• Hep kadın olmanın zorluğundan dem vurulur, her ortam, her tartışmada. Kadın olmak çok güzel. Erkek sürpriz yapsın, erkek yakalayıncaya kadar kovalasın. Sen ne yapıyon? Seviyom. Vay be! Koca olursun karının, baba olursun kızının, abi olursun bacının sorumluluğu. Oysa kadınlar öyle mi? Doğuştan kazanılmış hak gibi, girdiği her yeri doğal sahası, kendini her konuda haklı hisseder. Çok şey bekler kadın, çünkü çoktur kadın, çokluktur, çoğalmaktır. Erkek ise soğan kadar yalnız.

    Bu ülkede erkek olmak, gülistanda çıyanın göze batması gibi şiddet eğimlisi, her an manyak yerine konulabilme ihtimalini de bünyesinde barındıran yıkıcı bir psikolojiyi taşımaktır. Karşı cinsten birine selam verirken bile temkinli olmaktır. Zordur erkek olmak. Başkalarının beğenisini kazanmak uğruna kendini eksilten, hayallerini, “kendi olmayı” terk eden ve bu yüzden sonunda dibe vuran kendini geri kazanma savaşının öyküsüdür erkek... Kadınların, kah gelecekteki garanti belgesi algıladığı, kah erkeksi kimliğini sulandırarak “katıksız itaat” adı altında bir nevi köleleştirdiği "ıssız insandır".

    Hayatın kendine doğru akmasını isteyen kadın karşısında meraklı gözlerle etrafı gözlemleyen bebek masumiyetiyle yüreği kadın avucunda atan tutsak güvercindir erkekler. Şöyle desek yanlış olmaz; Erkekler dünyayı yönetir, kadınlar da onları! Tarihte bunu doğrulayacak sayısız örnekler bulmak mümkün. Sesini kaybetmiş çocuk gibidir erkek. Dile gelse söyleyecek çok şeyi, sadece erkeklerin bildiği hikayeleri var, kimseye anlatamadığı. Hep ‘’odun’’, ‘’hıyar'', “ana kuzusu'' diye horlandı. Dışarıda koskocaman şehir varken, koyu bir kederle gecenin tam ortasında, kendi içinde kayıp gözyaşının peşinde garip bir yolcudur O! Oklara göğüs geren dev kanatları engeldir yürümesine. Gülemez kahkahayla, ''karı gibi gülüyor'' demesinler diye, Ağlayamaz, ''karı gibi zırlıyor'' derler diye... Ağlamak, gülmek, korkmak yasaktır Türk erkeğine. Yanmışsın halinden ne bilsin ham. Bir mutsuz şiirdir erkek, ışığa küs, çayı dahi kederle yudumlayan. Çayı açık sever ama, karısını çok koyu!

    ''Erkeğin olmadığı hayat nasıl bir şeydir'' merakına düşen kızlar! etrafınızda binlerce gezegenin dolaştığı Güneş bile olsanız, biliyorsunuz ki, hayat sadece Dünyada var. Sen erkeğin gönlüne haciz koymayı bil, iflas etmeye razıdır o! Neye isyan ettiğini bile tam olarak bilemeyen, 'Beni taşıyabilecek adam arıyorum'' diyen kızlar; nakliyeci Remzi'nin numarasını veriyorum yazın çok mülayim adamdır!

    *

    Ömrünüz bahtlı, gününüz tatlı olsun efendim!

    SEZAİ KESKİN
  • I

    Haydarpaşa garında
    1941 baharında
    saat on beş.
    Merdivenlerin üstünde güneş
    yorgunluk
    ve telaş.
    Bir adam
    merdivenlerde duruyor
    bir şeyler düşünerek.
    Zayıf.
    Korkak.
    Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur.
    Merdivenlerdeki adam
    -Galip Usta-
    tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
    «Kaat helva yesem her gün» diye düşündü
    5 yaşında.
    «Mektebe gitsem» diye düşündü
    10 yaşında.
    «Babamın bıçakçı dükkanından
    Akşam ezanından önce çıksam» diye düşündü
    11 yaşında.
    «Sarı iskarpinlerim olsa
    kızlar bana baksa»
    diye düşündü
    15 yaşında.
    «Babam neden kapattı dükkanını?
    Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına»
    diye düşündü
    16 yaşında.
    «Gündeliğim artar mı?» diye düşündü
    20 yaşında.
    «Babam ellisinde öldü,
    ben de böyle tez mi öleceğim?»
    diye düşündü
    21 yaşındayken.
    «İşsiz kalırsam«diye düşündü
    22 yaşında. «İşsiz kalırsam» diye düşündü
    23 yaşında. «işsiz kalırsam» diye düşündü
    24 yaşında.
    Ve zaman zaman işsiz kalarak
    «İşsiz kalırsam» diye düşündü
    50 yaşına kadar.
    51 yaşında «İhtiyarladım.» dedi
    «babamdan bir yıl fazla yaşadım.»
    Şimdi 52 yaşındadır.
    İşsizdir.
    Şimdi merdivenlerde durup
    kaptırmış kafasını
    düşüncelerin en tuhafına:
    «Kaç yaşında öleceğim?
    Ölürken üzerimde yorgan olacak mı? »
    diye düşünüyor
    Burnu sivri ve uzun.
    Yanaklarının üstü çopur.

    Denizde balık kokusuyla
    döşemelerde tahtakurularıyla gelir
    Haydarpaşa garında bahar.
    Sepetler ve heybeler
    merdivenlerden inip
    merdivenleri çıkıp
    merdivenleri tutuyorlar.
    Polisin yanında bir çocuk
    -tahminen beş yaşında-
    iniyor merdivenleri.
    Nüfusta kaydı yok
    fakat ismi Kemal.

    Merdivenleri bir heybe çıkıyordu
    bir halı bir heybe.

    Merdivenlerden inen Kemal
    yapa yalnızdı
    -kundurasız ve gömleksiz-
    ortasında kainatın.
    Açlığından başka bir şey hatırlamıyor
    bir de hayal meyal
    karanlık bir yerde bir kadın.
    Merdivenleri çıkan heybenin
    kırmızı,mavi,siyahtı nakışları.
    Halı heybeler
    ata, katıra, yalıya binerlerdi eskiden,
    şimdi şimendifere biniyorlar.

    Merdivenleri bir kadın iniyor.
    Çarşaflı
    şişman
    Adviye Hanım.
    An-asıl Kafkasyalı
    1311’de kızamık
    1318’de gelin oldu.
    Çamaşır yıkadı.
    Yemek pişirdi.
    Çocuk doğurdu.
    Ve biliyor ki öldüğü zaman
    bir şal koyacaklar tabutuna
    selatin camilerinden
    Bir damadı imamdır.

    Merdivenlerin üstünde güneş
    bir baş yeşil soğan
    ve bir insan:
    Ahmet Onbaşı.
    Balkan Harbine gitti.
    Seferberlikte gitti.
    Yunan Harbinde gitti.
    «Ha dayan hemşerim sonuna vardık«
    sözü meşhurdur.

    Merdivenlerden bir kız çıkıyordu.
    Çorapta çalışır.
    -Tophane caddesi,Galata-
    Atifet on üç yaşındadır
    Galip usta baktı Atifet’e,
    «Evlenseydim eğer
    torunum olurdu bu kadar»
    diye düşündü.
    «Çalışırdı, bana bakar»
    diye düşündü.
    Sonra birdenbire aklına Şevkiye geldi.
    Emin’in kızı.
    Mavi mavi gözleri vardı.
    Geçen sene daha adet görmeden
    Şahbaz’ın arsasında bozmuşlardı.

    Sepetler ve heybeler
    merdivenlerden inip
    merdivenleri çıkıp
    merdivenlerde duruyorlar

    Ahmet onbaşı
    -yine askerdi-
    yetişti halı-heybeye.
    Öptü elini.
    Halı-heybe
    Ve mavi mintan,palto,siyah şalvar
    Ve keten lastik iskarpinler,
    Fötür şapka,sakal
    Ve lahuri şal
    Kuşak
    Onbaşının omzunu okşayarak:
    «-Hayıflanma birkaç kalem borç için« dedi,
    «hane halkını sıkıştırmayız.
    Yalnız biraz faiz biner.«


    Haydarpaşa koynunda
    Martılar inip kalkıyor
    Denizde leşlerin üstünde.
    İmrenilir şey değil
    Martıların hayatı.

    Garın saati
    Üçü beş geçiyor.
    Siloların orda
    Buğday yüklüyorlar
    İtalyan bandıralı bir şilebe.
    Ayrıldı onbaşıdan halı-heybe
    gara girdi.
    Merdivenlerde güneş
    yorgunluk
    ve telaş
    ve altın başlı kelebek ölüsü var.
    Kocaman insan ayaklarına aldırmadan
    Bembeyaz,upuzun taşın üstünde
    taşıyor karıncalar kelebeğin ölüsünü.
    Adviye Hanım
    Sokuldu polis efendiye.
    Bir şeyler konuşuldu.
    Okşadı çocuk Kemal’i.
    Ve hep beraber
    karakola gittiler.
    Ve her ne kadar
    bir daha görülmeyecekse de
    hayal meyal
    karanlık bir yerlerde hatırlanan kadın
    çocuk Kemal
    yapayalnız değil artık ortasında kainatın.
    Bir parça bulaşık yıkayıp
    Biraz su taşıyacak
    Ve Adviye Hanımın dizi dibinde yaşayacak.

    Merdivenleri mahkumlar çıkıyordu.
    Şakalaşıp
    gülüşerek.
    Üç erkek
    bir kadın
    ve dört jandarma.
    Erkekler kelepçeli
    kadın kelepçesiz
    jandarmalar süngülü.

    Merdivenler üstünde bir kayısı gülü
    Bir cıgara paketi
    Bir gazete kadı.

    Mahkumlar durakladı.
    Jandarma Hasan
    Tokalaştı Ahmet Onbaşıyla.
    Jandarma Haydar
    Aldı yerden boş paketi
    Soktu cebine.
    Ve mahkum kadın
    boynuna atılan Atıfet’i
    öptü iki yanağından.
    Eğilip baktı kelepçeli Halil
    kayısı gülünün yanındaki gazete kadına:
    «Tek sütunluk bir nefer.
    Üniforması belli değil.
    Tıraşı uzun.
    Beyaz sargılar var başında.
    Sargılarda kan.
    Sonra tayyareler
    -kanatlı köpek balıkları gibi-
    «pike bombardıman«
    diye yazıyor.

    Sonra bir liman:
    Küçük, beyaz daireler çizili üzerinde.
    İsmini okuyamadı,
    Mürekkebi gaz lekesi dağıtmış.«

    Üç bayan
    çıkar merdivenleri koşarak
    -sivri külahlarıyla
    mantar iskarpinleriyle-
    banliyö yolcuları.

    Kelepçeli Süleyman
    Bayanları gördü.
    Genç bir kadın geçirdi yüreğinden.
    Kayısı gülünü nişanlayıp
    Tükürdü.
    Kelepçeli Fuat
    Seslendi Galip Ustaya:

    «--Usta.
    yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
    «--Düşünüyorum evlat.
    Geçmiş olsun.»
    «--Eyvallah usta..
    Düşünmek değiştirmez hayatı.»

    Fuat
    tersanede tesviyeci,
    19 yaşında girdi hapise
    üç arkadaş perdeleri indirip
    bir kitap okudukları için.
    Ve yatıyor iki yıldır.
    Şimdi içerilere gönderiyorlar.

    Galip Usta
    bu sefer
    dehşetli bir şeyler düşünerek
    bakıyor kelepçesine Fuat’ın,
    bugüne dek
    farkına varmadan biriken şeyler
    yığınla
    üst üste
    hep beraber
    tıkacını atan bir çeşme suyu gibi
    bulanık
    berrak
    akıyordu kafasının içini doldurarak:
    «Ne kadar çok fabrika var İstanbul’da,
    Türkiye’de ne kadar çok,
    dünyada ne kadar çok, sayılamayacak kadar.
    Dün akşam tornacı Ayyaş Kadir’in
    Ölüsünü buldular
    üniversite kapısında
    — bayılmış kız, talebelerden biri –
    Ne kadar çok kayış, kasnak
    ne kadar çok volan
    ne kadar çok motor
    dönüyor, ha babam dönüyor, ha babam dönüyor, dönüyor,
    ne kadar çok adam, ne kadar çok adam
    işsiz kalırsam, diye düşünüyor,
    Mürettip Şahap Usta kör oldu
    dileniyor matbaalarda.
    Dokuma tezgâhları, fireye tezgâhları, torna tezgahları,
    şahmerdanlar, merdaneler,
    pulanyalar,
    pulanyalar,
    pulanyalar,
    ---Galip Usta pulanyacıydı.---
    Kim bilir dünyada ne kadar
    ne kadar çok issiz var.
    Ama askere almışlardır.
    Asker olunca işsiz adam
    artık işsiz sayılmaz mı?»

    «--Yine derinlere daldın ustam.»

    Galip Usta dokumdu Fuat’ın kelepçesine:
    «--Allah sonsumuzu…
    «-- ürktü kendi sesinden
    ….hayreyleye evlat,»
    dedi.
    İnce siyah bıyıklarıyla Fuat
    gülümsedi:
    «--- Hayırdır mutlak sonumuz..»

    Ustanın çipil gözleri ıslak
    titriyor uzun burnu.
    Ve etrafa belli etmeden
    koydu Fuat’ın cebine
    elli beş kuruşundan yirmi kuruşunu.

    Garın saati on beşi sekiz geçiyor.
    I5:45’de kalkar bu tren
    Üçüncü mevki bekleme salonunda
    oturup
    dolaşıp
    uyuyorlar yüzükoyun
    Kalkacak herhangi tirenle ilgileri yok.

    Baskıcı Ömer
    sakalı avuçlarında
    betonun üzerinde çıplak ayakları
    oturuyor iki büklüm sabahtan beri.
    Ve yine sabahtan beri Ömer’in Önünde
    aşağı, yukarı, ileri, geri
    volta vuruyor Recep.
    İnce uzun kotları kalkıp inip
    görünmez bıçakları atıp tutar gibi elleri
    Ali malının masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
    sırtı yarılmış gömleğinin
    kumral başı bileklerimde.
    Üçüncü mevki bekleme salonunda
    oturup
    dolaşıp
    yüzükoyun uyuyorlar
    Kalkacak herhangi tirenle yok alakaları

    Aysel :
    Yaşıı belli değil.
    Belki on üç, belki yirmi.
    Esmer
    Kuru.
    Kur...
    Necla:
    on beş yatında var yok.
    Burnu kıpkırmızı
    yüzü değirmi.
    Ve insanı şaşırtacak katlar büyük
    yeşil empermablin altında memeleri
    Vedat :
    18 yaşımda.
    Top ense, altı oklu beyaz kıravat
    ve sivilceler.
    Vedat konuşuyor:
    «--Hiçbir yere benzemez. Bursa hamamları.
    Hele Ferahfeza
    Bahçe içinde bir otel.
    Müşteriler temiz.
    Vizite üç papel.
    Biri patrona kalıyor,
    Geçen sene bir Ermeni kızı götürdüm,
    Kurnazdır Ermeni milleti
    bizim Türklere benzemez.
    Dünyalığı düzeltti.
    Drahoması tamam.
    Mâlum ya gâvur âdeti.
    Şimdi nişanlıdır.»
    Aysel sordu:
    «--Sana ne vereceğiz.?»
    «--Ben beşer kâat alırım patrondan
    hesabınıza,
    komisyon.

    Mevsimidir,
    kızlar bir tutarsanız;
    günde on beş kere
    belki daha çok.
    Bir hesapla ne eder?
    Has malları görsün Bıırsa’nın gözü.
    Kadıköylüdür diye yazdı gazeteler
    İstanbul kızlarının en güzelleri.»

    Sabahtan beri
    ilk defa
    doğruldu olduğu yerde baskıcı Ömer.
    Seslendi Recep’e:,
    «--Bir cıgara ver.»
    Hızla önümden geçti Recep
    ve dönerken
    fırlattı cıgarayı.

    Babası müftüydü baskıcı Ömer’in.
    Evin içinde kuka teşbihler, kılaptan seccadeler.
    el yazma müzehhep Mushafları hattat Osman’ın:
    fakat bir tek han hamam tapusu
    bir tek konsilit.
    bit tek Hicaz demiryolu tahvili yoktu.
    Müftü Elendi bembeyaz, şişman bir adam
    Ömer hastalıklı bir çocuktu.
    Arabi öğrenemedi.
    Farisi, öğrenemedi.
    Ahmetliye kitabında cennet kapılarına bakıp
    «--tıpkısıydı bunlar Dolmabahçe kapısının»
    başladı nakışları çizmeye
    Müftü vefat etti Meşrutiyetten evvel.
    Meşrutiyette kadınlar dağıldılar
    seccadeleri ve tesbihleri götürerek.
    O hengâmede
    Ömer yirmi yaşındaydı demek.
    Hattat Osman’ın’ mushaflarını Parizyana’da yedi.
    Gönüllü asker oldu Balkan Harbinde.
    Seferberlikte esir düştü,
    döndü ve başladı Kalpakçılar başında baskıcılığa.
    Ahmediye’nin Firdevs kapılarındaki nakışlar
    patiskalar üzerinde açılmaya başladılar..

    Tahta kalıp ,
    tahta kaşık
    tahta dükkan
    ve akşamları şarap dolu kırmızı testi
    ve esaretten kalma biraz gulamperesti
    bahtiyar yaşıyordu müftü zade Ömer Efendi.
    Ta ki İtalya’dan
    hazır kâat modeller gelene kadar.
    Zira kâat modeller
    kepenklerini baskıcı dükkânlarının
    kapadı birer birer,
    bir daha açılmamak üzere.

    Recep yine hızla geçip
    dönerken.
    fırlattı kibriti Ömer’e.
    Ali masanın üstünde yatıyor yüzükoyun
    sırtı yarılmış gömleğinin.

    Aysel su dökmeye gitti.
    Necla dedi ki Vedat’a :
    «-- Kardeşim
    götürmeyelim bu sıska kızı.
    Belsoğukluğu var.
    İzmit’te aldı geçen sene.
    Her tarafı akıyor bunun.
    Hem inanma yalan
    Kadıköylü değildir.»

    Denizde balık kokusu
    döşemelerde tahta kurularıyla gelir
    Haydarpaşa garında bahar.
    Üçüncü mevki bekletme salonunda
    tahta kanepelere değil
    kapıya yakın
    duvarın dibine
    betona çömelmişler,
    mavi düğmeler mintanlarında
    dizleri parçalanmış sarı şayak poturlarının,
    kırmızı sakallı iki Bulgarya muhaciri.
    Öfkesiz, kederiyle konuşuyor, biri :

    «--Yövmilbeter,
    beterden beter.
    Sonra yeter.
    Paranın, tuncu.
    İnsanın piçi.
    Hepsi mi ama
    iyisi de var.»

    Dışarda
    peronların orda kalktı 15:45 katarı.
    Bu tiren
    yataklı vagonuna rağmen
    tirenlerin en külüstürüdür,
    altı kuruşluk cıgara gibi bir şey.

    Galip Usta selametleyip mahkûmları
    girdi üçüncü mevki bekleme salonuna.
    Oturdu baskıcı Ömer’in az ötesine.
    Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun.
    Recep ansızın durdu önünde ölü kaloriferin,
    ibreyi soğuktan sıcağa, sıcaktan soğuğa çevirdi,
    sonra bir tekme attı borulara,
    sonra bağırdı avaz avaz:
    «--Kesmeli yeryüzünde tekmil çıfıtları.
    Tez gel bre Hitler Amca nerdesin?»

    Kaçakçıydı Recep
    ve sabahtan beri gelmeyen Moiz
    eroin getirecekti. Galip Usta ne dost ne düşmandı Hitler’e.
    Fakat Recep’e kızdı.
    Baktı Bulgaryalı muhacirlere.
    Yine aynı öfkesiz kederiyle konuşuyordu
    kırmızı sakallılardan biri :
    «--…..gider İbrahim Peygambere der ki herif
    kargalar gördüm,
    gübreden kalkıp,
    dallara konup,
    ezanlar okuyorlar.
    Bir adam gördüm
    oturmuş derenin başına;
    yol vermiyor aksın
    içiyor tekmil suyunu
    Geyikler gördüm;
    kaçıp girmezler,
    koşarlar peşinden avcının
    vur, diye ille bizi...
    İbrahim Peygamber der ki herife :
    O kargalar ki gördün
    imamlar, hocalardır.
    Gübredir mekânları,
    okurlar ezanları...
    Düvellerdir dereyi içen adam;
    halkın kanını içer,
    doymazlar, içer içer,
    bırakmazlar ki aksın
    dere bildiği gibi.
    Gördüğün geyikler günahlarımızdır:
    koşarlar avcılara.
    Avcılar: para.»

    Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
    sırtı yarılmış gömleğinin
    kumral başı bileklerinde.
    Recep bağırdı :
    «--Burası sabahçı kahvesi mi, otel odası mı be
    Delikanlı uyan»
    Ali kımıldamadı.
    «--Sana diyoruz.» ‘
    Ali kımıldamadı.
    Ali cevap vermedi Recep’e.
    Tuttu delikanlıyı Recep
    çevirdi arka üstü.
    Ali’nin başı düştü.
    Ali çoktan ölmüştü.
  • SUNU
    1920 sonlarından başlayarak, TÜRK SOLU Faşizmin dünya için ne menem bir musibet olduğunu dilinde tüy bitmemecesine anlatmağa çalışmıştır, olanakların kısıtlığına karşın. Nazım başta olmak üzre Türk sosyalistleri irili, ufaklı dergilerde, yaprakçalarda, ve en kahramancası Tan gazetesinde Faşizm denen mereti kalemleriyle neşterlemişlerdir. Ama bunların içinde bir tanesi 1943 gençliğini temelden sarsmıştır. O da: Sabahattin Ali çevirisiyle Akba Kitapevinden çıkan Fontamara romanı. Bizim de o zaman yoksul bir köylü ülkesi olduğumuz için midir nedir, Faşizmi Apeninlerin yoksulun yoksulu köylüleri gözüyle görmek gözlerimizi büsbütün açmıştı ...
    Kitap 1966'da Toplum yayınları arasında dost Remzi İnanç yönetiminde yeniden bastırılmışsa da hak ettiği ilgiyi
    görmemişti. Varan üçe başarılar.. lgnazio Silone Sabahattin Bey'in de belirttiği gibi içinden yetiştiği yöre halkının çilesini baştacı etmiş, o uğurda sürgünlere katlanmış bir yazardır. Bundan sonraki işleri nedense sulanmaya başlamış ve sonunda Andre Gide, Spender, Koestler gibi yazarlarla Komünist aleyhtarları kafilesine katılmıştır.
    Faşizmi bizlere sergilemek için Sabahattin Bey'in cıvıl cıvıl gözleriyle, sekmez sezgisiyle seçtiği bu kitap, zaten mütegallibe sultası altında inleyen bir köylülüğün Faşizmden de nasibini alınca nasıl direnç bilincini devşirdiğini anlatır. Bu süreç, bizdeki köy romanlarından farklı olarak, adeta bir sinematografik bir hızla denkleştirmiştir, ama köylü davranışlarını saf dışı kılmadan, köylülüğün kendine özgü anlatım biçimlerini ve tepkilerini gelberi ederek. Bu başarı dilde yöresel ağza kaçmadan düz ağızla elde edilmiştir. Adeta bambaşka bir yaşam biçimi, Faşizmin dağdağası içine mancınıkla fırlatılmış gibidir. İlk şaşkınlıkların sonunda hayretten bilince ve güzelim bir gazeteye dönüşüşü onun için o kadar anlamlı gözükmektedir.
    Sabahattin Bey örnek bir çeviri çıkarmıştır ortaya. Beş on eskimiş sözcüğü saymazsak araya giren onca yıla karşın yepyeni bir dil vardır karşımızda. Her yapıtında olduğu gibi Fontamara'da da tam bir usta vardır önümüzde.
    Ey sevgili usta, toprağın memleket topraklarınca bol olsun ...
    Can Yücel


    ESERİN MÜELLİFİ HAKKINDA
    lgnazio Silone, bugünkü hür İtalyan edebiyatının en kuvvetli simalarından biridir. Millletinin mukadderatına
    karşı gösterdiği candan alaka yüzünden, İtalya'dan çıkmaya mecbur edilmiş, İsviçre'de yerleşmiştir. Gençliği Cenup İtalya'daki köylüler arasında geçmiş, kısır topraktan ekmeklerini tırnaklarıyla söküp alan bu insanların kahramanca mücadelesi onun kafasında silinmez izler bırakmıştır. İlk yazılarıyla birlikte yurdunun çalışan insanları için mücadeleye başlamış, fakat faşist rejimin takibatına uğramıştır.
    İsviçre' de, yurdundan uzakta olduğu halde, savaşmaktan vazgeçmemiş, yeni eserler vererek, İtalyan milletinin ıstıraplarını dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Eserleri Fransızca'ya, İngilizce'ye, daha birçok dillere hemen çevrilmiş ve muharririne, büyük bir şöhret temin etmiştir. İtalya'nın dışında ilk neşrettiği edebi eser, Türk okuyucularına
    sunduğumuz Fontamara romanıdır. 1933 senesinde İsviçre'de ve Almanca olarak neşredilen bu eser, Orta Apeninlerdeki Abruz dağları mıntıkasındaki fakir köylülerin, soyguncu memurlar ve halkçılığı hedef tutmayan bir rejimle mücadelesini, tüyleri ürperten bir realizmle tasvir etmektedir. Bundan sonra Ekmek ve Şarap, Kar Altındaki Tohum, adlı romanları çıkmış, fakat ne yazık ki bilhassa bu son romanıyla, muharrir daha ziyade mistik bir dünya görüşüne sapmaya başlamıştır.
    Muharririn başkaca, Paris'e Yolculuk diye bir hikaye kitabı, Faşizm adlı bir etüdü Diktatörler Mektebi adlı, yarı
    roman; yarı hiciv bir eseri vardır.
    Sabahattin Ali




    ÖNSÖZ
    Burada anlatmak istediğim şeyler, bir sene evvel, Fontamara'da geçmişti. Fontamara, Cenup İtalya'daki Marsika havalisinin en fakir, en geri köyüdür. Suyu boşaltılmış Fucino gölünün şimal tarafında, taşlı bir tepenin üzerinde, köhne bir kilisenin etrafında yüz kadar zavallı kulübe ... Hepsi birer katlı, hepsi biçimsiz, havanın tesiriyle kararmış, yağmur ve rüzgardan hırpalanmış, damları kiremit ve türlü türlü kırık dökük şeylerle
    üstünkörü örtülü. Bu evlerin çoğunda bir tek delik var: Hem pencere, hem baca işini gören kapı. İçeride doğru dürüst bir döşeme yok, duvarları ise rutubet içinde; burada insanlar oturur, uyur, yemek yerler; erkekler nesil üretir, kadınlar çocuk doğururlar; burada domuzlar, eşekler, keçiler ve tavuklar hep birlikte yaşarlar.
    Eğer bir takım acayip şeyler geçmeseydi, Fontamara hakkında, sahiden, söylenecek fazla bir söz yoktu. Ömrümün ilk yirmi senesini Fontamara'da geçirdim. Bunun hakkında da söylenecek fazla bir söz yok. Yirmi sene aynı gök, aynı toprak, aynı yağmur, aynı ,kar, aynı evler, aynı kilise, aynı bayramlar, aynı yemek, aynı sefalet... Atalardan
    dedelere, dedelerden babalara, babalardan çocuklara geçip gelen bir sefalet... Dünyanın ebedi dönüşü, zamanın yürüyüşü ve tabiatın değişimi içinde, insan, hayvan ve toprağın hayatı... Önce ekim gelir, sonra ayrık köklemek, sonra bağ budamak, sonra kükürt saçmak, sonra mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu, daha sonra? Yeni baştan: Ekim, ayrık, köklemek, bağ budamak, kükürt saçmak, mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu ...
    Hep aynı şey, aynı değişmesi imkansız şey, her zaman...
    Seneler geçer, seneler birbiri üstüne yığılır, gençler ihtiyar olur, ihtiyarlar ölür, ve insanlar eker, ayrık kökler, bağ budar, kükürt saçar, mahsul kaldırır ve bağ bozar. Peki sonra?
    Başka ne var?
    Yine aynı şey. Daha sonra? Daima aynı şey! Her sene bir evvelki gibi, her mevsim bir evvelki gibi, her nesil bir evvelki gibidir.
    Yağmur zamanlarında aile işlerine bakılır. Yani herkes birbiriyle uğraşır. Fontamara'da birbiriyle hısım olmayan iki
    aile yoktur. Zaten küçük yerlerde çok kere herkes birbiriyle hısımdır. Herkesin menfaati birbirine bağlıdır. Bunun için de herkes birbirine girer. Bunlar hep aynı nizalardır, nesilden nesile kalan, bitip tükenmez davalar, bitip tükenmez masraflarla, herhangi bir çitin kime ait olduğunu ortaya çıkarmağa çalışan bir tip tükenmez nizalar. Çit yanıp kül olur, ama kavganın ateşi sürer gider. Burada her şey zaruretlere bağlıdır. İnsan bir ayda 20
    soldi biriktirir, ertesi ay 30, yaz sonunda hatta 100 soldi biriktirebilir; bu da on iki ayda 30 liret kadar tutar. Fakat bu sırada bir hastalığı, yahut buna benzer başka bir felaket çıkagelir ve insan on senede biriktirdiğini harcayıverir. Haydi yeni baştan: Ayda 20 soldi, 30 soldi, 100 soldi. Bunun arkasından tekrar aynı şey. Ova yerlerde birçok şeyler değişir, Fontamara'da hiçbir şey değişmez. Toprak fakir, verimsiz ve taşlıdır. Bu birazcık arazi de parçalara bölünmüş, ipoteklere boğulmuştur. Hiçbir köylünün birkaç hektardan fazla tarlası yoktur.
    Fucino gölünün kurutulması son seksen senede öyle bir hararet yükselmesi doğurmuştur ki, bu yüzden etraftaki tepelerin bütün ziraati bozulmuş, zeytin ağaçları tamamen mahvolmuştur, üzümler hastalanmış, tam olgun hale gelmeleri pek seyrekleşmiştir. Bağları Aralık sonunda, ilk kardan evvel bozmak gerekmekte ve bu üzümlerden buruk, limon gibi ekşi bir şarap çıkmaktadır. Bu şarabı yapan fakir köylüler, eninde sonunda onu kendileri içmeye mecbur olurlar. Bugün İtalya'nın en mümbit mıntıkaları arasında sayılan Fucino gölünün kurutulmuş toprağı, bu kadar büyük bir fukaralığı gideremiyor, çünkü buradan çikan bitip tükenmez zenginlikler oldukları yerde kalmayıp şehre akıyor. Roma civarında ve Toscana'daki muazzam arazisi ile birlikte, Fucino gölünün 14.000 hektarı da, Prens Torlonia adında birinin malıdır. Bu adam, geçen asır başlarında bir Fransız alayı ile birlikte Roma'ya gelip yerleşen, Torlogne adında Aveniyalı birinin soyundandı. Bu adam Roma'da önce harp ve sulh, sonra tuz, sonra 1848 harb'ı sonra bunun peşinden gelen sulh, sonra 1859 harb'ı, sonra Bourbon'lar ve bunların yıkılışı üzerine işler çevirmişti. 1860'dan sonra, bir Napoli-Fransız-İspanyol şirketinin düşük hisse senetlerini ele geçirmeğe muvaffak olmuştu. Napoli kralının bu şirkete verdiği bir hakka göre, Torlonia, kurutulan topraklardan 90
    sene müddetle faydalanabilecekti. Fakat Piemonte sülalesine yaptığı siyasi hizmetlere karşılık, bu verimli topraklar kendisine ebedi mülk olarak bırakıldı; önce dük, sonra da prens rütbeleriyle taltif edildi.
    Bahsettiğimiz "Prens Torlonia"nın, emlakini muhafaza için hususi bir muhafız teşkilatı vardır. 60 kilometre uzunluğunda bir hendek, muazzam çiftliğinin etrafını çevrelemektedir. Buraya girmek için, geceleri yukarı çekilen, asma köprülerden geçmek lazımdır. Hiç kimsenin, bu geniş ovada kulübe yahut ev yapmağa hakkı yoktur.
    Burada 10.000 kadar "Cafone" çalışır. Bunlar köylünün en fakir kısmıdır.<*> "Prens Torlonia" dedikleri adam arazisirıi o civardaki avukatlara, doktorlara, noterlere, muallimlere ve zengin köylülere kiralamıştır. Bunlar da toprakları ya ortakçıya verirler, yahut da daha fakir köylüleri gündelikçi olarak tutup kendileri işletirler. Bunun için ovanın kenarlarındaki büyücek kasabalarda her sabah bir ırgat pazarı kurulur, Torlonia'nın ortakçıları burada her gün yeni işçiler tutarlar. Irgatlar, iş yerlerine gitmek için 5 kilometreden 12 kilometreye kadar yol yürümeye mecbur olurlar.

    Torlonia'nın her sene Fucino'dan elde ettiği muazzam servet, köylülerin sefaleti ile apaçık bir tezat halindedir:
    15.000 ton şeker pancarı, 15.000 ton hububat, her çeşitten 500 ton sebze... Fucino'nun pancarları Avrupa'nın en mühim şeker fabrikalarından biri tarafından işlenir. Fakat şeker, onu yetiştiren köylüler için, ancak paskalya çöreğinde tadılan nadir bir nimet olmakta devam eder: Fucino'nun hemen bütün ekini şehre gider, orada bundan francala, çörek ve küçük pastalar yapılır, ve şehirlilerin köpekleri ile kedileri bile bunlardan yer. Fakat bunu yetiştiren köylüler, senenin büyük bir kısmında mısırla yaşarlar. Çünkü aldıkları, ancak açlıktan ölmeyecek
    kadar bir paradır. Öyle bir para ki, onları yaşatmaz, süründürür. Evvelce birçokları Amerika'ya hicret ederlerdi. Harpten evvel Fontamaralılar Arjantin'e, Brezilya'ya bile gidip bahtlarını deniyorlardı. Muvaffak olanlar dönerler, fakat artık Fontamara'da değil, biriktirdikleri paralarla daha fazla kazanmak ihtimali olan, o civardaki köylerden birinde yerleşirlerdi. Muvaffak olamayanlar ise köylerine dönüp tekrar eski, hayvanlar gibi vurdumduymaz hayatlarına başlarlardı. Fakat, denizlerin ötesinde bıraktıkları hayat, kaybolmuş bir cennetin rüyası gibi, içlerinde yerleşir kalırdı. Geçen senenin birkaç haftası içinde Fontamara'da olup biten şeyler, birçok senelerden beri donup kalmış olan hayatı tekrar harekete getirdi.
    Gazeteler önce bundan hiç bahsetmediler. Ta birçok aylar geçtikten sonra İtalya'da ve İtalya'nın dışında rivayetler dolaşmağa başladı. Fontamara, hiçbir coğrafya haritasında bulunmayan bir köy, birdenbire birçok münakaşaların mevzuu, İtalya'nın büyük bir kısmının, bilhassa Cenup İtalya'nın bir sembolü oluverdi.
    Burası hakkındaki rivayetler başlangıçta bana hayal mahsulü, imkansız, uydurulmuş, ve bilinmez sebeplerle bu ücra, gözden ırak köye yakıştırılmış şeyler gibi geldi. Doğrudan doğruya bir haber almak için yaptığım bütün teşebbüsler neticesiz kaldı. Fakat günün birinde, gece geç vakit evime dönerken, kapının önünde üç uyku sersemi köylünün uzanıp yattığını gördüm. İkisi erkek, biri kadındı. Paltolarından ve keten heybelerinden, bunların Fontamaralı olduklarını derhal fark ettim. Ben geldiğim zaman doğruldular ve havagazı lambasının ışığı altında yüzlerini de seçtim. Hakikaten Fontamaralı idiler. Uzun boylu, zayıf, iri bir ihtiyar ... Hareketleri ağır ve
    geniş... Kırışık içindeki yüzü yer yer sakallı... Arkasında, gölgede, karısı ile oğlu... İçeri girdiler, oturdular, anlatmağa başladılar. Önce ihtiyar konuştu. Sonra karısı; sonra yine ihtiyar, sonra yeni baştan karısı, sonra ihtiyar, sonra oğlu; en son yine ihtiyar konuştu. İhtiyarın sözleri bittiği zaman sabah olmağa başlamıştı.
    Onların söyledikleri bu kitapta yazılıdır. Burada iki noktayı aydınlatmak lazım. Birincisi: Anlattıklarım,
    okuyucunun Cenup İtalya hakkında şimdiye kadar hayalinde yaşattığı hoş manzaralı levha ile apaçık bir tezat teşkil edecektir. Kitaplarda burası mes'ut, bahtiyar bir ülke olarak gösterilir: Köylü neşeli şarkılar mırıldanarak işine gider, genç kızlar güzel elbiselerini giyip koro halinde türküler söylerler, yakındaki ormanda da bülbüller şakır. Ama Fontamara'da hayat hiç de böyle değildir. Bu hikayede halk bilgisi arayanlar, boşuna ararlar. Fontamaralıların giyinişinden bir kelimeyle bile bahsedilmez. İçinde halk tabiri olarak bir tek kelime bile yoktur.
    Fontamara'da orman yoktur: Dağlar, Apeninlerin büyük bir kısmı gibi, çirkin ve keldir. Pek az kuş bulunur. Bülbül
    olmadığı gibi, halk dilinde bu kuş için bir ad da mevcut değildir. Köylüler şarkı söylemezler ne koro ile, ne yalnız,
    hatta ne de sarhoş oldukları zaman; hele işe giderken şarkı söylemek akıllarına bile gelmez. O zaman sadece söverler; onları, sevinç veya kızgınlık gibi büyük bir duygu sardı mı, hemen sövmeye başlarlar. Ama bunu yaparken bile muhayyileleri pek işlemez. Bildikleri evliyalardan bir ikisini ele alıp, hep aynı kelimelerle onlara lanetler savururlar. Benim çocukluğumda Fontamara'da şarkı söyleyen bir tek kişi vardı, o da bir ayakkabıcı idi. Bir tek şarkı söylerdi, ilk Habeş harbinin başlangıcına dair şöyle başlayan bir şarkı:
    "Ey Baldissera, sakın
    Kara derililere güvenme!"

    Her Allahın günü, sabah akşam, yıldan yıla garipleşen ve incelen bir sesten bu şarkıyı dinleye dinleye, Fontamara çocukları, bu "Generale Baldissera"nın, kabadayılığı, dalgınlığı ve havailiği yüzünden, kara derililerle başına bir iş açmasından sahiden korkar olmuşlardı. Bu kara derili tehlikesinin çoktan geçmiş olduğunu pek geç öğrendik.
    İkinci nokta da dile ait: Kimse Fontamaralıların İtalyanca konuştuğunu sanmamalı. İtalyanca bizim için mekteplerde öğrenilen Latince, Fransızca, yahut Esperanto gibi bir şeydir. Bu dil bizim için yabancı, ölü bir dildir; kelimeleri ve bünyesi, 'bizimle, bizim hayatımız, hareketlerimiz, düşüncelerimiz ve varlığımızla hiçbir münasebeti olmadan teşekkül etmiştir. Pek tabii olarak, benden evvel başka Cenuplu köylüler de İtalyanca konuşup yazmışlardır. Tıpkı bazılarının şehire inerken boyalı çizme giyip, yakalık, boyunbağı takmaları gibi. Fakat, bizim, köylü hödükler olduğumuzu anlamak için şöyle bir dikkatli bakmak yeter. İtalyanca bizim düşüncelerimizi daraltmaktan, bozmaktan, onlara çarpık ve kaba bir ifade vermekten başka bir şey yapmaz. İnsanın bir dilde iyice meramını anlatabilmesi için o dilde düşünmeyi öğrenmesi gerektiği doğru ise, Fontamaralıların İtalyanca konuşmakta çektikleri güçlük, onların bir türlü bu dilde düşünemediklerini ispat eder. (Bunun için de, bugünkü İtalyan kültürü bizim için yabancı bir kültürdür.) Biz bu dili iğreti olarak almış olsak bile, anlatma sanatı bizim kendi malımızdır. Bunu daha çocukluğumuzda öğrendik. Bunu dokuma tezgahının yanında, tezgahın tıkırtıları
    arasında öğrendik. Hikaye anlatmakla, bizim eski sanatımız olan dokumacılık arasında fark yoktur. Bunlardan birincisi, kelimeleri, cümleleri, satırları, çehreleri birbirine bağlamak sanatı ise, öteki de iplikleri ve renkleri, temiz, tertipli, devamlı ve manalı şekilde yan yana getirmek sanatıdır. Önce gülleri yalnız sapı belli olur; sonra yaprakları, sonra çanağı, sonra da tacı meydana çıkar. Bunun için şehirliler bizim işlerimizi ustalıklı ve bir başka türlü bulurlar. Biz bunları hiçbir zaman şehirde satmaya kalkışmadık. Kimselere göstermedik bile ... Hiçbir şehirliden, kendi işlerini bizim yolumuzda anlatmasını diledik mi? Onlardan hiçbir zaman böyle bir şey dilemedik.
    Bunun için, herkesin kendi işini kendi yolunda anlatması doğru olur.
    Zürih, 1930 yazı
    lgnazio Silone



    IŞIK
    İhtiyar, "1929 yılının 1 Haziranı'nda," diye anlatmağa başladı: "Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziran' da, 3 Haziran'da, 4 Haziran'da, Fontamara hep ışıksız kaldı. Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köye şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Biz Cenuplu köylülerin, son yetmiş sene içinde, Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: Elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz. Elektriği geri aldılar. Cigaralan da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter. Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık... Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri "ödenmemiştir" diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren maliye tahsildarı nihayet görünmez
    oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlar gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: "Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!" Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda kaza merkezinde anlatmış ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo La Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rast gelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti...
    Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamaralıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: "Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir." Işık, 1 Kasım'da kesilecekti; sonra 1 Mart'a, sonra 1 Mayıs'a kaldı, nihayet 1 Haziran'da kesildi. Evlerdeki kadınlarla çocuklar bunu en sonra fark ettiler. Fakat işten dönen bizler, değirmene gidip şose yolundan geri gelen, mezarlığa gidip bayır aşağı _inen, kum çukurlarında çalışıp dere boyundan köye dönen, ırgatlık edip, yavaşça
    çöken akşamla birlikte dört yandan evin yolunu tutan bizler,
    komşu köylerdeki ışıkların yandığını, fakat Fontamara'nın
    karanlıkta kalıp gözden kaybolduğunu, örtünüp sislere gömüldüğünü,
    ağaçlara, çitlere gübre yığınlarına karışıp bir
    bütün olduğunu gördük. Bunun ne demek olduğunu da
    hemen anladık. (Bu bizi hem şaşırttı, hem de şaşırtmadı.)
    Bu iş çocuklar için bir eğlence oldu. Bizim köyde gülecek
    şey o kadar az ki ... Bunun için fırsat düştü mü, adamakıllı
    tadı çıkarılır. Ama ne olursa olsun ... İster bir motosiklet
    geçsin, ister iki eşek çiftleşsin, ister bir baca tutuşsun ...
    Köye varır varmaz, karşımıza Generale Baldissera çıktı.
    Yazın evinin önüne oturup sokak lambasının ışığı altında
    gece yarılarına kadar pabuç tamir ederdi. Çocuklar, tezgahının
    etrafında toplanmışlar, törpülerini, iğnelerini, bıçaklarını,
    mumlarını, iplerini ve köselelerini birbirine karıştırınışlar, içi
    pis bir su ile dolu olan çanağı ayaklarının dibine devirmişlerdi.
    Bangır bangır bağırıyor, o civarın bütün evliyalarına
    küfür ediyordu. Bizi görür görmez, bu yaşta bu zayıf gözlerle
    kendisini elektrik ışığından mahrum ettirecek ne kusur işlediğini,
    böyle bir alçaklığa Kral Umberto'nun ne diyeceğini
    sordu.
    Kral Umberto'nun ne diyeceğini kestirmek pek o kadar
    kolay değildi. Tabii, ağlayıp sızlayan kadınlar da vardı. Bunların adlarını
    saymağa lüzum yok ... Kapılarının eşiğinde oturan, çocuklarına
    meme veren, bu sırada boyuna yanıp yakılan kadınlar.
    Sanki karanlıkta sefaletleri daha kara bir hal alıyormuş gibi,
    ışığın kesilmesihden şikayet ediyorlardı. Biz, Michele Zompa
    ile ben, Marietta Sorcahera'nın meyhanesinin önündeki
    masanın başında durduk. Biraz sonra, gebe eşeği ile Jacobo
    Losurdo, onun arkasından, sırtında kükürt sandığı ile Pontius
    Pilatus geldi. Daha şonra Antonio Ranocchia ile Boldovino
    Sciarappa bağ budamaktan ve Giacinto Barletta, Yenerdi
    Santo, Ciro Zironda, Papasisto ile daha başka birçokları kum
    çukurundan geldiler. Herkes elektrik meselesinden ve vergilerden
    bahsediyordu. Yeni vergilerden, eski vergilerden, belediye
    resimlerinden, devlet vergilerinden bahsediyorlar, hep
    aynı şeyi tekrarlıyorlardı çünkü her şey aynen eskisi gibi idi.

    Fakat bu sırada, kimsenin gözüne çarpmadan, aramıza bir
    yabancı karışmıştı.
    Bisikletli bir yabancı. Bu saatte kim olabilirdi? Keşfetmesi
    güç ...
    Elektrikçilerden değildi. Belediyecilerden de değildi.
    Hele mahkemeden hiç değildi... Şık, traşlı yüzlü, akide şekeri
    gibi küçük ağızlı bir delikanlı. Bir eliyle bisikletini tutuyordu,
    bu el, bir kertenkelenin kamı gibi küçük ve düzgündü.
    Kunduralarının üzerine beyaz tozluklar giymişti.
    Hepimiz hemen sustuk. Bu delikanlının yeni bir vergi getirdiğini
    hemen anlamıştık. Hiç şüpheye mahal yoktu. Fakat
    onun bu yolculuğu boşuna yaptığına, getirdiği kağıtların, İnnocenzo
    la Legge'nin getirdiği kağıtlarla aynı akibete uğrayacağına
    da şüphe yoktu. Biz yalnız bir noktayı merak ediyorduk:
    Acaba bu yeni vergi neyin nesiydi? Herkes kendi
    kendine bunu düşünüyordu. Ama faydasız ...
    Bu sırada yabancı gevrek bir sesle iki yahut üç defa, kahraman
    Sorcanera'nın dul karısının evini sordu.
    Marietta Sorcanera'nın kendisi de oradaydı. Koskocaman
    gebe karnı ile meyhanenin kapısını kapatıyordu. Kocası
    harpte öleli beri bu üçüncü yahut dördüncü gebeliği idi.
    Adam karısına bir gümüş madalya ile bir maaş bırakmış,
    fakat herhalde bu üç veya dört gebeliği bırakmamıştı. Bununla
    beraber Sorcanera'nın harpten sonra, merhum kocasının
    şanına dayanarak, mevki sahibi adamlarla bir hayli
    düşüp kalktığı söyleniyordu. Hatta bir kere, bir milli bayramda,
    kaza merkezinde, piskoposun yanında yer aldı. O sırada
    ikincisini doğurmak üzereydi. Bu vaziyette pek münasebetsiz
    ve göze batar bir hal alıyordu. Gözleri keskin olan piskopos
    sordu: "Herhalde tekrar evlendiniz, iki gözüm!" Kadın
    hayır deyince piskopos onun karnına hayretle bir göz attı ve
    bunu beklemeyen Marietta ancak şu cevabı bulabildi:
    "Kahraman kocamın bir yadigarı!"
    Hülasa, meyhaneci kadın mevki sahibi kimselere muamele
    etmesini bilirdi. Bunun için yabancıyı hemen masaya oturmaya
    davet etti. Öteki, cebinden kocaman kağıtlar çıkarıp
    önüne serdi.
    Kağıtları görür görmez, son şüphemiz de ortadan kalktı.
    İşte kağıtlar meydanda idi, yeni vergi kağıtları. Artık bir
    mesele kalıyordu: Hangi vergi?
    Bu sırada yabancı da konuşmağa başladı. Şehirli olduğunu
    hemen fark ettik. Söylediği bir sürü lafın pek azını anlıyorduk.
    Hangi vergiden bahsettiğini bir türlü bulup çıkaramadık.
    Elimizde kazma, yaba, kürek, kükürt fışkırtmacı gibi aletler,
    yanımızda Jakobo Losurdo'nun eşeği ile orada dikilip
    duruyorduk. Vakit epey geç olmuştu. Birkaç kişi çekilip
    gitti. Venerdi Santo, Giacindo, Papasisto, gittiler. Baldovino
    Sciarappa ile Antonio Ranocchia şehirlinin lakırdılarinı biraz
    daha dinlediler, sonra onlar da gittiler. Jakobo Losurdo daha
    kalmak istiyordu, fakat eşeği onu da kalkıp yollanmağa zorladı.
    Böylece şehirlinin yanında yalnız dört kişi kaldık.
    O konuşuyor, fakat kimse bir şey anlamıyordu. Yeni verginin
    ne-üzerine konduğuna, daha doğrusu artık neyin üzerine
    yeni vergi konabileceğine hiç kimsenin aklı ermiyordu.
    Nihayet şehirli sözünü bitirdi. Yanında durduğum için
    bana döndü, önüme beyaz bir kağıt uzattı, elime bir kurşun
    kalem verdi:
    "İmzala!" dedi.
    Neden imzalayayım? Ne diye imzalayayım? Bütün o lakırdı
    kalabalığından on kelime bile anlamamıştım. Ama hepsini
    anlamış olsam bile, ne diye imzalayacaktım?
    Şehirli benim yanımdaki köylüye döndü, kağıdı önüne
    sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!" dedi.
    O da yerinden kımıldamadı. Şehirli üçüncü bir köylüye
    döndü, kağıdı önüne sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!.. Sen başla ... Senden sonra ötekiler de imzalarlar!"
    dedi. Sanki bu lafları bir duvara söylemişti. Hiç kimse
    kımıldamıyordu. İşin ne olduğunu bilmedikten sonra, ne
    diye imzalayalım?
    Şehirli, adamakıllı içerledi. Sesinde, bize hakaret eden bir
    hal var gibiydi. Ama vergilerden hiç bahsetmedi. Heyecanla
    beklediğimiz halde, hep başka şeylerden konuştu. Birdenbire,
    bisikletinde el demirinde asılı duran kamçısını yakaladı,
    etrafına bir savurdu. Az daha yüzüme çarpacaktı.
    "Konuş, konuş!" diye bağırıyordu. "Köpekoğlu köpek!
    Ne diye konuşmuyorsun? .. Ne diye imzalamak istemiyorsun?"
    Bizim de enayi olmadığımızı kendisine anlattım. Bütün
    gevezeliklerinin, bu işin yeni bir vergi işi olmadığını bize
    yutturarnayacağını kendisine anlattım.
    "Biz anladık!" dedim. "Hem de pek güzel anladık. Ama
    para vermeğe gelince, para vermeyeceğiz! Zaten ev için bir
    vergi;· bağ için bir vergi, eşek için bir vergi, köpek için bir
    vergi, çayır için bir vergi, domuz için bir vergi, araba için
    bir vergi, şarap için bir vergi veriyoruz. Bu kadarı yeter.
    Daha başka neye vergi koyacaksınız ki? .. "
    Sanki Çince söylemişim gibi yüzüme bir baktı, cesareti
    kırılmış bir halde:
    "Biz konuşuyoruz ama, birbirimizi anlamıyoruz!" dedi,
    "aynı dili konuşuyoruz, ama gene de dilimiz aynı" Dediği
    doğruydu. Bir şehirli ile bir köylü birbirini anlayamazlar. O
    da, konuştuğu zaman bir şehirli gibi konuşuyor, şehirli olmaktan
    kurtulamıyor, yalnız efendi gibi konuşmasını biliyordu.
    Ama biz köylü idik. Her şeyi köylüler gibi, yani kendimize göre anlıyorduk. Ömrümde belki bin defa görüp anladım
    ki, şehirli ile köylü büsbütün ayrı iki şeydir. Gençliğimde Aıjantin'de, Pampalarda bulundum. Orada, İspanyol'undan kırmızı derilisine kadar her milletten köylüyle konuştum;
    birbirimizi, sanki Fontamaralıymışız gibi, anlardık.
    Ama her pazar İtalyan konsolosluğundan gelen bir şehirli ile konuşurdum, birbirimizin sözlerinden hiçbir şey anlamazdık
    ... Hatta çok kere tam tersini anlardık. Bunun için, şehirli yeniden söze başlayıp, vergi lafını ağzına
    bile almadığını, vergilerle bir alakası bulunmadığını, Fontamara'ya başka bir iş için geldiğini, hele ortada para verilecek bir şey olmadığını söyleyince hiç şaşırmadım. Bu sırada vakit epeyce geçip ortalık adamakıllı karardığı
    için, bir kibrit yaktı. Sonra önündeki kağıtları hepimize birer birer gösterdi. Sahiden bunlar bembeyazdı. Vergi kağıdı değillerdi. Yalnız üst başta bir şeyler yazıyordu. Şehirli şimdi iki kibrit birden yaktı ve orada ne yazdığım bize gösterdi, "İmza sahipleri, yukarıda ne yazıldığını öğrendikten sonra, serbest olarak ve büyük bir şevk ile Milis yüzbaşısı Cavaliere Pelino'nun kağıdını imzalamışlardır." Bize dediğine göre, Cavaliere Pelino kendisi imiş.
    İmzalanan kağıtlar hükümete gönderilecekmiş! Bu kağıtları amirinden almış. Başka arkadaşları da aynı
    kağıtları öteki köylere götürmüşler. Bunun için bu iş sadece Fontamara'nın lehine veya aleyhine bir şey olmayıp, bütün köylere aitmiş. Bunun, hükümete verilecek bir mazbata meselesi olduğunu söylüyordu. Bir mazbatada da birçok imzalar bulunması lazımmış. Mazbatanın kendisi ortada yoktu. Cavaliere Pelino onun neye ait olduğunu bilmiyordu. Sahiden bilmediğine dair bize namusu üzerine yemin etti. Mazbatayı amirleri yazmışlar. Onun vazifesi sadece imza toplamakmış; köylülerin vazifesi de: İmzalamak!
    İzah eder gibi bir tavırla:
    "Anladınız mı?" dedi, "köylünün hiçe sayıldığı, adam yerine konmadığı devirler geçti! Şimdi bizim başımızda bulunanlar köylüye karşı büyük bir hürmet besliyor ve onun ne dediğini duymak istiyorlar!" "Bunun için imzalayın] Fikrinizi sormak için ayağınıza kadar memur göndermekle devletin size verdiği şerefe layık
    olduğunuzu gösterin!" Biz hala daha içkili idik. Fakat o sırada yanımıza yaklaşıp son izahları dinleyen Generale Baldissera, bütün pabuççular gibi, birdenbire lafa karıştı: "Efendi bu işin parayla bir ilişiği olmadığına söz verirse,
    ilk imzayı ben atarım!'; İlk imzayı da attı. Soiıra ben imzaladım. Sonra yanımda duran Pontius Pilatus, sonra Michele Zompa, sonra Marietta imzaladılar.
    Peki ama, ötekiler? Onlara nasıl sormalıydı? Bu saatte evden eve dolaşmak imkansızdı. Çareyi Cavaliere Pelino buldu. Biz ona Fontamara'daki bütün köylülerin adını söyleyecektik, o da yazacaktı. Dediği gibi yaptık. Yalnız bir kere bir' münakaşa oldu, o da Berardo Viola'nın ismi geçtiği zaman. Berardo kendisi burada olsaydı
    bu kağıdı asla imzalamazdı diye Cavaliere Pelino 'ya anlatmağa uğraştık ama, onun ismi de kağıda yazıldı.
    İkinci kağıt da isimlerle dolmuş, ve şehirli otuz, kırk kadar kibrit yakmıştı ki, gözüne bir şey çarptı. Masanın üstündeki bir şey onu sinirlendirmiş, tiksindirmişti. Halbuki masanın üzerinde bir şey yoktu. Yeniden bir kibrit çaktı ve dikkatle araştırdı. Başını o kadar eğiyordu ki, nerdeyse burnu dokunacaktı. Nihayet parmağıyla bir noktayı göstererek, keçi gibi sesiyle: "Bu da ne?" dedi, "bu pislik kimden geldi? Kim getirdi onu?" Kavga çıkarmak mı istiyordu ne? Hiç kimse cevap vermedi. Generale Baldissera, ihtiyata riayet olsun diye uzaklaştı. Yabancı, sualini dört beş defa tekrarladı. Masanın üstünü iyice aydınlatmak için, üç kibriti birden yaktı. O zaman
    bir şeyin kımıldadığını gördük. Öyle korkulacak bir şey değildi ama, orada kımıldayıp duruyordu. Önce Pontius Pilatus kalktı, masanın üzerine eğildi, dikkatle baktı, sonra:
    "Benden değil!" dedi.
    Ben de aynı şeyi yaptım. Böceği gözden geçirdim, elledim,
    çevirdim, çubuğumun sapıyla bir daha çevirdim:
    İnan olsun ki benden de değil!" dedim.
    Michele Zompa hiçbir şey duymamış gibi yapıyor, tütün
    içip havaya bakıyordu. Marietta da masaya eğildi, şimdi
    isimlerin yazılı olduğu kağıdın ortasına kadar geliniş olan
    böceğe uzun uzun baktı, sonra eline alıp sokağın ortasına
    atarak:
    "Acayip ... Pek acayip!" dedi, "yepyeni bir cins ... Esmer, uzun, sırtında da bir istavroz var!"
    Michele Zompa bağırarak yerinden fırladı: "Nasıl? Nasıl? .. Sahiden sırtında bir istavroz mu vardı?
    Sen de onu kaldırıp attın ha? .. Papanın bitini kaldırıp attın
    ha? .. Anlaşma bitini kaldırıp attın ha? .. Mel'un, cehennemlik,
    imansız!" Hiç kimse bir şey anlamamıştı. O zaman Michele anlatmağa
    başladı:
    "Geçen kış gördüğüm bir rüya meselesi bu!.. Rüyamı baş
    papaz Don Abbacclıio 'ya anlatmıştım. O da bana kimseye
    bir şey söylemememi tavsiye etmişti. Ama şimdi ... Eğer Marietta
    yalan söylemiyorsa .. . O göründü ... O göründü, ben de
    konuşabilirim."

    Kilise İle devlet arasında anlaşma yapıldıktan sonra, herhalde hatırlarsınız, Don Abbacchio bize demişti ki: Artık köylüler için bir saadet devri başlıyor, çünkü Papa İsa'dan sizin için birçok kolaylıklar elde etti ... işte o zamanlar ben rüyamda Papa ile çarmıhtaki İsa'yı konuşurlarken gördüm.
    Çarmıhtaki dedi ki: "Bu anlaşmayı kutlamak için, Fucino gölünden kazanılan toprağı, onu işleyen köylülere vermek iyi olur!" Papa cevap verdi: "Ya Rab! Prens Torlonia buna razı olmayacaktır! Prens Torlonia'mn papalık kasasına bir hayli yardımda bulunduğunu unutma!" "Bu anlaşmayı kutlamak için, köylüleri vergilerden kurtarmak iyi olurdu!" Papa cevap verdi:
    "Ya Rab! Hükumet buna razı olmayacaktır! Hükumetin köylülerden aldığı vergilerden iki milyon lirtti papalık kasasına verdiğini unutma!"
    Çarmıhtaki dedi ki:
    "Bu anlaşmayı kutlamak için, her şeyden evvel, fakir köylülerle ırgatlara iyi bir mahsul hazırlayacağım!"
    Papa cevap verdi:
    "Yarab, fakir köyülerle ırgatların mahsulü iyi olursa ekin
    fiyatları düşecektir. Bizim bütün piskoposlarımızla kardinallarımızın büyük arazi sahibi olduklarını unutma!"
    O zaman çarmıhtaki; başkalarına zarar vermeden köylüler için bir şey yapamayacağına pek üzüldü.
    Bunun üzerine, köylüleri çok seven Papa dedi ki: "Yarab, aldırma! Belki de, Prens Torlonia'nın hükumetinin ve piskoposlarla kardinalların canını sıkmadan köylülere bir iyilik etmek mümkündür!"



    Sonra bu büyük barış gecesinde Mesih ile Papa Fucino gölünün etrafında, bütün Marsika köylerinin üzerinde uçmağa başladılar. İsa önde uçuyordu. Sırtında büyük bir çuval vardı. Arkasından para uçuyordu. Köylülerin işine yarayacak şeyleri bu çuvaldan almasına müsaade edilmişti. Bu gökyüzü yolcuları bütün köylerde aynı manzarayı
    gördüler: Ağlayıp sızlaya, küfür eden, kavga eden, birbirini korkutan, ne yiyip ne giyeceğini bilmeyen köylüler ... O zaman Papanın ta ruhunun içi üzüldü. Çuvaldan bir yığın bit alarak Marsika havalisine saçtı, sonra şöyle dedi:
    "Alın, sevgili evlatlarım alın da kaşının ki, boş saatlerinizde günahtan uzak kalasınız!" Michele Zompa'nın rüyası buydu. Öyle bir rüya ki, herkes kendine göre yorabilir. Rüyaları alaya alanlar çoktur. Birçokları da bunlarda istikbali görürler. Bence rüyalar uyumak içindir. Fakat Marietta Sorcanera, bu çok alçakgönüllü kadın, bu rüyayı başka manaya aldı, birdenbire boşandı, şiddetli hıçkırıklar arasında kesik kesik: "Demek böyleydi... Demek böyleydi... dedi, "Papa bizim için dua etmese bizi günaha girmekten kim korurdu?
    Bizi cehennemden kim kurtarırdı?" Fakat Cavaliere Pelino bunu başka türlü anladı; o keçi sesiyle:
    "Benimle alay ediyorsunuz ha?" dedi ve kamçısını Michele Zompa ile meyhaneci kadına doğru savurdu, "Benimle
    alay ediyorsunuz ... Hem benimle, hem de hükumetle alay ediyorsunuz ... Kiliseyle ve devletle alay ediyorsunuz!"
    Aynı sesle, aynı tavırla birçok şeyler daha haykırdı, ama, kimse bir şey anlamadı. "Hükumet size gösterecek ... Sizi cezalandıracak!" diyordu, "Hükumet sizin hakkınızdan gelecek!"
    Biz içimizden: "Konuş bakalım, konuş, sonunda nasıl olsa susacaksın!"
    diyorduk "Herhalde susacaksın!" Fakat o konuşuyor, konuşuyor, bir türlü bitiremiyordu.
    Michele'ye: "Bilmiyor musun be?" diyordu, "Eğer seni ihbar edersem en aşağı on sene hapis cezası yersin! Senden çok daha az haince, çok daha masum şeyler söyleyenlerin on sene kürek cezası
    yediklerini bilmiyor musun? Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz
    yahu? Son senelerde neler olup bittiğini biliyor
    musunuz, yoksa bilmiyor musunuz? Bugün hükumeti kim
    idare ediyor biliyor musunuz? Bugün kimin başta olduğunu
    biliyor musunuz?"
    Zompa onu yatıştırmak için, pek sabırlı bir halle cevap
    verdi:
    "Ah, şehirlerde çok şeyler olup bitiyor. Şehirlerde her Allahın
    günü bir şeyler oluyor. Her gün hiç olmazsa bir gazete
    çıkıyor, hiç olmazsa bir havadis veriyor. Senenin sonunda ne
    kadar eder? Binlerce ... Düşünün bir kere ... Bir köylü ... Garip
    bir köylü bunları nasıl bilsin? İmkanı yok! Ama işler başka,
    emirleri veren başka ... İşler her gün değişiyor, emirleri veren
    hep aynı kalıyor. Hukumet hep aynı kalıyor. Bazan ismini
    değiştiriyor ama, yine de aynı kalıyor."
    "Peki, insanların mertebeleri ne oluyor?" dedi. Galiba
    kendisi de mertebeli biriydi. Ama biz bunun ne demek olduğunu
    bilmiyorduk. Şehirli birkaç kere başka kelimelerle anlatmağa
    çalıştı. Nihayet Michele kendisine cevap verdi:
    "Mertebesi herkesten büyük, ahiretin sahibi Allah 'tır.
    Sonra, dünyanın sahibi Prens Torlonfa gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızları gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızlarının köpekleri gelir.
  • 264 syf.
    Varoluşçuluk Jean Paul Sarte’nin (1905-1980) vasıtasıyla öğrendiğim ve bakış açıma büyük bir zenginlik katan değerli bir felsefedir. Bulantı’da varoluşçuluğun temellerini atmaktadır.
    Satre, bu kitabı bize bir günlük tutmuş gibi anlatmaktadır. Az önce ismini aktardığım Roquentin’in [ben de bilmiyorum Fransızca bu ismin nasıl okunduğunu:)] dünyaya duyduğu tiksintiyi anlatmaktadır. Varoluşçu felsefeden anladığım, var olmanın izahını yapma çabasıdır. Kitabın bu kadar çok hoşuma gitmesinin sebebi de tam burasıdır. Bir irade ile var olan insan, bu iradesini bir şey üzerine kullanmıyorsa neden vardır? Çünkü hem kendi varoluşu, hem de iradesinin varoluşu bir sebep gerektirmektedir.
    Satre (yanılıyorsam düzeltin lütfen) dini olmayan bir adamdır. Yani bir yaratıcı varlığına inanmamaktadır. Oysa birçok yerde ziyadesiyle hissettim ki; o da varlığı için gerçek bir sebep aramaktadır. Sebep bulamayınca da dünyadan tiksinmektedir. Haklıdır da. Çünkü bir yaratıcı yoksa bu, rastlantısal var oluş insanı boşluğa ve karanlığa sürüklemektedir (en azından beni).
    Varoluşu anlamlandırmaya çalıştığınızı düşünün. Ve etrafınıza bakın. Yalnız olduğunuzu, aslında tüm insanların yalnız olduğunu düşünün. Bu, sizde bir rahatsızlık oluşturacaktır. Zira kitabın birçok yerinde benim de midem bulanmadı değil. İzninizle şimdi kendi bakış açıma dönmek istiyorum. Satre beni affetsin. Çünkü eğer yaşasaydı bu yorumumdan sonra bu kitabı yazdığı için pişman olacaktı.:)
    Varoluşçuluktan benim anladığım iki önemli başlık var. Birincisi az önce de bahsettiğim varoluşu anlamlandırma çabası ve ikincisi ise insanın var olduğu yere ve zamana göre şekilleneceğidir. Satre, bu kitapta yalnızlığa vurgu yapmıştır sık sık. Bence de haklıdır. Evet, insan yalnızdır. Bin kişinin arasında bile olsa yalnız ölür. Sizi en iyi anlayan insanın yanında bile zaman zaman yalnızlık hissedersiniz. Bunların hepsi doğrudur. Fakat eğer bir Müslümansanız size Allah yeter! O, sizi her zaman anlar ve her zaman sizinledir. Yaşamın gayesi de o zaman tamamlanmış olur. Bakınız ehli Müslim insanlara. Bir huşu içindedirler. Mutludurlar. Sıkıntı ve dert çekerken bile ümitsiz ya da sahipsiz değildirler. Çünkü onlara Allah yeter!
    Şimdi birçoğunuzun aklına etrafta tanıdığınız, Müslüman olan veya olduğunu iddia eden ama mutsuz, ama sıkıntılı, ama açgözlü insanlar gelecektir. Unutulmamalıdır ki insanların yaptığı hatalar İslam’a dâhil değildir. Zira insan denen canlı yaratılış itibariyle en güzel şeyleri bile mahvetme kapasitesine sahiptir. Bu, o şeyin eksik ya da kusurlu olduğu anlamına gelmez. Ayrıca Allah nicelik peşinde midir? Yani çok Müslüman mı olmalıdır, yoksa az da olsa gerçekten iyi Müslümanlar mı olmalıdır? Bence ikincisi. Çünkü biz insanlar bile kalitenin, kalabalıktan önemli olduğunu düşünürüz öyle değil mi? Gerçek bir dost yüzlerce arkadaş gibi görünen ama ne olduğu belirsiz insandan daha iyi değil midir(?)!
    İnsan bulunduğu ortamda şekillenir. Çok doğru. Kömür ocağında çalışanın yüzünün kararması nasıl muhtemelse, bankada çalışanın zamanla faizi öylesi büyük bir günah olmasına rağmen normal bir şey kabul etmeye başlayacağı gibi. Ya da daha net bir örnek vereyim. Hem de kendimden ödün vereyim. Epey açık vereceğim ama anlaşılmam için bu gerekiyorsa yapacak bir şey yok. Annemin anlattığına göre ben, annemin yanına bile şortla çıkmazmışım. Çok utangaçmışım. –Ki, bu dönemler çok da küçük değildim. Buradaki kırılma şudur. 15 yaşından itibaren Bodrum (Muğla) dolaylarında barlarda ve diskolarda çalışmaya başlamıştım (1996). Annem anlatıyor; ‘Bir gittin oraya, geri geldin; utanan sıkılan oğlum gitmiş, yabancı biri gelmiş. Şimdi evde şortla dolaştığına şükrediyoruz (şorttan kastı boxer).’ Yıllar içinde çok daha beter hale gelmişim. Onun söylediğini göre.
    Annem haklı. Artık çok da umurumda değildi sıkı sıkı giyinmek. Fakat önceden o kadar dikkat eder miydim giydiklerime hatırlamıyorum. Unutmuşum eski halimi. Yeni halim, sanki hep öyleymişim gibi olmuş. Çünkü insan sürekli şekillenmeye devam ediyor. Kuran’da söylenen yanlış ortamlara girmeyin onlardan biri olursunuzu ne kadar haklı çıkarıyor değil mi(?).
    Yine kendimden bir örnek vereyim, nasıl değiştiğime dair, ortamla birlikte. İlk gittiğim zamanlarda, hem yaşça küçük olduğum için, hem de ayak işleri bana yaptırdıkları için onlar öğlenleri (akşama hazırlık saatleri) keyfediyorlardı. Ben de masaları falan silerken duyuyordum ne konuştuklarını. Barlar caddesinde olduğumuz için, turistler geçip duruyorlardı sokaktan. Onlar da gördükleri kadınlar için ‘vay be şuna bak…, ufff şu ne gider…, şunu alacaksın…, şunu bir elime geçirsem… vs.’ Sansürlü söyledim, mana anlaşılacak şekilde. Açıkça söylesem konuşulanları, RTÜK beni kapatır:) Ve nefret etmiştim hemcinslerimden. Ben asla onlar gibi olmayacaktım. İğrenç yaratıklardı onlar çünkü. Oysa ben iyi bir insandım. Öyle de kalacaktım.
    Yıllar sonra (yaklaşık 10 sene) barın önünde oturup konuşuyorken birden sanki biri beni dürtmüş gibi irkildim. O an ne yaptığımıza, neler konuştuğumuza baktım. Bir zamanlar tiksindiğimi söylediğim konuşmanın içindeydim. Nasıl olmuştu bu? Hani ben onlardan olmayacaktım? Nasıl olmuş da bu hale gelmiştim?
    Sonra hafızamı yokladım geçen bu zaman içindeki olayları hatırladım. Yavaş yavaş maden ocağındaki işçinin yüzünün nasıl karardığını anladım. O yüzden kimse benim gibi ergenlikler yapmasın. Yani girdiğiniz ortamın bir parçası olursunuz. Bu, kaçınılmaz! Bu yüzden hevesle, gıpta ile bakanlar, lütfen uzak durun. Hiçbir şey göründüğü gibi değil.
    Çok uzattıysam bağışlayın. Hemen toparlıyorum.
    Bulantı, okuduğuma çok mutlu olduğum kitaplardan biri. Satre’nin anlatmak istedikleri tam olarak benim anladıklarım olmayabilir. Fakat önemli olan benim bu kitaptan bir sürü yeni şeyler öğrenmem ve çıkarımlar yapmamsa, çok karlı bir okuma yolculuğu olduğunu söyleyebilirim.
  • 208 syf.
    ·9/10
    Tam bir Türk filmi senaryosu ile karşınızdayım. Bu kitabın dizisini yaparlar, demedi demeyin.
    Kitaba dün öğlen başladım ve akşamına bitmişti. Hızlı okumanın da payı tabi ki var ama kitap resmen merak duygusu ile aktı gitti. Kitabımız fakirlikten zenginliğe uzanan uzun ve acı verici bir yol ile başlıyor. Ana karakterimiz Kudret Ali Kırımlı, babası Kudret Ali küçükken evi ve aileyi terketmiş, bu yüzden okulu bırakıp eve baba olması gerekmiş. Çok zorlu yollardan geçmiş ve hayattaki şansı İstanbul'a taşındıktan sonra ona gülmeye başlamış, ta ki bir yere kadar...
    Yan karakterlerimiz tabi ki var ama onlar dışında 2. Ana karakterimiz Gece Sürmeli; hayat ona zenginlikle merhaba demiş, herşeyi kolay elde etmenin rahatlığı ve güvencesi ile yaşamış biri. Sanmayın ki böyle diyorum diye Gece bir zengin züppesi. Aksine o kadar alçak gönüllü o kadar iyi niyetli bir insan ki. Zaten bu yüzden başına geldi, yaşadıkları...
    Bu iki birbirlerine kardeşim diyen kişinin çok güzel giden arkadaşlıklarını bozan doğanın kanunu gereği kadınlar ve hırslar... Ben kitapta en çok Gece'ye üzüldüm, acıdım, gidip sarsıp bu döngüden kurtarasım geldi. O yüzden yorumumu
    "Ne çektin be Gece Sürmeli? " diyerek sonlandırıyorum.
  • Ali Lidar

    https://youtu.be/yzGN950lgNA

    Ben seni severim sevmesine de toplum buna hazır değil
    Nükleer denemeler kyoto sözleşmesi küresel ısınma falan.
    Belki sen çok küçüksün belki benim ruhum ölü
    Biraz Nietzsche biraz Kant kafan karışmış belki
    Parlıamanet'i de bozdular tutunacak dalımız mı kaldı?
    Pavyonda tanıdığım bilge bir pezevenk vardı!
    Kötü kitaplar okumak kötü yaşamak gibidir derdi.
    İyi kitaplar okudum bir boka yaramadı.. Ben seni severim aslında da düzenim bozulur diye korkuyorum
    Durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar
    Sinemaya gitmeye ele ele tutuşmaya falan kalkarız
    İşin yoksa çiçek al,saç tara, parfüm sık.
    Küsmesi,barışması,ayılması,bayılması
    Hatta eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması
    Meyhanede tanıdığım gerzek bir filozof vardı!
    Güzel kadınlar insanın ömrünü uzatır derdi.
    Bir sürü güzel kadın girdi hayatıma
    Hepsi ağzıma sıçtı.. Ben seni severim belki de rabbim buna hazır değil.
    Her şeyin güzelini sever o ideal birliktelikler ister
    Seninle benim yan yana oturacağımız çekyata
    Ne ilahi adalet sığar ne de diyalektik..
    İçime çöreklenmiş sığ bir sığır var benim.
    Ben seni severim sevmesine de
    İş çıkarmasana şimdi ne gerek var güzelim..