• 56 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Geçmişe yolculuk...
    Aslında insanın geçmişe yolculuk yapması kimi zaman yaralarını kanatır kimi zamanda heyecanlandırır...

    Stefan Zweig'in yine muhteşem kalemiyle anlatımıyle bir aşka şahit olduk. Ama yasak bir aşka.
    Bu aşk müdürünün teklifi ile onun evinde kalması ile başlamıştı. Ve bu aşk gittikçe onlar farkında olmadan içlerinde büyüyor. Tabi aşk var ama ihanette söz konusu.
    Ve ikiside duygularını birbirlerine veda edecekleri zamanda anlıyorlar. 19. Syf'da yazdığı gibi "Çünkü bunu fark etmek bu kez veda da demekti.
    Bir başka yerde iş sebebi ile iki sene ayrı kalacaklardı. Ama kader onlara 9 senelik bir ayrılık yaşatmıştı. İki seneden sonra geleceği sırada Birinci Dünya Savaşının araya girmesi sebebiyle 9 sene ayrı kalmışlardı. Tabi bu sıra içerisinde hayatlarıda değişmişti. Birbirlerini tekraren bulduklarında bazı şeyler aynı değildi. Fakat yinede kalplerinin sesi birbirlerine hissettikleri şeyler hala aksini söylüyordu...
    Son sayfasındaki alıntı aslında herşeyi açıklıyor...
    "Gölgeler, canlanmak isteyen ama bunu artık başaramayan gölgeler...
    Ne kadın eski kadındı ne de adam eski adam... Ama tıpkı ayaklarının dibindeki bu kara hayaletler gibi kendilerini bulmak için boş yere didiniyor, cansız ve güçsüz çabalarla kendilerinden kaçıp, kendilerini yakalamaya çalışıyorlardı... Stefan Zweig Geçmişe Yolculuk
  • 750 syf.
    ·10 günde·8/10
    Delikanlı kitabını bitirdikten sonra kendi düşüncelerime uygun bir görüş aramak amacıyla internet keşfine çıktım. Edward Hallett Carr'ın Delikanlı kitabı için demiş olduğu:

    "Dostoyevski'nin hiçbir romanında bu kadar kişi yoktur ya da hiçbir romanında, kitap kapatıldıktan sonra okuyucunun aklında kesin bir izlenim bırakan bu denli az kişi yoktur,"
    cümlesine kesinlikle katılıyorum.

    Öncelikle kitaba İletişim Yayınevi'nden sahip olmayanlar için internette zar zor bulduğum, Dostoyevski severlerin kesinlikle okuması gereken çok faydalı bir adet önsöz ve sonsöz bırakıyorum.
    ÖNSÖZ- Delikanlı Üzerine Notlar / Joseph Frank: https://docplayer.biz.tr/...evski-delikanli.html
    SONSÖZ- Psikolog Olarak Dostoyevski / Edward Hallett Carr (s.231'den başlıyor):
    https://issuu.com/...t_carr_-_dostoyevski

    Kitabı bitirdikten sonra 65 sayfa inceleme yazısı okumak istemeyenler için bu 2 değerli yazıdan anladıklarımı size sunmak istiyorum.

    Delikanlı kitabı, toplum mühendisi Dostoyevski için Ecinniler köprüsünü geçtikten sonra Karamazov Kardeşler hedefine varmadan okunması gereken son kitaptır. Kronolojik okumanın elzem olduğu bu dev isimde Öteki kitabındaki alter ego ve çift kişilik göndermelerine, Kumarbaz kitabındaki kumar tutkusuna, Suç ve Ceza'daki derin psikolojik buhranlara, Ecinniler kitabındaki politika, devrim, milliyetçilik ve din konularındaki dönemin siyasi anlayışına tanıklık etmek Delikanlı'nın parçalarını tamamlayabilmek için büyük bir önem taşır. Pek tabii ki Karamazov Kardeşler'in de buna dahil olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

    Gücün kaynağı olarak muazzam bir servet kaynağı ülküsünün Rus kültüründe Rothschild adıyla anılmasının 1850'lerde başladığını düşündüğümüzde, 1875 tarihinde basılmış olan Delikanlı kitabı için II. Aleksandr'ın 1861'de serfliği kaldırıp milyonlarca köylüyü özgürlüğüne kavuşturmasının epey önemli olduğunu söyleyebilirim.
    Hatta Delikanlı'da 408. sayfada geçen:
    "Bir Rus, kendisi için beylik, kökleşmiş yaşantı çemberinden dışarı çıkınca, sudan çıkmış balığa döner, ne yapacağını, ne edeceğini bilemez." cümleleri de toprak köleliği sisteminden çıkmış Rusların içine düştüğü başıboşluğu anlatır. Ayrıca Carr'ın Dostoyevski biyografisinde dediği gibi köylü Ruslar ilk kez bir Dostoyevski romanında bu kadar detaylı bir şekilde anlatılmıştır.

    Puşkin'in Byelkin Öyküleri'nde 1. tekil şahıs anlatıcının kullanılması gibi Delikanlı'daki Dolgorukiy karakteri de Rusların kendi kendilerini yine kendisine anlatması gibi algılanabilir. Hiçbir şeyden haberi olmayan ve bir kolu sosyalizm, diğer kolu da Rothschild serveti ülküsü tarafından çekilen delikanlı karakteri, 19.yüzyılın ikinci yarısında Rus düşünce dünyasında entelijansiya olarak kendini göstermiş kısmı temsil ediyor gibi görünen Versilov, eski kutsal ve Ortodoks Rusya'yı temsil eden Makar ve ailesi, 1870'de tarım merkezli Rus ekonomisinin sanayileşme dalgasıyla değişmeye başlamasını karşılayan Stebelkov karakteri, Lambert karakterinin bedenselliği ve maddeciliği ile bir karakter gökkuşağına dönüşür. Bu yüzdendir ki, Carr'ın dediği kesin bir izlenim bırakmama olayını kitabı bitirdikten sonra net bir şekilde yaşadığımı söyleyebilirim. Çünkü Ecinniler kitabının incelemesinde de bahsettiğim Neçayev devrimciliği fırtınası devamında gelen 1870ler neslinin Neçayevizmi artık ilginç bulmadığını bildiği bir Dostoyevski ile birlikte baba Versilov aracılığıyla aktarılır.

    Peki neden Delikanlı okunmalı?

    İnsancıklar'daki lirik gerçekçiliği görmeden, Öteki'deki ve Suç ve Ceza'daki kişilik bölünmesini, çift kişiliği görmeden, Ev Sahibesi'ndeki Ordınov'un bakışlarıyla karşılaşmadan, Beyaz Geceler'deki şehir tasvirleriyle, Budala'daki Mışkin, Rogojin, Filippovna karakterleriyle, sosyete ve idam mahkumu sahneleriyle tanışmadan, Kumarbaz'daki bir Dostoyevski denklemi olan tutkunun en istisnai duygusu olmasıyla karşılaşmadan, yeraltına inmeden, Ölüler Evinden Anılar'daki kürek mahkumlarının acıklı seslerini duymadan, Stepançikovo Köyü'ndeki kara mizahla ve yine Suç ve Ceza'daki id, ego, süper ego merdiveniyle tanışmadan, Ecinniler'in dev politika köprüsünden geçmeden, köprü geçildiği sırada Delikanlı kitabındaki karakter gökkuşağıyla tanışmadan köprünün karşı tarafında bulunan Karamazov Kardeşler tarafına kanatlanmanın bir anlamı olmayacaktır.

    Üstte linkini verdiğim iki yazıdan anladığım kadarıyla Ivan Karamazov da aynı Versilov karakteri gibi çelişkili sözler sarf eden bir karakterdir. Din ile milliyetçilik sorgulamaları arasında kalan Dostoyevski'yi en iyi anlamlandırabilme kitabı olabilecek Karamazov Kardeşler için yüksek ülkünün istediği ahlaki-ideolojik aydınlanmanın eksik tarafı Delikanlı'da bulunan Makar karakteri, Dostoyevski'nin babasına duyduğu hem gücenme hem de sevme karşıtlıkları Dolgorukiy'in üvey babası Versilov ile arasında yaşadığı aile içi etkileşimler ile birlikte Hegelci tez-antitezin yüksek sentezde buluşması yüksek ve aşağı ögelerin birlikte kullanıldığı Delikanlı kitabında tamamlanır, diyebilirim.

    Bu iki muhteşem yazıyı okuduktan sonra Dostoyevski'nin aklındaki psikolojik gelgitlere Edward Hallett Carr'ın Dostoyevski biyografisinde belirtmiş olduğu:
    "Günah duygusunu bir yana bırakırsanız kurtuluşa ulaşamazsınız." cümlesiyle rahatlıkla ulaşabileceğimizi söylemeliyim. Ne kadar anlamlı ve gizleri açığa çıkaran bir cümledir bu!
  • 464 syf.
    ·3 günde
    Hani bir çok tür vardır okuduğumuz kitapları, izlediğimiz filmleri tanımlamak için kullandığımız, heh işte ben bu kitapta neredeyse hepsinden bir tutam tattım. Okurken tattığım tüm o muhteşem duygu hala daha zihnimin etrafında dolanıyor.
    Kitabın son sayfalarında merakımın zirve de olduğu gibi bir de daha bitmesi için çok erken diye düşünüp üzülmek...
    Ahh işte bu çelişki bile çok güzeldi.
    Bu güzel duyguları yaşatan yazara ne denir ki?
    Kalemine sağlık.
  • “Düşün! Bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim. 1’den sonra 2 gelir dendi. Bunu da kabul ederim. Ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu
    düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1’den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2
    nasıl gelir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru. Ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok. Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok... Ama ben anlayabilirim. Anlayabilirim bu
    sorunu. Ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır. Ama varamaz. Demektir ki, 1,999...9’u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın
    çocuklarıyız. Ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslında bir irrasyonellik harikası. İşte bunun için hayat yoktur. Olsa dahi o da irrasyoneldir! Yani anlamsızdır. Ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. Evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. Tabiî ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. Belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. Ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!” İşte bu konuşması çok meşhurdur Kayra’nın... Anlattığına o kadar inandı ki kendisinin normal, diğerlerinin, bütün dünyanın anormal olduğuna o kadar inandı ki bütün hayatı reddetti ve akademik hiçbir ilişkiye girmedi. Kafasında yarattığı sorunun tek çözümü ilkellik ve cehaletti.
    Matematiği bilmemekti. Böylece insan doğal olarak, keşfederek rasyonelliğe ulaşacaktı. Karşısına birkaç yüksek matematikçi getirdim. Değişik formüllerle basit hayalî problemini
    çözdüklerini iddia ettiler. Ama o gözlerini ve kulaklarını kapattı. Çünkü hayatın irrasyonelliğini meşrulaştırmıştı. Gerisi palavraydı. İlk duyulduğunda mantıklı gelebilecek düşüncesi aslında
    hayatının boşluğunu süsleyen ve bu boşlukta amaçsızca dolaşan bir adamın ciğerinden çıkan son çabaydı. Defalarca ona böyle bir çelişkinin olmadığını, kendisinden binlerce saat daha fazla
    konuyla ilgilenmiş kişilerin bir çözüm geliştirdiklerini; böyle bir sorunun varlığı kabul edilse dahi hiçbir şeyin değişmeyeceğini, insanların ilişkilerini matematiğin değil kendilerinin belirlediğini anlattım. Ama beni dinlemedi. Bir türlü anlayamadı, dünyada sadece kendisinin 1’den sonra 2’yi getiremediğini. Onun dışında herkes, bu işi güle oynaya yapabiliyordu. “1, 2’nin nedeni değilse, benim de varlığıma bir neden aramam anlamsız olur” derdi.
    Ben hayata değil, ama ölüme inandım. “Hayat yok ama ölüm var!” dedim kendime. Ve boşalmanın, seks ne kadar uzun sürerse o kadar zevkli olduğunu düşünerek, hayat ne kadar sürerse ölümün de o kadar muhteşem olacağına inandım. Ve elimden geldiğince hayatla sevişmemi uzatmaya çalışıyorum. Tek kurtuluşum bu.
  • 184 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Müptezeller bittikten sonra yaklaşık altı-yedi tane kitabın kapağını açıp, göz gezdirip başlamadan bırakan ben... en sonunda da en alttaki bu kitabı çıkarmakla çok iyi yapmışım.

    Şu ana kadar okuduğum, çok beğendiğim ve isteyenlere tavsiye ettiğim Koku, Serenad, Uçurtma Avcısı ve hatta Şeker Portakalı'nın evet Zeze'nin bile üstüne çıkabilecek bir kitap, okuduğum kitapların en güzellerinden. Herkesin mutlaka okumasını istediğim muhteşem bir kitap. Bu kitap okunmalı, okutturulmalı. Ne kadar çok yere ulaştırılabilirse ulaştırılmalı. Hatta bu sitede yalnızca okuma, alıntı, toplantı gibi etkinliklerin yanında bir de elimizden geldiğince ki aramızda bir çok öğretmen vardır onların yardımıyla yalnızca ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak üzere kitap, kütüphane kurma kampanyaları yapılabilir.

    Yalnızca okumakla kalmayıp uygulayabilmek de asıl mesele. Aslında çoğu da bizim düşüncelerimiz. "Yaşamak istediğimiz ülke" için çalışan bu güzelim insanlara katılmak umarım bizlere de vesile olur da biz de üzerimize düşeni yapabilir, yaşanılabilir bir ülke için adım atmış oluruz. Konu başlıklarında olduğu gibi, yurdunu seven, işini iyi yapan, dürüst, hoşgörülü bir insan ve ülke olabilmek için...

    Ve ayda bir kere de olsa elimizden geldiğince ismi geçen kuruluşlara, hiç tanımadığımız ama mutlu olmalarına katkıda bulunabileceğimiz o insanlar için kısa mesajla yardımda bulunmayı ihmal etmesek... İnsan olan karşılıksız yapmalı tüm güzel şeyleri ve hep inandığım şeylerden biri de "birini mutlu edebilmek o mutluluğu görmek kadar güzel bir duygu yok."

    Karınca kararınca elimizden ne geliyorsa...

    Ülkemde böyle insanların, böyle bir kuruluşun olması inanılmaz gurur verici ve umut dolu. Umarım daha da büyür ve çoğalırlar. Böyle bir ekipte yer almayı çok ama çok isterim. Kitabın son sayfalarında yer alan Uğur Böcekleri ekibindeki arkadaşların sözlerini de ekliyorum son satırlara. Bu duygularına hayran olmamak ve o duygulara ortak olmak dünyanın en güzel mutluluğu olsa gerek.

    - Benim için TUP, insan hayatına küçücük de olsa dokunabiliyor olmanın verdiği büyük mutluluk… Her seminerde gözlerimin mutluluk ve heyecandan dolması, her seminer sonrası gözlerdeki sevinç ışığı, her seminer sonrası bu ülkede güzel şeyler olduğuna, olacağına duyduğum güven. Ve benim için TUP, hayatımdaki büyük sihir…
    (Aslı Akyol)

    - Gelecek aydınlık olacaksa eğer, gerçekten; sırf bu projenin ışığı bile yeter.
    (Ayşe Atalar)

    -Dürüstlüğün, samimiyetin, yurt sevgisinin, girişimciliğin ve birçok değerin anlam kazandığı bu projede, Türkiye Uğur Böcekleri Projesi'nde, anlam kazanabilmek temennisiyle..
    (Davut Kör)

    - Seminer verdiğim günün bitiminde insanlara faydalı olmanın mutluluğunu
    yaşıyorum ve hayatım boyunca seminer vermek istiyorum. Çünkü ihtiyacı olanlara yardımcı olmak, bir şeyler vermek harika bir duygu. Türkiye Uğur Böcekleri Projesi benim hayata dair sorumluluklarımın bir parçası. (Eda Sincar)

    - Hayat amacımız, bireyden topluma gelişim; söylenmektense söylemek hayata dair güzellikleri. Bence herkes hayatının hangi döneminde olursa olsun mutlaka TUP'la tanışmalı ve insan olmanın tadını çıkarmalı. TUP, hayatta başka bir şeyle ikamesi olmayan nadir oluşumlardan biri belki de. (Elif Aydın)

    - TUP, sanki bir yara bandı gibi, gittiği yerde insanların her an fark edemediği, ama sürekli sızlayan yaralarını kapatıveriyor. İnsanları mutlu etmekten mutluluk duyan insanlarla dolu bir sosyal sorumluluk projesi.
    Gönüllüleri için de ikinci bir okul. (Elif Çakıcı)

    - İnsan olmanın en değerli yanı iyilik yapmaktır. Türkiye Uğur Böcekleri Projesi'yle her defasında daha fazla hissettim insan olmanın güzelliğini. (Emin Barış)

    - Kütahya Cezaevi'ne Fulya, Taylan, Neslihan, Özgür ve ben birlikte gittik.
    Bir mahkûm çıkışta bir şiir verdi. "Anama yazmıştım Şerif Hocam. Sen hak ettin. Şiir senin. Ben anama bir tane daha yazarım" dedi. Şiiri okudum, gözlerim doldu. İnsanlık dolu bir şiir. Genç ve efendi bir çocuktu. "Niye buradasın?" diye sordum. "Hocam ben adam öldürdüm" diye yanıtladı.
    "Senin gibi efendi biri nasıl adam öldürür?" diye sorduğumda da "Hocam kimse bize bunları anlatmadı ki" diye yanıt verdi. Ders hepimize.

    - Hayata yeniden böyle bir noktadan başlamak istiyorsanız eğer, birilerine el
    uzatmak istiyorsanız, gelişmek ve geliştirmek istiyorsanız, TUP, sizin de
    aradığınız proje demektir. İnandıktan sonra insanın başaramayacağı hiçbir
    şey yoktur. (Funda Çelik)

    - İnsanların karşılıksız hiçbir şey yapmadığı günümüzde, karşılıksız iyilik yapmanın tarifsiz mutluluğunu yaşıyorum hayata dair verdiğim seminerlerde. (Gülçin Demircan)

    - Bazen bir zorlukla karşılaştığımda, içinden çıkamadığımda kenara çekilip olaya bir de "Uğur Böceği" gibi bakıyorum. Mücadele ruhu kazandırdı.
    Karanlığa küfretmektense bir mum yakmayı öğretti bana, bu da hayatımın her aşamasında bana yardımcı oluyor. (Merva Fındık)

    - Gittiğimiz yerlerde yarattığımız "Uğur Böceği Etkisi"nin sonuçlarını
    düşününce, sahip olduğum mutluluk ve huzuru ifade etmekte kelimeler
    yetersiz kalır. Bunun yanında hayata ve olaylara bakış açımı değiştiren,
    kendimi bulduğum muhteşem bir projenin içerisinde olduğumu düşünüyorum.
    (Merve Işıl Kaya)

    - Mine konuşma engelliydi. Seminer bitiminde, herkes dağıldıktan sonra sırasına gitti ve forma bir şeyler çizmeye başladı. El ele tutuşan iki kişi, birisi küçük, birisi büyük ve topuklu ayakkabıları var ve aralarında bir kalp. Seminer ile ilgili düşüncelerini yazması gereken kısma da bir ev çizmiş…(Nazlı Özdil)

    Nazlı'yı toplantılarda beyaz uğur böceği tişörtü ve kocaman gülümsemesiyle hatırlıyorum. İçten, sıcak ve akıllı Mine'den aldığı o küçük kalp ve ev resmi bir insanın hayatında alabileceği en güzel hediyelerden
    biridir.

    - Herkesin hayatında kilometre taşları vardır. O kilometre taşında yaşanılanlar olmasa insan farklı yerlere sürüklenir. TUP da benim için farklı bir kilometre taşı, hayatı değiştiren ve aslında hayat veren. Gelişen, geliştiren, insana dokunan, insanlığını hatırlatan bir proje TUP. (Nihan Özel)

    - Önce kendimize, sonra yakın çevremize hoşgörü, girişimcilik, iş kalitesi, yurt
    sevgisi ve dürüstlük değerlerinin ne kadar önemli olduğunu anlatırız. Sonra düşeriz yollara, Türkiye'nin dört bir yanına bilginin ışığını yayarız. (Sinem Dinçol)

    - İlk seminerinizi verdikten sonra, değerlendirme formlarını elinize alıp okumaya başlayacaksınız. Okumayı bitirdikten sonra, sadece bir saat içerisinde insanların hayatlarına dokunduğunuzu anladığınızda, hayat gözünüze hiç görünmediği kadar güzel görünecek. (Volkan Duygunoğlu)

    - Seminer sonunda huzura kavuşuyorum, çünkü bilgimin zekâtını vermiş ve
    insanların hayatlarına dokunmuş oluyorum. Bir mahkûmun bana "Hayatım benim kelebeğimi öldürdü, artık sizle yeniden canlandıracağım" demesi her
    şeyin karşılığıydı. TUP bir hayat felsefesi bence. (Tuğba Bademci)

    - Sildiklerinin bir önemi yok, yerine doğrular yazılmıyorsa, Bildiklerinin bir önemi yok, senden başkası bilmiyorsa'' diye çıktığım bu yolda her geçen gün bilgiyi paylaştıkça, gözlerde oluşan tebessümleri görmenin bu projenin gerçek amacının en belirgin kanıtı olduğunu düşünüyorum (Gamze Güngörür)

    - Sönen mumların emanet ettiği karanlıkları, gözlerindeki ışıklarla aydınlatacak koca yürekli kardeşlerimizi seyirci koltuklarından kaldırıp sahneye çıkarmaktır Türkiye Uğur Böcekleri Projesi (Gökhan Müftüoğlu)
  • 164 syf.
    ·4 günde·8/10
    İçeriği hakkında bir fikrim yoktu. Kitabın adı bana daha farklı bir öykü ile karşılaşacağımı çağrıştırıyordu. Daha ilk sayfalarda, yazarın insan ile ilgili çok isabetli psikolojik analizler yapabildiğine şahit oldum. Psikoloji analiz merkezli bakış açısı insanı o yaşanan ana, olguya sürüklüyor. Yazarın psikoloji merkezli analizleri oldukça etkileyici, bazen bu analizler insanı derinden sarsıyor. İnsanın en derinlerinden geçen duygulara hitap ediyor. Ben yapı itibariyle öyle kolay kolay etkilenen insan değilim. Kitabın konusu o kadar da ahım şahım bir öykü de değil. Bu kitap beni nasıl bu kadar etkiledi diye bir an düşündüm. Sonra "içselleştirme" diye bir şeyin var olduğunu hatırladım. Bir kitabın başarısı okuyucunun o kitabı özümsemesine yani içselleştirmesine bağlıdır, okuyucu kitapla birlikte hareket ediyorsa yani üzülüyor, eğleniyor, şaşırıyorsa o kitap o kişiyi işselleştirmiştir. Konu ne kadar iyi veya kötü olursa olsun fark etmez, okuyucuyu gönülden yakalamayı başarmışsa o kitap okuyanı için muhteşem olur.

    Kitabı okuyup nihayet son sayfasına gelince, kitabı okumaya başlamadan önce kitapla ilgili okuduğum yorumları göz önüne getirdim ki o yorumların çoğunda kitap aşırı derecede övülüyordu. O yorumlar, muhteşem, olağanüstü kelimelerinin dahi bu kitap için yetersiz kalacağı izlenimi veriyordu. Bu yorumların şartlanmışlığında kitabı okuyup bitirdiğimde, kitap aslında okadar da olağanüstü bir öykü içermediğine şahit oldum. Kitapta beni etkileyen şey konudan ziyade anlatım tarzı, kişilerin ruh hallerinin analizleri oldu. İnsanların iç dünyası ile ilgili olağanüstü analizler var kitapta. Kitabın sürükleyiciliği de iyi. Edebi içeriği de zengin sayılır. Kitap sanki yarım asır önce yazılmamış da günümüzde yazılmış gibi duruyor. Öykü yerli olmaktan çok batılı bir öyküye benziyor. Bu kitabı yazan bir yabancı olsaydı bu kişi ancak Dostoyevski olabilirdi. Maria Puder ile Raif Efendi Dostoyevski romanlarından fırlayıp çıkmış gibi bir izlenim uyandırıyorlar...
  • Bediüzzaman Said Nursî
    Mustafa Ulusoy

    Risale Haber-Haber Merkezi
    Bugün 14 Şubat Sevgililer Günü. Yine bir furyadır almış başını gidiyor. İsrafa ve gayrı meşru bir yaşama teşviğin farklı bir yolu. 
    Yazar ve Psikiyatrist Mustafa Ulusoy, 14 Şubat Sevgililer Günü’nü Bediüzzaman Said Nursi’nin cümleleri ile yorumladı. Bediüzzaman’ın sosyolojik tespitte bulunduğuna dikkat çeken Ulusoy’un daha önce yayınladığımız yazısını bir kez daha hatırlatıyoruz:

    Saadet ya toplumun tümüne şamil olacak ya da en azından ekserisine

    Sevgililer gününü hiç sevemedim. Modern medeniyetin uydurduğu bu gün hep sorunlu gelmiştir bana. Sorunlu oluşu israfı kamçılaması değil sadece. Benim değineceğim başka bir veçhesi olacak meselenin.
    Saadetin şartını tarif ederken, Bediüzzaman Said Nursi hem muhteşem, muhteşem olduğu kadar da merhametli ve şefkatli bir ölçüt ortaya koyar: “Saadet odur ki, külle, ya eksere saadet ola.” Yani saadet ya toplumun tümüne şamil olacak ya da en azından ekserisine. Ekser insanlara saadet sunamayan şey, saadet veriyor olarak kabul edilemez. Toplumun sadece bir kısmının, bir zümresinin, bir tebaanın veya sadece bir cinsiyetin saadeti, saadet sayılmaz.

    Bediüzzaman sosyolojik bir tespitte bulunur

    Sevgililer günü de tam da bu açıdan sorunlu bir kutlamadır. O günde kaç kişinin sevgilisi vardır da kutlayacaktır? O da ne demekse, hiç sevemediğim ve benimseyemediğim ifadeyle, sevgilisi olmayanlar, hediye alıp veremeyecekler, kutlama yapamayacaklar ve zaten yaralıyken bir kez daha yaraları kanatılacaktır. Bu modern medeniyetin sunduğu bir kayıtsızlık, merhametsizlik örneğidir. Bu nedenle Bediüzzaman, günümüz medeniyetinin, “Beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete (bela ve zillete) atmış, onunu mümevveh (sahte) saadete çıkarmış, diğer onu da beyne beyne (ikisi ortası) bırakmış.” diyerek sosyolojik bir tespitte bulunur.

    “Faziletfüruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik” etmiştir

    Takvim, yalnız bir insan için, 14 Şubat’ı vurduğunda, hüznü ve üzüntüyü ima eder. Üniversite son sınıfta okuyan bir genç kızı hayal edelim. Sevdiği ve sevildiği biri yoktur. Beni kimse sevmiyor, şu ana kadar hiç bana ilan-ı aşk eden olmadı, demek ki sevilecek bir yanım yok, diye zaten ziyadesiyle mutsuz ve huzursuzdur. Kantinde oturuyordur. Yanına yakın bir arkadaşı yaklaşır. Otuz iki dişini birden gösterecek şekilde sırıtmaktadır. Yine o sevmediğim ifadeyle sevgilisi ona 14 Şubat akşamına bir restoranda yer ayırttığını söylemiştir az önce telefonda. Ballandıra ballandıra akşamki yemeği anlatmaya başlar. “Ay, bilemiyorum ki, o akşam ne giysem. Karar veremedim henüz. Belki bir şeyler almaya giderim okul çıkışı.” Seveni olmayan kızın yüreği iyice yanar. İçine kıskançlık hücum eder. Arkadaşı “Faziletfüruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik” etmiştir.
    Aynı şey anneler günü, babalar günü için de geçerli. Anne babası olmayanların boynu bükük kaldıkları, kutlayamadıkları uydurulmuş günlerdir bu günler. Bu günler yaklaştığında hep şu cümle düşer zihnime: “Hem, yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez.”

    Kur’ân, ancak umumun saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder

    Bu sorun Kurban ve Ramazan bayramı gibi günler için de söz konusu değil midir? Değildir. Çünkü kökenini vahiyden alan bu günler, toplumun tümünü içine alır. İster evli olsun ister bekar, ister kadın ister erkek, ister çocuk ister yaşlı, ister hasta ister sağlıklı, ister zengin olsun ister fakir, ister sevdiği olsun ister olmasın, tüm müminler topluluğu bayramın coşkusuna katılabilir. Anneniz yoksa babanızla, babanız yoksa annenizle, her ikisi de yoksa teyze, hala, amca, dayılarınızla bayramlaşırsınız. Onlar bile yoksa kapı komşunuzun kapısını tıklatır, hal hatır sorar, ‘Bayramınız mübarek olsun.’ diyebilirsiniz.
    Ne zenginler için gösteriş, ne fakirler için zillet günüdür bu günler. Bilakis, yetimlerin, öksüzlerin, fakirlerin, hasta ve düşkünlerin, yaşlıların, yalnızların daha çok düşünüldüğü, gözetildiği, kale alındığı eşsiz zamanlardır.

    Bayramlar dışındaki Kadir, Miraç, Beraat gibi geceleri kutlamak için de hiçbir sınıf, cinsiyet, yaş vb. engel yoktur. Hangi koşullarda olursa olsun her mümin bu eşsiz günlerin coşkusuna ortak olur. Çünkü, “Nev-i beşere rahmet olan Kur’ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.”
    Demem o ki, boş verelim bir kısım insanı ilgilendiren şu günü.