit hepten daraldığı için telaşla ilerliyorum. Bir taraftan sürekli saati kontrol ediyorum.

    "1000kitap hikayede bu ay : Post apokaliptik bilim kurgu ! Enceladus."

    Dergiyi alıp kasaya ilerliyorum, bayılıyorum bunlara çok heyecanlı yazıyorlar. Yüzümde bir tebessüm, aklım dergide gülümseyerek parayı ödeyip mağazadan ayrılıyorum. Şimdi aklım kurgu dünyada, acaba insanlığa ne olduğunu bu sayıda öğrenebilecek miyiz!?

    Tekrar telefonu çıkarıyorum, öğle molamın bitmesine on bir dakika kalmış. Adımlarımı iyiden iyiye hızlandırıyorum, otomatik kapıdan çıkıyorum, yine caddenin kenarında bu kez de ters yönde yaya geçidinin ucunda yaya araç önceliği krizini yaşıyorum. Bu sefer bilinçli bir sürücü yol veriyor neyse ki daha az zamanımı yedi. İki dakika kazançlıyım. Artık vakit doldu dolacak, bir gözüm telefonun saatinde aceleyle geçiyorum sol taraftaki hastanenin acil girişini. Köşeyi dönüp en kestirme yol olan yangın merdivenini koşarak çıkıp ofise adımımı atıyorum. Cidden yangın olacak olsa epey bir self tatbikat yaptım aslında, sorunsuz atlatırım.

    Tam vaktinde! Ohh be! Biraz koşturdum ama yetiştim.

    "Yine kitap mı aldın, inanmıyorum sana yok artık!"

    ".... Hmm dergi aldım öyle...." neden suçlu gibi hissettim ki kendimi öyle, ağzımda geveledim. Hafiften kızıyorum, "Sanane! Ben senin maaşının yarısını kozmetikte bırakmanı yadırgıyor muyum?" diye geçiriyorum içimden, başka cevap vermeden masama geçiyorum. Ne çok seviyorlar laf olsun diye eleştirmeyi. Sanki kitap değil, kokain alıp gelmişim gibi bir muamele!

    Gün böyle gereksiz bir sürü muhabbetle devam ederken, ben kulaklığımı takıp soyutluyorum kendimi. Hiç değilse duyup da sinir olmayayım, aa bak vakit de gelmiş, herkesin acelesi var telaşla toplanıyor her biri.

    "Başka akşam otururuz eve gitmem lazım bu akşam. Otobüsü kaçırmadan çıkayım, giderse 1 saat sonra bir sonraki... Çok beklerim.". İyi akşamlar seslenişleri arasında hızla çıkıyorum ofisten, acelem var otobüs kaçmadan yakalamam gerekiyor. Bu çıkışta da atlattım şükür darısı önümüzdeki maçlara. Küçük mutluluklarla avunmayı iyi biliyorum. Hah işte otobüste geliyor tam zamanında vardım durağa, itiş kakış biniyorum otobüse hızla, mazallah şoför basar gider sonra. Onun da acelesi var trafikte yeterince zaman kaybetti zaten, bir sonraki tura geç kalacak.

    "Arkalara doğru ilerleyelim!" diye bağırıp duruyor, biz ilerlemedikçe yeni binen yolcuların binişi tamamlanamıyor, zaman kaybediyoruz, şoför sinirleniyor. Keşke şu klimaları da açsaydı.

    Yemeğe geç kalmamak için eve yine aceleyle yürüyorum. Sanırım zaten artık vaktim olsa bile hızlı yürüyorum, alışkanlık oldu bende. Aklıma o Kızılderili geliyor,çok bilmiş Kızılderili, ezbere konuşmak kolay tabi, bu düzeni ben ya da bu yazıyı okuyan sen kurmadık, bu düzenin içine doğduk ve çıkış yolunu bilmiyoruz. Beyaz adam atalarının mirasını yüklendi ve her geçen gün hep daha fazla acele etmesi gerekiyor. Kızılderili de 21. yüzyılda yaşasa öyle sakin oturamazdı. Otobüsten inip eve gidene kadar bunun gibi saçma düşünceler geçiyor zihnimden.

    Eve varınca da acele etmem gerekiyor zaten, yoksa kendime ayıracağım zamandan çalmış oluyorum. Bir yerlerden ödünç zaman bulsam ne iyi olur.

    Aceleyle yemeğimi yiyorum, üzerimi değiştiriyorum ve günün en acelesiz vaktindeyim nihayet. Artık yetişmem gereken bir yer yok. Kendime ait zamanımdayım, benim zamanım olduğuna göre de nasıl istersem öyle harcama lüksüne sahibim. Öğlende bir telaş koşup aldığım dergiyi alıyorum, açıyorum ve okumaya başlıyorum :

    "Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı."
  • ÜLKESİ İÇİN AYAKLANMIŞ YÜREKLER-
    Her sabah olduğu gibi Uğur erkenden kalkmış,sabah namazını kılmış ve oğlu Umut ile oynadıktan sonra evden çıkmıştı. Babasından yadiğâr, küçük olsada kendilerine yeten bir de bakkal dükkanları vardı. Bakkal dükkanlarına doğru giderken kafasında çocuğunun bugün doğum günü olduğunu ve buna rağmen daha bir hediye almadığını düşünüyordu. Bunlar aklından geçerken aile dostları da olan Komiser Yılmaz, arabanın kornasına basarak Uğur'u durdurdu. Ve devam etti:
    -Ooo Uğur. Nasılsın kardeşim?
    -İyiyim Yılmaz Komiserim. Sizi sormalı?
    -İyiyim bende Uğur. Sağolsın.
    -Bu arada dün seni aradım ama sanırım duymadın telefonu. Herhalde görevdeydin. Akşam Umut'un 7. doğum günü var. Gelin sizde. Hem Aligil de geliyor.
    Yılmaz Komiserin bu daveti kabul etmesinin ardından yollarına devam ettiler. Uğur bakkal dükkanına geldi. Yerleri süpürdü, ürünlerin tarihini kontrol etti. Kendini işine kaptırdı, dükkan müşteri ile dolup taştı. Havanın karardığını fark edince saatine baktı. Yandaki oyuncakçı dükkanı kapatmadan hızlı adımlarla oraya gitti. Oğlu Umut için eğiminde de kullanabileceği eğitici tarzda bir oyuncak alıp hızlı adımlarla henüz kapatmadığı bakkal dükkanına gitti. Daha sonra bakkal dükkanından meşrubatları alıp evinin yolunu tuttu. Eve geldiğinde ise daha kimsenin gelmediğini gördü. Kayınbabası salonda oturuyor; kayınvalidesi ve eşi Rüzgâr Hanım ise Umut'u akşam için hazırlıyorlardı. Rüzgâr Hanım görmeden ağzına bir kurabiye atıp kayınbabasının yanına geçti. Aralarında şu konuşma geçtikten sonra Uğur oradan ayrıldı.
    -Selamün aleyküm baba.
    -Aleyküm selam evladım. Hoşgelmişsin. İşlerin nasıldı?
    -Hoşbuldum babacım. İşler bugün her zamankinden daha iyiydi çok şükür.
    -Öyle mi evladım çok sevindim. Allah bundan geri koymasın.
    -Amin babacım. İzninle ben bir namazımı kılıp geleyim.
    Uğur namazını kıldıktan sonra tekrar salona geldi. Salona geldiğinde misafirlerinin gelmiş olduğunu gördü. Demin kalktığı koltağa geri oturdu ve kayınbabasıyla arkadaşlarının ülke hakkında olan konuşmasına dahil oldu. Bu konuşmalarda ise, ülkemizin diğer ülkeler tarafından kıskanıldığı ve onların nasıl bize gıpta ile bakıldığı konuşuluyordu. Tüm bu konular konuşulurken Yılmaz Komiser'in aniden telefonu çaldı. Yılmaz Komiser panik olsada etrafındakilere belli etmeden konuşmaya çalıştı. Telefon kapandıktan sonra ise Uğur ve eşi Rüzgâr Hanımdan özür dileyip göreve çağrıldığını ve acil olarak gitmasi gerektiğini söyledi. Merak ve telaş içinde bakan eşini sardı ve oğlunu bir daha göremeyecekmişçesine sarılıp öptü. Sanki ilerleyen saatlerde yaşanacak kötü olayları bilir gibi... Ev halkı ile vedalaşıp onlara baktı ve " Her şey güzel olacak!" dedi. Yılmaz Komiser gittikten sonra eşi Zeynep Hanım içindeki huzursuzluğu ve korkuyu dile getirip çocuklara bakma bahanesiyle dışarı çıktı. Asıl dışarı çıkmasının altındaki neden ise gözlerinin dolması ve onların yanında ağlamak istememesiydi. Geri geldiğinde ise Yılmaz Komiser'in giderken söylediği cümleye aklının takıldığını söyledi. Sahi neden giderken öyle demişti. Neden " Her şey güzel olacak!" demişti? Kesin bir şeyler biliyor ama söylemiyor diye geçirdi aklından. Pastanın kesileceğini haber vermek için tekrar çocukların yanına gitti. Mutlu ve gözleri ışıl ışıldı çocukların. İçerdekiler de dahil herkes Yılmaz Komiser'in ani gidişini düşünürken çocukların oynadıkları oyunu kimin kazanacağını düşünmesi nasıl bir şeydi? Bencillik mi yoksa umursamazlık mı? Hayır! İkisi de değildi. Çocuktu onlar çocuk. Tabii oynadıkları oyunu düşüneceklerdi üstelikte hiçbir şeyden de haberleri yoktu. Zeynep Hanım'ın aklından bunlar geçerken Uğur odaya gelmiş herkesi pastayı kesmek için salona çağırmıştı. Pastayı kestikten sonra herkes korkusunu belli etmemek için birşey olmamış gibi davrandılar. Bu çaba nafileydi ama... Akşam aniden görve çağrılan bir polis memuru ve göreve giderken söylediği o sözü kim unutabilirdi ki... Bu olanları kim normal karşılayabilirdi ki. Yine akıllarda korkunç senaryolar, yine kötü haberlerle dolu bir gece olacağını kim bilebilirdi ki... Ama hal böyle olunca ağızlarda bilinen tüm dua ve senaryolar. Herkes bunları düşünürken Ali'nin telefonu çaldı. Arayan İlayda Hanım idi.(Yani Ali'nin annesi.) "Haberleri açın oğlum haberleri!" diyordu endişeli ve korku dolu bir sesle. "Bazı kişiler ülkedeki bütünlüğünü ve huzurumuzu bozmak istiyorlar. Ama unuttukları bir şey var evladım. Bu millet ülkesi için canını bile verir. Hadi sizde çıkın sokağa!" dedi ve telefonu kapattı. Neler olup bittiğini anlamak adına televizyonu açtırdı Ali. Bir son dakika haberi adı altında savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı ve bu olayların terör alarmı mı yoksa darbe girişimi mi olduğu konuşuyordu. bu kötü haberlerin ardından gelen haber ise Genelkurmay ve MİT binasına yapılan hain saldırıydı. Bu olanlardan sonra, Ali'nin aklında sadece iki soru vardı. Birincisi Yılmaz Komiser bu saate kadar neden onları daha aramamıştı? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? İkincisi ise ülkeyi,vatanı nerede savunacaklardı? Peki şimdi bunları düşünmenin zamanı mıydı? Bunları düşünmek elbette gerekiyordu ama şimdi değil. Şu an yapılması ve düşünülmesi gereken tek şey şanlı bayrağımızı alıp meydanlara,sokaklara,caddelere çıkmaktı. Tam televizyonu kapatacakken bir son dakika haberi daha. Atatürk Havaalanı'na askerlerin baskın yaptığı ve uçuşların iptal edildiği idi. Uçuşları iptal edilen yolcular, korkarak ve telaşlanarak etrafa bakıyor; ardından gelen patlama ve bomba sesleri içinde daha da korkuyorlardı. Tüm olanları öğrenen insanlar vatanı korumak amacıyla sokağa atıldılar. Tabii ki Uğur ve diğer kişilerde...Akıllarına merkezde olmasa da merkeze yakın olan bakkal dükkanına gitmek geldi. Hem orada insanlara su falan da vererek yardımcı olabilirlerdi. Yoldayken Zeynep Hanım'ın aklına eşini aramak geldi. Biraz korkarak biraz da umutlanarak aldı telefonu eline. Elinde duran telefondan aradı eşini. Aradı,aradı,aradı. Açan olmadı. Tam ümidini kaybetmişken telefonu çaldı. Arayan eşiydi.Belkide eşine bir şey olmuştu ve bunu haber vermek isteyen başka biride olabilirdi. Neden kötü düşüneyim diye geçirdi aklından ve telefondakinin Yılmaz Komiser olduğunu biliyormuş gibi açtı telefonunu.
    -Alo! Yılmaz!
    -Zeynebim. Güzel karım. Korkma ben iyiyim. Nasılsınız?
    -İyiyiz biz. Sen iyisin dimi yalan söylemiyorsun?
    -İyiyim canım. Çok vaktim yok. Telefona Ömer'imi de verde onunda bir sesini duyayım.Ne olacağı belli değil sonuçta. Hakkını helal et Zeynebim!..
    -O nasıl söz Yılmaz'ım hakkımız sana her zaman helal-i hoş olsun. Ama bunları konuşmanın sırası değil. Ömer'e veriyorum yine ara bizi...
    Zeynep Hanım telefonu tam Ömer'e verirken, Yılmaz Komiser'in telefonuna kurşun isabet etti. Eee hal böyle oluncada doğal olarak telefon kapandı. Ömer telefonu aldı; konuştu,konuştu,konuştu. Baktı ki ses yok, telefonu annesine verdi. Zeynep Hanım da telefonun kapandığını ve eşini arayacağını söyledi oğluna. Aradı ama telefon kapalıydı. İşte o anda içindeki korku heyelana dönüştü ve Zeynep Hanım'ın içindeki her şeyi alıp götürdü. Önce aklına eşinin vurduğu geldi, sonra ise gözünün önü karardı ve olduğu yere yılıp kaldı. Ömer korkup ağlamaya başladı. Ömer'i Umut sakinleştiriken; Rüzâr Hanım ise Zeynep Hanım ile ilgilendi. Çantasından su alıp ona içirdi. Yüzünü yıkadı. Bir süre sonra Zeynep Hanım kendine geldi. Ve yürümenin ona iyi geleceğini söyleyip yürümeye başladı. Yılmaz Komiser hayatında ilk defa korkmuştu böyle. Yanlış anlamayın sakın! Ölmekten değil, ailesinden haber alamamaktan korkmuştu. Yılmaz Komiser, Başkomiser'inin yanına gitti ve olanları anlatıp oğlunu aramak için telefonunu istedi. Başkomiser ise az kalsın vurulacakmışsın diye başlayıp sitem dolu bir konuşma yaptı. Sitemi ailesi ile konuşmasına değil, konuşurken dikkatli olmamasınaydı. Yılmaz Komiser susamıştı ve bir bakkal vardı ilerde. Bu bakkalı görünce aklına Uğur geldi,eşi geldi. Saate baktı. Gece yarısını geçmesine rağmen insanlar hâlâ sokaktaydı. Bakkala girdiğinde televizyonda bir haber vardı. Darbe yapmaya çalışan -ama yapamayan- askerler bir haber kanalını basıp, spikere yalan yanlış şeyler söyletiyordu. Verdiği paranın bile üstünü almayı unutan Yılmaz Komiser suyunu alıp dışarı çıktı. Tam suyunu açmış bir yudum alacakken şiddetli bir ses duydu. Bomba sesiydi bu. Evet bomba sesiydi. İleri baktı. Etraf kıpkırmızı olmuştu sadece bu da değil. Yerde parçalanmış vücutlar, ağır yaralı insanlar... Yanlarına doğru giderken arkadan bir ses geldi. "Kaldır ellerini havaya yoksa olacakları biliyorsun." Arkaya döndüğünde meslektaşı Adil'i gördü. Adil, Yılmaz Komiser'i önce bombayı patlatıp sonra ölen olmuş mu diye bakmaya gelen insanlardan sandı. Gayet normaldi. Çünkü, Yılmaz Komiser'in üzerinde üniforma yoktu. Acil olarak çıkınca sivil vatandaş sanılma ihtimali yüksekti. Yılmaz Komiser bunları yaşarken, Uğurgil çoktan bakkal dükkanına gelmişti. Hatta insanlara yiyecek bile dağıtıyorlardı.Ama kimsenin ne bir şey yemeye meceali vardı ne de bir şey içmeye... Söz konusu vatan olunca insanlar her şeyi unutuyorlardı. Gece böyle geçmiş, vakit çoktan öğlen olmuştu. Başbakan ve Cumhurbaşkanımız önderliğinde, kahraman Türk polisleri ve askerler tarafından savunulmayla ve tabii ki sivil vatandaşlarının da katkısıyla TÜRKİYE büyük bir felaketten kurtulmuştu. Aslında her şerde bir hayır vardır dedikleri burada anlam kazanıyor. Bu olaylar evet kötü şeylerdi. İnkar etmiyorum. Ama bir de şu pencereden bakalım.
    Hani amaçları ülkemizdeki huzuru ve bütünlüğü bozmak isteyen insanlar varya işte bu olay asıl onlara acı verirken aynı zamanda da bir şey öğretti. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan her vatandaş (dil,din,ırk farketmeksizin) bu vatan için malını,mülkünü hatta canını bile verir. Ne demişler "MEVZUBAHİS OLAN VATAN İSE, GERİSİ TEFERRUATTIR".
    BİR DAHA YAŞAMAMAK ÜMİDİYLE...

    Gökçen Kız