• 127 syf.
    ·5 günde·9/10
    Dedikten sonra "hücuuum" sesleri yankılanmaya başlamışken, dikkatinizi bu incelemeye çekmek istedim. Naçizane amacım kırmaktan ziyade, dikkatinizi çekmek..

    Tabii bu aslında bir incelemeden daha fazlası diyebiliriz. Çünkü benimde merak ettiklerimden çok fazla soru var kafamda. Woolf u okurken, o kadar soru sordurdu ki bana, aslında sonlara doğru bir cümle takıldı gözüme ve birçok paragrafı okurken, gerekli gereksiz birçok soruya da takıldım. Aynı paragafı anlamak için bir daha okumaya mecbur kaldım.

    Elbetteki bu soruları ben bir taraftam cevap verirken (kendimce fikir beyan edeceğim) sizinde düşüncelerinizi öğrenmiş olacağım.

    Bir kadın hayattan ne ister ? Etrafından çevresinden? Arkadaşlarından? Özellikle bir erkekten ? 2000 yılını 20 yıl daha atlatılan bu dünya da, kadınlar halen neden darbe (fiziki ve pikolojik) yiyorlar? Gerçekten bir şiddet var mıdır kadına? Pekala kadın bu şiddetin ne kadarına engel oluyor? Ya da ne kadar şiddet eğilimi duyuyor veyahutta yapıyor? Kadınlar şiddet uygular mi ? Uyguladıkları şiddetin farkındalar mı ? -ne yani "başımın etini yedin..." söylemi kendiliğinden mi ortaya çıktı?

    Aslında şunu merak ediyorum. Dünya`nın bir çok yerinde kadınlae bu denli etraflarındaki yasam koşullarina, söz haklarına sahip iken, neden halen ezildiklerini, yani, şiddete maruz kaldıklarını ve korunamayıp kollanmadiklarindan şikayet ediyorlar? Bir dönem bü ülkenin başında "kadın başbakan" dahi yok muydu? Hatta biraz daha geri dönelim. Virginia Woolf da söz ettiği. üç aşır evvel Kraliçe Elizabeth dönemine. Kadınlar her dönem biryerlerde vardılar, yok diyemezsiniz. Ama 1700 lü yıllara da gitmeye gerek yok -neden gittiğimi bir sonraki paragrafta anlayacaksiniz- .

    Siz kadınlara en harikulâde kötülüğü yine siz kendinize yapıyorsunuz. Acımasizca ve de farkında olmadan. En sert dil ile, hatta dilinizi bile kullanmadan -bunu her kadın başarıyor- bir hareketle kendini ifade etme becerisine sahipsiniz. Sadece kusurunuz, galiba göremiyorsunuz -ayna her zaman işe yaramıyor olmalı- (güzel görecelidir) -heralde- :p . Peki ya; feminist bayanlara bir soru sormak isterim. Erkek muhtaç kalmayıp doğum mu yapmayı tercih ediyorsunuz? Veyahutta mutlak olmali mı? Ya da feministlik ne kadar üst saffada ? Erkeksiz bir hayat; hayattır? Her neyse, şimdi bu zırvalıklari cevaplamak isteyen zaten mutlaka cevaplayacaktır...

    Virginia Woolf `a baktığımızdan bu yana epey bi yıl geçmiş ama ortada sadece bir adımdan öteye geçilememiş. Zaten sevgili Woolf da bize ne yapmamız gerektiğini kitapta pek de belirtmemiş dersek yeri var. Sadece kadınların artık hikaye şiir roman yazması gerektiği konusunda serzenişte bulunmuş ve birka sey daha, mesela saygınlık gibi... biraz evvel demiştik değil mi ? Bir sonraki paragraf, işte o paragrafa gelelim o halde.

    Günümüzde kadınlar birçok alanda kendilerine sözhakki bulsalarda, nedense bir türlü umduklarını bulamamakta, yaşam hakkı bir ailenin fertlerinde başlıyor. -"öyle degil mi ?"- bakin günümüz kosullarında sosyal aile bakanımız bir kadın, ölümün önüne geçebiliyor mu? Başka bir ülkeyi yorumlamaya gerek yok. Önceki paragrafta da belirttiğim gibi bu ülkenin başına bir kadın başbakan geldi? Sonuç değişti mi ? Eğitim dediğimizde dört duvarlarla çevrili kantini olan binalar aklımıza geliyor; nedense hiç aile ortamını sorgulayan yok -neredeyse yok denecek kadar az- . Annelerimimiz nenelerimiz nenelerimizin anneleri ! değil mi ? Kadına rahatlık çok!.. diyeceksiniz ki "yahu bu adam ne diyor?" Diyorum ki "eğitim üniversite değildir.

    Koca bir kaosun içindeyiz. Ulkece de değil, dünya genelinde koca bir kaos yaşiyoruz asırlardır. Woolf`unda dediği gibi, "dünya var olduğundan beri kadınlar bu durumda." Eğer anneler evlatlarina arkadaş olabilseydi(burada özellikle annelerden söz etmemin tek sebebi, en çok vakit geçirdikleri ve peşlerinden gittimiz değerli varlıktır anne) sevgili Woolf bu konuda hic bahsetmemiş.. kendisine ne kadar kırıldığımı anlatamam.... Ama Woolf Hanım başka bir konuya değinmiş. Tek bir cümle ve de beni kurtaran cümle, birazdan size o konudanda söz edeceğim. Evvela şu konuya bi açıklık getirmek şart.

    Bir anne kızının sevgilisi veyahutta gönlünü kaptırdığı çocuğa -ki 12 yaşındaki bir kız cocuğundan bahsediyorum (hadi amaa! Bu yollardan hepimiz sırayla gectik)- - - arkadaş olması gerekirken. Ve dahi deneyimlerini öğretmesi gerek duyulurken ve yol göstermesi söz konuysa; bir anne "senin bacaklarını kırarım..." , "kız baban duymasın...", " aleme rezil mi edeceksin kız sen bizi..." , "aleme o... mu olacaksın... ( ne kadar edepsizce bir deyim) derseniz bu kız 15 yaşina geldiğinde evden kaçınca dövünmemek lazım.

    "Duygular köreltilemez, zihni yok edersiniz!"

    Bu durumda kızınızı Muge Anlı`nın programında gözlerinizi açarsınız. Kızım evden on dört- on beş yaşında kaçtı. Kaçar abi ! Çünkü siz şikayet etmiş olduğunuz hayata onu da gömdünüz. Onu yalnız bıraktınız ve de terk ettiniz! Sadece bu konu sadece kız çocuklarını ilgilendirmiyor! Gecelim bi sonraki paragrafımıza.

    Erkek çocuklar da bu konuya fazlaca dahildir. Daha çocukluk-döneminde bir anne ve mutlaka baba yardımıda dahil, bir kadının önemini belirtmek, ögretmek gerekiyor. Tıpki elbise dikilir gibi ilmik ilmik işlenmeli. Kadın nedir? Ne yapar? Ne düşünür? Nasıl yaşar? Ne besler? Ne güzellestirir? Ne ye muhtactır? Daha bir dünya soru var! Ne de olsa kadın derdi biter mi :) en azından kadının bir insan olduğunu ve ona bir erkekten çok daha naif davranılmasi gerektiğini -ki kadınlar zarif ve incedirler- öğretilmesi gerekiyor-du. Ne zaman mı eğer 1900 yıl başlarında bu ögretilseydi. Bu yüzyılda kadınin hak ettiği deger saygı ve yaşm hakki neredeyse 1 asır da ancak toparlanılırdim 100 yıl da ancak iyi bir eğitimle gerçek bulunabilirdi. Dedim ya " dünya koca bir kaos yaşıyor." Bugün başlasak 2100 yılının kadınları istedikleri özgürlük ve üne sahip olabilirler mi demek ? Sanırim evet. O zaman ne diyoruz? Geçmiş olsun dünya, elveda insanlık . :)

    Tabii Wirginia Woolf , kadınları ele alırken, kadın yazarların erkek isimleriyle kitap çikarttiğini ile getirmekte ve birkaç isim saymaktalar. Ben bu konuya girmeyeceğim, muhakkak diğer inceleme yapan arkadaslar bu konuya değinmişlerdir. Yeni paragrafımizda Bayan Woolf`un bir cümlesi ile yola devam edecek ve kadınlara biraz piskolijik şiddet uygulayacağız -ister istemez- :) öncelikle o banyo terliğini, şu topuklu ayakkabıyı, "hey sen" süpürgeyi de bi zahmet bırakır mısın ?" Kitapla bi insana asla vurmamalısin. ! :) tamam silahlar bırakıldıysak devam..

    Evet sen sarışın bağyaan o yumurtayı bana atmayıp omlet yapacağını umuyorum.. neyse...

    "Kadınlar birbirlerine karşı serttir." Ne kadar manidar bir cümle. Belkide 125 sayfalık kitap içerisinde altı çizilecek tek cümle herhalde bu cümledir. Yani kadınlar birbirlerine bu kadar bağlıyken neden savaş içerisinde olurlar anlamak mümkün değil. Harbiden:birbirinizle neden çatışıyorsunuz? Bir kıskançlıktır almış başını gidiyor... "Bey bak hatçeler yeni oturma gurubu almış, biz...." saaağane :) tabii ki söz gelmini ne bir kıskanclıkla bitiyor, ne de kıskançlık bu kadar basit bir olguda yer almakta. Çok geniş bir yaşamı ele almakta. Bir çekememezlikle biten bir sey değil, bu son dönemde , ilhinctirki erkeklerde de baş göstermeye başladı. Keşke salgın, bulaşıcı hastalıklarımizi sevgi üzerinden etrafımıza yaysaydık. Görüyorum ki mutsuzlukluk gibi kötü unsurlar bulaşıcı hal almiş durumda. Birinin mutluluğuni dahi kıskanır duruma geldik. İstiyoruz ki ben mutsuzken o da gülmesin. Ağlasın mi ? Bir insanin mutluluğuyla dahi mutlu olmak bu kadar zor mu? Peki onun var olan mutluluğuna neden gölge düşürmek istiyoruz?

    En acı tablolardan biridir Gelin-Kaynama sürtüşmesi, "kendini ezdirme yavrum!" Eee bunu gören, duyan, yaşayan çocuk; bir anneye büyüdüğü yaşlarda -hayatı kendi ellerine aldığında - seni umursar mı? Ya güzelom kaynana? Ne güzel söz etmişti değil mi? "Kızım....' ,' ne kadar da güzelsin..." ah ah... ne kada cahil bir hayat ve farkında olmadan sebepsiz ve nedensiz yaşıyoruz. Söz dinleteceğim diye gelinleri... kızını ezdirmemek adına da kaynanaları (annelerimizi) ezip geçiyoruz zalimce ve acımasızca.

    ////////
    Unutmadan şu bilgileri paylaşayım:
    -AB'de her 20 kadından 1'i tecavüz mağduru
    ZDanimarka'da tecavüz neredeyse suç değil
    -Taciz ve tecavüz vakalarında ilk sırada İngiltere var
    -Avrupa İstatistik Ofisinin (Eurostat) 2017 verilerine göre, taciz ve tecavüz olaylarında zirve İngiltere'nin. Ülkede 2017 yılında 48 bin 122 kadın tecavüze uğradı. Listede 14 bin 899 hadiseyle Fransa ikinci, 7 bin 831 hadiseyle Almanya üçüncü, 6 bin 810 hadiseyle de İsveç dördüncü sırada yer aldı.
    - Dünyada kadın cinayetleri = 87 bin katil erkek
    Yani ülkemize birileri fena carpıtmalar yapıyor ama, dünya geneli bi felaket!
    /////
    Konumuza dönelim. Ülkemizde pek parlak değil..
    Eee ne diyorduk ?
    "Kadınlar birbirlerine karşı serttir."
    Peki bu durumu "geniş aile" olarak baktığımızda ortaya ne çıkıyor? "Benim annem, benim babam" derken.... bir bakmışiz ki çocuklarımizda hanımköylü oluvermiş.. aboo :)) ( yaaaa.. naber ? ) baba ocağını bilmeyen oğul, anne kucağını cabuk unutur yavrum.. evladım:) neydi o deyim "pirinçe giderken eldeki bulgur dan olma" durumu sanırım bunu gösteriyor. Merhamet ve büyüklere sevgi saygı eğitimi esasında ne kadar önemli değil mi ? Kocamın/ karımın babası yerine annem-babam demek ne kadar onure edici! Hani biz ne kadar kusursuz varlıklarız ki; yarınımız yaşlanacak bizler, büyüklerimize onun-bunun-şunun babası diyebiliyoruz acımasızca. Sonra da gün geliyor ve devran da dönüyor ya. "Emine öğretmiştir o cadaloz kaynanan yok mu senin?..." SANKI KENDİSİ NE ÖĞRETTI İSE ? :)))

    Evvela bir kadın diğerine saygı, sevgi de hürmet edecek ki, aynısını yaşasın ve dahi erkekde bunu görürde, bir kadına ne denli saygılı olur, saygınlıkla sevilir ö ğ r e n s i n.


    Ee bu kadar zaman ayırdınız, bilmiyorum size ne kadar yardımcı oldu. Daha fazla konuşulabilecek o kadar konu var ki, benden bu kadar diğerek ayrılıyorum.

    O değerli kiymetli zamanınızı, değer vererek ayıran bütün arkadaşlarıma kardeş ve dostlarıma sevgi ve saygıyla teşekkür ederim. Umarım incitmeden kırmadan bir incelemeyi de böylelikle beraber bitirmiş olduk.

    Mutlu bir ömür diler, pırlanta gibi parıldayan kadınsı gözleri görmeyi temenni ediyorum :)

    Kadınların Kendine Ait Bir Oda `dan çok daha fazla şeylere ihtiyacları var.
  • 120 syf.
    ·7/10
    EZLN (Meksika Ulusal Kurtuluş Ordusu) sözcüsü Subcomandante Marcos ile yapılan röportaj. Kendisini hep kar maskesiyle görüyoruz. Kendisi bunun sebebini ise çok manidar olan: ''Biliyorsunuz, yüzümüze maske geçirmeye karar verdik, çünkü daha önceleri kimse bizi görmüyordu. Kızılderililer "görünmez" ve "yok" durumdaydılar. Paradoksal bir biçimde, yüzümüze maske geçirdikten sonra bizi gördüler ve görünür hale geldik." cümlesiyle açıklıyor.

    1994'te ayaklanan EZLN'nin amacı yerli halkların da var olduğunu haykırmak. Özellikle Kuzey Amerika ülkelerinin baskıcı ve sistem içinde tek potada eriten politikalarına ve NAFTA Anlaşması'na karşı 'ÖTEKİ'' olanlarla bir araya gelmek. Bu nedenle ''ötekilerin hareketi'' diyorlar kendilerine. Farklı fikirde olan yerli halklarla mekansal birliği savunmak amaçları var ve bunu başarıyorlar. Ne sosyalistler gibi tek partinin başa geldiği ve zamanla yukarıdan aşağıya gücün dağıldığı bir harekete sahipler ne de yönetme kavramını dahi reddeden anarşistler gibiler. Daha arada bir durumdalar. Yönetmek ama herkesin yönetimi, tahakküm olmayan yatay ilişkiler... Herkes sırayla yönetim başına geçiyor ama bu yönetim danışma kurulu gibi. Emir vermek yok, bu nedenle zamanla ordularını dağıtıp silah bıraktılar. Kendi sistemleri, sistemlerinin içinde de sağlıktan eğitime kadar türlü komünal yapılar var. Alternatif yaşamı kurmuş durumdalar. Kar amacı gütmeyen ihtiyaca yönelik yaşam kurmayı başardılar. Çok etkili bir hareket.

    Onlara göre dünyada sadece 1. ve 2.Dünya Savaşları olmadı. Soğuk Savaş döneminde Latin Amerika, Güneydoğu Asya, Ortadoğu gibi yerlerin paylaşıma açıldığı 3. Dünya Savaşı yaşandı, şu anda ise 4. Dünya Savaşı yaşanıyor. Para babaları ile sömürülen ve yeryurtsuz bırakılanlar arasında. Ama bu savaşta belli bir cephe yok, dünyanın dört yanında baskı sürüyor. Düşman silahla değil, propaganda ile geliyor. O zaman ötekilerin de sloganı hazır :'' Sözümüz silahımızdır.'' Artık devletler, ordular ve siyasiler sadece sermayeler yaşasın diye dizayn ediliyor. O zaman hepsini reddedip kendi yaşamımızı kuralım diyorlar ve Chiapas'taki yerlilerin gücüyle büyüyorlar. Hedefledikleri cümle ile bitireyim incelememi:

    PARA TODOS TODO, PARA NOSOTROS NADA ( HERKES İÇİN HER ŞEY, KENDİMİZ İÇİN HİÇBİR ŞEY)
  • 78 syf.
    Herman Hesse'nin genel çemberinden en farklı, bence en derin ve en son okunması gereken romanıdır.

    Bu kitabı yazmasının ardından adeta inzivaya çekilmiştir Hesse. Çünkü -bunu kitaptan çıkarıyoruz- benim ne haddimeydi demiş, kendinden şüphe etmiştir. Böylesi bir bilge, böylesi başarılı bir kalem alçakgönüllülükle adeta mahçuptur.
    Bkz. sf 64 "Cemiyet'in ne, kendimin ne olduğunu hissetmemi sağlamak için azıcık oynamama izin verdikleri bütün bu şeylerin ortasında kalakalmıştım"

    Kitapta, her kitabında üstünde durduğu gibi HH, herkesçe farklı olan ve doğru ya yanlış yorumuna açık olmayan bir "özel hedef" ile çıkar Doğu Yolculuğuna. Buradaki Doğu Yolculuğu: herkesçe değişecek olan (Bkz. Siddhartha) huzur yolumuzdaki, arayış yolculuğumuzu temsil eder.
    Bkz. sf 25 "çünkü bizim tek hedefimiz Doğu'ya varmak değildi, daha doğrusu bizim Doğu'muz salt bir ülke ya da coğrafi bir şey değil, ruhun yurdu ve gençliğiydi, hem her yerdi hem hiçbir yer, tüm zamanların tekvücut olmasıydı."
    Bu yolculuğa herkes çıkmaz, anlayamaz, istemez, hor görür ya da iradesi zayıftır..., çıkamaz. Ama o ve tüm kitabında bahsettiği, kendi yarattığı kahramanlar, bizimle iç dünyasını paylaştığı edebiyat kahramanları bu yolculuğa çıkabilen insanlardır.

    Yolculuk tüm ulviliği ile anlatılır. Bu yoldan agresifçe sapan biri anlatılır bu sırada, pişman olacaktır. Zaten içsel yolculuğuna çıkan insan kendi yolunu reddettikten sonra illa pişman olur bir gün, dönmek ister kendi arayışına, kendi yoluna. Dikkat dağınıklığından utanır, gençliğinin ya da aptallığının ona yaptırdıklarından utanır tecrübesiyle arkasına döndüğünde kendi iç hesaplaşmasında. Burada o manidar cümle gelir: "Pişmanlık tek başına işe yaramaz, af pişmanlıkla satın alınamaz, hiçbir şeyle satın alınamaz" Af özneldir, affettiğimiz insana iyilik için değil, kendimiz için affederiz. Affetmek vermektir. Verilecek merhameti olabilmek gerekir. Kendimize verebileceğimiz merhametimiz olması gerekir.

    Leo'nun kaybolmasıyla Morbio İnferiore diyeceğimiz felaket yaşanır ve bu ulvi grup ve dolayısıyla gezi kafilelerinin toplamı olacak cemiyet içleracısı bir şekilde dağılır. Bu gözünde dağlar kadar olan cemiyet nerededir? -Burada cemiyeti bu gruplar ve bunların başındaki romanda da size tanıdık gelebilecek isimler oluşturuyor olacaktır. Zira Hesse başta da belirttiğim gibi, içyolculuğu olan özel insanları anlatır.- kafasındaki tüm taşlar tuzlabuz olur ve HH boşluğa düşer. Bunları oturtabilmek için en azından yazabilmek ister. Ama yaşadığı her şey neredeyse gerçek değil gibidir. HH büyük bir karanlık altındadır.

    Hesse boşluktadır.

    "gençliklerinde ışık onları bir kez aydınlattı, gözleri bir kez açıldı ve yıldızı izlediler ama sonra mantık geldi, dünyanın alaycılığı geldi, yüreksizlik geldi, sözde başarısızlıklar geldi, yorgunluk ve hayalkırıklığı geldi, böylece kendilerini yeniden kaybettiler, yeniden kör oldular"

    Son bölümde "özdavacı"dır. Cemiyetin aslında hiçbir yere kaybolmadığını, bu yolculuğun kendisi için bitmesine asıl sebebiyet veren şeyin Leo olmadığını, BİZZAT KENDİSİ olduğunu tüyler ürpertici şekilde anlayacaktır. Bu cümle yeterince açıklayıcıdır:
    Bkz sf 66 "yalnızca ben zayıf ve aptalca davranarak kendi yaşadıklarımı yanlış yorumlamışım"

    Ve bence olabilecek en güzel şekilde bitirir eserini Hesse. İncelememin sonuna direkt alıntılayarak bitireceğim. Her şey yeterince açıktır zaten.

    "Öyle görünüyordu ki, zamanla bir figürdeki bütün toz diğerine akacak ve geriye bir tek figür kalacaktı: Leo. O büyüyecek, ben de küçülecektim. Leo'yla yaptığımız kısa sohbeti anımsadım:

    Edebiyat kahramanlarının, yaratıcılarından daha canlı ve gerçek olduğundan söz etmiştik."
  • 508 syf.
    Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ya da Ölüm: İki Şehrin Hikayesi

    Anahtar Kelimeler: İki Şehrin Hikayesi, Charles Dickens, Roman, Tarih, Sosyoloji, Fransız İhtilali, Paris, Londra.

    İki Şehrin Hikayesi hem Dickens’ın hem de klasik dönem edebiyatının en çok okunan romanlarından biridir. Romanda Fransız İhtilali’nin oluşum süreci, ihtilalin gerçekleşmesi ve ihtilal sırasındaki olayların Londra ve Paris şehirlerine yansımaları konu alınır. Fransız İhtilali, 1789 yılında gerçekleşen ve mutlak monarşinin yıkılıp cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla sonuçlanan tarihi bir harekettir. Roman bu bakımdan bir tarihi roman özelliği taşır. Ancak olaylardan önce ve olaylar sırasında toplumsal tahlillerin fazlaca yer tuttuğu göz önüne alınırsa roman bir yandan sosyolojik roman özelliği taşır. Zaten tarih ve sosyoloji iç içe geçmiş iki sosyal bilim. Biri varsa diğeri de mutlaka oralarda bir yerdedir.

    Roman, Fransız İhtilali’ni hazırlayan nedenlerden “soylu” sınıfın halkın üzerindeki tahakkümü üzerine odaklanır. Burjuva ve aristokrat olarak da nitelendirilebilecek soylu sınıfın halka uyguladığı şiddet, ekonomik sömürü, reva gördükleri ağır çalışma şartları gibi nedenler süreci doğurur. Nitekim romanda ihtilali ateşleyen en önemli olay bir soylunun arabasıyla halktan bir çocuğu ezmesi, çocuğun bir çuval gibi kenara atılması ve üstüne de çocuk ve ailesinin suçlu bulunmasıdır.

    Roman mükemmel denilebilecek bir girişle başlar. Dickens’in dönemin ruhunu vermek için kullanır bu pasajı. “Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete.” Bu tek ve uzun cümleden anlaşıldığı üzere dönem karşıtlıklarla dolu bir dönemdir. Nitekim bu karşıtlık zaten ihtilali doğurur. Aynı zamanda bu cümle edebiyat tarihinin de en iyi giriş cümlelerinden biridir.

    Romanda ihtilalin kanlı sahneleri üzerinde çokça durulur. Hatta ihtilalin yalnızca bu boyutu üzerinde durulur dense yanlış olmaz. İhtilali gerçekleştirenlerin “milli ustura” denilen giyotin ile idamlara imza atması eleştirilir. Liyakatsiz üyelerden oluşan ihtilal mahkemeleri yalnızca soylu oldukları ya da soylular adına çalıştıkları için insanları idam eder. Dickens bu noktada canı yanan halk kitlelerinin öfkesinin neye dönüşeceği konusunda bir resim çiziyor. Dickens belki bu noktada İngiliz soylularına ve halkında da bir şeyleri işaret ediyor.

    Dickens Fransız İhtilali’ni ele alışı konusunda eleştirilebilir. Çünkü roman boyunca Fransız İhtilali’nin kanlı yanına mercek tutulmuş. Oysa Fransız İhtilali üç aşamadan oluşur: hazırlık, devrim, inkılaplar. Dickens bu üç aşamadan hazırlık ve inkılaplar kısmını görmezden gelmiş. Özellikle hazırlık aşamasındaki fikri faaliyetler… Jean Jacques Rousseau, Voltaire, Diderot gibi isimlerin fikri faaliyetleri Fransız İhtilali’ni yaratan aydınlanma sürecinin en önemli parçası. Romanda kanlı idamları gerçekleştiren herkesin kendini “Jacques” olarak adlandırması bu noktada manidar. Dickens, ihtilali olumsuzlar ve belki bir anlamda bu ihtilalin fikir babalarını suçlar.

    Kitabın ismine zemin hazırlayan iki şehir Londra ve Paris. Paris, Fransız İhtilali’nin merkezi olarak gerektiği ölçüde romanda kendine yer buluyor. Daha doğrusu Fransa Paris ile temsil ediliyor. Fransa Dickens’a göre “toprakları kederden başka mahsul vermeyen, harap bir ülke”dir. Londra ise bir şekilde Fransa’dan ayrılıp kendine yeni ve olaylardan uzak bir yaşam kurmak isteyenler için bir kaçış mekanı. Yani mutsuzluk yaratan Paris’in tersine Londra mutluluk veren huzurlu bir şehirdir. Ne var ki Londra, romanda Paris kadar ağırlığa sahip değil. Romandaki olayların çok az ve neredeyse örgüye etkisi olmayan olayların geçtiği mekan olarak kalır. Yalnızca Darnay’in yargılandığı ve Carton’a benzerliğinin keşfedildiği yargılama sahnesi dışında olay örgüsünün yönünü değiştirmeyen ve tasvir-hazırlık boyutunda kalan olaylara ev sahipliği yapar.

    Darnay ve Carton arasındaki bu yüz benzerliği daha sonra Darnay’in Paris’te yargılanıp giyotine mahkum edilmesinde de kullanılır ve Darnay bu kez bu benzerlik sayesinde Paris’te kurtulur. Dickens’ın kurgu konusunda bu noktada tekrara düştüğü görülür. Romanın bazı bölümlerinde de kurgusal bazı hatalar göze çarpar. Örneğin Doktor Manette’in 18 yıl hapse mahkum edildiği yargılamayı yeterince görmeyiz. Bir anda Manette’i bir olayın içinde ve ardında hücrede buluruz. Manette’in biyografisin geri dönüşlerle verildiği de hatırlanırsa bu geri dönüşlerin aydınlatmadığı bazı karanlık noktaların da varlığı kendini gösterir.

    Romanın önemli karakterleri üzerinde de durmak gerekir. Bunlardan ilki Charles Darnay, Fransız soylu ailesi Evremonde’un bir üyesidir. Fakat bu noktada Darnay ailesinin bu konumunu kabullenmez. Halkın düşündüklerini Darnay de düşünür ve unvanı ile ayrıcalıklarını kendi rızasıyla Paris’te bırakıp Londra’ya gider. Bunu yapmasına rağmen soylu etiketinden kurtulamaz ve Paris’e döndüğü ilk anda ihtilalciler tarafından tutuklanıp idama mahkum edilir. Çünkü ihtilalcilerin amacı iyi veya kötü karakterli olsun bütün soyluların kökünü kazımaktır.

    Romanın diğer önemli karakteri Doktor Manette’tir. Manette, Darnay’in de mensubu olduğu Evremonde ailesinin zarar verdiği bir isimdir. Manette bu ailenin haksız bir hamlesiyle 18 yıl hapiste kalır ve akli dengesinde kayıplar yaşar. Fakat olaylar Darnay ve Manette’in yollarını düğümler. İki karakterin aslında birbiriyle alıp veremediği yoktur. Aksine gayet mutlu bir ilişkileri vardır ve Darnay, Manette’in kızı Lucie ile evlidir.

    Romandaki Carton karakteri ise olay örgüsünün en büyük düğümünü çözen isimdir. Daha önce Londra’daki bir dava sırasında Darnay ile benzerliği sayesinde Darnay’i cezadan kurtaran Carton, Darnay’in Paris’te giyotinle cezalandırıldığı davada da bu benzerliği kullanarak Darnay’i kurtarır. Bu kurtarış ilkinden çok farklıdır.

    Romanın iki karşıt karakteri vardır: Ernest Defarge ve Therese Defarge. Bu Fransız karı koca ihtilalcilerin başını çeker. Halkı yönlendiren ve işlettikleri meyhaneyi ihtilalin önemli bir merkezi yapan bu iki insan Darnay’in giyotine mahkum edilmesini de sağlar. Çünkü Therese Defarge de Evremonde ailesinin zararını görmüş bir mazlumdur.

    Özet olarak İki Şehrin Hikayesi, Fransız İhtilali’nin üç aşamasından “devrim” aşamasına odaklanan bir romandır. Birtakım teknik kusurlar içeren roman tarihi ve sosyolojik nitelikler de taşır. Bir ingilizin gözünden Fransız İhtilali’ni anlatan roman edebiyat tarihinin önemli bir noktasında durur.
  • 176 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Topu topu 176 sayfa..
    Asla.. Bin 176 az kalır bu cümlelere.
    Daha uzun da sürebilirdi.
    Eco sen bi efsanesin. Dolusun. Taşmışsın. Bize de fayda sağlamışsın.

    İncelemeye böyle başlamam gerekiyordu. Çünkü söyleyeceğim çok şey var bu kitap hakkında.

    Umberto Eco'nun son romanı. Ancak olayın geçtiği tarih manidar. Gazetecilik adı altında bir kumpas çetesinden bahsediyor aslında. Nedense bize pek yabancı değil. Alıntılarıma dikkat edilirse bunun adı kumpas... Asılsız, olsun, ne önemi var, halk buna önem vermiyor, onlar şundan anlar, gelin biz bu olayı şu olayla örtbas edelim,vs.. Ne kadar da tanıdık..

    Eco, dünyada yaşanan tüm olayların farkında bir adam. Dünyanın Efendileri'nin yeraltında olduğunu çok iyi bilen biri. Değindiği konularsa asla tesadüf değil, tıpkı olayın geçtiği tarih gibi. Gladio, P-2 Mason Locası ve Temiz Eller Operasyonu. Gazetecilik örneği verirken yukarıdaki konuların hepsine de değiniyor.

    "Stay behind" diye bi kavramdan bahsederken aslında kastettiği çok açık. Dünya Efendileri. Kim ki bunlar demeyin, herkesin bildiği aşikar. Dünyayı onlar yönetiyor. Yahudi Birliği, masonlar, localar, siyonistler, sinarşistler, ökültler, vs.. Kısaca gizli örgütler...

    Mehmet Ali Ağca'ya da yer vermiş. Papa suikasti, Türkiye Stay behind'ı Ağca'dan Bozkurtlar diye bahsetmiş. Bu konuda çok cümle sarfederim ancak linç edilirim, biliyorum. Bu sebeple susuyorum. Ancak şunu söyleyeyim tüm bu olayları gerçekten çok araştıran ve bildiğini sanan biri olarak Eco'yu okumaktan keyif alıyorum. Çünkü her yiğidin harcı değil böyle bir kurguda böylesine bilgileri aktarırken can alıcı mesajlarla her dönem güncel olacak konuları işleyebilmek... Özellikle bulunduğu dönemden gerilere gidip ele almak... Başarısı tartışılmaz.

    Mussolini olayı da bence gerçektir. Tartışması uzun sürer ama öyle düşünüyorum.

    Roman okuyayım diye aldıysanız kitabı elinize, bence bırakın. Öyle bir eser değil bu. Başta ironi yaptığım üzere topu topu 176 sayfa değil yani... Ayrıca Eco'yu çok bilgi sahibi olmadan okumanız da kısmen mümkün, ancak pek anlaşılır olmayabilir.

    Sevgiler