• Çankaya tarafından şimşeklerin bini bir para. Sanki bir dev bu tepelerin ardında durmadan çakmağını çakıyor ama bir türlü sigarasını yakamıyordu.

    Haldun Taner
  • Vezüv Dağı'nda yaşayanların hayatına benzer bir hayat doğrusu.
  • 430 syf.
    ·24 günde·8/10
    Bir bölgeye veya bir ülkeye egemen olan güçler o bölge ve ülke insanlarını olumlu veya olumsuz yönde etkilemişlerdir. Ama bu egemen güçlerin sık sık değişmesi genelde insanları olumsuz yönde etkiler. Çünkü egemen olan her güç egemen olduğu insanları; düşüncesi,inancı,kültürü ile kendine benzetmek ister. Bu toplumu dönüştürme, kendine benzetme süreci de çok zor olur. Maalesef genel de bu zorluklar baskı ve zulüm ile bertaraf edilmeye çalışılmıştır. Böyle olunca o topraklarda yaşanan zulüm ve baskı hikayeleri çok çeşitli olur. Evet, kitabın konusu olan Afganistan bu anlattıklarımıza en uygun düşen ülkelerin başında gelir. Afganistan’a egemen olan güçler sık sık değiştikleri için ülke de birçok acıların yaşanmasına neden olmuştur. Kitapta sadece birkaç kişi anlatılmış. Ama daha birçok anlatılmayan acı hikayeler var. Kitabın ana kahramanları kadınlardır. Aynı zamanda en çok zulüm ve baskın görenlerde onlar. Kitap, Afganistan’a egemen olan ve egemen olmaya çalışan güçlerin kadına bakış açısı, kadın için çıkarttıkları zorluklar, hor görünmeler ve en kötüsü erkek cinsine göre bir türlü eşit görülmemesi konusunu güzel bir şekilde işlemiştir. Afganistan'da kadın olmayı başka bir yazar bu kadar güzel anlatabilir miydi emin değilim. Bu kitap tam anlamıyla acı kokuyor. İnsanların, insanlığın, aslında hepimizin ortak acısı... Ve aslında bu insanlık suçu hepimize ait. Şeriatla, baskı ve zulümle yönetilen toplumların uçuruma sürüklendiğinin çok güzel bir örneği. Hem tarihi bilgiler ediniyorsunuz hem de oradaki insanların acılarına ortak oluyorsunuz. Feminizm açısından kadınların nasıl tahakküm altına alındığını, ne tür işkence ve zulümlerle karşılaştığını yazar erkek olmasına rağmen çok güzel empati kurup eserine aktarmış. Bu kitapta insanlık suçunun yanı sıra kadınlara karşı işlenen korkunç ve gaddarca suçlara ağırlık veriyor yazar, iyi de yapıyor. Hepimizin okuyup ders çıkarması gereken bir kitap olduğuna inanıyorum.
  • 684 syf.
    ·47 günde·Beğendi·8/10
    Bu söz çok sevdiğim hocama ait. Hocamız bu şiirin Attila İlhan'ı gölgelediğini,araştırmacı,
    gazeteci özellikle romancı kişiliğini geride bıraktığını söylemişti.Yazarın romanlarını okumaya başladıkça hocamın sözüne daha çok hak vermeye başladım.

    Bu incelemede Kurtlar Sofrası'ndan çok Attila İlhan'in romanlarına genel olarak bakmak istiyorum.

    Spolier olabilir.

    Her Anadolu genci herhalde "Ben Sana Mecburum"u bir kez okumuştur.AttilaIlhan deyince ilk akla gelen şey.Markanın zamanla ürünün önüne geçmesi gibi bu dizeler de şairin önüne geçmiş.Hadi olsa olsa bir de "Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu..."
    Romancılığı tabi ki de şairliği kadar iyi değil ama ROMANLARİNİ DA MUTLAKA OKUYUN DERIM. Sitede gördüğüm kadarıyla okunma oranları çok düşük.

    Ve okumaya bu eserle başlayın.
    Attila Ilhan romancılıga basladiğı zaman kendi roman anlayışını nedenleriyle birlikte açıklamıştır:
    "Bence yirminci yüzyılın romancısı okuyucusunun bir sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır(...)

    Yazar,hareket ve eyleme önem verir,
    güdelik çizgilerden hoşlanmaz.Romanın gözlem ve monologdan ibaret olmaması gerektiğini vurgular.

    Aynı dönemde eser verdiği toplumcu-
    gerçekçi yazarları çok sert bir dille eleştirir. Köy gerçeklerini anlatan bu eserlerden neredeyse nefret etmektedir ve moda olmasından yakınmaktadır.Tarzlarını kuru,
    yavan bulur.Bireyi savsakladıklarını düşünür.
    Hepsinin birbirinin tekrari olmasından yakınır.
    Romanı ideolojilerinin esiri yaptıklarını söyler.

    Nedeni:

    Köylünün dar kafalı olduğunu düşünür ve değişimin köyden başlayamayacağını savunur(Kaynak:Sokaktaki Adam Önsözü)
    Bu düşüncesini dış kaynaklarladestekleyerek açıklar.

    Değişim ona göre ara bir yerden şehirde yaşayıp da şehirli olamamış,Batı kültürüne adapte olamadıkça kendi kültürüne de yabancılaşmışlardan başlamalıdır. Kahramanları da çogunlukla bu yöndedir.

    Benim fikrim:

    Yazara bireyi öne koyduğu için katılıyorum. Değişim evet,bireyden başlar.Toplumcuların bireyin psikolojisini ihmal ettiklerini fark etmişimdir hep.

    Öte yandan hepsinin aynı olduğunu düşünmüyorum ve köy insanına bu kadar tekrar tekrar anlatmalarından rahatsız değilim. Köyün yoksulluğundan bahsedip dram yaratacak değilim ama o cahillik böyle göze sokulmalıydı ancak.Yaşar Kemal,Fakir Baykurt, Talip Apaydın vs. bunlar köy çocuklarıydi ve en iyi bildikleri şeyi anlatacaklardı.Attila Ilhan şehirde büyümüs belki sıkılması bir yandan da bu yüzdendir.Genelde gözlemlediğim köyde büyüyen köy edebiyatını daha çok sever. Ayrıca belli bir seviyede kaldikça edebiyatta ideolojiye de karşı değilim.

    Attila İlhan'ın o dönemde yeni bir anlayışı temsil etmesini de takdir ediyorum.Zira onun roman tarzı teknik ve içerik olarak bir çok yazarı etkilemiş ve ortaya doyurucu eserler çıkmış.

    Onun ilk okuduğum romanı:NE ISTEDIĞINI BİLMEYEN AMA NE İSTEMEDİĞİNİ BİLEN ADAM sloganıyla yaratılmış olan "Sokaktaki Adam"dı.Biraz üniversite yaşlarının vermiş olduğu romantik kafanın etkisiyle de birlikte slagona bayılmış,eseri sevmiş Kamarot Hasan'a neredeyse aşık olmuştum.

    Daha sonra Atatürk'ü anlattığı Gazi Paşa, Fena Halde Leman,Zenciler Birbirine Benzemez ve Bıçağın Ucu'nu okudum.

    Attilla İlhan'ın siyasetiyle,sosyal çalkantılarıyla birbirinden çok farklı insanlarıyla bir dönem panaroması yaratmaya çalıstıgını fark ettim.Bu yönüyle onun eserlerini tarihi bir roman tadıyla okumak da mümkün oluyor.

    Arada kalmışları,toplum dışına itilmişleri, yalnızları çok seviyor. Umutsuz aşıkları, şerefsiz kodamanları,halkın kanını emenleri, baba parasiyla eğitim alıp topluma yararlı(affedersiniz ama ancak bu şekilde anlatılır) olması gerekirken bir boka yaramayanları, sapıkları, gayleri, fahişeleri, pezevenkleri sevicileri(özellikle bu gruba takıntısı var gibi) bohemlik taslayanları,gerçekten yalnızlaşanları ve toplum ilerlemesi için çabalayanları...

    VE KURTLAR SOFRASİ:

    Çok sevdim.Tatildi,memleketti,çocuklardı derken okumam uzadı.Bir ayı aşkın bir sürede içli dışlı olduk.Her seferinde bir zaman doğsa da esere kavuşsam diye bekledim.

    Iyi bir şair iyi bir roman yazarsa elbette dili sıkıcı olmaz.Hiçbir yerde karşılaşılmayan benzetmeler dolu hatta benzetme olmayan cümle neredeyse yok.Örneğin bir sigara yaktı diyecek:"Bir sigara elinde kırmızı parladı"diyor

    İmgelerin ve benzetmenin tadını biraz kaçirmış ama ben rahatsız olmadım.

    NE GÖRDÜM :

    Herbiri birbirinden farklı kalabalık kadroyu...

    Aşkın her türlüsünü... muhteşem bir şair anlatımıyla olağanüstü benzetmelerle...

    Cumhuriyet sonrası Türkiyesi'ni gerilemesiyle, yobazlaşmasıyla,ne batılı ne doğulu olamayışıyla, kokuşmuşluğuyla...

    Kötümser bir havada yazılan romanda çözüm de ülkenin Kuvay-ı Milliye ruhuyla düzeleceğini savununan bir Mahmut vardı.Bir de tesbitleriyle Hüsnü Faik karekterinin zihninde gezinen bir ATATÜRK...

    Atatürk zaten romanın yazıldıgı zamanlarda vefat etmiş çoktan Mahmut da öldürüldü. Kafamızda soru işaretiyle kaldık.

    Yazarda gördüğüm bir farklılık şöyle: Birkaç karakter birden çok romaninda yer alıyor.İş Bankası Yayınları baskısında bu karakterler dip not ile belirtilmiş.

    Böyle kalabalık bir kadro ile boyle uzun bir roman yazmak kolay değil bence. Ben bu basarıyı Mithat Cemal Kuntay'in Üç İstanbul romanında da görmüstüm.Iki eseri benzettim. Yazar etkilenmiş olabilir.

    Öte yandan Ümid'in Mahmut öldükten sonra onun notlarına bakıp onu yeniden yaşaması ve onunla konuşmasını Tutunamayanlar'daki Selim ile Turgut'a benzettim.Bu eser bu yönüyle Oğuz Atay'ı etkilemiş olabilir.

    Attila İlhan'ın romanlarını okumaya devam edeceğim.Herkese tavsiye ederim.
  • 502 syf.
    ·15 günde·8/10
    Ön Not: Kitapların ön sözleri oluyor da incelemenin de ön notu neden olmasın değil mi sayın, pek sayın, en sayın okur? Şimdiden uyarayım bu incelemeyi üç şekilde okuyabilirsiniz ey okuyan ve okumayanlar. İncelemenin ilk bölümü kitaptan esinlenerek yazılmış bir kurmaca metindir. İsteyen o metni göz ardı edip direk incelemenin kendisine dalabilir. İsteyen sadece kurmaca metni okuyup, "Bir de bu herifin düşüncelerini okumaya ne gerek var" diyerek incelemeyi bay geçebilir. Son olarak da isteyen her ikisini de birden okuyup metnin uzunluğuna uzunluk katarak Nirvana'ya ulaşabilir. Ey okur, şimdiden iyi okumalar ya da okuyamamalar.

    -----------------------------------------------------------------

    Duygularım, duygu, duy… Adım Marcel benim, gerçi ismim Mahmut, Marcio ya da Matthias olsa ve başka bir kültürde büyümüş olsam da hiçbir şey fark etmezdi tıpkı aşık olduğum kızların görünüşlerinin benim harikulade hayal gücümden tek tip çıktığı gibi. Çünkü benim bu yüce hassas gönlüm her toprakta, her coğrafyada çiçek açabilir tıpkı çiçek açıp ortalığa güzelliğini saçan genç kızların her toprak parçasında yetişebildiği, her ülkede tenlerinden yükselen o güzel rahiyayı verebildikleri gibi.

    Ben yalnızca kızlara değil sanatın her türlüsüne de ulvi bir aşkla bağlıyım. Ah Berma, onu tiyatro sahnesinde izleyeceğim sırada kalbimde hissettiğim o muhteşem ötesi duygular neydi öyle; gerçi oyunu izlerken Berma beni o kadar da etkilemedi ama olsun o salondaki alkışlar, oyunu izledikten sonra zihnime üşüşen düşünceler ne kadar da güzeldi. Sanata olan hayranlığım ister üstat Bergotte’un yazdıklarında isterse de Elstir’in resimlerinde, isterse de bir kilisenin vitraylarında olsun vuku bulurdu. Özellikle ah o kiliseler… Kiliseleri gördüğüm zaman kendimden geçerdim, o harikulade mimarileri, vitrayların bana gösterdiği imgelerle uhrevi bir limana demir atmış gemi gibi hissederdim kendimi.

    Arşı alaya ulaşmış hormonlarımla, pardon yanlış oldu güzel kızlara duyduğum sevgimle sanatsal duyarlılığım birleşirdi bünyemde. Combray olmuş, Balbec olmuş fark etmezdi benim için, önemli olan mekanın neresi olduğu değil kızların, pardon yine yanlış oldu -bugünlerde neden zihnim sürçüyor acaba- çiçeklerin havaya armağan ettiği o güzelim rahiyalarıydı. Ah Gilberte, seni ne kadar da sevmiştim güzeller güzeli Gilberte. Peşinden ne kadar koştum, evinize misafir olabilmek için ne kadar meşakkate katlandım ve senin yalnızca arkadaşın olabilmek için korku dolu ne kadar çok dakikayı geride bıraktım bir bilsen. Sonunda nihayete erip senin arkadaşın oldum ama bu da bana yetmezdi; sana duyduğum aşkın sönmemesi hep harlı kalması için senden uzak durmam, bir bahaneyle gururlu davranıp bu sefil hayatım sona erene kadar seni bir daha görmemem lazımdı. Öyle de yaptım ve sana olan aşkımı ölümsüz kıldım Gilberte. Senden sonra seveceğim tüm aşklarımın bir ruhuydun artık sen.

    Balbec günlerim… Büyükanneme duyduğum, ruhumun derinlerinden çıkıp zihnimin tüm kıvrımlarında dolaşan o muhteşem sevgim. Ve kızlar… Balbec bahçelerinde çiçek açmış harikulade güzellikte kızlar. Adı Albertine olmuş, Gisele olmuş, Andree ve Rosemonde olmuş ne fark eder. Önemli olan benim zihnimde yarattığım o sanatsal kız imgesi değil mi? Gözleri zümrüt yeşili olmuş ya da deniz mavisi olmuş ne fark eder, ben hayalimde aşık olacağım tek tip bir kız yarattım ve onun vücut bulmuş her haline aşığım. Ben adını saydığım tüm bu kızlara aşığım, ben aslında tüm güzel kızlara aşığım.

    Bu anlattıklarım, hassas bedenimi fazlasıyla yordu. Zaten roman dediğin de büyülü bir hayal alemi içerisinde, tıpkı şu an benim yaptığım gibi yatakta uzanırken yazılmaz mı sizce? Belki bir gün yazar olursam eğer, şu an yaptığım gibi yarı uykulu hülyalı gözlerle yazacağım romanımı. Ama şimdi bana müsaade, güzel kızları düşlerime alıyor ve gidiyorum uçsuz bucaksız Balbec sahiline…

    Hayatta tek amacı güzel kızların peşinden koşmak olan hormonları tavan yapmış şair ruhlu Marcel, güzeller güzeli Ayşe’nin peşinden ta İstanbul’a kadar sürüklendi. İstanbul’da daha önce eşine hiç rastlamadığı kadar güzel kızlara denk gelince, daldan dala, çiçekten çiçeğe, kızdan kıza atlayayım derken en sonunda kendini “Kadı”nın karşısında buldu ve bir güzel hapsi de boyladı. O sıralar netameli olan Osmanlı - Fransa ilişkilerinden dolayı bizim bahtsız Bedevi Marcel, ahlaka mugayir davranışta bulunmanın dışında, bir de Fransız ajanlığı suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bu suçlamanın ardından zindana atılan Marcel’i bir bülbül edasıyla konuşturmak için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden meşhur işkenceciler bol altın vaadiyle çağrıldı ve cümbüş de böylece Osmanlı Zindanında kızılca kıyamet başladı.

    Zindanın içerisinde elleri ve ayakları zincirlenmiş zavallı mı zavallı Marcel ve hemen yanı başında ellerinde kandillerle zebella gibi iki Osmanlı yeniçerisi duruyordu. Biraz sonra işkenceciler hep birlikte içeri girdiler. İşkenceciler konuşturma operasyonuna başlamak kendi aralarında kura çekti ve ilk sıra İrlandalı Leopold Bloom’a çıktı. Bloom, büyük bir tava içerisinde yağda böbrek kızartmaya başladı (Aslında, domuz böbreği kızartacaktı ama malum şu an içinde bulunduğu topraklarda domuza iyi bakılmadığından mecbur kuzu böbreği kızartıyordu) Nedendir bilinmez -işkencecinin hikmetinde sorulmaz- kızarttığı böbrek sayısı on sekizdi ve bunları teker teker Marcel’in yüzüne attı. Kızgın böbrekleri suratına yiyen Marcel, acıdan acım acım kıvranıyordu. İşkencecilerin arasındaki sorgu sualci, Fransız olmasından ötürü Meursault’ydu. Ve Meursault bağırdı:

    “Konuş ulan, konuşmazsan burada it gibi gebereceksin”
    Zavallıcık, kız sevdası yüzünden başına gelmedik iş kalmayan
    Marcel:

    “Abem vallahi billahi ben kimseye kötü bir şey yapmadım. Ben yalnızca yazar olma sevdasına kurban giden bir mazlumum be abi. Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…”

    İşkencecilerde sıra Rus Raskolnikov’daydı. Yüz mimiklerinden herhangi bir kıpırdama yoktu. O an heyecanlı mıydı yoksa karşısında gördüğü insan artığına acıyor muydu bilinmez, tek bilinen onun yavaş adımlarla kurbanına doğru ilerlediği ve gözünü bile kırpmadan kerpeten gibi elleriyle onun boğazını sıkmasıydı. Sıktı, sıktı, sık sık da sık sık… Marcel’in yüzü kırmızıdan mora geçiyordu ki son nefesini vermeden boğazını bıraktı Raskolnikov. Aradan biraz zaman geçti, Marcel anca kendini toparlamıştı ki yine yeniden Meursault bağırdı:

    “Oğlum konuşsana lan”

    Zavallının sesi soluğu çıkmıyordu, yalnızca yüzünden sel gibi akan gözyaşlarıydı onun hayatta olduğunu kanıtlayan.

    Bu sefer konuşturma sıra Meursault’daydı. Kandilden yansıyan ışık, yeniçerinin kılıcından Mersault’nun gözüne yansıyordu. Gözüne yansıyan ışıkla birlikte yüzü boncuk boncuk terlemeye başladı ve gözleri hem terin hem de ışığın etkisiyle cayır cayır yanıyordu. İçinden birden bu işkenceyi bitirmek geldi ve silahını cebinden çekip karşısındaki genç adama doğrulttu.

    Parmağı tetiğin üzerindeydi, saniyeler saniyeleri kovalıyor ve zihninden bir sürü düşünce geçiyordu. “Ben bu çocuğu öldürsem ya da şimdi yaralayıp öyle konuştursam ne olacak ki, benim asıl derdim şu an yaşadığım heyecan duygusuna kapı aralamak değil mi? Her iş başındayken yaşadığım bunaltı yine içime çöreklendi. Sıkılıyorum kendimden, hayattan, öncesinde çok arzuladığım ama yaşarken bana pek de bir haz vermeyen heyecan duygusundan. Ne yapsam, ne yapsam…

    Geriye kalan son işkenceci Rus Peçorin: “Belli oldu, sen bir haltı beceremeyeceksin, siz Fransızlar anca birbirinizi koruyup kollarsınız” dedi ve Mersault’nun silahı kavramış elini tutup indirdi. (Peçorin pek tabii ki Rusça bağırıyordu ama -Allah’ın işi işte- Rusça bilmeyen Mersault ve Bloom ne dediyse şıppadanak anladı)

    “Nöbetçiler mahkumun ellerini hemen çözün, onunla düello oyunu oynayacağız” diye bağırdı Peçorin. Diğerlerinin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. Marcel için küçük de olsa zindandan kurtulma şansı eline geçmişti. Yeniçerilerden biri, Marcel’in elleriyle ayaklarını çözdü ve eline Mersault’nun silahını verdi. Düello için altı adım sayıldı ve Marcel ile Peçorin karşı karşıya geldiler. Yeniçeri tarafından hızlıca para atışı yapıldı ve sonucunda ilk ateş etme hakkı Marcel’in oldu. Elleri ancak çiçek açmış kızlar için topladığı gül demetlerine alışık Marcel tir tir titriyordu silahla. Düelloya müelloya alışık olmayan yeniçeri şaşkınlıkla “Haydi destur ya Allah” diye bağırdı ve böylece Marcel’in de silahı ateş aldı. O heyecanla torlak Marcel, rakibini vuramamış, ıskalamıştı. Şimdi oyunda sıra Peçorin’deydi.

    Peçorin yüzüne haince bir gülüş kondurdu. Mersault ne kadar hiçliğe bulaşıp bulunduğu heyecanlı durumdan haz almadıysa, Peçorin’in ise tam tersine benliği hazla dolup taşıyordu. Çok acele etmeden, hazzın tadına vara vara silahını doğrulttu ve tam isabetle hedefini buldu. Ve böylece Arturo Ui’nin önlenemez düşüşü de finalle buluştu.

    -----------------------------------------------------------------

    Bir pasta düşünün, en iyi malzemelerden yapılmış. Çikolatası Belçika'dan gelmiş, frambuazın en tazesi, en lezizi içerisinde. Fakat öyle bolca krema konulmuş ki üzerine yiyemiyorsunuz; pastacı büyük bir emekle yaptığı eserini yemenize izin vermiyor. Ne demek istiyorum, daha detaylı anlatayım.

    Kitabın daha ilk sayfasından sonra sayfasına dek sürüp giden pasta üstü fazla kremanın tek kelimeyle karşılığı "abartı". Kullanılan dilde, anlatımda, içerikte bolca bir abartıyla karşı karşıyayız kitap boyunca. Esasen baktığımızda kitapta usta işi bir edebi dil söz konusu ama romanda o kadar abartı var ki kullanılan bu dil ne yazık ki göz ve zihin kanatmaktan başka bir işe yaramıyor.

    Yazar, belki de Modern dönemden romantik dönemi yorumladığından hayran olduğu Balzac'ın edebi üslubundan daha da öte bir şey yaratmış. Fakat bu yarattığı eser ne yazık ki her şeyiyle fazla. Hayatın her yerinde olduğu gibi edebiyatta da kararında olmak önemli bence. Fazlalık yeri geldiğinde ağızda güzel bir tat bırakabilir ama bu lezzet kitabın her yerine sindiğinden ötürü ne yazık ki roman, muazzam tadından dolayı yenilemez bir pastaya dönüşüyor.

    Kitap ne içerik olarak çok yoğun, ne de anlatım biçimi olarak birden fazla tekniğe sahip. En başından sonuna kadar tek düze bir anlatım, yoğun bir yüksek edebiyat diliyle devam ediyor. Romanın ritmi hiçbir şekilde artmıyor, aynı tempoda ve aynı dille başladığı gibi bitiyor.

    Birinci kitapta çocukluğuna tanık olduğumuz Marcel'in gençliği de abartıyla yoğrulmuş durumda. İlk sevgilisi Gilberte'e, büyükannesine, Combray ile Balbec'e ve en son gördüğü her kıza duyduğu sevginin tek kelimeyle açıklaması, "abartı". Dediğim gibi bu abartma hali, kitabın bazı bölümlerinde yer alsa, belki anlatım çok daha güzel ve çekici bir hale gelebilir ama sayfalar boyunca bitmek tükenmeden devam ediyor bu durum.

    Kitap boyunca yaşının kaç olduğunu bilemesek de, Marcel belli ki hormonları tavan yapmış bir ergen. Romanda öyle bir anlatım söz konusu ki zannedersiniz, Homo ergenus sapiens türündeki gencimiz gördüğü her kıza yürümek yerine kızlar üzerine sanatsal çalışma yapıyor.

    Roman, uzunca yapılmış betimleme-benzetme-yazarın insana ve hayata dair görüşleri üçlemesinde ilerliyor. Bu üçleme sayfalar boyunca bozulmuyor. Bazı yerlerde çok güzel bir betimlemeye rastlıyorsunuz, tam ne kadar da güzelmiş derken anlatım o kadar uzun sürüyor ki ucunu bucağını kaçırıyorsunuz. Ya da yazarın son derece güzel bir fikrine denk geliyorsunuz, tam ne kadar da güzel, ben de aynı kanıdayım diyorsunuz ki fikir bir sayfayı bulmuş ve siz okur olarak ne söylenildiğini kaçırmışsınız. Bu roman öyle bir eser ki, kitaba günlerce ara verseniz ve tekrar herhangi bir sayfasından başlasanız herhangi bir yabancılık hissetmezsiniz. Hatta ayracı kitabın yanlışlıkla başka bir yerine koysanız ve oradan devam etseniz yine herhangi bir sorunla karşılaşmazsınız. Çünkü kitap görünürde farklı şeyler anlatsa da neresinden okursanız okuyun anlatım hep aynı, birbirine benzer şekilde ilerliyor. İddiamı hatta daha da ileriye götüreyim. Kitabı okurken metinden kopup zihniniz başka yerlere giderse üzülmeyin. Çünkü zihniniz tekrar kitaba döndüğünde herhangi bir şey kaçırmış olmayacak, tıpkı bir filmi ağır çekimde izlermiş gibi.

    Peki bu kadar eleştirdiğim bir kitaba neden ben, 8 gibi yüksek denilebilecek bir puan verdim. Çünkü, kitabın zayıf içeriğinden, yeknesak anlatımından ve abartılı dilinden hazzetmesem de bu kitap toplam 7 kitaptan oluşan ve yazarın on beş yıl emek vererek yazdığı, yaratmış olduğu karakterin çocukluğundan başlayarak yetişkinliğine dek bir zaman diliminde anlatan, adı edebiyat tarihine geçmiş son derece önemli bir serinin parçası. Her ne kadar ben hazzetmemiş olsam da hem anlatım dili hem de çevirmen Roza Hakmen'in kitabı Türkçe'ye aktarımı muhteşem. Bu seri, klasik edebiyattan hoşlanan, özellikle Fransız Edebiyatına hayran her okurun çok beğeneceği bir eserler bütünü.

    Ayrıca benim eleştirilerim sonuçta kendi öznel yargılarımdan oluşmakta. Bu öznel yargılar sebebiyle kitaba düşük ya da vasat bir puan vermeyi şahsen doğru bulmuyorum. Bu nedenle kitaptaki pürüzsüz anlatım ve bir serinin parçası olmasından dolayı romana -tıpkı ilk kitapta olduğu gibi- böyle bir puan vermeyi uygun buldum.

    Son Not: İncelemenin bir ön notu olduğuna göre, son notu da olması gerek ama değil mi? Serinin bana "beni bırak, beni bırak" diye seslenişine rağmen Proust'a devam ediyor ve Bombacı Mülayim tarzı incelemelerimle devamı yakında, çok yakında diyorum.
  • 157 syf.
    ·15 günde·10/10
    Yanalım yakılalım tutya gibi sahk olalım
    Bari bu takrib ile girelim yarin gözüne.

    Biz, göze çekilen sürme gibi öyle yanalım yakılalım ki sürmeden hiç bir farkımız kalmasın.
    Biz bu hale geldikten sonra belki sevgili bizi gözüne sürme olarak çeker de böylece onun gözüne gireriz...

    Belkide kitabın en çok ilgimi çeken beyitlerinden birtanesi diyebilirim. Öyle güzel öyle naif bir benzetme yapıyor ki şair. Aşkın anlamı kayıyor, kederin anlamı yer değiştiriyor,gözün görme yapısı bile kendine başka bir yol çiziyor. Divan edebiyatında Aşk öyle bir hale getiriliyor ki Şairlerin dilinde, Aşkı konuşmaya utanır oluyor insan. Gel gelelim ki bu işi en hakiki yapanlardan birtanesi olan Fuzili’nin beyitine
    Aşk imiş her ne var âlemde
    İlm bir kıyl u kâl imiş ancak
    (Dünyâda ne varsa aşktan ibaretmiş. İlim, sadece dedikodu imiş.)

    Aynı pencereden bakmıyoruz biz divan şairleri ile Aşka. Onlar bahçenin en güzel tarafındalar biz ise arka kör karanlığında. Onların gördükleri ile bizim gördüğümüz Aşk Bambaşka. Kaldı ki onlar Sevgiliye yakın olan herşeyi kendilerine Rakip görmüşlerdir. Yıllar sonra Mecnundan sonra gelecek olanlar Sevdiğinin bahçesinde oturuyor diye Mecnun’a laf söylemeye gidecek kadar ileri boyutta büyük bir aşkın tarifini yapmanın yarışına girmişlerdi.
    Fuzuli bir beyitinde;
    Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dadı var
    Âşık-ı sâdık benem Mecnûn’un ancak adı var (Fuzûlî)

    (Bende Mecnûn’dan daha fazla âşıklık kabiliyeti var. Gerçek âşık benim, Mecnûn’un sadece adı var.)

    Aşık ile Rakip Arasında Yaşanan Rekabetin en güzel hali hangi beyit deseler sanırım Sabit Efendinin beyitini söylemeden geçemeyeceğim.

    Meydâna geldi na’ş-ı rakîb-i nemîme-sâz
    Kıldım huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namâz (Sabit)

    (Münafık rakibin cenazesi meydana gelince, ömrümde -ilk defa- kalp huzuru ile bir namaz kıldım.)

    Biz bu dünyayı ikiye ayıracak olsaydık eğer divan edebiyatıyla hayata bakışımızı, Ozaman şöyle söylememiz gerekiyordu. Aşktan Önce ve Aşktan Sonra diye. Bizden öncekiler Aşkı her anlamda yaşayanlar ve gerçek manada dile getirenler olarak anıldılar hep. Aşkın öncesi, ilkbahar gibi Gülün Açmış en güzel halini, Bülbülün şakıyan en mükemmel sesini. Bülbül ile Gül arasında Aşkın en Muhteşem halini görenlerdiler. Biz Kışa Denk geldik bu konuda. Belki bir hayal Kardelenler açar umudumuz olsa da içimizde, Ne gülü gördük Ne de Bülbülü dinledik.
    Şimdiki neslin Aşka seslenişi ile, Divan edebiyatının en muhteşem çağında yaşanan Aşka sesleniş arasında Sanırım Bir ömür sürecek kadar Aşk yolu var.

    Aşkta Hiç küsmemiş, Hiç kırılmamış, Hiç yıkılmamışlar. Kendilerine gelen eza ve cefayı da kendilerine Aşk için verilen Rahmet bilip bununla mutlu olmuşlar.

    Hayali Bir beyitinde şöyle söyler, Yüreği içten içe yanar ama Bülbülü de bu acıya ortak ederek.

    Halkı âlem andelipi murg-ı canım sandılar
    Ettiği nalişleri ah-ı figanım sandılar

    Halk inleyen Bülbülü canımın kuşu sandılar. Ağlayıp inlemesini benim ahı figanım sandılar.
    ****
    Biz kendimize öncelikle şu soruyu sormamız gerekiyor. Öyle bir Edebiyat bırakıldı ki bize, çok uzaklarda olmamasına rağmen bizim bu kadar kendimizi çok uzaklardaymışız başka bir dilde anlatılıyormuşçasına Edebiyatımıza yabancı kalmamızın sebebi neydi. Herhalde bizim Divanlarımızın birtanesi batı ülkelerinin birinin elinde olmuş olsaydı bunlarla yüzyıllarca övünürlerdi ve bunu tüm dünyaya anlatıp öğretmek için çalışmalarını aralıksız devam ettirirlerdi. İngilizler kendi ellerinde olan bir Shakespeare i yüzyıllardır anlatmalarından ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Peki bizim Elimizde olan Fuzuli, Baki,Şeyh Galip, Nedim,Necati,Ahmet Paşa,Taşlıcalı Yahya,Zati, Neşati,Bağdatlı Ruhi,Şems Tebrizi, ve adlarını sayamadığım Onlarda Divan şairini nereye sığdırmamız gerekiyor.

    İstanbulu Feth etmekle kalmayıp. Divan tertip edip 70 tane manzumeye yer veren Yüzlerce beyiti olan Gerçek Adı Fatih Sultan Mehmet, Mahlas Adı Avni’yi nereye koyacağız.
    Haydi bir araştırma yapalım. Fatih Sultan Mehmet’in, Feth ettiği İstanbul’u bir kenara bırakalım ve şu beyite bir benzeyen batıdan,doğudan,en uzak yerlerden bir benzer bulalım.
    Benim kanaatim şudur ki. Eğer Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u Feth etmeseydi bile. Sadece Şu beyti onu bugün hala anıyor olmamıza yeterde artardı bile ;
    Mesned-i hüsn üzre sen ben hâk-i rehde pâymâl
    Mûr hâlin nice arz ede Süleyman’ım sana

    Sen güzellik tahtında oturuyorsun, bense yolunun toprağında ayaklar altında kalmışım. Hâl bu iken Süleyman’ım, sana bir karınca gibi bu denli âciz olan durumumu nasıl arz edeyim?

    Kendi Edebiyatına yabancı kalmış, ne kadar yabancıyız bu dünyada değilmi ?

    Kendimize gelemediğimiz, kendimizi bize getirecek bir neden bulamadığımız her an bu zenginliğin çok uzağında olacağız. Ve biz bu yakınlığa ulaşamadığımız her an, Yıllarca uzaktan baktığımız tarihimize yine uzak kalacağız.

    İşte bu işi kendine Yük edinmiş ağır vebalin altına girmişlerden birtanesidir Hayati inanç. Her beyti kendi güzel tasfir ve anlatımıyla günümüze kadar getirmiş. Ömrünün çoğu zamanını Divan edebiyatını günümüze taşımak için harcamış en değerli hocalarımızdan biridir. Hayati İnanç’ı anlamak için ilk önce programlarının ismini neden ‘Can Veren Pervaneler’ Koyduğunu anlamla gerekiyor önce. Pervaneler Ateşe olan aşkı yüzünden bedenlerini alevden hiç uzaklaştıramazlar. Bir süre etrafında dönerler. Aşkın lezzetini almak için ateşe dokunmayı göze alırlar. Ve kanatlarını ateşe dokundururlar. Kanatları Ateşe dokunduğu anda. Alevin acısından uzaklaşır bir süre sonra, Aşkı uğruna tüm cesaretini toplayıp bedenini alevin içine atarlar. Ateşe değer değmez pervanenin kül olmuş bedeni mumun dibine düşer. Bir anlık Aşkı Hissetmek Ve Benin Kül olması. İşte Aşk budur.

    Divan edebiyatını anlamak da Pervane olmaktan Farksızdır.
    Divan edebiyatını anlamak İstanbul’u anlamak demektir.
    Divan edebiyatını anlamak Şiirin anlamını anlamak demektir.
    Divan edebiyatını anlamak Aşkın ne demek olduğunu anlamak demektir.

    Ol ne Ateş ola kim şu'lesine şem güle,
    Ateş odur ki yaka hırmen-i pervanesini.

    Alevine mumum güldüğü ateş, ateş değildir.
    Ateş odur ki, etrafında dönen pervaneyi aşk ile yakar...

    Keyifli okumalar….